ÖZEL BÖLÜM:
KAR KÜRESİ
Şarkılar: AURORA – Through the Eyes of a Child
CLANN – I Hold You
Mevsim kıştı. Havanın fazlasıyla soğuk olduğu, gökyüzünün karanlığa kucak açmak için fırsat kolladığı, karların gökyüzünden yeryüzüne düşerken son kez süslediği günlerden birisiydi. Her kar tanesi başka bir anıyı içinde barındırırdı çünkü gökyüzü birçok insanın umutlarını ve bir o kadar da umutsuzluklarını taşırdı. Çünkü insan en çok gökyüzüne bakarken geçmişini ve geleceğini düşünürdü, gelecek ise içinde umut, geçmiş acı barındırırdı.
O gün, birçok insan pencerenin kenarında oturmuş, durmaksızın yağan karları izliyordu çünkü hiç olmadığı kadar şiddetliydi ve bir o kadar da görsel şölen sunuyordu. Kimisi şöminesinin köşesinde oturmuş, elinde kitabıyla keyfini çıkarıyordu, kimisi karların altında delicesine dans ediyordu, kimisi soğuktan kaçmak için sığınacak bir yer arıyordu.
Birisi, yapayalnız birisi, canı acıyan birisi, gökyüzüne baktığı zaman geleceğini göremeyen birisi fakat her şeye rağmen hayatı sevmekten vazgeçmeyen birisi, kilitli tutulduğu odada, pencereden dışarıya bakıyordu.
O kişi, Korel Edgardo Erezli’den başka kimse değildi.
Yaşı gençti, oldukça gençti ama Minel Karaer’i tanıyıp onun tarafından unutulacak kadar da yaşlıydı ve bu ilk unutuluşuydu.
Öylesine gençti ki, kilitli olduğu odada pencereden dışarıya bakarken yüzünde gülümseme oluşuyordu fakat bir yandan da öylesine yaşlıydı ki, yüzündeki gülümsemenin aslında onun için fazlasıyla manasız olduğunu fark ediyordu.
Öylesine gençti ki, karlara uzanıp bütün vücuduyla soğuğu hissetmek istiyordu fakat bir yandan da öylesine yaşlıydı ki, o karların bir gün onun mezarı olabileceğini düşünüyordu.
Öylesine gençti ki, kilitli tutulduğu odada her şeye rağmen elindeki kar küresine sıkıca tutunabiliyordu fakat bir yandan da öylesine yaşlıydı ki o kar küresinin içinde kilitli olanın aslında kendisi olduğunu fark ediyordu.
Öylesine genç ve öylesine yaşlıydı ki; ölümün ve yaşamın arasında sıkışık kaldığını hissedebiliyordu fakat bir gün bir taraf seçecek olursa eğer bunun yaşam olmasını isteyecek kadar da umut doluydu.
Fakat bir gün hayat, Korel Erezli’nin bütün umutlarını elinden alacaktı; o gün ne yaşlı ne de genç bir adam olacaktı çünkü ruhu daima çocuk kalacaktı.
Bakışları yeniden elindeki kar küresine doğru kaydığında boşta kalan eliyle burnundan akmaya devam eden kanı yavaşça sildi, babasından yine şiddet görmüştü ama asıl önemli olan şiddet görmesi değildi, onu bir odaya kilitlemiş olmasıydı çünkü bir odaya kilitlendiğinde yalnız olduğunu ve hatta yapayalnız olduğunu çok daha fazla fark ediyordu.
Yine de kar küresine bakarken yüzünde ister istemez o gülümsemesi oluştu çünkü hikayesi olan her şeyi çok severdi ve bu kar küresinin bir hikayesi vardı.
Minel Karaer ile paylaştıkları bir hikayesi.
Minel onu unutmadan önce ve hatta Minel onu unutmak istemeden önce, maalesef ki tek arkadaşı onu terk edip gitmeden önce bu kar küresini onunla beraber almışlardı ve şimdi ondan geriye kalan birkaç parça eşyadan bir tanesi de buydu.
Mevsim yazdı ve her zaman olduğu gibi Minel ve Korel sabaha karşı deniz kenarına kaçmışlardı; bunu sürekli yaparlardı çünkü gün doğumunu izlemeyi seviyorlardı. Her zaman o deniz kenarında Minel uyuyakalır, Korel onu kucağında taşımak zorunda kalırdı fakat o gün, Minel’in hiçbir şekilde uykusu yoktu. Hatta öylesine mutluydu ki, Korel’den adımlarca ötede seke seke koşturuyor, başını Korel’e çevirip bir şeyler mırıldanıyor ve sonrasında aynı heyecanla kendi etrafında dönüyordu.
Daima mutsuzlukla içli dışlı olan Korel Erezli’nin tek mutluluğu, her şeye rağmen hayata körü körüne bağlı olan Minel Karaer’di. Ona bakarken henüz aşk duygusunu tatmıyordu, ona bakarken tek hissedebildiği kalbindeki o sonsuz minnet ve bu hayatta onu gülümsetebilen tek kişi olmasıydı.
“Korel!” diye seslendi Minel şen bir sesle. “Hangi mevsimi daha çok seviyorsun?”
Korel hızlı adımlarla Minel’e yetişmeye çalışırken çok kısa bir süre düşündü ve sonrasında “Yaz,” dedi tedirgin bir sesle. “Çünkü soğuktan nefret ediyorum.”
Aslında bu cümlenin altında Korel’in yaşadıkları yatıyordu. Babası, havanın en soğuk olduğu kış mevsiminin bir gününde, karlar gökyüzünden şimdikinden daha şiddetli bir şekilde dökülürken Korel’i dışarıya atmıştı ve o soğukta saatlerce vakit geçirmesine sebep olmuştu. Öylesine soğuktu ki, o günlerden sonra Korel kış mevsiminden nefret etmeye başlamıştı.
Minel nedenini sorsa anlatırdı, Minel merak etse kendini önemli hissederdi, Minel ona bir kez olsun soğukta bile onunla olabileceğini gösterse Korel aslında kış mevsiminden bu kadar nefret etmezdi.
Fakat Minel sormadı.
Yüzünü buruştururken “Yaz mı?” dedi Minel. “Deniz kum güneş… Bütün bunlar bana fazlasıyla sıkıcı geliyor.”
Minel yolun karşısına doğru geçerken Korel dikkatli bir şekilde onun yanında ilerledi ve etrafına baktı. Sahil kenarı tenhaydı, arabalar yoktu ve içkilerini içip kimseye zararı olmayan birkaç evsiz insan dışında kimseden bir iz görünmüyordu. Ama yine de Korel, Minel’i koruma iç güdüsüyle yol tarafına geçip onu herkesten korumak istedi.
“Ama kış mevsimi soğuk,” dedi Korel gözlerini kısıp denize doğru bakarken. “Ve ben soğuktan hoşlanmıyorum çünkü…”
Minel, Korel’in lafını kesti.
“Nasıl hoşlanmazsın?!” Ellerini birbirine çarptı ve geri geri yürümeye başladı. “Karlar, yağmurlar, sıcak çikolatalar, battaniyeler, hayaller, daima kapalı hava ve hatta üşümek! Hepsi o kadar güzel ki!” Sonra bir anda Minel duraksadı, aklına gelen bir anıyla gözleri kısıldı. Bu Korel’in tedirgin olmasına sebep olmasına sebep olduğunda aslında ne düşündüğünü çok iyi biliyordu.
Ablası Mine Karaer’i.
Fakat yine de Minel kış mevsiminden vazgeçmiyordu, onu sevmekten bir an bile geri durmamıştı; bu yönü bile aslında ne kadar bu hayatı sevdiğini gösteriyordu.
Korel, derin bir nefes verip gülümsedi. “Senin en sevdiğin mevsim kış mı?”
“Evet!” dedi Minel heyecanla ve turuncu saçlarını omzundan arkaya doğru attı. Düşünceleri bir toz bulutu gibi dağılmıştı. “Tüm gün yataktan çıkmadan film izleyebilir ya da pencereden dışarıyı saatlerce izleyebilirim; her şeyden önce kış mevsimi ne kadar karamsar olarak görünse de bana fazlasıyla umutlu geliyor.”
Korel kar küresine bakarken bu cümleleri hatırlıyordu, Minel’in aksine o her şeyi hatırlıyordu ve bu en kötüsüydü. Pencereden dışarıyı saatlerce izleyebilirim demişti, şimdi Korel kilitli tutulduğu odada pencereden dışarıyı izlemek zorundaydı ve bunun Minel’in anlattığı kadar keyifli olmadığına şahitti ama yine de gülümsemeden de edemiyordu.
Korel ağır ağır başını aşağı yukarı salladı ve sonrasında bakışlarını o da denize doğru çevirdi. “Bir gün kışı sevebilir miyim, bilmiyorum.”
“Sevmelisin,” dedi Minel omzuyla Korel’in kolunu dürterek. “En azından bunun için çaba göster.”
Korel’in gözleri ağır ağır Minel’in gözlerine ve sonrasında da çillerine doğru döndü. “Belki de sen bana kışı sevdirirsin, Minel, kim bilir?”
Minel bir kez daha heyecanla ellerini birbirine çarptı. “Önümüzdeki kışı senin için o kadar eğlenceli bir hale getireceğim ki, bir daha yaz mevsimi gelmesin isteyeceksin.”
Önlerindeki kış, Korel için cehennem gibi olacaktı çünkü Minel onu unutacaktı.
Önlerindeki kış, Korel için cehennem gibi olacaktı çünkü artık yapayalnız kalacaktı.
Önlerindeki kış, Korel için cehennem gibi olacaktı çünkü artık soğuktan değil, kimsesizlikten korkacaktı; Minel onun kimsesizliğindeki kimseydi ve birisi olmasına sebep olmuştu.
Birisi olmak Korel Erezli için ilk kez önemliydi çünkü o Minel’in Korel’i olmuştu ve belki de hiç olamamıştı, bilmiyordu.
Korel gülümsedi, içten bir gülümsemeydi; her ne olursa olsun Minel için sevmediği o soğuğu sevmeye hazırdı. “Belki de karlar üzerinde uyumak zorunda kaldığında değil, onunla oynadığında daha güzeldir Minel, bunu bana öğretirsin.”
Minel’in kaşları yavaşça havalandı, ilk önce ne söylemek istediğini anlamadı fakat sonrasında “Hiç kar topu savaşı da mı yapmadın?” diye sordu.
“Yapmadım,” dedi Korel.
“Okulda da mı?”
“Okulda da.”
Minel’in dudakları mutsuzlukla büküldü ve sonrasında adımları durduğunda büyük bir şefkatle Korel’e baktı. “Söz veriyorum sana kış mevsimini sevdireceğim, Korel.”
Korel derin bir nefes aldı ve bakışlarını yeniden pencereye doğru çevirdi, iç sesi ise durmaksızın aynı kelimeleri tekrar etti.
Bana artık söz verme Minel.
Bana zihnimin içinde söz vermekten vazgeç Minel, sen vazgeçtin, zihnimin içindeki Minel’den vazgeçemedim.
Bana artık tutamayacağın yeminler etme Minel. Etme, umutlanıyorum ve umutlarım bir türlü tükenmiyor.
Nasıl unutursun, Minel? O kar küresini bulduğumuz anı nasıl unutursun?
Minel yeniden önüne döndüğünde ve tam adım atacağı sırada ikisini de bozguna uğratan ve Korel’in aklından çıkmayan ama Minel’in bir daha hiç hatırlamayacağı o an gerçekleşti.
Bir adam gecenin o saatinde ve gün doğumuna az bir vakit kalmışken tezgahı açık hem oyuncak, hem balon hem de mısır satıyordu. Sandalyesine yaslanmıştı, gözleri yarı açık yarı kapalıydı fakat duruşundan bu saate kadar çalıştığına göre paraya ihtiyacı olduğu her halinden belli oluyordu.
Minel’in gözleri kocaman açılırken işaret parmağını kaldırdı ve tezgahı işaret ederek “Benim gördüğümü görüyor musun?” dedi hevesle. “Bu tesadüf olamaz!”
Korel, Minel’in baktığı tarafa baktı fakat birkaç oyuncak, balon ve mısırdan başka hiçbir şey göremedi. “Neyden söz ediyorsun?”
“Kar küresi, Korel! Bak orada kar küresi var, kışı simgeliyor!” Korel’in cevap vermesini bile beklemeden koşar adımlarla tezgâhın önüne gitti. “Merhaba!” Minel’in sesiyle sandalyesine yaslanmış ve uyuklayan adam gözlerini hızlıca açtı. Korel Minel’in arka tarafına geçtiğinde adam ayağa kalktı ve gözlerini ovuşturarak Minel’e doğru baktı.
“Buyur, kızım,” dedi yorgun bir sesle.
Minel, neşeyle tezgâhta tek kalan kar küresini işaret edip “Onu alabilir miyiz?” diye sordu. “Satılık öyle değil mi?”
“Evet, elbette satılık,” dedi adam şaşkınlıkla ve sonra Korel’le göz göze gelip başıyla selam verdi. “Ve sizin için bir tane kalmış gibi görünüyor.”
“Korel,” dedi Minel kocaman gözlerle ona dönerken. “Bu çok büyük bir şans, anlıyor musun? Bu kar küresi bize şans getirecek, inanıyorum!”
O kar küresi hiçbir zaman bize şans getirmedi, dedi Korel’in iç sesi defalarca.
“Alalım,” dedi Korel arkadan kar küresini işaret ederek. “Ve iki tane de mısır.” Korel, Minel’e göz kırptı. “Yersin değil mi?”
“Kesinlikle yerim,” dedi Minel sırıtarak.
Adam kar küresini bir poşete koymak istedi fakat Minel buna karşı çıkarak direkt ellerinin arasına aldı ve onu sıkıca tuttu. Korel, mısırın ve kar küresinin üzerinde yazan parayı adama olduğundan daha fazla bir şekilde uzattı. Adam ilk önce utanıp sıkılsa da sonrasında Korel’in ısrarıyla aldı.
“İnanamıyorum,” dedi Minel oradan ayrılırken. “Bu çok büyük bir şeydi, bak görüyor musun? Bu kar küresinin içinde iki tane melek var, birisi erkek birisi de kız. Sen ve ben!” Kıkırdadı ve kar küresini Korel’e doğru çevirip salladı. Kar taneleriyle beraber küçük cam fanus hareketlendiğinde Korel’in de yüzünde ister istemez gülümseme oluştu. “Çok güzel, değil mi?”
Korel, Minel’in elinden kar küresini aldı ve o da salladığında kar taneleri daha hızlı bir şekilde dökülmeye başladı. O an, çocukluğundan bir hatıra zihnine dolduğunda “Ben küçükken annemin ışıklı kar küresi vardı,” dedi mutsuz bir sesle. “Daima başucunda tutardı ve bize hiç vermezdi; bir gün merakımdan gizli gizli gidip o kar küresini aldım, sabaha kadar onunla o kadar çok oynadım ki, ışıkları söndü, bir daha da hiç yanmadı.” Derin bir nefes verdiğinde bakışlarını Minel’e çevirdi. “Bunun ışıkları yok, hiç sönmeyeceği için mutluyum.”
Minel merakla “Sonra ne oldu?” diye sordu. “Annen gizli gizli çaldığını öğrendi mi?”
“Öğrendi.”
“Ne yaptı?”
“Babama söyledi.”
Minel, kaşlarını kaldırdı. “Baban kızdı mı?”
Korel’in yüzünde öyle acılı bir ifade belirdi ki, bunu gizleyebilmesi mümkün bile değildi ama yine de gülümseyerek bunu gizlemek istedi. “Hangisine? O odaya gizli gizli girdiğim için mi? Kar küresini aldığım için mi? Yoksa bozduğum için mi?”
Minel yutkundu. “Hepsi için mi kızdı?” Gözlerine hüzün oturduğunda bakışları kar küresine doğru kaydı. “O halde bunu da atabiliriz çünkü senin için çok kötü anıları varmış, Korel, belki de ben boşuna heveslendim, şans bile getirmeyecektir.”
Minel’in gözlerine çöken hüzün, Korel’in binlerce geri adım atmasına bile sebep olabilirdi. Minel eline kar küresini çöpe atmak için uzatmışken Korel direkt kar küresini havaya kaldırdı ve bütün hüznünü, acısını, o kötü anıları yok ederek “Hayır,” diye çıkıştı. “Kötü anıların yarabandı onu iyileştirecek güzel anılarıdır, Minel. Sen benim o kötü anımı güzelleştirdin şimdi.” Bakışlarını kar küresine doğru çevirdi. “Bunu daima saklayacağım.”
“Saklayacağız,” dedi Minel doğan güneş tam turuncu saçlarına vururken. “Ve bu anı hiçbir zaman unutmayacağız.”
Minel unutmuştu. Minel her şeyi unutmuştu. Minel kar küresini de mi unutmuştu?
Korel’in bakışları bu kez pencereye yeniden döndüğünde aklından geçen tek bir düşünce vardı ve düşünmeye fırsatı bile yoktu. Bakışları ilk önce arkasındaki kilitli olan kapıya doğru döndü ve sonrasında yeniden pencereye doğru baktığında her ne pahasına olursa olsun bunu yapacağını fark etti.
İlk önce odanın içindeki masasına doğru ilerledi ve hızlı bir şekilde bir not kâğıdı çıkarıp o cümleleri, aklından ve belki de kalbinden geçen o cümleleri tek tek yazdı. Hemen sonrasında ise aynaya bile bakmadan, yüzündeki kurumuş kanlarla penceresini açtı. Odası evin ikinci katındaydı ama daha önce hemen odasının yan tarafındaki kavak ağacına defalarca tırmanmış ve kendisini bu şekilde kurtarabilmiş, aşağıya inmişti.
Şimdi de aynısını yapacaktı fakat bu kez niyeti o evden kaçmak değildi, belki de evine gitmekti; gerçekten ait olduğunu hissettiği bir yere gitmekti.
Çünkü Minel unutamazdı, yüzünü unutabilirdi, sesini unutabilirdi, her şeyi unutabilirdi ama bu kar küresini unutamazdı.
O yaz sabahını unutamazdı.
Pencereden adımını dışarı attığında vakit sabahtı. İlk önce elleri dallara sıkıca tutundu ardından bir adımını başka bir dala attı sonrasında oldukça dikkatli bir şekilde ağaca tutunarak aşağıya doğru inmeye başladığında açık olan penceresinden içeriye kar taneleri girmeye başladı; büyük ihtimal dakikalar sonra babası gittiğini fark edecekti ve her şey çok daha kötü olacaktı ama buna değerdi.
Aslında Korel için Minel için yaptığı her şeye değerdi.
Ayakları karlı zeminle buluştuğunda durmadı, ayakkabıları bile yoktu üzerine bir mont giymeyi bile akıl etmemişti, sadece bir kazağı vardı.
Önemli değildi, üşümeye alışmıştı ama unutulmaya alışmak zorunda kalmayacaktı.
Koştu. Sadece koştu. Öyle çok koştu ki, yanından yürüyüp geçen insanlar onun bir akıl hastası olabileceğini bile düşünebilirlerdi fakat Korel o insanların düşüncelerini de umursamazdı. Hemen ilerideki Korhan’a ait olan motosiklete bindi ve anahtarı sağ taraftaki dolabın içinden aldı.
Son bir kez eve doğru baktığında ise onu gördü, Korhan’ı. Pencereden durmuş, Korel’i izliyordu ve gittiğini biliyordu ama onu engellemiyordu. Hatta öyle ki Korhan’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı, o gülümsemeyi Korel göremiyordu ama görseydi de durmazdı, yaşanacak her şeye hazırlıklıydı.
Motosikletin motorunu çalıştırdığında ve hızlı bir manevra yaparak evin önünden ayrıldığında gittiği tek yer, Minel’in yanıydı. Hayır, bir kez daha ona kendini gösterip yıkım yaşamak istemiyordu fakat bu kez ona sır gibi sakladıkları o şansı göstermek istiyordu.
Saniyeler dakikaları kovaladı, yerlerdeki buzlanmalara ve defalarca kaza tehlikesi geçirmesine rağmen Korel, ulaşmak istediği nokta için sonuna kadar çaba sarf etti.
Üşüyordu, soğuktan nefret ediyordu ama ona kışı sevdirecek olan kişi Minel’di, motosikletin arkasına sakladığı kar küresiyle onu yeniden hatırlayacak olan Minel’di.
Her şeye rağmen o kar küresi onlara şans getirecekti.
Korel en sonunda Minel’in amcasının evinin önüne geldiğinde Minel’in birazdan çıkacağını çok iyi biliyordu, hep aynı saatte çıkıyor, köşedeki pastaneye gidip kocaman bir donut alıyor ve sonra müzik dinleyerek dans atölyesine doğru gidiyordu.
Evin köşesine, kendisinin görünmeyeceği bir yere geçti ve bir süre boyunca Minel’in o evden çıkmasını bekledi fakat şans elbette ki onunlaydı belki de bu şans kar küresinden geliyordu.
Çok beklemeden Minel kapıda göründüğünde atkısını boynuna doluyor, montunun fermuarını kapatıyordu. Sırt çantası omuzlarındaydı, gözleri yorgun bakıyordu ama mutsuz değildi; hiç mutsuz değildi hem de. Sadece yorgundu, belki de az uyumuştu ve kabuslar çok görürdü; büyük ihtimal çok kötü bir kâbus görmüş olmalıydı.
Korel yutkundu, bir anlık vazgeçmeyi bile düşündü fakat hemen sonrasında bunu yapmazsa hayatı boyunca pişman olacağını anladı; pişmanlıklar Korel’in en nefret ettiği duygulardı. Bunu istemiyordu.
Minel yürümeye başladığında Korel, gizlendiği yerden açığa çıktı ve onun peşinden ilerlerken bakışları etrafta gezindi. En sonunda hemen çaprazında, on yaşlarında bir erkek çocuğu gördüğünde sakin adımlarla ona doğru ilerleyip yavaşça çocuğun omzuna dokundu. İrkilen çocuk ellerini kaldırarak Korel’e baktığında Korel sakince dizlerinin üzerine çöktü. “Merhaba küçük adam,” dedi heyecanlı bir sesle. Çocuk korkuyla Korel’in yüzüne, o kurumuş kan lekelerine baktı. “Senden bir şey istesem yapar mısın?”
“Sen kimsin?” dedi çocuk kocaman gözlerle ve korkuyla.
Korel, bu soruyu cevapsız bırakarak işaret parmağını kaldırdı ve önlerinde yürüyen Minel’i işaret etti. “O Turuncu saçlı kızı görüyor musun?” Çocuk başını salladı, Korel altındaki eşofmanın cebinden not kağıdını çıkardı. “Bunu ona vermeni istiyorum, eğer bunu yaparsan sana istediğin her şeyi alırım.”
Çocuğun kaşları çatıldı. “Benim her şeyim var.”
Korel gözlerini devirmekle gülmek arasında kaldığında “Karşılıksız bunu yapar mısın?” diye sordu.
Çocuk, bilmiş bir şekilde kollarını önünde bağladı. “Neden bunu yapacağımı söyle.”
Derin bir nefes verdi Korel ve sonrasında geri aldığında “Çünkü,” dedi ardından uzaklaşan Minel’e doğru baktı. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi, küçücük çocuğa bile kurabilecek mantıklı bir cümlesi yoktu. Yutkunduğunda “Çünkü,” dedi bir kez daha ve çocuğa döndü. “Çünkü o kız benim tek arkadaşım ve eğer sen bu notu vermezsen ben bu hayatta yapayalnız kalacağım.”
Çocuğun çatık kaşları yavaşça düzeldiğinde ve yerini mutsuzluğa bıraktığında bakışlarını Minel’e doğru çevirdi. Sonrasında ise başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı ve Korel’in elinden kâğıdı alıp Minel’in peşinden koşmaya başladı.
Neredeyse bir dakika sonra çocuk Minel’in yanına ulaştığında ve hiçbir şey söylemeden onu dürttüğünde Minel irkilerek arkasını döndü. Kablolu kulaklığının bir tanesi düştüğünde eli kalbine doğru gitti, Korel ise refleksle köşedeki kafenin arkasına doğru saklandı. Çocuk not kağıdını uzattığında ve yolun diğer tarafına doğru koşmaya başladığında Minel şaşkınlıkla bir çocuğun arkasından baktı bir de elindeki dörde katlanmış kâğıda.
Ve hemen sonrasında o not kağıdını açtığında Korel’in cümlelerini okumaya başladı, kimden olduğunu bilmeden.
“Bana kış mevsimini sevdireceğine söz vermiştin, şimdi elimde tek şansım olan kar küresi ve geriye kalan tek umudumla seni papatya tepesinde bekliyor olacağım.
Gel, benim için değil sadece, bizim için gel çünkü ben ölüyorum.”
Korel’in Minel’i… (Üzeri karalı)
Minel’in K… (Yarım kaldı)
Minel notu okuduğu an bakışlarını kaldırdı ve etrafına baktı, Korel ise biraz daha kafenin arkasına doğru sokuldu sanki onu tanıyabilecekmiş gibi. Hayır, şu an göz göze gelip onu tanıyamama ihtimalini kaldıramazdı, bir umudu vardı.
O umut, Minel’in papatya tepesine geleceği içindi.
Bir an bile durmadı Korel ve yeniden motosikletine bindiğinde son hızda papatya tepesine doğru çıkmaya başladı; şu an papatyalar kurumuştu biliyordu, her yer kardı ama bir gün o papatyalar yeniden canlanacaktı. Orası, onlara aitti. Daima onlara ait olacaktı.
Fakat seneler sonra o papatya tepesi bir mezarlığa dönüşecekti.
Dakikalar sonra tepeye ulaştığında ağacın gövdesine motosikletini yasladı ve arka taraftan kar küresini çıkarıp gülümseyerek yolun ucuna doğru baktı. Gözlerindeki umut, vücudunda yeni oluşan o yara izlerini bile kapatıyordu, kan izleri bile sanki artık görünmez olmuştu.
Umut insanı yaşatır, umutsuzluk insana mezar olurdu.
Korel umutsuzluk istemiyordu çünkü biliyordu, o anı unutması imkansızdı, her şeyi unutabilirdi ama o mucizevi anı unutamazdı. Minel bunu yapmazdı.
Saniyeler dakikalara ve sonrasında saate dönüştüğünde Korel’in gözleri bir an bile olsun yolun ucundan ayrılmıyordu. Biliyorum, diyordu iç sesi. Unutmazsın beni, gelirsin, tanırsın, bilirsin.
Öğlen oldu, karlar şiddetini daha fazla arttırdı; Korel soğuğu değil sanki ateşi hissediyordu fakat bir an bile olsun vazgeçmedi. Biliyorum diyordu iç sesi. Beni bir kez daha kırmazsın, hayal kırıklığına uğratmazsın, umudumu yok etmezsin.
Akşam oldu, karlar durdu, soğuk azaldı veya Korel artık hissetmemeye başladı. Elinde sıkıca kar küresini tutuyor, hâlâ yola doğru bakıyordu. Biliyorum diyordu iç sesi. Beni bir kez daha umutsuzluğa sürüklemezsin, yapayalnız bırakmazsın, her şeye rağmen yine bana gelirsin.
Gece oldu, karlar yeniden yağmaya başladı, soğuk ise şiddetini arttırdı. Korel’in bakışları elindeki kar küresine doğru indiğinde artık kabullenmesi gerektiğini fark ediyordu.
Bu kez biliyorsun, dedi iç sesi. O gelmeyecek, o seni unuttu, o hiçbir zaman seni hatırlamayacak ve sen daima yapayalnız kalacaksın.
Biliyorsun, dedi iç sesi. O seni bir gün öldürecek ama öleceğini bile bile ondan vazgeçmeyeceksin.
Gözlerini sıkıca yumdu, dudaklarını birbirine bastırdığında soğuktan artık vücudunu hissedemeyecek durumdaydı. Yine de her şeye rağmen son bir kez daha gözlerini açıp o yolun ucuna doğru baktı; bir kez daha ve bir kez daha. Fakat kimse gelmedi.
Gün doğmaya başladığında Korel o gün hem şansını, hem umudunu, hem vicdanını, hem de merhametini yok etti.
Yere dizlerinin üzerine çöktü ve uyuşan parmaklarına rağmen bütün gücüyle karlı zemini kazmaya başladı, öyle büyük bir hırsla kazıyordu ki parmaklarını bile hissedemiyordu ama vazgeçmedi, karlar toprak zemini ortaya çıkardığında onu da kazmaya devam etti. En sonunda bir göçük oluşturduğunda derin bir nefes verdi.
Gözleri bir kez daha kar küresine doğru döndü; bu kez yüzündeki gülümseme sadece acıdandı, sadece intikamdandı ve sadece öfkedendi.
Kar küresini o göçüğün içine koyduğunda ve üzerini toprakla kapattığında kalbinin tam üzerinde bir ateş hissetti, yandığı ateşten daha büyük, yaktığı ateşten daha yüce. Öyle bir ateşti ki, parçalanacaktı sanki ama yine de o kar küresini gömdü.
Sonrasında zorlukla ayağa kalktı, bakışları bir kez daha yola doğru döndü, bu kez Minel’i beklediği için değil, tamamen umutlarından vazgeçtiği için. O yol, eve gidiş yolu değildi, o yol, her şeyin başlangıcı ve bitişiydi.
O yolun sonu, Korel’in evinden vazgeçişini simgeliyordu.
O gün Korel Erezli, Minel'in onu unuttuğunu değil; umut etmenin de insanı öldürebileceğini öğrendi.
Minel Karaer hiçbir zaman o notu yazanın Korel Erezli olduğunu bilmedi, şansları olan o kar küresinin yanında ise seneler sonra Korel Erezli’nin mezarı olacaktı.
Ve Minel, bunu bilmeden senelerini geçirecek ve hayata gözlerini yumacaktı.
O günden sonra ne zaman gökyüzünden ilk kar tanesi düşse, dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuk avuçlarını gökyüzüne açıp gülümserken, bir başka çocuk sessizce avuçlarını kapatmayı öğrendi.
Çünkü bazı insanlar kışı karla hatırlardı.
Korel Erezli ise unutulmakla.
...
Evet, Minel Karaer hiçbir zaman o kar küresinin yerini bilmeyecek, bu sırrı sadece siz, ben ve Korel biliyoruz. :')
Paragraf Yorumları