Keyifli Okumalar!
Şarkı: CLANN, The Return
“Babam beni diğerlerinden ayırdı, beni eğitti, beni yalnız bıraktı. Her şeyi öğretti bana,” diye devam etti. “İnsanları nasıl kontrol edeceğimi, nasıl yaklaşacağımı, nasıl güven kazandıracağımı ve ne zaman öldürmem gerektiğini.” Veyn gözlerini benden ayırmadan son cümleyi söyledi: “Ben en başından beri seni bulmak için gönderilmiştim, Liora ve amacım seni öldürmekti.”
Gözlerinin içine baktım. Bir insanın gözlerinin içine ne kadar uzun bakılırsa o kadar uzun baktım. Her şeyi anlamak için, cümlelerinin bıçak etkisi yarattığını görmesi için veya tam gözlerinin içindeki yansımada gördüğüm kendime üzüldüğüm için.
Söylediklerine şaşırmış mıydım? Şaşkınlık yoktu, hayal kırıklığı yoktu ve hatta öfke bile yoktu. Derinlerde bir duygunun varlığını hissediyordum ama o duygunun ne olduğunu bile bilmiyordum, benim de aslında Veyn’den geri kalır tarafım yoktu. Bazı duyguları anlayabiliyorken bazı duyguları anlamakta oldukça zorlanıyordum ama şu an hissettiklerimi kalbim dile gelip söylemek istese o bile iki kelimeyi bir araya getiremezdi.
Yüzümde bir gülümseme oluştuğunda mutluluktan uzak olduğunu biliyordum ama o an, bu cümlelerin ardından benim kırılma noktam olduğunu biliyordum. Kalp kırıklığı değil, karakterimin döngüsü gibiydi. Bu döngünün birçok yerde kırıldığını hissetmiştim fakat şu an diğer dönüm noktalarımdan oldukça farklıydı.
Yutkunduğumda olduğum yerde yavaşça hareket ettim fakat Veyn’in beni saran kolu bir an bile olsun benden uzaklaşmadı, aksine ben hareket ettiğimde parmakları sırtıma yumuşak bir baskı yaptı. Düşün, diyordum kendi kendime. Sanki düğümler içinde bir ipi elimde tutuyordum ve söylediklerinden anlamam gerekenler dışında hissetmem gerekenler de varmış gibi geliyordu.
Ben daha ne olduğunu bile anlamadığımda ve hatta yüzümde o gülümseme varken gözümden bir damla yaş süzüldü ve yaslandığım yastığa damladı. Ağlıyor muydum? Hayır ağlamak kalbin acısıyla olurdu, hüzünle olurdu, hissettiklerini kaldıramamaktan olurdu ama ben neden gözlerimin yaşardığını bile bilmiyordum.
Veyn’in gözlerindeki o ifade değiştiğinde dudakları aralandı ama hiçbir şey söylemedi. Belki de söyleyemedi. Büyük ihtimal benim bağırıp çağırmamı, belki hesap sormamı ve belki de bir hançer çıkarmamı bekliyordu ama ben bile olduğum kişiden farklı davrandığımın bilincindeydim.
“Liora,” dedi adımı adeta heceleyerek ve sanki anlamını bile bana fısıldayarak.
Gözlerimi kapattım, kapattığım yerde bir damla yaş daha süzüldü. Kapalı gözlerimle derin bir nefes alıp bunun son bulmasını bekledim ama hiçbir şey son bulmuyordu. Kalbimde hissedemediğim o duygu katlanarak artıyor sanki bana nefes bile alamayacağım bir alan tanımıyordu.
Elinin yüzüme dokunduğunu hissettim, geri çekilmedim. Aptal değildim, bu itirafı bana neden gerçekleştirdiğini anlayabiliyordum. Şimdi aramızdaki her şey çok daha fazla değişmişti, bunu bilmem gerektiğini düşünüyor olabilirdi veya başka bir sebebi vardı, bununla ilgilenmek bile istemiyordum.
Gözlerimi yeniden açtığımda yemyeşil gözlerinin büyük bir ihtiyaçla bana baktığını gördüm. Başımı yavaşça aşağı yukarı salladığımda “Thalron sınırları içerisinde benim canımı umursayan tek kişi sensin sanıyordum,” dediğimde sanki konuşan ben değil, kalbimdi. “Sen bile ölmemi istiyormuşsun, bu dünya üzerindeki herkes bir kez bile olsun ölmemi istemeden nefes almayacak sanırım ve ben inatla yaşamak için savaşıyorum.”
Veyn, yutkunduğunda “Hayata olan bağlılığını görüyorum, Işık Veren,” dedi ve sesi öylesine geriden geliyordu ki sanki o da şu an benimle değil gibiydi. “Svalbard’a gelmemin tek amacı, seni bulmaktı,” dedi. “Hatta o baskının asıl sebebi sadece sendin, Valenka.”
“Ama beni ilk gördüğün gün öldürmedin.” O beni ilk gördüğü gün bir halatla bacaklarımdan yakalamıştı ve tıpkı bir avmışım gibi kendisine çekmişti.
“Çünkü seni tanıyordum,” dediğinde onun da sesi fısıltıya dönüştü. “Rüyalarımdan.” Gözlerini kapattı ve dudaklarından ıslık gibi bir nefes verdi. “Bunun gerçek olmadığını düşünmek bile istedim, seni tanıdığımda sadece babası için savaşan bir askerdim fakat sen oradaydın, çocukluğumdan beri rüyalarımda gördüğüm o kişiydin.” Gözlerini yeniden açtığında yeşil gözlerinden anlamlı bir ifade geçti. “Gemide yanına geldiğimde kemerimdeki hançerle seni öldürmek asıl amacımdı ama sen zaten ölüme bile başkaldırıyordun ve o an istediğin gibi yaşayabilmek için ölmeyi bile göze alıyordun.”
“Beni öldüremedin.” Bunu aslında bir çaresizlik gibi değil, cesaretsizliği için söylemiştim.
“Çünkü seni tanıdığımda aslında benim de bir düşüncem, bir kalbim, bir iradem olduğuyla yüzleştim.” Yattığı yerde elini yavaşça yüzüme yaklaştırdı ve parmakları yanağıma dokundu. “Seni gerçekten öldürmek isteseydim o an öldürürdüm ama bunu istemiyor olmamın bile suç olduğunu hissedecek kadar Veyn oldum, beni anlıyor musun?”
“Anlıyorum,” dedim ve hızlıca devam ettim. “Fakat sen beni anlayamazsın çünkü ben seni her ne olursa olsun hiçbir zaman öldürmeyi düşünmedim.”
“Liora,” dedi kısık bir nefes verirken. “Senin varlığın,” tane tane konuşuyordu, “senin sesin, senin yüzün ve hatta senin aldığın nefes artık benim için yeniden doğuş anlamına geliyor çünkü bana asıl yaşamam gereken hayatı sen gösterdin. Ben küçüklüğümden beri Valenka nefretiyle büyütüldüm, lanetli olduğunuzla, her şeyi mahvedecek olduğunuzla ve hatta bir gün bizim sonumuzu getirecek olduğunuzu dinledim hep. Şimdi bir Valenka kollarımın arasında ve ben ona bakarken lanetli olduğunu değil, hayatımda gördüğüm en güzel yüz olduğunu düşünüyorum. Bir süre böyle düşündüğüm için bile kendimi suçlu hissettim.”
Seçimler, peşinde bedelleri doğururdu. Veyn’in seçimleri ona çok ağır bedeller ödetmişti ve ödetmeye de devam edecekti biliyordum. Bazen ona baktığımda bütün o gücünün, kuvvetinin ve sarsılmaz duruşunun yanında esir olmuş küçük bir çocuk görüyordum. Neye inandığını bilmiyordu, ne uğruna savaştığını da öyle hatta yaşamak ne demek onu bile bilmiyordu. Şimdi sadece kendisi olabildiği için ve kendisini dinlediği için varisliği elinden alınmıştı, Thalron’daki hemen hemen herkesin nefretini kazanmıştı ve büyük bir çıkmazın içindeydi.
Bütün bunların tek sebebi sadece canı ne istiyorsa onu yaptığı içindi. Bu aslında öylesine ağırdı ki içinde hâlâ bir yerlerde esir olan o çocuğu görebilmek ve belki de bunu sadece benim görüyor olmam onun ne kadar büyük bir çıkmazın içinde olduğunu bana haykırıyordu.
“Arınman lazım,” dedim net bir sesle. “Bu yaşa kadar seni dönüştürmeye çalıştıkları her şeyden arınman lazım çünkü bu yaşamak değildi, hiç olmadı.”
Söylediklerim ağır gelmiş olacak ki bakışlarındaki ifade değişti. “Ya arınamazsam?” diye sorduğunda bu sorunun içinde başka birçok soru daha var gibiydi. “Ya bir gün babama dönüşürsem?” Bir kez daha duvara çarpmış gibi olduğumda bakışlarındaki ifade buz gibi bir hal aldı. “Ya da zaten ona benziyorsam ama bunun önüne geçmeye çalışıyorsam?”
“Sen hiçbir zaman Veymor gibi olmadın,” dedim ama bunu söylerken bile çelişkiye düştüğüm sesimden anlaşılıyordu.
“Ben onun oğluyum, Liora,” dedi üzerine basa basa. “Nord’a bak, o hiçbir zaman Veymor’a benzemedi.”
“Çünkü Nord, baban tarafından bir kaleye kapatılıp onun inançlarıyla büyütülmedi,” diyerek karşı çıktım. “Yirmi dokuz seneden söz ediyoruz, yirmi dokuz sene boyunca inançların, yolun hatta yaşadığın kalen bile baban tarafından yönetildi. Ondan başka kimsenin sözünü dinlememişsin, bir tek ona inanmışsın ve onu doğru bilmişsin. Bütün bunlardan arınmak için tek yapman gereken kendini dinlemek.”
Veyn, yutkunduğunda “Kendimi dinlediğimde bile bazı cevapları babam veriyor gibi hissediyorum,” dedi. “En tuhaf olanı da ne biliyor musun? Seni tanıyana kadar babamın beni sevip sevmediğiyle bile ilgilenmemiştim. Sonra seni tanıdım, arkadaşlarına, Elly’e ve hatta kendine olan o sevgini gördüm. Dönüp kendi hayatıma baktığımda başkalarının beni seviyor olması bir yana, kendimi bile sevmediğimi fark ettim. Daha doğrusu sevemediğimi. Sevmeyi bilmiyor olduğumu. Şimdi fark ediyorum, Liora. Babam beni sevseydi bunları yapmazdı, değil mi?”
Sorusu öylesine çok canımı acıtmıştı ki bunu ona göstermek istemedim ama bakışlarımdan her şeyin okunduğuna emindim. “Veymor’un sadece seni değil, kimseyi sevdiğine inanmıyorum.”
Veyn, mutluluktan uzak bir şekilde gülümsedi. “Sevdi.” Bakışları benden ayrıldığında boşluğa takıldı. “Sadece bir kez babamın çok mutsuz olduğunu hatırlıyorum, öyle mutsuzdu ki kapı deliğinden onu izlediğimde ağladığını görmüştüm. O gün, annemden vazgeçtiği gündü. Babam sadece annemi sevdi ama annemden bile vazgeçti, inançları için. Beni de Nessa Thalron’un oğlu olduğum için varis yaptı, tek sevdiği insana dönüşmemden korktuğu için de beni yirmi dokuz sene boyunca bu hale getirdi. Ve şimdi buradayız, kendi elleriyle yaratmaya çalıştığı kişi de ona sırtını döndü, yapayalnız kaldı.”
Kaşlarım yavaşça çatıldığında “Ona üzülüyor musun?” diye sordum kendimi tutamayarak.
Bir süre sessiz kaldığında bir cevap vermeyeceğini bile düşündüm ama en sonunda “Bu duygunun adı üzülmek değil,” dedi daha çok kendisiyle konuşur gibi. “Bu duygunun adı ihanet. Ben ona ihanet ettim, Liora ve bunun için suçlu hissediyor olmam bile yanlış, değil mi? Pişman değilim hiçbir şey için ama suçluyum, bunu biliyorum.”
“Veyn,” çıktı dudaklarımdan ardından sustum; o artık Veyn değildi, ona ben de dahil kimse Arthur demiyordu. O tamamen hiç kimse olmuştu ve senelerini varis olarak geçirdiği Thalron’da artık hiçbir şeydi.
Veyn, derin bir nefes verdi ve sonrasında yüzüme biraz daha yaklaştığında ikimiz de yan bir şekilde yatakta yatıyorduk; burnu neredeyse burnuma dokunuyordu ve nefesi yüzümü okşuyordu. “Liora,” dedi fısıldayarak. “Ben babam gibi olmak istemiyorum.”
Tam o esnada kapının önündeki çan çaldığında birilerinin geldiğini anladım. Bakışlarım Veyn’den bir an bile olsun ayrılmazken o, bakışlarını kapıya doğru çevirip yataktan kalktı ve sırtını bana dönerek kapıya doğru yürüdü. Kalbim kavlayan bir duvar gibi sökülürken onun sırtına doğru baktım çünkü birçok sorum henüz cevapsız kalmıştı.
Babasına dönüşmekten korkuyordu, kendi içinde babasına karşı aşamadığı duvarları vardı ve her ne olursa olsun Thalron’da büyümüş, Veymor’un inanışlarıyla yetişmişti. Bir insandan her şeyi çok kolay bir şekilde alınabilirdi ama inancını almak en zoruydu. Veyn bunun için kendi içinde savaş veriyordu ve bu savaşta aldığı her hasar beni de etkiliyordu.
Şarkı: Paris Paloma, Notre Dame
Veyn, sakince kapıyı açtığında ve az önceki muhafızla göz göze geldiğimde başıyla Veyn’e selam verip kısık sesle bir şeyler söyledi. Aralarında geçen sessiz konuşmanın ardından Veyn, kapıyı kapattığında ve bakışlarını yeniden bana çevirdiğinde başını aşağı yukarı salladı. “Ravna kanını vermek için geliyor.”
Yutkunduğumda ve ben de yataktan indiğimde bir anlık ne yapacağımı bilemeyerek etrafıma baktım. Daireme dönmem ve üzerimi giyinmem gerekiyordu fakat Ravna’yla bir kez daha yüz yüze gelebilecek olmanın verdiği ağırlığı bir türlü içimden atamıyordum.
Hiçbir cevap vermeden sakin adımlarla kapıya doğru yürüdüğümde Veyn, yavaşça önüme geçip “Eğer anneni görmek istemiyorsan…”
“Asıl önemli olan Tanya.” Tek cümlelik cevabımla beraber kapıyı açtım ve tam dört muhafızla göz göze geldiğimde elbette ki bakışlarım Liten’i aradı. Onu özlemiştim, birçok insan ona hiçbir şey olmayacağını ve güçlü olduğunu söylüyordu ama benim için Liten en hassas taraflarımdan birisi haline gelmişti ve onun da iyi olabilmesi için her şeyi yapardım.
Veyn’le bir kez daha göz göze gelmeden merdivenleri sakince indim ardından daireme girip kapıyı arkamdan kapattım. Kendime bir an bile olsun düşünme payı bile vermeden odadaki dolaba doğru ilerleyip yine de benim için ayrılan Köksüz kıyafetlerini üzerime giyindim.
Yaşadıklarımın ağırlığını hissedebiliyordum. Neredeyse saatler önce hayatımın en güzel öpücüğünü almıştım, bütün Thalron halkının gözü önünde üstelik. Sonrasında ise çıkan savaş, aldığım o öpücüğün bir karanlığa gebe kalmasına sebep olmuştu. Sadece bu kadarla da sınırlı değildi, Veyn’in varisliği düşmüş, gelecek günlerin artık nasıl yol alacağı belirsizleşmişti. Bir de bütün bunların ortasında Veyn’in aslında en başında beni öldürmek için gönderildiğini öğrenmiştim.
Svalvard’a yapılan o baskını anımsadım, sahiden de orada kaçarken sanki herkes benim peşimdeymiş gibi hissetmiştim veya saklandığım yerde benim yerimde bir başkası olsaydı Veyn onu bulmak için çaba bile vermezdi. Bunu bu zamana kadar düşünmemiş olmam aptallığımdan değil, bir de bununla yüzleşmek istemediğimdendi.
Şimdi ise her ne olursa olsun Veyn’e güveniyordum; Veymor tarafından büyütüldüğü yerde onun düşmanlıkla, ölümle, intikamla bezenmiş ruhunu ta en başından görmüştüm. Bir Valenka olmanın ağırlığını çok daha net hissediyordum artık ve kendime de öfkeleniyordum.
Sadece Svalbard’da yaşayan ve Thalron’a adım bile atmak istemeyen aylar önceki o kızı öldürmek isteyecek kadar Veymor benden korkuyordu. Bunun altında yatan sadece Valenka olmam mıydı? Başka bir şeyler olmalıydı.
Üzerimi değiştirdikten sonra ayaklarıma botlarımı giydim ve aynada bir kez daha kendimle yüz yüze geldim. Ateş kızılı saçlarım nemli bir şekilde omuzlarımdan dalga dalga aşağıya dökülüyordu, gözlerim yorgun ama her ne olursa olsun parlak bakıyordu; bu parlayışın asıl sebebini biliyordum.
Kalbim atıyordu, kalbim inandığı her şey için yeniden atmaya başlamıştı.
Ellerimle saçlarımı arkaya doğru atıp dairemin kapısına doğru yürüdüm ve o esnada merdivenlerdeki adım seslerini işittim. Kapıyı açtığımda Veyn’i yanındaki dört muhafızla beraber inerken gördüm. Ve onu gördüğüm anda beynimden vurulmuşa dönmem aynı anda oldu.
Veyn’in üzerinda sadece siyah bir gömlek vardı, altında ise siyah pantolonu. Pelerini yoktu, pardösüsü yoktu. Bir Asil gibi değildi, bir Köksüz gibi bile değildi. Daha çok hiç kimse gibiydi, Thalron’da yaşayan öylesine bir adam gibiydi.
Gözlerimi ondan ayırmadan o tarafa doğru yürürken, Veyn’le bakışlarımız kesişti. Bir kez daha onu baştan aşağı izledikten sonra “Üşüyeceksin,” dedim kaşlarımı çatarak. “Üzerine bir şeyler almalısın.”
Veyn, bu kez alayla gülümsediğinde bu oldukça samimiydi. “Şimdi de sen benim üşümemi dert ediyorsun, öyle mi, Valenka? Botlarını da verecek misin?”
Gözlerimi devirmekle gülmek arasında kaldım fakat ona boş boş bakmaktan başka hiçbir şey yapmadım. “Ben ciddiydim.”
Veyn, omzunu tıpkı küçük bir çocuk gibi indirip kaldırdı ve benimle beraber kalenin dışına doğru yürümeye başladı. “Beni dert etme, bünyem soğuğa alışıktır.”
Onunla savaşabilir, saatlerce iddialaşabilirdim fakat bütün bunları yapmak yerine sessizliğe gömüldüm. Kaleden dışarıya çıktığımızda dört muhafızın daha kapının önünde bizi beklediğini gördüm. Tam sekiz muhafız adeta çevremizi bir daire gibi sardığında kalenin ilerisinde bizi izleyen birkaç Tüccarı ve Köksüzü gördüm. Hepsinin gözlerinde büyük bir nefret var gibiydi, sanki Veyn’in yalnız kalacağı anı kolluyorlardı.
“Bu insanlar burada ne yapıyorlar?”
Veyn, o tarafa dönüp bakmadı bile ve şifahanenin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. “Beni yalnız bulacakları anı kolluyorlar,” dedi rahat bir sesle. “Benden nefret ettikleri için.”
“Bu haksızlık,” dedim ağzımın içinde öfkeyle. “Yaşadıkları her şeyin cezasını Veymor’a kesmeleri gerekirken senden nefret etmeleri akıl karı değil.”
Veyn, büyük bir nefes verdiğinde bakışlarını bana çevirdi ve adımlarını yavaşlatarak benimle aynı hizaya geldi. Öncesinde, ben onun hizmetkarıyken bir adım gerisinde yürümem gerekiyordu ama şimdi ikimiz yan yana yürüyebiliyorduk, gözler, insanlar, düşünceler, hiçbirisi Veyn’in umurunda değil gibiydi.
“Babam beni bir kalkan gibi kullandı, Liora,” dedi başını yavaşça sallayarak. “Burada senelerini geçirmiş her insan en çok benden nefret eder çünkü bütün kararları, bütün sözleri ve bütün suçları bana yargılattı. Şimdi de bunun cezasını kesmek istiyorlar.”
Kaşlarım çatıldığında önümü döndüm ve o an gerçekten de benden başka kimsenin Veyn’in yanında olmadığını fark ettim. Sadece ben vardım, ben onunlaydım fakat geriye kalan bütün insanlar ona ya sırtını dönüyor ya da onu sırtından bıçaklamak istiyorlardı.
“Veymor, Ravna’nın kan verdiğini duyarsa ne olacak?” diye sordum bakışlarımı Veyn’e çevirerek. Veyn sessiz kaldı ama onun da kaşları çatıldığında bu düşüncenin fazlasıyla rahatsız edici olduğunu anlamıştım. Şu an bütün güç Veymor’da gibi görünüyordu fakat hiçbir şey aynı şekilde ilerlemezdi. Buna bir son verilmesi gerekiyordu.
Gerekirse buna son verecek kişi ben olacaktım.
Şifahanenin önüne geldiğimizde kapıdaki iki muhafız birbirine baktı ve sonra Veyn’le göz göze geldiklerinde onu burada istemediklerini anladım fakat Veyn’in yanındaki muhafız ordusu, o iki muhafızın sadece bakmasına ve yolu açmasına sebep oldu.
Şifahaneden içeriye girdiğimiz o anda karşımda Nord’u görmeyi beklemiyordum, kapının önünde volta atıyor, parmaklarıyla oynuyordu. Birkaç adım daha attı ve sonra içeriye birilerinin girdiğini hissettiğinde adımları yavaşladı, bakışları hızlı bir şekilde kapının olduğu yere doğru döndüğünde dudakları düz bir çizgi halini aldı. Fazlasıyla yorgun görünüyordu.
O düşündüğümden çok daha fazla Tanya’ya değer veriyordu.
“Aynı,” dedi Nord ben daha soruyu bile sormadan. “Hiçbir şekilde gözlerini açmıyor ve kimse kan vermeyi kabul etmiyor.” Nord ellerini beyaz saçlarına geçirdi ve dağıttıktan sonra bakışlarını bana çevirdi. “Siz üçünüz arkadaş değil miydiniz, Korven bunu nasıl kabul etmez?”
Başımı ağır ağır iki yana salladığımda ona verebilecek doğru düzgün bir yanıtım bile yoktu. Korven’in yaptığının ağırlığını da omuzlarımda hissediyordum, biz her ne yaşarsak yaşayalım, Tanya ikimizin arasında bir köprü olurdu. İkimiz de ona kıyamazdık ama Korven bu sessiz anlaşmayı da Thalron uğruna bozmuştu, her şeyi affedebilirdim ama bunu asla affedemezdim.
Veyn, sakin bir sesle “Ona kan verecek birisi var,” dedi gözlerini kısarak. “Fakat buradaki herkesi uzaklaştırman gerekiyor, bir şifacının da bize yardım etmesi gerek.”
Nord’un sanki karanlıkta kalan bakışları aydınlandığında “Kim?” diye sordu hızlıca.
Veyn, dudaklarını ıslattı ve bakışlarını bana doğru çevirdi. “Ravna Valenka, Liora’nın annesi.” Annem. Benim annem. Yanımda hiç olmayan annem. Sırlarla dolu olan annem. Hiçbir şeyim olan annem. Ufacık bile bir hissimin olmadığı annem.
Nord’un yüzündeki ifade yavaş yavaş değişirken dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu sonra bundan vazgeçti ve yeniden dudakları aralandığında “Ona bir Valenka’nın kanını mı vereceğiz?” diye fısıldadı. “Bunun…” Nord’u bile bu denli korkutan şey neydi? “Bunun yasak olduğunu biliyorsun ve Veymor duyarsa…”
“Eğer şimdi buradaki herkesi uzaklaştırırsan duymayacak,” dedi Veyn Nord’un sözünü keserek. “Tanya’yı kurtarabilmenin tek yolu bu, Nord. Başka bir yol yok.”
Nord, afallamış bir şekilde durduğunda ve parmaklarını şakaklarına bastırdığında ne yapacağını bilemeyerek etrafına baktı. Fakat çoktan kararını verdiğini gözündeki o parıldama bir an bile olsun sönmediğinde anlamıştım. “Ben halledeceğim,” dedi Nord, en sonunda. “Her ne olursa olsun, Tanya’yı yaşatmamız gerekiyor.”
Sonrasında ise bir cevap vermemizi bile beklemeden yanımızdan rüzgar gibi geçip gittiğinde çıkış kapısına doğru yürüdü. Onun arkasından bakarken “Bir Valenka’nın kanını vermesinde ne var?” diye sordum öfkeyle.
“Valenka kanı, lanetli kandır,” dedi Veyn net bir sesle. “Eğer bu duyulursa Tanya’nın da öldürülmesi gerekir.”
İlk önce güldüm ardından yüzümü buruşturup “Bu aptallık,” diye çıkıştım. “Bir kan, bir insana ne yapabilir ki?”
Veyn benim aksime oldukça ciddi bir şekilde yüzüme bakıyordu. “Valenkaların soyunun kandan geldiğine inanılıyor, kan paylaşılırsa soy devam eder ve o kişi artık eskisi gibi sayılmaz. Tanya, annenin kanını aldıktan sonra artık bir Valenka olarak sayılacak.”
Dudaklarım aralandığında “Ve bu, onu daha tehlikeli bir çukurun içine itmek öyle değil mi?” diye sordum. Veyn, sadece bir kez başını aşağı yukarı salladığında gözlerini benden bir an bile olsun ayırmıyordu.
Birkaç dakika sonra Nord yeniden yanımıza döndüğünde “Muhafızları uzaklaştırdım,” dedi başını sallayarak. “Yukarıda ise tek bir şifacı var, onun karşı gelmemesi için her şeyi yapabilirim ama susması için ne yapacağımı kestiremiyorum.”
Veyn, tek kaşını havaya kaldırdığında “Ben kestirebiliyorum,” dedi oldukça sakin bir sesle. “Onu öldüreceğiz.”
Bir anlık şifacıya üzülüyor muyum diye kendimi sorguladım fakat Thalron’a ait, Thalron’a inanan her kim olursa olsun o kişinin ölümüne üzülmeyecek kadar vicdanımı kaybettiğimi fark ediyordum. Eğer Tanya’nın zarar görmemesi için tek yol bu ise şifacıyı kendi ellerimle bile öldürebilirdim, bir an düşünmezdim.
Veyn, hemen arkasında duran muhafıza doğru eğilip bir şeyler söyledi ardından muhafız onu onayladığında şifahanenin merdivenlerine doğru yürümeye başladı. Hep beraber üst kata çıktığımızda ve Tanya’nın olduğu dairenin önüne geldiğimizde “Rad9 nasıl?” diye sordu Veyn, Nord’a.
Nord, bilmiyorum anlamında başını iki yana salladığında Liten’in yalnızlığı hiç olmadığı kadar canımı yakmıştı, tek başınaydı, beni korurken yaralanmıştı tıpkı Tanya gibi ve canıyla savaş içerisindeydi. Onu yalnız bırakmak büyük bir kötülükten başka hiçbir şey değildi.
Nord, yavaşça dairenin kapısını açtığında bir şifacı köşede önündeki otları eziyordu. Bakışlarını kaldırıp bizimle göz göze geldiğinde bir anlık afalladı ve Veyn’i gördüğünde ürperdiğini bile hissettim. Yutkundu, eli duraksadı ve sonra bakışları Nord’a döndü.
Nord, oldukça keskin bir sesle “Birazdan buraya bir kadın gelecek,” dedi emir verir gibi. “Ve Tüccar’a kanını verecek, sen de buna yardım edeceksin.”
Şifacı korkuyla gözlerini açtığında “Ona kan vermek yasak, Yüce Nord,” dedi çekimser bir sesle. “Kendi imkanlarımızla iyileştirmeye çalışacağız ama daha fazlası…”
“Yardım edeceksin. Etmek zorundasın.” Nord, öyle keskin bir sesle konuştu ki bağırsa daha az etki ederdi. Şifacı yutkunduğunda ve başka hiçbir şey söylemediğinde Nord, Tanya’nın olduğu tarafa doğru yürüdü fakat benim bakışlarım hemen karşı yatağında yatan Liten’e doğru kaydı. Gözleri kapalıydı, yüzünde acı çekiyormuş gibi bir ifade vardı ve karnı sargılıydı. Çıplak gövdesinde o kadar çok iz vardı ki acı boğazıma bir yumru gibi oturmuştu.
O an gözlerim Veyn’e döndüğünde yavaş adımlarla Liten’in olduğu yere doğru yürüdüğünü gördüm; bunu beklemiyordum ama hemen yanındaki sandalyeyi çekip oturduğunda ve elini canını acıtmak istemezmiş gibi sargılı gövdesine yerleştirdiğinde kaşları çatıldı.
“Rad9 iyileşir,” dedi Nord Tanya’nın ayak ucundayken. “Onun neler atlattığını biliyorsun, Veyn.”
Veyn.
“Belki de bu yüzden bu kadar içim rahattır ama o çok acı çekiyormuş gibi görünüyor.” Veyn yutkunduğunda yüzündeki mutsuzluk gözle görünür bir şekilde ortadaydı. “Belki de ona sürekli zaten iyileşir dediğimiz için kendini bu kadar eksik hissediyordur.” Veyn, daha çok kendi kendine konuşuyormuş gibiydi fakat Liten’e olan sevgisini görmemek imkansızdı. “Fakat asıl ben, Rad9 olmadığında eksik hissediyorum çünkü bu hayatta en çok güvendiğim insanlardan birisi de o.” Başını iki yana salladı ve eli, Liten’in omzuna gitti ona güç vermek istermiş gibi. “En zor zamanlarımda yanımda ondan başka kimse yoktu.”
Kalbim acıyla teklediğinde ilk defa Liten’e olan sonsuz bağını bu kadar net bir şekilde gösteriyordu. Aralarında aşılmaz bir duvar varmış gibi görünüyordu uzaktan fakat çocukluğundan şimdiye kadar Veyn’in yanından bir an bile olsun uzaklaşmamıştı. Belki de en büyük sırlarını, en büyük acılarını ve en acımasız zamanlarını Liten görmüştü.
Liten’i kaybetmek demek, Veyn’in çocukluğunu da kaybetmek demekti.
Dairenin kapısı çalındığında ve Nord, içeri gelinmesini emrettiğinde kapı hızlıca açıldı ve tam karşımda Ravna’yı gördüm. Üzerinde Köksüz kıyafetleri vardı, sarı saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu ve gözleri direkt olarak beni bulduğunda sırtımı hızlıca ona döndüm.
Adım seslerini işittim, yanında muhafızla beraber içeriye girdi ve sonrasında camdaki yansımadan muhafızın çıktığını gördüm. Bir anlık ne yapacağını bilemeyerek etrafına baktı ve sonrasında bakışları bir kez daha benim sırtıma doğru döndü. Veyn, Liten’in bulunduğu yerden omzunun üzerinden dönüp Ravna’ya baktığında başıyla bir kez selam verip “Kan vermeyi kabul etmişsin,” dedi teşekkür edermiş gibi. Veyn için teşekkür etmek yoktu, bakışlarıyla bunu gösteriyordu.
“Elbette,” dedi Ravna çekimser bir sesle. “Elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım.”
Nord’un bakışları şifacıya döndüğünde şifacı ürkek bir şekilde bulunduğu yerden ayrıldı. “Yüce Nord,” dedi tedirginlikle. “Bunu yaptığımı Yüce Veymor duyarsa…”
“Bir kez daha tekrar etmeyeceğim,” diyen Nord’un baskın sesi, hiç duymadığım kadar kendinden emindi. “Tanya’yı kurtarmak için her şeyi yapacağım ve bunun sonucunda önümde duran herkesi de ezip geçerim, bu yüzden ne emrediyorsam onu yapmak zorundasın.”
Benim bile içimi korku kapladığında şifacı daha fazla ayak diretmek yerine başını hızlıca salladı ve eliyle Ravna’yı yanına çağırdı. Ravna sakin adımlarla Tanya’nın yatağının ucuna geldiğinde şifacı, köşedeki dolaptan bir şeyler çıkardı. İğneyle göz göze geldiğimde yüzümü buruşturup başımı önüme doğru eğdim. Şifacı Ravna’yı sandalyeye oturttu ardından kolunu açtı; dakikalar içerisinde büyük bir tüp yardımıyla ve iğneyle Ravna’nın kanını çekmeye başladığında Ravna’nın yüzündeki ifade oldukça rahattı.
“Seninle konuşmam gerekiyor, Nord,” dedi Veyn oturduğu yerden kalkarak. “Benimle dışarı gel.”
Nord, gözlerini Tanya’dan ayırmıyordu, bunu istemediği açıktı ama Veyn’in bakışlarındaki ifade öylesine ısrarcı görünüyordu ki Nord, ikiletmek yerine başını salladı ve sonrasında Veyn’le beraber daireden dışarıya çıktı, şifacı ise yeni bir tüp getirmesi gerektiğini söyleyerek odanın içinden diğer tarafa doğru açılan kapıdan çıktı.
İçeride sadece ikimiz ve yataktaki iki arkadaşım kaldığında afallayarak etrafıma baktım. Hiç olmak istemediğim bir yerde gibiydim, Ravna’yla baş başa kalmayı hiçbir şekilde istemiyorken şu an nefes seslerimizden başka hiçbir ses yoktu. Bakışlarımı Tanya’dan ayırmıyordum, onunla göz göze bile gelmek istemiyordum ama onun bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmadığını hissedebiliyordum.
Saniyeler geçerken aynı sessizliğin devam edeceğini umdum, Tanya’nın teni hâlâ bembeyazdı ve bıraktığım gibiydi. Eğer Ravna’nın kanı ona iyi gelirse bunun borcu nasıl ödenirdi, bilemiyordum.
“Elly, harika bir kız çocuğu büyütmüş,” dedi Ravna en sonunda ve sesi, zihnimden vurulmuşa dönmeme sebep oldu. “Ve harika bir kadın olmuşsun, Liora.”
Gözlerimi hâlâ Tanya’nın üzerinden ayırmazken “Elly benim her şeyimdi,” dedim acılı bir sesle. “Onu kaybettiğim gün, sanki bir yarımı da kaybettim.”
Ravna’nın derin bir nefes verdiğini işittim ama yine de ona bakmadım. “Ona seni emanet etmekle çok doğru bir karar verdiğimi görebiliyorum,” dediğinde alayla gülümsedim fakat cevap vermedim. “Kendi kızı gibi büyüteceği konusunda bana söz vermişti.”
En sonunda bakışlarımı Tanya’dan ayırıp Ravna’ya baktım. “Bunları bana neden söylüyorsun?”
Bakışlarında hem masumiyet vardı, hem de sırlar. “Bunları sana söylüyorum çünkü Elly’e ne kadar hayatımın sonuna kadar minnettar kalacak olsam da artık benim olduğumu görmeni istiyorum.” Hayır, bu yüzleşmeyi şu an yaşamak istemiyordum, hayır, tam şu an kapıyı çarpıp çıkmalıydım.
Fakat yine de kaldım ve kollarımı önümde bağlayarak “Senin olduğunu görebiliyorum,” dedim alaylı bir sesle. “Fakat kendini Elly’le nasıl kıyaslayabildiğini anlayamıyorum. O benim her şeyimdi, sen ise benim hiçbir şeyimsin.”
Ravna’nın üzülmesini beklerken onun yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. “Elbette kendimi Elly’le kıyaslayamam ama senin annen olarak neleri göğüslendiğimi bilsen…”
“Bilmek istemiyorum.” Tek bir cevabımla onun lafını ağzına tıktım.
Fakat Ravna susmadı. “Bilmen gerekiyor ama.” Sesi baskın ama bir o kadar da yumuşaktı. “Sen bir Valenka’sın, Liora. Her şeyin başlangıcı ve bir yandan da bitişi sadece sensin; bütün hayatımı ben senin için adamışken sen nasıl olur da sana ait olan Thalron için hiçbir şey yapmazsın.” Sesindeki öfke, benim de öfkelenmeme sebep oldu. “Bu kadar insan, senin varlığın için kendinden vazgeçmişken sen nasıl olur da Thalron için savaş vermezsin.”
Anlamayan gözlerle ona baktığımda “Hiçbir şey bildiğin yok,” dedim sert bir sesle. “Benim neleri göğüslendiğim, nelerle başa çıktığım ve nelerden vazgeçtiğimi…”
Ravna lafımı yarıda keserken öne doğru eğildi ve fısıldayarak “Belki de ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorumdur ama sen de kendin hakkında hiçbir şey bilmiyorsun,” dedi üzerine basa basa. Gözleri ateşler çıkaracak kadar şevkle dolmuştu. “Ne sanıyorsun, bu kadar insan senin sadece Valenka olduğun için mi ölmeni istiyor?” Ravna başını iki yana salladı. “Sen kutsalsın, sen her şeysin,” yutkundu, “senin kanından olan ve senden doğan her şey bu dünyanın kurtuluşu demektir.”
Dudaklarım aralandığında “Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
Ravna, bakışlarını kapıya doğru çevirdi ve sonrasında daha kısık bir sesle “Bir inanışa göre ateş kızılı saçları olan bir Valenka dünyaya gelecek, tıpkı Morna Valenka gibi ve o, bu dünyayı kurtaracak,” dedi. “O ateş kızılı saçlı kadın sendin, Liora. Senin kanın…”
“Bunların hangisi senin beni bebekken terk edip gittiğin gerçeğini değiştiriyor?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. “O bahsettiğin ateş kızılı saçlarım yüzünden neler yaşadığımı, kaç kez taşlandığımı, defalarca büyücü diye yakılmaya çalışıldığımı biliyor musun? Bilmiyorsun çünkü yoktun. Hiçbirinde yoktun. Şimdi bana bir masal anlatıyormuş gibi bunlardan söz etme.”
Ravna’nın gözlerine hüzün çöktüğünde “Zorundaydım,” dedi sadece.
Gözlerimi devirdim. “Hiçbir zorunluluk, bir annenin çocuğunu terk etmesi için sebep sayılmaz,” dedim. “Fakat bunları konuşmak istemiyorum zaten.”
Ravna, sessizce bir süre yüzüme baktı ve sonrasında “Seni yenmeye çalışacaklar, kızım,” dedi şefkatli bir sesle. “Seni yok etmeye çalışacaklar, seni öldürmeye çalışacaklar ve hatta…” Ravna yutkundu. “Sana bildiğin her şeyi unutturmaya çalışacaklar. Onlar bunu yapmadan önce sen savaş, her şey için savaş ve sahip olduğun her şeyi geri al.”
Zorlukla yutkunduğumda tüylerimin ürperdiğini hissettim. “Veymor, kendi oğluna bile Thalron’u vermezken ben tek başıma Thalron’u nasıl alabilirim?” Hem öfkeli çıkıyordu sesim hem de tahammülsüz.
Ravna, acımasız bir sesle “Veyn Thalron seninle,” dedi. “Onun gücü, senin yoluna ışık tutacaktır.”
Dudaklarım aralandı, kaşlarım çatıldı ve tek nefeste “Veyn’i kullanmaktan mı söz ediyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla. Bu tekinsiz cüreti beni bozguna uğratmıştı.
Ravna, ağzının ucuyla gülümsedi. “Ben buna kullanmak değil, yardım almak derdim.”
Alayla güldüğümde bir süre yüzüne ciddi mi diye baktım; oldukça ciddi görünüyordu. “Veyn, Thalron’un asıl sahibi olmak istiyor, bunu göremiyor musun?”
Ravna şaşırmış görünmüyordu. “Fakat Veyn de iyi biliyor ki, Thalron aslında sana ait.” Daha fazla tahammülümün kalmadığını fark ettiğinde hızlıca devam etti. “Aranızda tam olarak ne var, bilmiyorum fakat duygularını, gerçeklerin önüne koymamalısın. Sen bir adamın arkasında duran kadın olmak için değil, bütün bu erkek egemenliğine baş kaldırmak için dünyaya geldin, Liora Valenka. Morna bunu başarmıştı.”
Hırsla yutkunduğumda “O halde bir Valenka olarak bunu neden sen yapmıyorsun?” diye çıkıştım. “Neden bütün yükler benim omuzlarımda?”
“Çünkü ben o kişi değilim. O kişi sadece sensin.” Tam o esnada içeriye yeniden şifacı girdiğinde artık konuşmamızın bittiğini çok net bir şekilde anlıyordum. Bakışları hâlâ üzerimdeydi, hâlâ gözleriyle bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama dile getiremediği de birçok şeyi var gibiydi.
Şifacı tüpü değiştirip başka bir tanesini damarına bağladığında aldığı kanı Tanya’ya vermek için hamle yaptı. Ben ise buz kesmiştim. Ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum, ne hissetmem gerektiğini de öyle. Şu an tek istediğim Tanya ve Liten’in bir an önce iyileşmesi ve sonrasında… Ah, sonrasını bilmiyordum çünkü öyle bir hayatın içine düşmüştüm ki, her attığım adım hem çok yanlış, hem de çok doğruydu.
Şifacı Tanya’ya, Ravna’nın kanını verirken diğer kapı da açıldı ve içeriye yeniden Nord ile Veyn girdi. Veyn’in dakikalar önce odadaki o karanlığın içine düşmüş görüntüsü gitmiş, yerine yine dimdik ve duruşu sağlam olan o adam gelmişti. Öylesine yıkılmaz görünüyordu ki, hiç hükmü yokken bile tek hükmüyle bütün Thalron’u yıkabilecek kadar kuvvetli görünüyordu.
Ona bakarken ve hatta onu yeniden yeniden her gördüğümde kalbimin atışlarının hızlanmasının önüne geçemiyordum ama kalbim bu denli onun için atarken Ravna’nın bir konuda haklı olduğunu da biliyordum. Ben bir adamın arkasında nefes alacak birisi değildim, bunun Valenka olmamla bir ilgisi yoktu, kendimi tanıdım tanıyalı olduğum kadın arkalarda saklanan değil, başı dik bir şekilde en önde yürüyen o kişiydi.
Nord, ağzının içinden nefesini verdikten sonra Veyn’e doğru dönüp “Babamın beni varis yapmak istediğini duydum,” dedi.
Veyn buna şaşırmış gibi görünmüyordu. “Varis olmanın berbat bir şey olduğunu söylerdin.”
“Hâlâ aynı düşüncedeyim,” dedi Nord bıkkın bir sesle. “Fakat bunu reddedemeyeceğimi ikimiz de biliyoruz.”
“Reddedebilirsin, Nord,” dedim Veyn’in konuşmasına bile fırsat vermeden. “Veymor her ne söylüyorsa onu yapmak zorunda değilsin.” Nord, bakışlarını bana çevirdiğinde şifacı bile şaşkınlıkla gözlerini bana çevirmişti. “Neden kendini zorunlu hissediyorsun?”
Nord’un kaşları havalandı ama şaşkınlıktan çok, dalga geçiyormuş gibiydi. “Bizim için Veymor’un sözü, kesin emirdir, Köksüz.” Sesinde hem uyarı vardı hem de her ne olursa olsun dikkatli konuşmaya çalışıyordu. “Ve ben onun sözünü çiğneyip kendi başımın çaresine bakacak kadar deli değilim.” Göz ucuyla Veyn’e baktı. “En azından onun kadar değilim.”
Gözlerimi devirdiğimde bakışlarımı yeniden Tanya’ya doğru çevirdim, ikinci tüp kanı da şifacı ona veriyordu. “Bu delilik değil, cesaret.”
Sessizlik oluştu. Şifacının can kulağıyla bizi dinlediğini ve birazdan bu daireden çıktıktan sonra her şeyi ama her şeyi Veymor’a söyleyeceğini çok iyi biliyordum.
Tabii bu daireden çıkabilirse.
“Bu iyi gelecek mi?” Nord’un sorusu, şifacıyaydı.
Şifacı kekeleyerek “En büyük eksikliği kan kaybıydı,” dedi. “İyi geleceğine inanıyorum.”
Üçüncü tüp kana geçtiğinde Liten’in bulunduğu yerden keskin bir hırıltı sesi geldi ve hepimizin bakışları o yöne döndüğünde elini zorlukla havaya kaldırarak karnına doğru götürdüğünü gördüm. Bir an bile düşünmeden hızlı adımlarla oraya doğru koştuğumda hemen bir adım arkamdaki kişi, Veyn’den başka hiç kimse değildi.
Keskin birkaç nefes daha aldı ve sonrasında kapalı göz kapakları yavaşça ve zorlukla açıldığında gözleri ilk önce tavanla kesişti ardından aşağıya doğru baktığında bizimle göz göze geldi. Bir şeyler söylemek için ağzını açtığında Veyn, hemen yan taraftaki çelik sürahiden bardağa su doldurdu ve sonra yeniden sandalyeye oturup elini Liten’in ensesine yerleştirdi. Kalkmasına belirli bir ölçüde yardım ettikten sonra bardağı Liten’in ağzına doğru götürdü ve ona su içirdi. Birkaç yudumun ardından Liten geriye çekildiğinde Veyn, bardağı yeniden yerine koydu.
Şifacı bulunduğu yerden “Çok ağrısı var,” dedi. “Şu an gerçekliği sorguluyor olabilir.”
Liten, bakışlarını bizim üzerimizde gezdirdikten sonra gözlerini Nord’un, Tanya’nın ve Ravna’nın olduğu tarafa doğru çevirdi. Gözlerini kıstığında yüzündeki o acılı ifadenin yerini bambaşka bir duygu aldı; korku ve belki de çaresizlik. Düşündüğümden daha uzun bir süre oraya baktı ve sonrasında “Ailem nerede?” dediğini işittim. Bu sorusu, kalbimin üzerine hançer yemişim gibi hissetmeme neden olduğunda gözlerinin ailesini aradığını anladım. Bilinci kayıptı.
“Uyuman gerekiyor,” dedi Veyn diğer taraftan. “Dinlenmen gerekiyor.”
“Ailem,” dedi Liten bir kez daha Veyn’in yüzüne bakarak. “Ailemi gördünüz mü?”
Elim kalbime doğru gitti ve geriye doğru bir adım attım; tam o esnada şifacının oturduğu yerden kalktığını ve az önce ezdiği otlarla yaptığı sıvı karışımı Liten’e doğru getirdiğini gördüm. Sorgulayarak bakıyordum ama şu an şifacının yaptığı her şeyi kabul etmek zorunda olduğumuzu da biliyordum.
Liten’e o sıvıyı içirdiğinde yüzünü buruşturdu ve sonrasında bakışları bana döndü. Yüzüme uzun uzun baktı, hatta öylesine uzun baktı ki bir şeyler söyleyebileceğini düşündüm ama saniyeler sonra o içtiği sıvının ardından uykuya yeniden daldığında hırıltılı nefeslerini işitmeye başladık.
“Ona ne içirdi?” diye sordum ortaya.
Cevap veren Nord olmuştu. “Uyuması için.”
“Ve hafızasını temizlemek için,” dedi Şifacı diğer taraftan yeniden sandalyesine otururken. “Muhafızların geçmişi hatırlaması yasaktır, onların tek varlığı Thalron olmak zorundadır.”
Öfkeyle bakışlarımı ona çevirdiğimde “O ailesini görmek isteyebilir,” dedim çaresizce. “Bunu onun elinden nasıl alırsınız?”
Şifacı, buna hazırlıklı gibi başını iki yana salladı. “Radyasyondan etkilenmiş her insana iyiliktir hafızasını yok etmek çünkü eğer her şeyi hatırlıyor olsaydı, aynaya baktığında neler hissedebileceğini tahmin edebiliyor musun?” Şifacı tek kaşını kaldırdı. “Peki ya ailesine gittiğinde ailesinin onu olduğu bu haliyle kabul edebileceğine ve hatta tanıyacağına inanıyor musun?” Dilini üç kez damağına vurdu. “Yüce Veymor, onların iyiliği için hafızalarını elinden alıyor yoksa zaten yaşayamazlardı.”
“Bu haksızlık,” diyerek çıkıştım ve Nord’la Veyn’e baktım hatta Ravna’ya. Veyn ve Nord hiçbir şekilde bir yorum yapmadılar, Ravna ise sanki konuşulan hiçbir şeyi duymuyormuş gibi bir noktaya odaklanmıştı. “Ona hak mı veriyorsunuz?” diye sordum Veyn ve Nord’a.
Nord, “Şifacının haklı olduğu yerler var,” dedi rahat bir sesle. “Onlar radyasyondan sonra mutasyona uğradılar ve emin ol, geçmişini unutmayan birçok muhafız kendini öldürdü, Köksüz.”
Elimi saçlarıma geçirdim ve Veyn’e baktım. “Ailesini görmek istiyor,” dedim Liten’i işaret ederek. “En azından bunu ona borçlu değil misin?”
Veyn, bakışlarını Liten’den ayırıp bana baktı. “Ailesini kendisi bile bilmiyorken biz ne yapabiliriz, Liora?”
Her ne olursa olsun, Thalron hepsinin ama hepsinin kalbine işlemişti. Örümcek ağı gibi adeta onların kalbini çepeçevre sarmış, mantıklı düşünmeleri bir yana dursun merhametlerini bile almış gibiydi. Öfkeli bakışlarımı Veyn’den ayırmazken o bana, beni anlamıyormuş gibi bakıyordu.
Şarkı: Tommee Profitt, Brooke-Here I Am
“Bu kadarı yeterli,” dedi şifacı ayağa kalkıp dördüncü tüpü Tanya’nın damarından uzaklaştırırken. “Şu andan sonra tek yapabileceğimiz beklemek.”
Şifacı ayağa kalktı ve elindeki büyük siyah çantaya getirdiği otları ve birkaç iğneyi koymaya başladı. “Ne yapıyorsun?” diye sordu Nord keskin bir şekilde.
Şifacı kirpiklerinin arasından başını kaldırmadan Nord’a bakıp “Burada yapabileceğim bir şey kalmadı, ben dinlensem iyi olur Yüce Nord. Yerime başka birisi gelecektir.”
Nord’un bakışları direkt olarak Veyn’e döndüğünde Veyn, sanki konuşulan hiçbir şeyi duymuyormuş gibi Liten’in hemen yanındaki sandalyede oturmuş, boşluğa doğru bakıyordu. Şifacının her hareketinden belliydi ki, bir sonraki adım attığı yer Veymor’un kalesi olacaktı fakat Veyn’den anlaşıldığı üzere şifacıyı öldürmekten vazgeçmiş görünüyordu.
Şifacı çantasını hazırladıktan sonra üzerini düzeltti ve bizim geldiğimiz kapıya doğru yürümeye başladığında Veyn’in gözlerini boşluktan ayırmadan “Radyasyondan etkilenmiş birisinin iyileşme şansı hiç yok mudur?” dediğini işittim. Şifacı duraksadığında ve omzunun üzerinden Veyn’e doğru baktığında en sonunda Veyn de gözlerini ona doğru çevirdi. Sorduğu sorunun kendisi için olduğunu anlamama neden olan bakışlarındaki ifadeydi. O ifadede az da olsa bir umut vardı.
Şifacı kısa bir duraksamanın ardından “Kalıcı hasar ve geçici hasar vardır,” dedi ama Veyn’e bakarken sanki bir böceğe bakar gibi gözlerini dikmişti. Onu aşağıladığı ve artık varis değil diye onu yok hükmende saydığı her halinden belli oluyordu.
“Geçici hasar olduğunu nereden anlayabilirsin?” diye sordu Veyn yeşil gözlerini bir an bile olsun şifacıdan ayırmazken.
Şifacı ilk önce sessiz kaldı fakat hemen sonrasında bakışlarını Liten’e çevirdiğinde “Onun kalıcı hasarı var,” dedi. “Hayatı boyunca dev bir adam olacak.”
“Peki ya bir renk körü?” diye sordu Veyn bir anda. “Radyasyon yüzünden renklerini kaybetmiş birisi, yeniden o renkleri kazanabilir mi?”
Şifacı kaşlarını kaldırdı. “Bu kalıtsal bir rahatsızlıktır ve iyileşme imkanı yoktur.” Cümleyi öylesine rahat kurmuştu ki, hem bir çocuğun hem de karşısındaki adamın kalbini delip geçtiğini bilmiyordu.
Veyn, ağır ağır başını aşağı yukarı salladı ve boğazını temizlerken oturduğu yerden kalktı; küçük adımlarla şifacının tam karşısına geçtiğinde “Yüce Veymor’un emriyle değil, bir şifacı olarak gerçekleri konuş,” dedi keskin bir emirle. “İyileşme şansı var mıdır, yok mudur?”
“Yoktur,” dedi şifacı bir kez daha. “Bu kalıtsal bir hastalıktır.”
Veyn’in çenesi kasıldı. “Peki bu kalıtsal hastalık iyileşmese bile,” dedi tane tane konuşarak. “Renkleri hiç görmeyen bir adamın başka türlü renkleri görmesinin imkanı var mıdır?”
Nord’un kaşları çatıldığında “Kimden söz ediyoruz?” dediğini işittim. Elbette ki, Veymor henüz kimseye söylememişti, onu varisliğinden uzaklaştırmıştı ama insanlara renk körü olduğunu henüz dile getirmemişti. Çünkü her ne olursa olsun bunu söylediğinde insanlar Veymor’un adaletini de sorgulayacaktı, kusurlu birini varis yaptığı için Veymor’a güvenleri zedelenecekti.
Şifacı alayla gülümsediğinde “Belki rüyasında görebilir,” dedi ve Veyn’i resmen alaşağı etti.
Veyn de gülümsediğinde başını aşağı yukarı salladı ve şifacıya birkaç adım daha yaklaştı. Yüzündeki gülümseme korkutucu bir hal aldığında hiç beklemiyorken bir anda pantolonunun kemerinden hançerini çıkardı ve öyle hızlı ve sert bir hamleyle, bir an bile şüpheye düşmeden şifacının boğazına sapladı ki, irkilerek geriye doğru kaçmak zorunda kaldım. Şifacının boynuna sapladığı hançerden oluk oluk kanlar fışkırırken, Veyn’in yüzünün yarısı kanla boyandı ama o bakışlarını şifacıdan ayırmadı; şifacı ise birkaç saniye zorlukla nefes almaya çalıştı ama Veyn, hançeri eliyle çevirdiğinde şifacı yavaşça dizlerinin üzerine devrildi ve sonrasında sırtüstü yere düştü; gözleri açıktı ama ölmüştü.
Veyn, başını omzuna doğru yatırdı, yüzündeki gülümseme bir an bile silinmezken “Rüyasında bile göremez,” dedi ağzının içinde. “Çünkü renkleri hatırlamıyor.”
Bakışlarım oldukça yavaş bir şekilde Ravna’ya doğru döndüğünde onun şaşkınlıktan ziyade korkuyla şifacıya ve Veyn’e baktığını gördüm. Aynı anda benimle göz göze geldi fakat direkt bakışlarımı kaçırdım.
Dairenin içini büyük bir sessizlik kapladığında bu sessizliği bölen kişi Nord oldu. “Fazla barbarsın,” dedi yarı alaylı yarı ciddi. “Hayvan gibi dövüşüyor, hayvan gibi öldürüyorsun.”
Veyn’in bakışları hâlâ şifacının üzerindeyken “Muhafızlar!” diye bağırdı kapıdakilere. Saniye bile sürmeden kapı hızlıca açıldığında iki muhafızın içeriye girdiğini ve şifacıyı gördüğü an donup kaldığını gördüm. Birbirlerine baktılar şaşkınlıkla çünkü Thalron’da ölüm yasaktı ve Veyn bunu gerçekleştiren kişi haline gelmişti. “Şifacıyı Veymor’un kalesinin karşısına asın, herkesin görmesini de sağlayın.”
Gözlerim kocaman açıldığında kendimi tutamayarak “Hayır,” diyerek öne atıldım. “Bunu yapamazsın.” Muhafızlar ilk önce emri anlamaya çalıştı fakat sonrasında şifacıyı almak öne doğru yürüdüklerinde “Size hayır dedim!” diye bağırdım. Tam o anda, belki de Veyn’i bile büyük bir şaşkınlığa sürükleyecek o şey oldu, muhafızlar benim emrimin ardından duraksadı.
Veyn’in bakışları ağır ağır bana döndüğünde gözlerinde korkutucu bir ifade vardı. “Veymor ve benim canımı isteyen herkes, ödeyeceği bedeli görecek,” dedi üzerine basa basa.
“Hayır,” dedim bir kez daha ama bu kez sesim sakin çıkıyordu. “Veymor umurumda bile değil ama insanların senden bu denli nefret etmesinin sebebi onlara yaşattığın korku. Şimdi bunu yaparak daha fazla nefret etmelerini sağlayacaksın, onları…”
“Benden korkacaklar, Valenka,” dedi Veyn keskin bir emri dile getiriyormuş gibi. “Benden korkmalılar çünkü Thalron sınırları içerisinde senin düşündüğünün aksine sevgiyle değil, korkuyla insanlar yerini belirler. Eğer şimdi bunu yapmazsam benim korktuğumu düşünecekler asıl.”
“Düşünsünler,” dedim omzumu silkerek. “Bırak her şeyi düşünsünler, o insanlar zaten buna alışık. Onlara alışık olmadıkları bir şeyi vermemiz gerekiyor.”
Veyn, gözlerimin içine baktı fakat bana bakarken fikrini değiştiremeyeceğimi çoktan anlamıştım çünkü gözlerindeki o ifadede artık sadece Thalron’un varisi yoktu, her şeyini kaybetmiş bir adam vardı.
Bakışlarını muhafızlara doğru çevirdi ve sonra başıyla işaret verdi. “Dediğimi yapın.”
Muhafızlar bu kez durmak yerine şifacıyı o şekilde kucaklarına aldıklarında ve daireden çıktıklarında başımı ağır ağır iki yana salladım. Nord ise diğer taraftan “Thalron’u tanımıyorsun, Köksüz,” dedi her ne kadar Veyn’in yaptığını onaylamadığını hissetsem de. “Burada hiçbir zaman iyilik kazanmaz.”
İkisine de dik dik baktım ve sonrasında bakışlarım Ravna’ya doğru döndü; onun gözlerindeki ifadede az önce konuştuklarımızın yansıması var gibiydi. Veyn’in emriydi, onun emri çiğnenmemişti. Ama Ravna bilmiyordu ki, umurumda olan emirler değildi. Umurumda olan Veyn’in olduğu kişiydi, bu şekilde kendisini çok daha fazla çukura batıracaktı.
Kaşlarım çatıldı ve hiçbirine tek kelime bile etmeden daireden dışarıya çıktığımda altı kişilik muhafız ordusuyla karşılaştım. Bakışları ilk önce benim üzerimde gezindi ardından Veyn’e baktıklarında, Veyn’in başıyla bir kez daha emir verdiğini gördüm. Ben ne olduğunu bile anlamazken iki muhafız hemen arkama geçti, beni korumak için ve ellerini kemerlerindeki hançerlerine koydular.
Liten’den başka hiçbir muhafızı önümde arkamda ya da yanımda istemiyordum fakat bunu dile getirmenin tamamen saçmalık olduğunu anladığımda hiçbir tepki vermeden hızlı adımlarla kalenin merdivenlerine doğru yürüdüm ve basamakları inmeye başladım. Muhafızlar bir nefes gibi beni takip ederken adeta koşar adımlarla kaleden dışarıya çıktım ve derin bir nefes alarak gökyüzüne doğru baktım.
Hâlâ geceydi ama artık gökyüzü zifiri olmak yerine biraz daha açık tonlardaydı, birkaç hafta sonra koyu mavi tonlarda olacağını ve sonrasında da yavaş yavaş güneşin kendisini göstereceğini biliyordum. Yine de çok soğuktu, öylesine soğuktu ki, dışarı çıktığım anda esen rüzgar yüzüme adeta tokat gibi çarpmıştı.
Birkaç saniye öylece durup etrafıma baktım. Nereye gidecektim? Thalron’da kendi başıma artık duramıyordum ama bütün bunların dışında gidebileceğim hiçbir yer de yoktu. Yanımızdan yürüyüp geçen iki Tüccar şöyle bir bakışlarını bana çevirdiler ve tiksintiyle nefeslerini verdiklerini işittim. Veyn’in kalesine dönüp kendimi daireme kilitlemeyi de düşündüm fakat bu da hiçbir faydası olmayan bir plandı.
Çaresizlikle etrafıma bakmaya devam ederken Tanya’ya ve ne yazık ki, bütün yaptıklarına rağmen Korven’e ihtiyaç duydum. Eski Korven’e. Svalbard’da tanıdığım o Korven’e. Her ne yaparsa yapsın bizi sevdiğine emin olduğum Korven’e.
Kalbimde bir sızı hissettiğimde adımlarım beni Tüccarların kalesinin olduğu yere doğru yönlendirdi ama onun orada olmadığını ve artık sadece Veymor’la beraber olduğunu biliyordum.
Kollarımı önümde bağlayıp oldukça yavaş adımlarla yürürken arkamdaki muhafızların ne yaptığımı sorguladığına da emindim. Liten olsaydı gidecek hiçbir yerim olmadığını ona söylerdim ve emindim ki o da bana dünyanın en mantıksız ama sonrasında mantıklı gelebilecek bir cevabını verir, yüzümü gülümsetirdi.
“Valenka soyu kuruyacak.” Birisi tıslar gibi bana konuştuğunda bakışlarım yan tarafıma doğru döndü ve bir Köksüzün büyük bir öfkeyle bana baktığını gördüm. Kaşlarım çatıldığında yanımızdan rüzgar gibi geçti ve muhafızlardan bir tanesi o tarafa doğru gitmek için hamle yaptı.
“Hayır,” dedim direkt. “Sadece beni korumakla görevlisiniz.”
Muhafız bakışlarını bana çevirdi; Liten olsa merhametli olurdu ama muhafız o Köksüze haddini bildirmek için adeta büyük bir hevesle bana bakıyordu. Başımı bir kez daha iki yana salladığımda yeniden yürümeye başladım ve öyle çok yürüdüm ki, en sonunda adımlarım Din İnsanları’nın kalesi olan yerde durdu.
Başımı kaldırıp devasa kaleye bakarken birçok gözün beni izlediğinin farkındaydım fakat umurumda bile değildi.
“Burada ne işin var Valenka?” Tanıdık bir sesle beraber bakışlarımı soluma doğru çevirdiğimde Alva’yla karşılaştım. Kısa boyu, her zaman dalgalı duran saçları fakat bugün yorgun bakan gözleriyle tam karşımdaydı. Yüzünde öfkeli bir ifadeden ziyade, meraklı bir ifade hakimdi. Hemen arkasında iki muhafız yokmuş gibi benimkileri işaret etti. “Demek artık muhafızların var ve seni koruyorlar.”
“Bunu ben istemedim,” dedim sadece ağzımın ucuyla.
Alva, tek kaşını kaldırdı ve sonrasında başıyla köşeyi işaret etti. “Beni takip et, seninle baş başa,” dik dik muhafızlara baktı, “konuşalım.”
İkiletmeden onu arkasından takip etmeye başladığımda kalenin köşesine, insanların neredeyse hiç olmadığı o yere gitti. Sonrasında ise bana dönük olan sırtını kalenin duvarına yaslayıp kollarını önünde bağlayarak gözlerini gözlerime dikti. İlk önce kaşlarım çatıldı sonra havalandı ve sonrasında ise “Neden öyle bakıyorsun?” diye sordum.
“Aptal mısın yoksa sandığımdan daha mı akıllısın diye sana bir soru soracağım,” dedi net bir sesle. “Ve tek bir yanıt istiyorum.”
“Ne soracaksın?”
“Veyn’i Thalron’a sahip olmak için kullanıyor musun yoksa gerçekten bir Valenka olarak Veymor’un oğlunu kalbinden gelerek mi öptün?”
“Veymor’un oğlu dediğin kişi, senin de kanından olmuyor mu?” diyerek konuyu bambaşka bir noktaya çektim. “Ondan bir yabancıymış gibi söz ediyorsun.”
“Soruma hâlâ cevap alamadım, Valenka.”
“Hangisi aptal ya da hangisi akıllı yapacak bilmiyorum ama ben hiç kimseyi basamak olarak kullanmam.”
Alva, gülümsedi. “Aptalmışsın.”
Hızlı bir şekilde saçımı kulağımın arkasına itekleyip “Onu kullanıyor olmam seni rahatsız etmeyecek miydi?” diye sordum afallayarak.
“Aslında Veyn özellikle şu an umurumda olan birisi değil,” dedi açık açık. Hiç kimse onu umursamıyordu. “Ama fikrimi çok merak ediyorsan söyleyeyim, senelerdir babasından başka kimseyi dinlemeyen ve onun yolundan giden Veyn Thalron’u nasıl oldu da yolundan vazgeçirebilirdin ve Veymor’la düşman edebildin? Her şey bir yana böylesine güçlü birini yanına almayı nasıl başardın?” Susmadı, devam etti. “Ve yine her şey ama her şey bir yana, hâlâ nasıl aptal olabiliyorsun?”
Boğazımın gerginlikten kuruduğunu hissettiğimde boğazımı temizledim; buradaki herkes duygulardan bihaberdi. “Ben aptal değilim,” dedim kaşlarımı çatarak. “Thalron’da yaşayan herkes, buna sen de dahilsin, sadece kötülük için nefes alıyorsunuz ve ben size ayak uydurmayacağım.”
Alva, kahkaha attığında sesi kulaklarıma doldu; çok komik bir şaka yapmışım gibi gülmeye devam ettiğinde bu çok daha fazla sinirlerimi bozmaya başlamıştı. En sonunda gülüşü kesildiğinde “Bir masalın içinde yaşıyor gibisin, Valenka,” dedi başını iki yana sallayarak. “Ama Thalron, masallara izin vermez. Sen bir Valenka’sın ve karşındaki o adam, Veyn, Veymor’un oğludur. Sadece kötülükten ibaret dediğin Thalron, Veyn’in içinde. Herkesi elinin tersiyle itip onu göklere mi çıkaracaksın?” Dilini damağına vurdu. “Kalbini dinliyorsun, bu yolda yapabileceğin en büyük yanlış.”
Alva’ya tuhaf bir şekilde güveniyordum ve bu her seferinde şaşırmama neden oluyordu. Bakışları, cümleleri ve hatta hareketleri bile güven aşılıyor, çoğu zaman haklıymış gibi geliyordu.
Ama bu kez haksızdı. Haksız olmalıydı.
“Herkes tarafını belli edebiliyorken sen neden hâlâ Veymor’un tarafındasın o zaman?” diye sordum dayanamayarak. “Çünkü ondan nefret ettiğin her halinden belli oluyor.”
“Sana söyledim, Valenka, ben sadece gücün yanında olurum yoksa diğer türlü zarar görürüm.” Gözlerini kıstı ve yaslandığı yerden ayrılıp bana doğru yaklaştı. “Ve görüyorum ki, sen de güçlü sandığın taraftasın ama gölgedesin.” Dudaklarımı birbirine bastırdığımda dik dik ona bakmaya devam ettim. Halbuki şimdi tam senin zamanın.”
“Neyden söz ediyorsun?”
Alva’nın bakışları uzakta bizi bekleyen muhafızlara doğru döndü. “Thalron’dakileri eleştiriyorsun ama onlardan hiçbir farkın yok, iki muhafızla Thalron sınırları içerisinde dolaşıyor, Thalron’un bütün imkanlarını kullanıyorsun. Burayı sevmeye başladığını düşüneceğim neredeyse ama sevdiğin belli ki Thalron değil.” İmayla bana bakmaya devam etti. “Bu şekilde insanların senden daha fazla nefret etmesine sebep oluyorsun.”
“İnsanlar ben hiçbir şey yapmasam da benden nefret ediyorlar,” dedim elimle geçiştirerek.
“O halde o insanların neden senden nefret ettiğini düşünmeye ne dersin?” diye sordu Alva başını omzuna yatırarak. “Ben kendi adıma benden neden nefret ettiklerini biliyorum çünkü Yüce Veymor’un kardeşiyim ve bir Din İnsanı’yım. Nefret edilmek benim umurumda bile değil, eminim ki Veyn’in de umurunda değildir çünkü buna alışığız ama sen neden buna alışasın?”
Söylediklerini düşünmeye başladığımda zihnimin içinde çarklar sanki dönmeye başlamıştı. Alva bazı konularda haksızdı ama bu konuda haklıydı; onlar gibi davranıyor zaten benden nefret eden insanların daha fazla nefret etmesine sebep oluyordum. Aklıma Morna’nın günlüğündeki cümleler geldiğinde yüzümdeki ifade Alva’nın gülümsemesine sebep olmuştu.
Thalron’dakiler korkuyla ve itaatle yönetilmeye alışmıştı; iyiliği ve özgürlüğü ise hiçbir şekilde bilmiyorlardı çünkü bunu onlara sunan kimse yoktu. Sunulsa bile ellerinin tersiyle iterlerdi çünkü korkuyorlardı ama güçlü başka birisinin o korkularını da yenmelerini sağlaması gerekiyordu.
Bakışlarım Köksüz kalesinin olduğu tarafa doğru döndüğünde onların yaşadıkları hayatın zorluğunu Alva bilemezdi ama ben biliyordum. Yemeğe muhtaçlardı, ısınmaya muhtaçlardı ve hatta insan yerine koyulmaya bile muhtaçlardı. Ve en kalabalık olanlar Köksüzlerdi çünkü en fazla onlara ihtiyaç duyuluyordu.
Valenkalara olan nefretle onların inançlarını körüklemişlerdi ve ben de Thalron’a geldim geleli onların bildiği dilden konuşmuştum ama şimdi bilmedikleri dilden konuşma zamanıydı.
Bir anda bakışlarım yeniden Alva’ya döndüğünde kaşlarını kaldırarak bana baktı. “Senden bir konuda yardım istesem bana yardım edebilir misin?”
“Ne hakkında?” diye sordu Alva. “Adımın geçtiği hiçbir şeye yardım edemem.”
“Adın geçmeyecek, kanım üzerine yemin ederim,” dedim ve sonra ona biraz daha yaklaştım. “Sadece senden benim ulaşamadıklarımı isteyeceğim.”
4 saat sonra…
Şarkı: Astyria, Hold Your Breath
Daha önce birçok nefret dolu bakışlarla karşılaşmıştım. Ben Svalbard’dayken birkaç adımda bir benden nefret eden insanlarla göz göze gelirdim ama hiçbirisi şu anki kadar büyük bir nefrete sahip olamamıştı.
Köksüz kalesinin içindeydim, karşımda neredeyse altmışa yakın Köksüz gözlerini ayırmadan büyük bir nefretle bana bakıyorlardı. Hemen arkamda ne yazık ki iki muhafız durmaya devam ediyordu ama onları görmezden gelmeleri için elimden gelen her şeyi yapabilecek durumdaydım.
Her birinin gözünün içine tek tek baktım, bütün o nefretleri hafızama kazımak istiyormuş gibi.
“Burada ne işin var?” diye sordu öndeki orta yaşlı Köksüz kadın. Saçlarının yarısı kesilmişti, dudağının kenarında bir yara vardı ve üşüdüğü belki de hasta olduğu için titriyordu.
“Canına susamış,” dedi başka bir Köksüz diğer taraftan. “Hain onu buraya göndermiş olmalı.”
“Çık dışarı!” Suratıma doğru bir taş atıldığında eğilerek o taştan kurtuldum ve muhafızlar beni korumak için önüme geçmek istediler ama izin vermedim.
Sakinlikle nefesimi verdikten sonra “Öncelikle beni buraya kimse göndermedi,” dedim tane tane konuşarak. “Kendi isteğimle buradayım çünkü size yardım etmek istiyorum.”
Köksüzler birbirine baktı ve aralarından birkaçı gülmeye başladı. “Bize yardım etmeye gelmiş,” dedi bir tanesi ve sonrasında tiksinir gibi yere tükürdü. “Siktir git buradan Valenka dölü.”
Düşündüğümden çok daha fazla nefret ediyorlardı benden. Çok daha fazla…
Yine de geri adım atmadım ve olduğum yerde durmaya devam ettim sonrasında ise bakışlarımı yavaşça arkamdaki muhafıza doğru çevirip başımla işaret verdim. Muhafız, hızlı bir şekilde yok oldu ve kalenin dışına çıktı, hemen sonrasında ise elinde bir torba dolusu yiyecek ve diğer elinde battaniyelerle geri içeriye geldi. Bu kez Köksüzler kendi arasında konuşmaya başladığında neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
“Öncelikle,” dedim yüksek bir sesle herkesin bakışlarının bana dönmesini sağlayarak. “Birçoğunuzun aç olduğunu ve üşüdüğünü biliyorum.” Kalabalık sessizliğe gömüldüğünde nefretleri hâlâ oradaydı ama bu kez beni dinliyorlardı. Başımla torbaları işaret ettim. “Size yiyecek ve battaniye getirdim, dilediğiniz gibi onları yiyebilir ve kullanabilirsiniz.”
Bir Köksüz, yüksek bir sesle “Ne karşılığında?” diye bağırdı. “Bu yasak, Yüce Veymor’un kesin emri. Şu an kuralları çiğniyorsun!”
“Evet, çiğniyorum!” diye bağırdım o Köksüz’e karşı. “Çünkü bu yapılanı adil bulmuyorum.” Kollarımı iki yana açtım. “Buraya geldiğimden beri tek bir şey için savaştım: adaletsizlik. Birçoğunuzun bana katılmayacak kadar beyninin yıkandığını biliyorum ama sadece kanınız yüzünden siz aç kalabiliyorken başka bir kandaki insan neden tıka basa karnını doyurabiliyor? Bu sizi hiç rahatsız etmiyor mu?” Sessizlik oluşmuştu. “Ben bunu kabul etmedim, etmiyorum ve etmeyeceğim de.”
“Veyn, bir şifacıyı öldürmüş,” dedi Köksüzlerden bir tanesi, sesinde gerçek bir korku vardı. “Onu gördüm, kanları hâlâ akıyordu.” İnsanlar çekinerek birbirine baktığında beni de Veyn’le aynı düşüncede gördüklerini anladım.
“Ölen masum bir insan değildi,” dedim konuyu kapatmak isteyerek. “Ama sizin hiçbir suçunuz olmadığı halde böyle bir hayat yaşamanızı doğru bulmuyorum. İşte orada yiyecekler ve battaniyeler. Sizden hiçbir karşılık beklemiyorum ve eğer Veymor bunu öğrenip hesabını sizden soracak olursa işte o zaman Liora Valenka’nın size bunu zorla yaptırdığını söyleyebilir ve bütün suçu benim üzerime atabilirsiniz.”
Benim yaşlarımda, sarı saçları olan Köksüz bir kadın afallayarak “Bunu gerçekten neden yapıyorsun?” diye sordu. Tedirgindi, korkuyordu ama gözlerinde nefreti görmemiştim.
“Bu düzeni doğru bulmadığım için,” dedim üzerine basa basa. “Ve hiçbir zaman da doğru bulmayacağım için. Ben Liora Valenka’yım, size öğretilen Valenkalar tamamen bir yalandan ibaretti ve siz bunu zamanla göreceksiniz.”
“Thalron’da kimse kimseye karşılıksız iyilik yapmaz,” dedi yaşlı bir adam. “Ona inanmayın, yalan söylüyor.”
Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “İnançlarınızı değiştirdiler ve doğru bildiğiniz her şeyi yok ettiler; hanginiz Thalron’dan önceki hayatını, inancı, yaşayışını, doğrularını, iradesini hatırlıyor?” Birkaç kişi çekinerek elini kaldırdı, onun dışında kimseden çıt çıkmıyordu. “Sizi bilerek her şeyi kabul etmek zorunda olan askerlere çevirdiler, aslında hiçbiriniz Thalron’dan önceki hayatınızda bunu kabul edebilecek insanlar değildiniz.”
“Yüce Veymor bize barınma veriyor,” dedi bir tanesi yüksek bir sesle.
“Neden barındığın yer, üst sınıflarla aynı değil?” diye sordum. Köksüz yanıtsız kaldı. “Tam da bunu sorguluyorum, siz de sorgulayın. Bana hiçbir borcunuz yok, her şeyi karşılıksız yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim.” Son bir kez hepsinin tek tek gözlerinin içine baktım. “Ben,” dedim üzerine basa basa. “Liora Valenka’yım ve Thalron’daki bu kötülüğe karşı çıkıyorum; bütün kanımla üstelik. Bir gün eğer siz de karşı çıkacak olursanız beni bulun.”
Geriye doğru bir adım attım ardından bir adım daha. Sonrasında ise sırtımı Köksüzlere dönüp kaleden dışarıya çıktım, hemen ardımdan muhafızlar da benimle beraber çıktı. Kapıyı üzerlerine sertçe örttüğümüzde sadece birkaç saniye sonra içeride koşturma sesleri işittim ve kapının aralığından içeriye doğru baktığımda insanların neredeyse yarıdan fazlasının yiyeceklere ve battaniyelere koştuğunu gördüm.
Yüzümde geniş bir gülümseme oluştuğunda derin bir nefes verdim ve arkamı dönerek muhafızlara doğru baktım fakat tam o anda, muhafızların adımlarca gerisindeki o kişiyle göz göze geldim.
Korven’le.
Yüzümdeki gülümseme silinirken gözlerimi bir an bile olsun ondan ayırmadım; Korven’in arkasında da iki muhafız duruyordu ve kaşları çatık, olanları sorgular gibi bana bakıyordu. Duraksamadan benim olduğum yöne doğru yürümeye başladığında yerimden azıcık bile hareket etmedim ve benim ayağıma gelmesini bekledim.
Birkaç saniye sonra aramıza iki adımlık bir mesafe koyduğunda elini kemerindeki hançere doğru götürdü ve ona yaslanarak “Burada ne işin var?” diye sordu.
Hiç düşünmeden tek bir yanıt verdim: “Sana ne?”
Korven’in kaşları daha fazla çatıldığında bundan hoşlanmadığını anlamıştım ama umurumda değildi. Bir adım daha attı ve aramızdaki mesafe kısaldı, yine de yerimden azıcık bile hareket etmedim. “Liora,” dedi bu kez rica edermiş gibi. “Burada ne işin var, bunu söylemek zorundasın.”
“Sana hiçbir şey söylemek zorunda değilim, Korven,” dedim sert bir sesle. “Ve asıl senin burada ne işin var? Yoksa Yüce Veymor’un sana hava alma izni mi verdi?”
Korven’in çenesi kasıldığında göz ucuyla yanımdaki muhafızlara doğru baktı ve sonra bir anda öne doğru atılıp kolumu kavradı; bunu yaptığı an, arkamdaki muhafızlardan bir tanesi Korven’i öyle bir itekledi ki neredeyse yere düşüyordu. “Hey!” dedi duruşunu düzeltmeye çalışarak. “Karşınızda kimin olduğunun farkına varın!”
Normalde Korven adına üzülürdüm ama bu kez keyif almıştım. Yüzümde gülümsemeyle “Emir vermeye çalıştığın muhafızlar zaten Veymor’u sevmiyor, Korven kısacası burada bir korunman yok,” dedim başımla ileriyi işaret ederek. “Din İnsanları kalesi şu tarafta, gitmeni bekliyorum.”
Korven burnundan soluyarak bana ters ters baktı ve hemen sonrasında yanımdan rüzgar gibi geçip Köksüz kalesinin kapısını açtı; o anda içerideki bütün herkesin yiyeceklerden yediğini, bazılarının ise battaniyeleri omuzlarına attığını gördüm. Yüzümde yeniden bir gülümseme oluştuğunda Korven şaşkınlıkla bakışlarını bana doğru çevirdi. “Bu kabul edilemez,” dedi gözlerine inanamıyormuş gibi. “Bunun yasak olduğunu biliyorsun.”
“Umurumda değil,” dedim alayla. “Veymor’un yasakları sadece ona inananları ilgilendirir, ben ise Liora Valenka’yım, canım ne isterse onu yaparım.”
Korven yutkundu, gözleri öfkeden kızarmıştı, kulakları da öyle ama dudaklarından dökülen kelimeler öfkesinin sebebini bambaşka açıklıyordu. “Bunu yapamazsın,” diye fısıldadı bu kez bana doğru eğilip. “Kendi üzerini çiziyorsun, Liora, eğer bu Veymor’un kulağına giderse…”
“Yani sen söylediğinde,” diyerek düzelttim ve sonrasında da güldüm.
Korven ise aynı öfkeyle bana bakmaya devam etti. “Aptal,” diye tısladı adeta. “Canınla kumar oynamaktan vazgeç, zaten ince bir ip üzerinde yürüyorsun.”
Gözlerimi devirdiğimde “Başka söyleyeceğin bir şey var mı, Korven?” diye sordum.
Korven yüzüme ciddi miyim diye dikkatle baktı ve sonrasında son derece ciddi olduğumu gördüğünde öfkesinin yerini çok büyük bir hayal kırıklığı aldı sonrasında ise gözlerine gerçek bir hüznün oturduğunu fark ettim. "Tanya nasıl?"
Bana bir de yüzü bile kızarmadan Tanya’yı mı soruyordu? “Sana ne?” dedim bir kez daha.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi ve sonrasında “Liora,” diye mırıldandı. “Onu gerçekten merak ediyorum.”
“Merak ediyorsan gidip onu görebilirsin, Korven,” dedim şifahaneyi işaret ederek. “Ama göremiyorsun değil mi çünkü Yüce Veymor’un buna izin vermiyor.” Daha fazla dayanamayarak öfkeyle parmağımı ona kaldırdım. “Sen,” dedim sesimdeki hayal kırıklığını gizlemeyerek. “Sen kimsin, Korven ve benim arkadaşıma ne yaptın? Benim beraber büyüyen ve Svalbard’da yanında güvenle bile uyuduğum benim çocukluk arkadaşım Korven’ime ne yaptın?”
Korven yutkundu; gözlerinde yine gerçek bir hüznün geçtiğine şahit oldum. Bir süre sessiz kaldığında dudaklarını birbirine bastırdı ve o an, mavi gözlerinin dolduğunu gördüm. Bu birkaç saniye sürdü ama bu, kalbimin acımasına yetmişti. “Peki sana ne oldu, Liora?” diye sordu Korven kısık ve sakin bir sesle. “Unutma, ilk değişen ve bizi unutan sendin.”
“Ben sizi hiçbir zaman unutmadım,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Ve her şeye rağmen canınızı, canımın önüne koydum ama sen Tanya’nın ölme ihtimalini bile bile ona yardım etmedin.”
Korven, elleriyle yüzünü kapattı ve büyük bir nefes verdikten sonra “Yardım edemezdim,” dedi çaresizce.
“Bu konuşma buraya kadar o halde.” Yanından geçip gitmek için hamle yaptım fakat tam o anda, bu kez yumuşak bir şekilde Korven, kolumdan tutup beni durdurdu.
Başımı çevirip sorgulayarak ona baktığımda “Hâlâ asıl derdimin ne olduğunu göremiyorsun değil mi?” diye sordu. Boş gözlerle onu izlemeye devam ettim. “Asıl derdim sensin, Liora, aç gözlerini ve beni gör artık çünkü ben seni artık görüyorum.”
“Ne,” dedim kekeleyerek. “Ne demek istiyorsun?”
Korven, dudaklarını ıslattı ve gözlerimin içine bakarak “Çocukluğumuzdan beri bana bir şeyler hissettiğini anlamadığımı mı sandın?” diye sordu. “Bütün o masallardaki prensleri sadece benim gibi hayal ediyordun, rüyalarında bile adımı sayıklıyordun, beni göremediğin günler uyku bile uyuyamıyordun; her şey bir yana Liora, sen benim kollarımda huzurlu uyuyordun ve bu hayatta güvendiğin tek erkeğin ben olduğumu söylüyordun.” Mavi gözlerinden anlayamadığım bir duygu geçti. “Soruyorsun ya çocukluğumdaki Korven nerede diye, ben buradayım, Liora ve artık seni anlıyorum. Peki ya sen neredesin?”
Karnıma yumruk yemişim gibi hissettiğimde kanımın damarlarımdan çekildiğini hissettim. “Bu söylediklerin…” Kelimeleri bulmakta zorlanıyordum. “Bu söylediklerinin ne zamandan beri farkındaydın?”
“Çocukluğumdan beri,” dedi Korven hiç düşünmeden. “Defalarca o masallardaki prens olmamı istediğinde de farkındaydım, uyurken beni sayıkladığında.”
“Seni hiçbir zaman sayıklamadım,” dedim tedirginlikle. “Eğer böyle bir şey olduysa da rüyamda görmüşümdür ve biz hep aynı yerde uyuyorduk, Korven.”
“Rüyalarında bile beni görüyordun, Liora. Bunu inkar etmeyeceksin değil mi?” Gülümsedi ve başını iki yana salladı. “Elly beni senden bir süre uzak durmam konusunda bile uyarmıştı beni.”
Kaskatı kesildim, vücudum bile sanki buz kesmişti. Bu konuşmayı Korven’le hayatım boyunca yapmaktan hep kaçacağımı biliyordum ama şimdi o beni kıskıvrak yakalamıştı. “Bunları neden şimdi söylüyorsun?” dedim zorlukla konuşarak.
“Çünkü kendini ve bizi hatırlamanı istiyorum,” dedi Korven başını aşağı yukarı sallayarak. “Sen bu kadın değilsin, sen o adamı,” dişlerini sıktı, “sen o adamı öpebilecek bir kadın değilsin. Sen benim Liora’msın, kendine dön artık.”
“Işık veren.” Tanıdık o ses ve hitapla beraber başımı hızlıca sağa doğru çevirdiğimde Veyn’le göz göze geldim, hemen arkasında tam beş muhafız vardı. Onu gördüğüm anda öksürmeye başladım ve geriye doğru çekilerek elimi boynuma doğru götürdüm. Kalbim Veyn’i gördüğüm anda hızlanmaya başlamıştı ve bu kez, sadece heyecandan değildi.
Korven çenesini havaya doğru kaldırdığında büyük bir kibirle Veyn’e doğru baktı ama Veyn’in bakışları bir an bile olsun benden ayrılmıyordu. Yanıma doğru yaklaştı ve Korven’le aramızdaki boşluğa girdikten sonra yemyeşil gözlerini, gözlerime sabitledi. Her ne düşünüyorsa kafasının karıştığı ortadaydı. “Seni duyamadım,” dedim ağzımın içinde.
Veyn, bir an bile çekinmeden uzanıp çenemi tuttu ve baş parmağı yavaşça çenemde gezindi. “Bembeyaz görünüyorsun, bir şey olduğuna eminim.”
Olumsuz anlamda başımı iki yana sallayacağım sırada Korven lafa atıldı. “Evet, oldu,” dedi baskın bir sesle. “Şifacıyı kalenin karşısına astırırken aklından ne geçiyordu…” duraksadı, “isimsiz?”
Veyn ağzının ucuyla gülümsedi ve Korven’i zerre ciddiye almayarak bakışlarını ona çevirdi. “Aklımdan ne geçtiğini söyleyemem çünkü heyecanı kaçar ama ne hayal ettiğimi merak ediyorsan, o şifacının yerinde seni hayal ettiğim çok zamanım oldu.”
Korven’in gözleri kısıldı. “Yaptığını Yüce Veymor cezasız mı bırakır sanıyorsun?”
Veyn, baştan aşağı Korven’i süzdü ve ona öyle bir aşağılayarak baktı ki, Korven bile bundan rahatsızlık duydu. En sonunda yeniden bakışlarını bana çevirdiğinde “Benim Köksüz’üme ne oldu?” diye sordu gözlerimin içine bakarak. Şu an sanki o kadar yaşanılanın arasında Veyn’in tek sorunu bu gibiydi. “Senin yüzünü ne dedi de soldurdu?”
“Hiçbir şey,” dedim yutkunarak. “Gidelim mi?”
Veyn en sonunda duruşunu dikleştirdi, gözlerindeki o merhametli ifade yok oldu ve sonrasında tamamen bana sırtını dönüp Korven’e doğru baktı. Çenesini havaya kaldırdığında ellerini arkada birleştirdi; kibri ona öylesine çok yakışıyordu ki gözlerimi o an ondan alamadım.
“Sana ilk ve son defa bunu insan gibi söyleyeceğim çünkü ikinci defa olursa o dilini koparıp bir de sana yedireceğim.” Yarım adım daha attı ve yeşil gözlerinden adeta ateşler çıktı. “Liora Valenka benim için ismimden bile önce geliyorken ve bu ne demek herkes anlamışken sen anlayamadın mı? Konu Liora’yken benim adımın bile hükmü yok. O yerde senin canının benim gözümde bir değeri olduğunu mu sanıyorsun?”
Liora Valenka benim için ismimden bile önce geliyor. Konu Liora’yken benim adımın bile hükmü yok.
Hem kalbim delicesine hızlı atıyordu hem de tarifi olmayan bir korku içindeydim. “Gidelim,” dedim Veyn’in kolundan tutarak fakat Veyn, Korven’in gözlerinin içine bakmaya devam etti. Bir cevap bekliyordu ve Korven’in verebileceği her cevap, Veyn için fitilin ateşlenmesi demekti.
“Onunla aramıza giremezsin,” dedi Korven net bir sesle.
“Girerim,” dedi Veyn üzerine basa basa. “Ve girdim de çünkü sana güvenmiyorum ve neden sana güvenmediğimi de çok iyi biliyorsun.”
Korven’in bakışlarına korku oturdu ve göz ucuyla bana baktığında alt dudağını dişlerinin arasına aldı. O an ikisinin arasında bilmediğim bir şeyler olduğunu anladım ve sorgulayan gözlerle bakışlarımı Veyn’e çevirdim.
Fakat tam o anda, ileriden çanın sesleri duyulmaya başladı, bir kez değil, iki kez değil. Thalron’un bütün taş duvarlarını titretecek kadar çok kez.
Bakışlarım sesin geldiği yöne kaydığında köşeden çıkan muhafız ordusunu gördüm. Siyah zırhları, Veymor’un işaretiyle işlenmiş pelerinleri ve tek bir yere çevrilmiş gözleriyle bize doğru geliyorlardı. Bize değil.
Bana.
Korven’in gözlerinin içinde belli belirsiz bir ifade oluştuğunda mideme buz gibi bir ağırlık çöktü. Veyn’in eli belindeki hançere gitmedi. Sadece bir adım önüme geçti.
Çanlar susmadı. Muhafızlar durmadı. Veyn geri çekilmedi. Ben ise ilk kez, iyilik yaptığım için birilerinin öleceğini anladım ama bu sadece bir ceza gibi değildi, öyle ki muhafız ordusunun hemen arkasında Ravna’yı elleri bağlı bir şekilde gördüğümde yutkunmakta zorlandım fakat en uzaktan bizi izleyen Veymor’u gördüğümde hemen yanında duran kişi kendisinden oldukça emin görünüyordu.
Olaf, Veymor’un yanındaydı.
…
İçinde spoiler barındıran ve her detayıyla zorlayıcı bir bölümdü… Önümüzdeki günlerde bizi nelerin beklediğini söylemek isterdim ama okusanız daha iyi :D
Paragraf Yorumları