logo

7. UYANIŞ

Views 98005 Comments 8199

13 sene öncesi…

Şarkı: Luca D’Alberto, Wait For Me

Sessizce kendi içinde çığlıklar attığında kimsenin seni duyamayacağını düşünürdün ama bazen gözler, çığlıklarını gizleyemezdi.

Thalron, insanların gözlerindeki çığlıkların gizlenmediği yerdi. Herkesin bakışlarında bir çığlığa şahit olabilirdiniz ama Nessa Thalron’un gözlerindeki çığlığa şahit olan herkes, ondan bir adım uzağa kaçmak zorunda kalırdı.

Eski taşın üzerinde oturmuş, başına geçirdiği başlığıyla oğlu Veyn’in 16 yaşında nasıl bir savaşçıya, nasıl bir barbara ve nasıl da Veymor’a dönüşen bir canavara dönüştüğünü izliyordu. Orada olduğunu kimse bilmiyordu, Veyn bile. Oğlu bile. Çünkü yasaktı, Veymor’un kesin kuralı vardı; bir oğlan çocuğu annesi sütten kestikten sonra senede sadece dört kez görüşebilirdi ve bu süre kısıtlı tutulur, yanında muhafızlar varken görüşme sağlanırdı.

Nessa bütün bu kuralları yıkarak gizli saklı oğlunu görmeye gider, bu sırrı da oğlu ona ortak olarak saklardı. Şimdi bulunduğu taşın üzerinde Veyn’in iki tane hançerle karşısındaki kocaman muhafıza meydan okuyuşunu, onu yok etme arzusuyla dövüşmesini izliyordu. Her gün böyleydi, her gün Veyn, farklı bir şekilde dövüşmeyi öğreniyor, Thalron’un varisi olarak ona koruma görevi veriliyordu.

Fakat Nessa biliyordu, bildiği bilinmese bile. Oğlu Veyn renk körüydü ve kusurlu sayılıyordu; bir gün bu ortaya çıkarsa onu Veymor bile koruyamayacaktı. Olması gereken onun buradan uzaklaşmasıydı ama Veymor, kusurlu olmasına rağmen kendi hükümdarlığıyla oğlunu da yok ediyordu.

Nessa, üzerindeki Asillere ait olan pelerinine şöyle bir dönüp baktı ve geçmişin izleri, zihninde adım adım yürürken yüzünde silik bir tebessüm oluştu. Bu Asil pelerinini giydiğinde hissettiği gurur ve şimdilerde hissettiği yıkım arasında dağlar kadar fark vardı.

Nessa, Thalron’dan nefret ediyordu. Etiyle, kemiğiyle ve belki de ölüsüyle nefret ettiğini hissediyordu. Bundan dolayıdır ki, Veymor, büyük bir aşkla bağlı olduğu Nessa’yı Thalron’a duyduğu nefretten ötürü gözden çıkarmış, onu da başka bir kaleye kilitlemişti. Elbette tek neden değildi ama onların büyük aşkını bitiren birçok şey olmuştu; en kötüsü de Veymor’un dönüştüğü adamdı.

Veyn, yorulmak bilmez bir şekilde muhafızla dövüşmeye devam ederken muhafız en sonunda zamanın dolduğunu söyledi ve geriye çekilip Veyn’e onların dilindeki asker selamını verdi. İki omzuna da çapraz bir şekilde tutup başını eğmek, Thalron için savaşmaya hazırım, Thalron’un askeriyim demekti. Veyn de muhafızının bu hareketine aynı karşılığı verdiğinde Nessa’nın yüzündeki o silik tebessüm acılı bir hal aldı.

En sonunda Veyn, muhafızıyla beraber onun olduğu tarafa doğru yürümeye başladığında Nessa, sırtını dönüp duvarın arkasına gizlendi. Kalabalık talim alanından dışarı çıkan Veyn ve Rad9, o duvarın arkasına doğru ilerledi. Nessa, derin bir nefes verip ikisinin arasındaki o şifreli ıslığı tam dört kez üfledi.

Veyn’in adımları duraksadığında ve bakışları Rad9’a döndüğünde, Rad9 da etrafı kolaçan etti, hemen ardından başıyla onay vererek onu duvarın arkasına doğru götürdü. Rad9, Veyn farkında olmasa bile onun en büyük sırdaşlarından biriydi ve öyle ki, Rad9’ı, Veyn’i koruması için küçükken seçen kişi Veyn’in annesi Nessa’ydı. Bu yüzden Rad9’ın, bir anneye de sözü vardı.

Nessa hemen karşısında muhafızı ve Veyn’i gördüğünde neredeyse bir aydır kalesinden dışarı çıkamadığı için bütün kalbiyle sevdiği oğlunu göremediğiyle yüzleşti ve çevredeki insanların görüp görmesini umursamadan kendi boyunu bile geçen oğlunu omzundan çekip sıkıca sarıldı. “Gölgem, dakikalardır seni izliyorum.” Thalron’da gölgem demek, koruyucum demekti. Nessa, oğluna hiçbir zaman Veyn diye hitap etmez, adı yasaklı olduğu için onu koruyucum anlamı taşıyan gölgem derdi.

Veyn, uzun zamandır annesini görmemişti ve kalesinin önüyle kalesi hariç dışarı çıkması yasak olduğu için annesinin bulunduğu yere de gidemiyordu. Kilitli tutulan Nessa gibi görünse de aslında asıl kilitli tutulan daima Veyn A. Thalron olmuştu.

İlk defa bu kadar uzun süre ayrı kaldıklarından ötürü olsa gerek Veyn de annesine sarıldığında ve başını boynuna gömdüğünde ne hissedeceğinden tam olarak emin bile değildi. Annesine her sarıldığında sevgiyi hissediyor, özlemi tadıyor ama Veymor korkusu onu alt ediyordu. Annesine her baktığında korkuyu da hissetmesi, onun hayatını daha büyük bir karanlığa sürüklüyordu.

Bazı zamanlar annesi, bir şişenin içinde notunu kapısının önüne bırakır ve sonrasında Veyn de bir cevap verip aynı şişeyi bıraktığı yerde annesine geri verirdi çünkü birbirlerini görmeleri yasaktı. Aralarındaki bu sözsüz anlaşma, onlarca şişedeki notların birbirine ulaşmasına neden olmuştu. Nessa bilmiyordu fakat Veyn, seneler sonra şişenin içine koyduğu notu, hiç olmaması gereken birine verecekti.

Hiç yaşanmaması gereken bir şeydi; ama belki de kaderin tam da buyurduğuydu çünkü bilinmeliydi ki, kader, kalbin yollarından geçerdi.

Nessa, geriye çekilip Veyn’in yüzünü ellerinin arasına aldığında gökyüzü alacakaranlıktı, soluk mavi ışık ikisinin de yüzünü aydınlatıyordu ve yakında güneş tamamen doğacaktı. Güneş tamamen doğduğunda Nessa’yla görüşmeleri artık zorlaşacaktı çünkü karanlıkta daha iyi gizleniyordu.

“Ge buraya,” dedi Nessa, duvarın kenarındaki taşın oraya Veyn’i çekerken. “Fazla vaktim yok.”

Veyn, muhafıza bakıp başıyla emir verdiğinde Rad9, bulunduğu yerde kaldı ve Nessa’yla oğlu, beraber taşa doğru yürüdü. İkisi de taşa oturduğunda Veyn artık 16 yaşında bir çocuktu fakat olduğundan daha olgun bakıyor, daha olgun konuşuyordu çünkü vakit geçirebildiği tek insan Veymor’du, bir de muhafızı Rad9.

Birbirlerine sessizce baktıklarında Veyn’in gözlerinde çok büyük bir hüzün vardı fakat bakışları sürekli etrafı tarıyor, annesinin başına bir iş gelmesinden korkuyordu. “Nasıl geldin buraya?” diye sordu Veyn, merakla. “Babam birazdan burada olur.”

“Baban gelmeden gideceğim,” dedi Nessa ve sonra uzanıp Veyn’in yanağını hafifçe okşadı. Bu hareketin ardından Veyn, başını annesinin eline yasladığında ona bu hayatta tek şefkat gösteren kişi Nessa’ydı. Normalde yapması gereken başını çevirmesi ve buna izin vermemesiydi çünkü Veymor’a göre bu duygular zayıflıktı fakat Veyn’in az da olsa şefkate ihtiyacı vardı.

Sevgi ne demek bilmiyordu çünkü Veymor’un sevgi anlayışı farklıydı sadece kalbinde o duyguyu hissedebiliyordu. Merhamet hakkında hiçbir şey duymamıştı fakat muhafızı Rad9’a sonsuz merhamet duyuyor, onu her hatasında affediyordu. Korku en net hissettiği duyguydu ama başka hiçbir duyguyu tanımıyordu ve tanımasına da fırsat bilinmiyordu. O sadece savaşmalı, kuralları bilmeli ve Veymor’a dönüşmeliydi. Sevgi zayıflıktı, merhamet ölmesi gerekendi, vicdan ise asla bir erkeğin kalbine uğramamalıydı Thalron’a göre.

“Nasıldım?” diye sordu Veyn, talim alanını göstererek. “Artık Rad9’u bile neredeyse yeneceğim, anne. Babam bu yüzden beni tebrik etti, inanabiliyor musun?”

Annesine sarılması ve belki de onu çok sevdiğini söylemesi gerekirken en azından annesi tarafından takdir edilmeyi bekliyordu; Veymor’un onda hissettirdiği eksikliği annesi tamamlamalıydı.

Veyn, belli bir yaşına kadar Veymor’a çok bağlıydı ve ondan başka hiçbir şey düşünemiyordu. Onun gibi yürüyor, onun gibi nefes alıyor, arkasında hep onu taklit ediyordu. Yeri geliyor onun cümleleriyle, başkalarına emirler yağdırıyordu. Veymor’a hayranlığı, onun gözlerinin içine bakışından belliydi.

Fakat her şey bir yana en çok da Veymor’dan korkuyordu; Nessa ise farkındaydı, Veyn, Veymor’dan duyduğu korku ve saygıyla ilerliyordu; hayranlık bir süreden sonra bitecekti. Bitmeliydi.

Veyn, babasına dönüşmemeliydi.

“Harikaydın,” dedi Nessa. “Veymor’dan bile daha iyi bir savaşçı olacaksın, gölgem, bunun farkında mısın?”

Veyn, gülümsedi gururla. “Babamı henüz yenemiyorum ama onu da yeneceğim.”

Nessa oğlunun yüzündeki gülümsemenin asıl sebebini merak ederek “Buna ona söylememelisin,” dedi uyarır bir tonda. “Bu onun hoşuna gitmez.”

Veyn, yeşil gözlerini kıstı ve başını talim alanına doğru çevirdi. “Evet, hoşuna gitmedi çünkü bana kendisiyle savaşabilecek kadar hiçbir zaman kuvvetli olamayacağımı söyledi.”

Nessa’nın çenesi kasıldı. Onun da gözleri tıpkı oğlunun gözleri gibi yemyeşildi ve saçlarının rengi de kumraldı. Veyn, görünüş olarak annesinin kopyasıydı ama kaderleri birbirinden apayrıydı. Nessa, Thalron’da doğup büyümemişti, Rusyalıydı ve yaşadığı kasabadan otuz yaşındayken Thalron’a getirtilmişti. İlk başta Thalron’a sevgi beslemiş, onu savaştan koruduğu için minneti hep yüksekte tutmuştu. Belki de bir Köksüz değil, bir Asil olmasıydı onun sevmesine neden olan ama zamanla gördükleri, duydukları ve yaşadıklarıyla Thalron’dan nefret etmişti.

Bildiklerini Veyn’e anlatması kesinlikle yasaktı, Veyn dünyayı sadece Thalron’dan ibaret sanıyordu hatta öyle ki, başka yerlerde yaşam olduğundan bile habersizdi. Okuma yazmayı annesi gizli saklı öğretmişti, Veymor bunu sonradan fark etmiş ama işine yarayacağı için gizli sırra ortak olmuştu. Yemek yemeyi bile annesi son iki senede öğretebilmişti, Veyn bazı zamanlar tıpkı yırtıcı bir hayvan gibi yemeğini yiyebiliyordu, çatalla tanışması çok sonra olmuştu. On yaşına kadar konuşmakta zorlanmıştı ve sınırlı kelimelerle kendini ifade etmişti; o kelimeleri de Rad9’dan öğrenmişti.

Yemek, su, savaş. Bu üç kelimeden başka hiçbir şey bilmiyordu ama zamanla Nessa bunu da düzeltmişti.

Elinden geldiğince.

Veyn’in yeşil gözleri bir anda parladı ve annesine büyük bir heyecanla baktı. “Sana göstermem gereken bir şey var!” Nessa ne olduğunu anlayamadığında Veyn, hızla ayağa kalktı ve annesinin bileğini sıkıca tutup çekiştirdi. Hatta öyle sıkı tuttu ki Nessa’nın canı acıdı ama belli etmemeye çalıştı. Nessa’nın bir cevap vermesini bile beklemeden onu kalesinin içine sürüklediğinde ve odasına çıkardığında herkesin uyuduğu saate denk gelmesi iyi bir şeydi.

Veyn, yatak odasına girdiğinde ve kapıyı arkasından kapattığında annesi tedirgin bir şekilde Veyn’e baktı ve sonrasında bileğini ovuşturdu. “Sadece bir aydır görüşmüyoruz ama öğrettiğim her şeyi unutmuşsun,” dedi Nessa yarı kırgın yarı da gülümser bir ses tonuyla. “Senden güç olarak zayıf olan insanlarla temas ederken bütün gücünü vermemelisin, gölgem. Bu karşıdaki kişinin canını acıtır.”

Veyn’in kaşları çatıldı ve uzanıp annesinin bileğini bu kez narin bir şekilde tuttu. İşte bu öğretilmez, dedi Nessa’nın iç sesi. Veyn’in zaten kalbinde insanların canını yakmaktan korkan bir taraf vardı ve en büyük korkusu, onun Veymor’a benzeyeceği korkusuydu. “Farkında değilim,” dedi Veyn üzgün bir sesle. “Çok acıdı mı?”

“Hayır.” Nessa içini rahatlatmak ister gibi oğlunun elinin üzerine elini koydu ve sonra odaya bir kez daha korkak bakışlar attı. “Burada olmam yasak, bana ne göstereceksin?”

Veyn, gülümsedi ve sonra geriye doğru adımlar attı. Ardından koşarak yatağın altından küçük bir defter çıkardı. Nessa neler olduğunu anlamazken Veyn, yatağın üzerine oturmadan hemen önce köşede duran kemanını da aldı, sonrasında eliyle yanına vurup annesini çağırdı.

Nessa yanına oturduğunda Veyn, fısıldayarak “Bunu buldum,” dedi defteri havaya kaldırıp. “Üç gün önce kaleden kaçtım, anne.” Veyn yutkundu ve ona büyük bir özlemle baktı. “Seni bulabilmek için ama bambaşka bir şey buldum.”

“Hayır,” dedi Nessa korkuyla. “Bunu bir daha sakın yapma.”

Veyn, onun telkinini duymazdan gelip defterin sayfasını açtı ve içinden bir şey düştü. Nessa gördüğü an, ne olduğunu anlamıştı ama Veyn’in bilmediği çok açıktı. “Bu ne anne?” dedi Veyn, sekize katlanmış büyük kağıdı açıp göstererek. “Rad9’a sordum, dünya, dedi bana ama Thalron’a hiç benzemiyor.”

Veyn, elinde bir dünya haritası tutuyordu.

Nessa yutkunduğunda “Bunu nereden buldun?” diye sordu.

“Tapınak,” dedi Veyn hevesle. “Cevap versene anne, bu ne?”

Nessa ilk önce kaçamak cevap vermeyi de düşündü fakat vereceği cevaplar, Veyn’i tatmin etmeyecekti ve yalan söylemiş olacaktı.

“Rad9 doğru söylüyor,” dedi Nessa en sonunda ardından elindeki kağıdı alıp yatağın üzerine yaydı. “Bu dünya oğlum, bu yuvarlak olan yer dünya. Sen bir harita bulmuşsun.”

“Yuvarlak mı?” diye sordu Veyn kocaman gözlerini açarak. “O halde nasıl düşmüyoruz ve dengede kalıyoruz?”

Nessa gülmeye başladı. “Bunun bilimsel birçok açıklaması var ama bilmen gereken tek şey, şu an dünyanın yuvarlak olduğu ve Thalron dışında daha binlerce yer olduğu.” Veyn, daha büyük bir ilgiyle dinlemeye başladı, gözleri kocaman açılmıştı. Nessa, eliyle haritadan Norveç’i gösterdi. “Bak, biz buradayız,” dedi ardından Rusya’yı işaret etti. “Ben buradan geldim.” Veyn’in heyecandan elleri titriyordu. “Bak buranın adı Amerika, orada güneşin teni yaktığı yerler var biliyor musun, gölgem? Burası Türkiye, şurada köprüleri var, iki deniz arasında köprü, inanabiliyor musun?” Veyn gülmeye başladı. “Şurası Çin, şurası Kore, bak burası Yeni Zelanda.” Dünya üzerindeki birçok yeri işaret etti ve ardından oralar hakkında minik minik bilgiler verdi.

Nessa en sonunda sustuğunda Veyn, “Ben bu yerlere gitmek istiyorum, anne,” dedi hevesle. “Sıcak hava diyorsun, üşümek yokmuş. Nasıl olabilir? Ben üşümemek istiyorum. Bak,” dedi İtalya’yı göstererek. “Buraya gitmeliyim, hava çok güzelmiş ya.”

Halbuki Veyn, kalesinden bile çıkamıyordu fakat hayalleri, bir çocuğun en güzel hayalleriydi. Nessa gidebilirsin, diyebilirdi ama diyemedi çünkü kaderin onu hangi yollara sürükleyeceğinden habersizdi.

Veyn, annesine dönüp baktı. “Veymor bana yirmi yaşından sonra artık kalemden çıkabileceğimi söyledi, o zaman senle beraber gider miyiz buralara?”

Nessa, kalbinin sıkıştığını hissetti. Hayır, onu onaylayamıyordu çünkü kendine değil, Thalron’a güvenmiyordu fakat Veyn’in gözlerindeki heyecanı daha önce hiç görmemişti. “Oğlum,” dedi Nessa, kekeleyerek. “Bunu sakla olur mu? Eğer Veymor görürse…”

“Biliyorum, yasak,” dedi Veyn, kaşlarını çatıp. “Ama anne, tapınak o kadar korkunç bir yerdi ki. Birçok kitap vardı ve hatta,” Veyn’in gözleri yeniden kocaman açıldı, “heykelleri gördüm. Bir kadının adı Morna Valenka’ydı ve birisi de ona adanmış adamdı. Hemen ileride başka heykeller de vardı ama onlara bakamadım. Hatta,” Veyn, elindeki eski, yırtılmış defterin bir sayfasını açtı. “Bunu da o Adanmış adamın hemen altında buldum, ona ait olmalı.”

Nessa, defteri Veyn’in elinden aldığında defterde notalar vardı ve altında tek bir cümle yazıyordu: Kael Sennora de Merria.

“Kael Sennora de Merria,” dedi Veyn heceleyerek okuyup. “Bu ne demek?”

“Kalbimin şarkısı,” dedi Nessa hüzünlererek. “ Senin için.

Veyn’in gözleri kısıldı. “Bu şarkıyı sanırım o Adanmış adam yazmış,” dedi. “Bizim müziğimize benzemiyor.”

“Evet,” diyerek onayladı onu Nessa. “Bu müzik, yasaklı bir müzik. Bundan seneler önce bu topraklarda yaşamış olan insanlara ait, Veymor yasakladığı için tapınağa kaldırıldı.”

Veyn’in kaşları çatıldı. “Peki o kadın ve adam kim anne? Kafaları yoktu.”

Nessa, her ne cevap verirse versin bambaşka sorularla karşılaşacaktı ve her soru, Veymor’a gidecekti, bunu çok iyi biliyordu. Veyn sır saklamak konusunda iyiydi ama dünya hakkında hiçbir şey bilmediği için bazen ağzından farkında olmadan kaçırabiliyordu hatta çoğu zaman annesine Dünya hakkında sorular soruyor, her gün ona bir şeyler söylemesini söylüyordu. Sanki her gün görebiliyormuş gibi…

“Umalım ki bir gün o kadın ve adamın kim olduğunu öğrenmek zorunda kalma, gölgem çünkü bu Thalron’un sonu olur.” Veyn anlayamadı ama Nessa devam etti. “O tapınaktan uzak durmalısın.”

Veyn, bir söz vermedi fakat annesine de bir şey söylemek istemedi. Hevesle kemanı eline aldığında defterdeki müziği de yatağın üzerine açtı. “Çalmak istiyorum,” dedi başını sallayarak. Thalron’a ait tek bir müzik çalabilirdi, gerisi yasaktı ve bunu biliyordu ama öyle yetenekliydi ki, başka müziklere de ihtiyacı vardı. Tek istediği kemanıyla bir şeyler çalabilmekti ama Veymor buna izin vermiyordu.

“Hayır,” dedi Nessa kapıya doğru bakarak. “Eğer duyulursa…”

“Duyulmayacak anne,” dedi Veyn, ayaklarını yere vurarak. “Sadece bir kez, sessizce çalacağım.”

Nessa, başını iki yana salladı. “Bunu yapmamalısın, oğlum, Veymor’un nerede olduğu…”

“O burada değil,” dedi Veyn ve sonrasında kemanını eline alıp çenesinin altına yerleştirdi ardından ayağa kalkıp deftere doğru döndü. “Sadece bir kez,” dedi hevesle. “Bir kez çalacağım, çok sessiz.” Fakat Nessa’nın onu onaylamasını bile beklemeden kemanın salyangoz tarafını sıkıca tuttu ve yayını yaklaştırdı.

Şarkı: Hidden Orchestra, No Drums Version

Birkaç saniye sonra çok kısık bir sesle o müziği çalmaya başladığında Nessa, daha önce defalarca duyduğu ama kimsenin çalamadığı o müziği sonunda dinliyordu. Veymor’un kabusu gibiydi, nefret ederdi ve asla çalınmasını istemezdi ama şimdi oğlu, sanki geleceğin bir yansıması gibi yasağı çiğniyor, o müziği çalıyordu.

Kulağa o kadar güzel geliyordu ki, Nessa da Veyn de bir anlık yasağı bile unuttu ve kendilerini müziğin ritmine kaptırdılar. Öylesine acılı bir müzikti ve bir yandan da öylesine insanın kalbini attırıyordu ki, kalbimin şarkısı denilmesinin sebebini şimdi Nessa daha iyi anlıyordu.

Bu şarkı, bir aşk için yazılmıştı.

Veyn, ritmini gitgide yükseltirken gözlerini kapattı ve çoktan notaları ezberlemişti. Art arda aynı notalara basarken Nessa da gözlerini yummuştu. Sanki o an ikisi de Thalron’da değildi. Nessa, bu şarkının Adanmış adam tarafından, Morna Valenka’ya yazıldığını biliyordu; şimdi de oğlu bu müziği Thalron’un duvarlarına çarpacak kadar gür bir sesle çalıyordu.

Ve belki de seneler sonra, kaderlerin farklı yolları aynı şekilde o şarkıyı Veyn’e çaldıracaktı; bu kez sebep aşk da olabilirdi, başkaldırı da.

Veyn gözlerini açtı ve annesine doğru baktığında derin bir nefes verdi, geri nefes aldığında ise bu kez notalara daha sert bir şekilde vurmaya başladı.

Artık Thalron içinde değillerdi ve belki de yaşadıkları zamanda bile değillerdi. Fakat Thalron’da olduklarını kendileri unutsa bile sistem unutturmazdı.

Veyn’in odasının kapısının sertçe açılmasıyla beraber Veyn’in çaldığı keman yere düştü, Nessa ise gözlerini açmak yerine daha sıkı bir şekilde yumdu. Çünkü artık kaderi görüyor, geleceği seçebiliyordu; bu oğlunu son görüşü olacaktı.

“Veyn!” diye haykırdı Veymor’un sesi. Elbette gelen kişi oydu, yanında altı tane muhafızı vardı ve 16 yaşındaki oğlunun odasına gelirken bile güvenini düşünüyordu. Veymor’un bakışları sırtı dönük bir şekilde oturan Nessa’ya döndüğünde “Sen,” dedi dişlerinin arasından ve sonra öyle büyük adımlar attı ki Veyn korkuyla geriye doğru gitmek zorunda kaldı.

Nessa en sonunda gözlerini açtığında ve bir anlık koruma içgüdüsüyle Veyn’in önüne gittiğinde ellerini Veymor’u engellemek için kaldırdı fakat Veymor, gözlerini Nessa’dan ayırmıyordu; Veyn ise hızlı bir şekilde haritayı gizlemek istedi ama çabası boşaydı, Veymor onun hareketlendiğini gördüğü anda onu yakasından tutup kendine öyle bir çekti ki, arada kalan Nessa bile onu koruyamadı.

“Sana tek bir soru soracağım,” dedi Veymor, soğukkanlı bir sesle ama öyle öldürücü geliyordu ki kulağa Veyn’in adeta dizleri titremeye başlamıştı. “Bunları nereden buldun, oğlum?”

Veyn başını önüne doğru eğdiğinde ellerini de önünde birleştirdi hemen. Halbuki bugünden sonra bir daha asla ellerini bu şekilde önünde birleştirmeyecekti.

Cevap vermek yerine sessizliğe gömüldüğünde Veymor, Veyn’i yakasından tuttuğu gibi önüne doğru itekledi ve dizlerinin üzerine çökmesine neden oldu. “Sana bir daha sormayacağım,” dedi tehditkar bir sesle. “Bunları nereden buldun?”

Veyn’in vücudu titriyordu. Halbuki bugünden sonra bir daha asla babasının önünde titremeyecekti.

“Ben,” dedi Veyn titreyen bir sesle. Öyle çok korkuyordu ki, kalp atışları kulaklarındaydı. Sustu. Susmaması gerekirdi, en susmaması gereken zamandı ama sustu; o anda ise suskunluğun en büyük cezayı getirdiğiyle yüzleşti.

“Ben getirdim.” Nessa’nın sesi, bir çekiç gibi odanın içine düştüğünde Veyn’in bakışları hızlı bir şekilde annesine döndü ve hayır, demek istedi ama korkudan dudaklarından hayır kelimesi dökülmedi. Seneler boyunca bunun pişmanlığını yaşayacaktı ve Veyn, korkunun insanı nasıl da yönetebildiğinin kanıtıydı.

Korku, itaati zorla almaz; insan onu hayatta kalma sanrısıyla gönüllü verirdi; Veyn’in korkusunun asıl sebebi, hayatta kalmak istemesiydi.

Veymor, başını yavaşça Nessa’ya doğru çevirdiğinde tek kaşını havaya kaldırdı. “Sen,” dedi aşağılayarak. “Görüşmen bile yasakken oğluna yasaklı olan eşyaları mı getirdin?”

Nessa, yutkundu ve bir kez daha Veyn’in önüne geçti. “Evet,” dedi kendinden emin bir sesle. “Çünkü onun dünyayı öğrenmesi gerekiyor, çünkü onun başka müziklere ihtiyacı var. Çünkü oğlumun yaşamaya ihtiyacı var, Veymor,” dedi baskın bir sesle. “Henüz 16 yaşında ama hayatında tanımadığı onlarca duygu var, onu kafesindeki bir ayı gibi büyütemezsin, ona gerçekleri söylemen lazım.”

Veymor, korkutucu bir kahkaha attığında Nessa’nın kolunu tuttu ve sertçe onu kendine çekti. “Bana ders mi veriyorsun, Nessa’m?” diye sordu, bu ne cüret dermiş gibi. “Bu hakkı kendinde nasıl bulabilirsin?”

“Bu hakkı kendimde bulurum,” dedi Nessa üzerine basa basa. “Çünkü o benim de oğlum.” Nessa’nın gözleri dolduğunda hiç yapmaması gereken bir şeyi yaptı ve Veymor’u sertçe göğsünden geriye doğru itekledi, gözleri ise yaşlarla dolmuştu. “Adını bile yasakladığın kişi, benim de oğlum. Onun bu dünyada nefes alan bir canavara dönüşmesine izin vermeyeceğim! Onu her gördüğümde kilitli kalmış ve dünyaya aç, büyüyemeyen bir barbara dönüşmesini izlemeyeceğim. Onu yok ediyorsun, farkında değil misin? O sana benziyor!”

Veyn hâlâ dizlerinin üzerindeydi fakat annesini korumak için hiçbir şey yapamıyordu. Halbuki bugünden sonra bunun pişmanlığıyla geceler boyunca uyuyamayacaktı.

Veymor, çok uzun bir süre sessiz kalıp Nessa’nın gözlerinin içine baktı. Nessa’nın yanaklarından yaşlar süzülürken yalvarır gibi Veymor’a bakmaya başlamıştı. “Yapma,” dedi en sonunda. “Bunu oğluna yapma çünkü korku, bir gün nefrete dönüşür. Senden nefret etmesine sebep olacaksın.” Elinin tersiyle yanaklarını sildi. “Yapma, ona insan değilmiş gibi davranma, ondan Valenkaların intikamını alma.”

Veymor, bu soyadı duyduğu anda sessizliğin içindeki o karmaşası son buldu ve en sonunda “Muhafızlar!” diye haykırdı gür bir sesle. “Kadını buradan götürün.”

“Baba,” dedi Veyn arkadan ve sesi titrediği için susmak istedi çünkü bu kez sesi, korkudan değil, üzüntüden titriyordu. “Yapma.” Fakat muhafızlar, Veymor’un emrini hemen yerine getirip Nessa’nın yanına gittiler. Kollarından tuttuklarında Nessa karşı bile gelmedi ve gözlerini Veymor’dan ayırmadı. Veyn bir kez daha “Baba,” dediğinde çaresiz bir şekilde gözleri dolu doluydu. “Yapma, annemi götürmelerine izin verme. Onu özlüyorum.”

Sevgi sadece annesindeydi, şefkat annesindeydi, en çok onunla gülebiliyordu ve en çok onunla sohbet ediyordu ama şimdi Veymor, annesini de elinden alıyordu. Hem de kendisi yüzünden fakat bunu bile dile getiremiyordu.

Bu babasına ilk yalvarışıydı fakat annesi için son olmayacaktı, ta ki bir vakte kadar.

Muhafızlar Nessa’yı alıp götürürken Veymor ve Veyn geride kaldı. Nessa ise kapıdan tam çıkmadan önce Veymor’a dönüp “Kanımın son damlasına kadar eminim, Veymor,” dedi öfkeyle. “Yeniden yaratmaya çalıştığın kader, bir bataklık gibi seni içine çekecek ve sen boğulurken iyi olanlar kazanacak.”

***

Birkaç saat öncesi…

Şarkı: Solas, Jamie Duffy

“Senden başka kimse için kendimi ateşlere atmazdım, Liora,” dedi Tanya. “Ama senin için her şeyi yaparım.”

Tanya’nın bu cümlelerinin ardından bakışlarım Korven’e döndü, o ise hâlâ büyük bir öfkeyle bana bakmaya devam ediyordu. Aklından neler geçiyordu bilmiyordum ama Veyn konusunda fazlasıyla sinirliydi. Ben ise onu kendimle beraber bir yola çıkarabilir miydim, emin değildim.

Düşündüğümden daha uzun süre Korven’i izlediğimde ona baktığımda saf sevgiyi hissettiğimi fark ettim; kötü hiçbir düşünce yoktu ve bu düşüncelerin kalbime uğramasına da izin vermiyordum. Ona baktığımda sadece çocukluğundaki o yalnızlığını, bizimle beraber bir bütün olma çabasını ve hatta bazı geceler uykusunda ağladığına bile şahit olmuştum. Aslında Korven kendi içinde öylesine yalnız biriydi ki, biz onun yalnızlığına dahil olmuştuk.

“Benim Veymor’un inine girmem gerekiyor,” dedim ve sonrasında bakışlarımı ikisinden de uzaklaştırdım. “Benim yaşadığımı biliyor ama hâlâ hiçbir şey yapmıyor, bu çok garip değil mi?” Başımı iki yana salladığımda ikisinin de gözlerini ayırmadan bana baktıklarını çok iyi biliyordum. “Sadece Kızıl Kitap’ı değil,” dedim dişlerimin arasından. “Ben Veymor’un sırlarını da istiyorum. Ben Thalron’un her şeyini öğrenmek istiyorum.”

Kısa bir süre sessizlik olduktan sonra bu sessizliği bölen Tanya’ydı. “Veyn’in hizmetkarısın, Liora,” dedi oldukça ciddi bir ses tonuyla. “Aslında Thalron’un tam içindesin, öyle değil mi?”

Bu cevaba hazır değildim; bakışlarım ağır ağır Tanya’ya kaydı.
Ve o an fark ettim: Veyn’i bir düşman gibi görmekten çoktan vazgeçmiştim. Asıl düşman Veymor’du. Veyn’i kandırmak aklımdan bile geçmemişti; ondan Thalron’un sırlarını koparmayı da. İçimde bir yer, ona karşı dürüst olmak istiyordu. Eğer düşmanlık edeceksem, bunun yüzüne karşı olması gerekiyordu; kurnazlık Veyn’e yakışmıyordu, bana da.

“Ben Veymor’u istiyorum,” dedim boğazımı temizleyerek. “Çünkü Veymor’a ulaşmak, Veyn’e ulaşmak da demek.” Tanya dudaklarını büktüğünde dikkatli bir şekilde bana baktı fakat devam etmedi, belki de bu konuda daha fazla konuşmak istemediğimi anlamıştı ama Tanya’da benim bir bakışımdan bile aklımdan geçenleri duyabileceği kadar sırrım vardı. Bir sır sakladığımda gözlerimi çevirişimden bile anlayabilirdi, ikisi de beni fazlasıyla iyi tanıyordu.

“O kadar tehlikeli yollarda yürüyorsun ki Liora,” diyen Korven’in sesi bu kez öfkeden daha çok korku doluydu. “Seni nasıl kurtaracağımız hakkında en ufacık bir fikrim yok.”

“Benim var,” dedim tek kaşımı kaldırarak. “Ama bunun için senin de bir bedel ödemen gerekecek Korven.” Korven’in duruşu değiştiğinde bunu beklemediği açıktı çünkü bu yaşa kadar bir kez olsun, ondan bu çeşit bir isteğim olmamıştı. “Buz ritüelinden sonra bunun pişmanlığını yaşadın öyle değil mi?” diye sordum Korven’e ve cevap vermesini beklemeden devam ettim. “Şimdi ben de senden benim için bir iyilik yapmanı isteyeceğim.”

Korven’in yüzündeki ifade gitgide değişmişti ama kararsızlığı gözlerinde görmüyordum. “Ne isteyeceksin?”

“Beni Veymor’a şikayet edeceksin.”

Tanya ve Korven aynı anda “Ne?” diye soludu.

Ellerimi kaldırıp ikisine baktım. “Sadece ben istediğim için.” Çenemi havaya kaldırdım ve kendimden emin bir sesle “Nord eğer bize Kızıl Kitap’ın yerini söylerse,” Korven’e dönüp baktım, “bizden önce Korven gidip o kitabı alacak ve saklayacak, hemen sonrasında ise Veymor’a gidip bizim Kızıl Kitap’ın peşinde olduğumuzu söyleyecek. Bu şekilde hem Kızıl Kitap’a sahip olacağız hem de Korven Veymor’un güvenini kazanacak.” Yüzümde gülümseme oluştuğunda ikisi de büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Ben ise en sonunda Veymor’la istediğim şekilde yüzleşeceğim. Onu alt ederek.”

“Sen iyi misin?” diye sordu Tanya, söylediklerimi idrak etmekte zorlanırken. “Veymor’un ellerine kendi kendine düşmek mi istiyorsun yani?”

“Kesinlikle,” diyerek onu onayladım. “Çünkü diğer türlü elimde bir güç olmayacak ve belki de güçlerimi bile yok edecekler ama bu şekilde elimde Kızıl Kitap varken bana meydan okuyamayacak çünkü herkesten sakladığı sırlarını bilmiş olacağım. O Kızıl Kitap’ın içinde Veymor’un birçok sırrının olduğunu düşünüyorum.” Çenemle Korven’i işaret ettim. “Bir yandan da arkadaşım da onun güvenini kazanacak ve Veymor’a daha yakın olacağım, bir nefes kadar uzağında.”

Uzun bir sessizlik oldu ve bu sessizlikte Korven ve Tanya’nın bakışlarında sanki ağır ağır yaklaşan kasırgalar vardı. İkisinden de şaşkınlık beklerdim fakat ikisi de bana büyük bir korkuyla bakıyorlardı. Bir anlık Veymor’dan korktuklarını bile düşündüm ama Tanya, yeniden sözü devraldığında “Bunu ne zamandan beri düşünüyorsun?” diye sordu.

“Kızıl Kitap’ı duyduğumdan beri,” diyerek kaşlarımı çattım. “Neden?”

“Çünkü…” Tanya, dudaklarını ıslattı ve korku dolu bakışlarını Korven’e gönderdi. “Liora, Thalron seni de değiştirmiş olabilir mi?”

Aksini iddia edemezdim, buna hakkım yoktu. Fakat “Zorundaydım,” diyebildim sadece. O an Tanya’nın da neden böyle düşündüğünü anladım çünkü hem iki arkadaşımı bile bile ateşe atıyordum hem de Thalron’a meydan okuyordum, üstelik en korkunç şekilde.

“Liora.” Korven’in sesiyle bakışlarım ona doğru döndü, bu kez zıt bir şekilde sanki Korven bana inanıyor gibiydi. “Tek bir soru soracağım ve cevabına inanırsam sana yardım edeceğim.” Tam gözlerimin içine baktı. “Bütün bunları neden yapmak istiyorsun?”

“Çünkü,” dedim ardından zihnimin içinde iki cümle sanki birbiriyle savaştı ama kalbimden dudaklarıma dökülen cümle, hangi tarafın galip geldiğini söylüyordu. “Çünkü Thalron’dan kurtulmak istiyorum.” Hayır, diğer yanım Thalron’dan kurtulmak istiyorum demiyordu, Thalron’dan kaçmayı aklından bile geçirmiyordu; diğer yanım sadece Thalron’u istiyordu; ne yapacağına kendisi karar verecekti.

Sanki ben Thalron’a geldikten sonra kalbimde sakladığım kocaman bir sır açığa çıkmış, o konuşmaya başlamıştı.

Korven, yüzüme bakarken bir karar aşamasından daha çok söylediğimi gerçekten anlamak istiyormuş gibiydi. Thalron’dan kurtulmak öyle kolay olmazdı, Thalron’u istemek de öyle. Bunları onlar da biliyordu ama birinin bana inanmasına ihtiyacım vardı.

“Sana onlarca borcum var, Liora,” dedi Korven gözlerimin içine bakarak. “Fakat bunu borç için değil, senin için yapacağım çünkü ben daima yanında olacağım.”

Şimdi…

Şarkı: Ethereal-Txmy, Freya Ridings

“Kişini bilerek Veymor’un inine soktuğunu anlamayacağımı mı sandın?”

Veyn’in bu sorusu, onlarca sorunun daha gelmesine neden olacaktı; üstelik bir soru bile değildi, bir uyarıydı, bir engeldi ve gözlerinin içine baktığımda bir tehditti. Anlık olarak ifademin değiştiğinin farkındaydım çünkü Korven, benimle işbirliği yapmayı kabul etmişti fakat Veymor bilmezken, Veyn nasıl olurdu da bunu anlardı, çözemiyordum.

Bir adım gerimizde kalan Veymor, Veyn’in söylediğini duymamıştı ama ikimizin arasındaki gerilimi fark etmeyecek kimse de yoktu. Yeşil gözleri üstünlükle bana bakarken onu hiç görmediğim kadar öfkeliydi ama bu öfkesinin asıl sebebi neydi, anlayamıyordum. Veymor’un inine Korven’i gönderiyor olmam mı, Kızıl Kitap’ın peşinde olmam mı yoksa bütün bunların dışında başka bir şey miydi?

“Yüce Veyn,” dedim çenemi kaldırarak, Veymor’un duyabileceği şekilde. Korven hemen önümde, dizlerinin üzerine çökmüştü ve Veyn bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmıyordu. “Kızıl Kitap’ı mı soruyorsunuz?” Veyn’in yüzündeki tehditkâr ifade daha fazla çoğaldı. “Lütfen söylediğinizi tekrar edin, sizi duyamadım.”

Bu Veyn’e sunduğum bir tercih hakkıydı. Eğer tam şu an Korven’i gönderen kişinin ben olduğumu söylerse ilerleyeceğim yolların hepsi yıkılırdı, Veymor’un avcunun içine düşerdim ve Veyn, bu kez gerçekten de beni yok etmiş olurdu çünkü elimde hiçbir şekilde koz kalmazdı.

Veyn’in kaşları çatıldı ve yüzüme bakarken öyle bir karar aşamasından geçti ki, bunu bakışlarından gördüm. Veymor’a söylemek istese zaten söylerdi, bunu biliyordum; o an karar verdiği, benim karşımdaki kendisiydi. Eğer benim oyunuma ortak olursa bu babasına ihanet demekti fakat eğer ortak olmazsa…

“Kızıl Kitap,” dedi Veyn en sonunda düşüncelerimi yarıda keserek. “Nerede?” Yüksek sesli sorusu, az önceki tehdidiyle boy bile ölçüşemezdi; Veyn, beni şimdi de Veymor’dan koruyordu.

Bakışlarımı Veyn’den çekip Korven’e çevirdim; sonra hiçbir şey hissetmiyormuş gibi ondan da aldım. Veymor’la ilk kez karşı karşıya gelecektim ve bu an, duygularımı susturmam gereken andı. Öfke, hırs, geçmiş… Hepsi beni onun karşısında daha kırılgan kılacaktı.
Rol mü yapmalıydım, yoksa olduğu gibi mi durmalıydım, bilmiyordum.

Bildiğim tek şey, Veyn’in beni yine koruduğuydu. Ve bu gerçeğin ağırlığını henüz taşıyamıyordum.

Öne doğru bir adım attım; Veyn’le neredeyse omuz omuzaydık. Tam karşımda Veymor duruyordu. Bordo pardösüsünün altındaki altın kemer, simsiyah gözler, beyaza çalan saçlar… Uzun boyu ve bakışlarındaki kibir, tapınağın karanlığını bile delip geçiyordu. Onu ilk kez bu kadar yakından ve bu kadar gerçek görüyordum.

Bir adım daha attığımda Veymor’la aramızdaki belirgin mesafeyi aşmıştım. Bu sınırı geçmemle birlikte muhafızlar da öne doğru hareketlendi; bedenleriyle onu korumaya çalışıyorlardı. Dudağımın kenarında silik bir tebessüm belirdiğinde kollarımı iki yana açtım.
“Bir Köksüz’üm,” dedim sakince. “Ve benden mi korkuyorsunuz, Yüce Veymor?”

Gözlerinin içine baktım. Bakışları kibirle üzerimde gezindi. Yüzünde tek bir duygu yoktu; taş gibi, okunaksız. Ama içimde bir yer, onu rahatsız ettiğimi, sessizce öfkelendirdiğimi söylüyordu. Bakışları saçlarıma kaydığında dudakları aralandı. Gülümsedi ama bu bir gülümseme değildi, taklitti.

“Yok edilmen gereken yerde duruyorsun,” dedi; sesi tok, ağır ve kadimdi. “Okyanusun seni çoktan yutmuş olması gerekirdi.” Bir adım attı. Muhafızlar geri çekildi; ona engel olmaya cesaret edemediler. “Köksüzlüğü bile taşıyamayan bir beden,” diye devam etti, “kanını tanımadığı bir düzenin içinde nefes alıyor. Buna rağmen, Yüce Veyn’in gölgesinde yaşamayı hak ettiğini sanıyorsun.” Sözleri taş duvarlara çarpıp geri döndü. “Geldiğin günden beri sessizlik değil, başkaldırı bıraktın,” dedi. “Yasağın üzerinden geçtin. Eşiği aştın.” Bir anlığına gölgesi üzerime düştü. “Ve bilmelisin,” dedi, sesi daha da alçalarak, “yasayı delen şey affedilmez. Çünkü affedilirse düzen çöker.”

Her cümlesini dinlerken öfkemi engellemeye çalışmıştım ama son cümlesi öfkemin ortaya çıkmasına neden olmuştu çünkü kimseden af dilemediğim halde herkes affedebileceğini ya da affedemediğini söylüyordu. Cümleleri öyle kadim, öyle derindendi ki, Elly, böyle insanlar için dil cambazı derdi. Öyle bir dil cambazıydı ki, kendimi suçlu hissetmeme bile neden olabilirdi; yanındaki herkesi de bu şekilde alt ediyordu, şimdi görüyordum.

Ruhu hala benliğini bulmamış birisi sadece yarım saatini Veymor’la geçirse onun düşüncelerini benimsemeye başlayabilirdi.

“Kimseden af dilemiyorum,” dedim. Ardından, belki de en büyük yasağı bilerek çiğneyip ellerimi Veymor’un karşısında arkamda birleştirdim; çenemi havaya kaldırdım. “Thalron’un kurallarını da tanımıyorum.”

Veymor güldü. Bu kez sesi sahte değildi; gerçek, geniş ve aşağılayıcı bir kahkahaydı. Duruşumu süzdü, sözlerimi tarttı ve öyle bir güldü ki, bir anlığına kendimi bile ciddiye alamayacağımı sandım. “Senin gibi kaç Köksüz’ü tanıdığımı biliyor musun?” dedi ve bakışlarını muhafızlarına kaydırdı. “Harcadığım vakit bile benden hesap sorar.”

“Kaç Köksüz tanıdığını bilmiyorum,” dedim sesimi düşürmeden. “Ama Liora Valenka’yla ilk kez karşı karşıya olduğundan eminim.” Gülüşü, bir bıçak gibi kesildi. Susmadım. Elimi heykellerden birine doğru kaldırdım. “Üstelik,” dedim, “buradaki tek Valenka da ben değilim. Öyle değil mi?” Başımı kaldırıp ona baktım. Ellerim hâlâ arkamdaydı.
Veymor, Valenka adını duyduğu anda sanki lanetli bir kelimeyi işitmiş gibi nefesini sertçe verdi. Yüzünden tiksinti geçti. “Kime ve neye meydan okuduğunu bilmiyorsun,” dedi; sesi aşağılayıcıydı ama artık temkin de taşıyordu.

“Bilmiyorum, evet,” dedim başımı yavaşça sallayarak. “Ama bildiğim bir şey var.” Gülümsedim. “Beni ilk gördüğün günden beri korkuyorsun.” Veymor donup kaldı. “Beni yok etmene sebep olacak olan saygısızlığım değil,” diye devam ettim. “Benim. Benimle ilgili her şey.” Tek kaşımı kaldırdım. “Yüce Veymor, Svalbard’dan gelmiş, ateş kızılı saçları olan bir Köksüz’den korktu.” Gülümsemem derinleşti. “Bu gerçeği bilmek bana yeter.”

Tapınağın içindeki hava kaskatı kesilmişti. Kimse nefes almıyordu. Tanya’yla Korven’in nerede olduğunu bilmiyordum ama Veyn’in, bir omuz gerimde durduğunu hissedebiliyordum.

Veymor, yüzümü incelerken devam ettim: “Kızıl Kitap bende.” Bu cümlenin ardından Korven’in o kitabı almış olmasını diledim çünkü eğer almadıysa işler benim için gerçekten kötüye gidecekti. Sessizlik oluştuğunda ve kimse buna karşı gelmediğinde, üstelik Veymor’un ifadesi karanlık bir hal aldığında amacıma ulaştığımı fark etmiştim. “Ve içindekileri Thalron’daki herkesin bilmesini istemiyorsanız bizi serbest bırakın.” Arkadaşlarımı gösterdim. “Hepimizi özgür bırakacaksınız.”

Veymor söylediklerimi dinlerken son cümleye kadar onun için her şey belki de bir tehditten ibaretti ama son cümlenin ardından tek kaşını havaya kaldırdığında ve öldürücü bir şekilde gülümsediğinde bu kez benden ufacık bile olsun korkmadığını hissettim. “Kızıl Kitap sende,” dedi Veymor onay beklermiş gibi. Başımı olumlu anlamda salladığımda biraz daha bana yaklaştı ve meydan okuyan bir ifadeyle bana baktı. En sonunda dudaklarından tek bir cümle döküldü: “Kabul etmiyorum.”

Bir anlık afalladım çünkü bu cevabı beklemiyordum ama geri adım atmaya da niyetim yoktu. “O halde,” dedim ben de meydan okuyarak. “Herkes sırlarını öğrenecek.”

Veymor’un cevabı gecikmedi. “Öğrenebilirler.” Bakışlarını önce bana, sonra arkadaşlarıma çevirdi. “Ve öğrenen herkes yok edilebilir,” dedi. “Çünkü Kızıl Kitap yasaktır. İçindeki her bilgi, susulmak için vardır.” Bir adım daha attı. Artık onun alanındaydım. “Bu, Thalron’a zarar vermez,” dedi alçak ama sarsılmaz bir sesle. Parmağıyla beni işaret etti. “Kitabın içindekiler Thalron’u değil, seni ilgilendiriyor, bunu bile bilmiyorsun.” Yutkundum. “Ve her ihlalin bir bedeli olur,” diye devam etti. Ellerini arkasında birleştirip muhafızlarına döndü.
“Bu bedel de sen ve arkadaşların olacaksınız.”

Tanya’nın hemen arkamdan nefesinin titrediğini hissettim, Korven’e dönüp bakmak bile istemedim. Veymor, sırların onu kötü yola sürükleyeceğini biliyordu ama bu beni yok etmemesi için bir neden değildi, aksine belki de bu sırları açığa çıkardığım için suçlu olacaktım. “Benden sonra bütün insanları da yok etmen gerekir,” dediğimde gözlerimi kıstım.

“Senin tarafında olanları yok etmem gerekir elbette,” dedi Veymor kadim bir sesle. Benim tarafımda olanları mı? Kızıl Kitap’ta ben neydim, benim tarafımda olacaklar mı vardı? “Fakat insanları kazanman için savaşman gerekir, Köksüz ama ben sana savaşma hakkı da vermiyorum; insanlar sadece duyduklarıyla yola çıksalardı Thalron senelerdir ayakta durmaz, ben de tam karşında Yüce Veymor olarak yer almazdım.” Elini kaldırdı ve muhafızlarına omzunun üzerinden döndü ama bakışları hâlâ benim üzerimdeydi. “Köksüz’ü ve Tüccar kız arkadaşını,” dedi keskin bir sesle. “Yılanlı zindana götürün.” Parmağını şaklattı. “Hemen.”

Muhafızlar bir an bile tereddüt etmeden bulunduğumuz tarafa doğru ilerlediğinde ve kendimi tutamayarak geriye doğru bir adım attığımda, çizdiğim yolun sonuna geldiğimi anladım. Kaçacak bir yer kalmamıştı. Korven, benim yüzümden yanmayacaktı; bunu biliyordum. Ama Tanya için aynı güveni taşıyamıyordum ve bu düşünce göğsümün ortasına ağır bir taş gibi oturdu.

En iri muhafızlardan biri hemen arkamda durdu; diğer ikisi önümde yerini aldığında Veymor’la aramdaki görüş tamamen kesildi. Onu artık göremiyordum ama sesi, taş duvarlardan yankılanarak arkamdan geldi.

“Benimle konuşma şerefine eriştiğin için gurur duymalısın, Köksüz,” dedi hiddetle. “Yok edilmeden önce duyduğun son cümlelerin bana ait olması, senin için küçük de olsa bir şans.”

Yüzümü istemsizce buruşturdum. Bağırmakla susmak, küfürle direnmek arasında gidip geliyordum ama omuzlarımı bir an bile düşürmedim. Eğer bu bir kayıpsa, bu kaybın bana neye mal olacağını düşünmekten kendimi alamıyordum. Yok mu edilecektim? Radyasyona mı maruz bırakılacaktım? Yoksa Veymor, burada, herkesin önünde mi bitirecekti beni? Şu an açıkça “yok edilmekten” söz ediyordu ve bu belirsizlik, korkudan çok öfke uyandırıyordu.

Son kez başımı çevirip Tanya’ya baktım. O da bana bakıyordu. Hemen arkasında iki muhafız dikiliyordu; nefesi düzensizdi ama gözlerini kaçırmıyordu. Ardından bakışlarım Korven’e kaydı. Dizlerinin üzerine çökmüş olduğu yerde başını silik bir şekilde iki yana sallıyordu. Beni uyarmıştı. Ve ben onu dinlememiştim.

En son Veyn’e baktım.

Gözleri yerdeydi. Başını kaldırmıyor, bana bakmıyor; sanki söylenenleri bile duymuyormuş gibiydi. Bir an, bizimle aynı yerde olmadığını düşündüm, belki de aklı, suya düşen planımdaydı. Ya da beni korumaya çalıştığı her anın, şimdi onu susmaya mahkûm ettiğini fark ediyordu.

Yine de dönüp bana bakmasını istedim. Sadece bir kez. Çünkü bir veda gerekiyordu; iyi ya da kötü, ikimiz de bunu hak ediyorduk.

Muhafızlardan biri kolumu sertçe kavradı. Diğeri, elindeki çuvalı başıma geçirirken dünya bir anda karardı. Karanlığın içinde Tanya’nın keskin nefesini duydum; ardından ona da aynısının yapıldığını anladım. Çırpınmadım. Karşı gelmedim. Nedenini bilmiyordum ama o an tek düşünebildiğim, bundan sonra atacağım adımdı.
Elly, en kötü anlarımda bile, zorlu yollardan geçerek ulaştığım hayatın benden kolay kolay vazgeçmeyeceğini söylerdi. Ben de buna inanmak istedim. Bu can için, gerekirse sonuna kadar savaşabilirdim.

Muhafız beni arkadan sertçe ittiğinde öne doğru sendeledim ve dudaklarımdan tiz, acı dolu bir inleme döküldü.

Hemen ardından bu sanki son damla kanmış gibi Veyn’in sesi, tapınağın içinde yankılandı. “Hayır.” Tek kelime, başka hiçbir şey yoktu ama öyle keskindi ki, hemen arkamdaki muhafızlar bile duraksamıştı. Adım seslerini işittim ardından onu görmeden gölgesinin bile yanımda olduğunu hissettim. Bir anda başımdaki çuval çıkarıldığında ve karanlığa alışan gözlerime rağmen hemen karşımda Veyn’in geniş sırtını gördüğümde önüme geçtiğini anladım. “Hayır, buna izin vermiyorum.”

Veyn’in yüzünü göremiyordum ama Veymor, duraksadığında ve gözlerini oğlunun gözlerinin içine diktiğinde hiçbir şey söylemeden öylece baktı belki de bakışlarından anlaşılsın istedi ama Veyn’in geri adım atmaya niyeti yokmuşçasına duruşunu dikleştirdi ve ellerini arkada birleştirdi. “İzin vermiyorum, o benim hizmetkarım, benim korumam altında ve bir ceza verilecekse de bunu sadece ben verebilirim.” Ardından hiç düşünmeden devam etti. “Aynı şekilde Tüccar kız arkadaşı için de geçerli bu çünkü kendisi de Nord’un hizmetkarı.”

Veymor, tapınağın içindeki heykeller gibi kalakaldığında Veyn, kendi koyduğu kurallarla Veymor’a meydan okuyordu. Saniyeler dakikaya dönüştüğünde ve en sonunda sessizlik rahatsız edici bir hal aldığında Veymor, oldukça sakin bir ses tonuyla “O halde cezasını sen ver,” dedi beni işaret ederek. “Vakit yok.”

Veyn tek bir adım bile geri atmadı. Kımıldamadı. Önümde durmaya devam etti.

O an, bunu neden yaptığını tam olarak anlayamıyordum. Mantığım bir açıklama arıyordu ama kalbim, çok daha hızlı bir gerçeği fark etmişti: Babasıyla arasındaki o sessiz güç çatışmasında artık ben ortadaydım. Hedefteydim. Ama aynı zamanda korunuyordum.

Veyn’in geniş sırtı önümde bir duvar gibiydi. Taş kadar sert, geri dönüşü olmayan bir duruştu bu. Onu göremesem de biliyordum; bakışlarını Veymor’dan ayırmıyor, tek bir tereddüt bile göstermiyordu.

Ve o an ilk kez, Veyn’in arkamda durmadığını anladım. Önümde duruyordu. Bu bir emir değildi. Bir görev de.Bu, bilinçli bir seçimdi.

Veyn’in gülümsediğini hissettim veya bana öyle geldi, bilmiyordum. “Liora,” dedi başını bana çevirmeden. “Liora Valenka, dairesine dönebilir, ona ceza da vermeyeceğim.”

İşte bu hamle Veymor’un öfkeden burun deliklerinin açılmasına sebep oldu ve bakışlarından büyük bir hiddet geçti. Bir anlık kontrolünü kaybedebileceğini bile düşündüm ama Veymor oldukça dikkatli bir şekilde “Cezalandırılmak zorunda,” dedi, sesindeki üstünlük, Veyn’e yönelikti. Ona karşı gelemezdi.

Veyn, biraz daha omuzlarını dikleştirdiğinde beni bozguna uğratarak “Köksüz’ümü Kızıl Kitap’ı bulması için buraya gönderen kişi bendim,” dedi ve kendimi tutamadığımda gözlerim irileşti. “Fakat onun kişisinin sana Liora’yı şikayet etmesi büyük bir hataydı.” Bakışları Korven’e döndüğünde sanki sahiden de beni şikayet etmiş gibi ona öfke duyuyordu. “Benim burada cezalandıracağım tek kişi, alt kökendir.”

Veymor, sonraki dediklerini duymamış gibi “Sen mi gönderdin?” diye sordu.

“Evet,” dedi Veyn. “Kızıl Kitap’a ihtiyacım vardı, emri ben verdim.”

“Kitap nerede?” diye sordu Veymor.

“Bende,” dedi Veyn, düşünmeden. O an bakışlarım hızlı bir şekilde Korven’e döndüğünde onaylar gibi gözlerini açıp kapattığını gördüm. Veyn, Korven’i buraya gönderdiğimi anlamış ve üzerine Kızıl Kitap’ı da Korven’in elinden o almıştı. Planımı tepetaklak ettiren kişi Veyn’di ve bu kadarını nasıl öğrenebilirdi, aklım almıyordu. Sanki bir adım arkamda gibiydi ya da zihnimin içinden neler geçtiğini anlayabiliyordu ama bunun için beni çok iyi tanıması gerekmez miydi?

Biz Veyn’le birbirimizi tanımıyorduk ama tanımadan birbirimizin aklından geçenleri anlayabiliyorduk. Bu çok daha geçmişten bir ses gibiydi.

Veymor’un dudakları aralandı ve bir şey söyleyecek gibi oldu fakat hemen sonrasında bunu bizim yanımızda yapmak istememiş olacak ki, Veyn’in gözlerine bakmaktan başka hiçbir şey yapmadı. Oldukça dikkatli, hükümdar ama yine de sessiz. Veymor’un düşündüğümden daha güçlü ve daha zeki olduğuna emindim ama konu oğlu olduğunda Thalron’u gerçekten avcunun içi gibi bilen biriyle karşı karşıyaydı ve her ne olursa olsun bir varisti, Thalron halkının gözü, Veyn’deydi.

“Kitabı bana getir.” Veymor’un emri, Veyn’e ve tapınağın duvarlarına çarpıp geçti fakat Veyn’den bir cevap gelmedi. Ne evet dedi, ne de hayır. Düşüncelerin içine gömüldüğümde Veyn hâlâ önümde duruyordu. Birkaç saniye sonra Veymor’un bakışları bana ağır ağır döndüğünde gözleri kızıl saçlarımda öyle bir gezindi ki, bakışlarıyla bile beni yakabileceğini düşündüm.

Sonrasında bir el hareketiyle Korven’i yanına çağırdı, muhafızlar hızlı bir şekilde Korven’i diz çöktüğü yerden kaldırdığında ve Veymor’un yanına götürdüğünde “Tüccar’ı benimle getirin,” dedi arkasını dönmeden önce. “Ve onu benim yanımda tutun.”

Korven, duraksadığında son bir kez dönüp bana baktı; o an yapmak istediğim planın aslında gerçekleştiğini görüyordum ama Veyn, bu planı bilen insanlardan birisiydi.

Onu nasıl alt edebilirdim ki? Üstelik durmaksızın beni kurtarırken?

Peki ya Korven’i Veymor’un inine göndererek doğru olanı mı yapmıştım yoksa bu Korven için çok daha büyük kötülüklerin gelmesine mi neden olacaktı?

***

Şarkı: Happiness Does Not Wait, Olafur Arnalds

Ne düşünmem ya da ne hissetmem gerektiğini artık bilmiyordum. Verecek birçok cevabım vardı ama benim tek bir sorum, birçok cevaptan daha kıymetliydi. Veyn neden beni korumuştu? Beni yok etmek için Veymor’a bir vakit verirken şimdi Veymor’un karşısında beni korumuştu. Aralarındaki güç çatışmasından dolayı mıydı yoksa benden bir çıkarı mı vardı?

İçimden bir ses onun da Kızıl Kitap’a ulaşmak istediğini söylüyordu.

Artık bu sırlı kaçıştan, yerini bilmediğim durumlardan ve onu düşmanım sanıyorken beni koruyan tarafta görmekten yorulmuştum. Şimdi artık ikimizin de en dürüst olması gereken zamandı, her şeyi açık açık konuşmalıydık çünkü Veyn’e kurnazlık yapmak istemiyordum.

Veyn’in toplantı odasındaydım. Tapınaktan ayrıldıktan sonra kapının önünde bekleyen Liten, hiçbir şey söylemeden beni buraya getirmişti, Korven Veymor’la gitmişti ve Tanya da nerede bilmiyordum. Şimdi Veyn’in odasında tek başımaydım ve Veyn’le yüzleşmeyi beklediğimi çok iyi biliyordum.

Liten’e dönüp de neler olacağını soracak gücüm şu an yoktu, üstelik onu da öfkeli görmeyi beklemiyordum. Yüzüne taktığı demir zırhına rağmen bakışlarından bana olan öfkesini anlayabiliyordum. Kapının önündeydi, beni odaya bırakırken tek bir kelime bile etmemişti ve Liten’in bu denli öfkeli olması bile beni suçlu hissettirmeye yetmişti.

Birkaç dakika sonra çalışma odasının kapısı açıldığında sırtım kapıya dönüktü ve bakışlarım vitray pencereden dışarıya doğru bakıyordu. Kapı kapandığında içeriye giren kişinin Veyn olduğunu çok iyi biliyordum ama dönüp bakmak bile istemedim. Adım sesleri benim olduğum yere doğru yöneldiğinde kaskatı kesilmiş bir şekilde pencereden dışarıya bakmaya devam ettim. Geceydi, her zaman olduğu gibi geceydi fakat bu gece öyle çok kar yağıyordu ki, sanki kalelerin boyunu bile aşacaktı.

Veyn, hemen yanımdan yürüyüp geçtiğinde ve yemek masasındaki baş sandalyeye oturmadan önce köşedeki çelik şişeyi ve iki tane çelik bardağı aldı. Masaya geri döndüğünde şişenin içindeki alkolün o keskin kokusu burnuma dolmuştu. Otso Evi’nde içtiğim alkoldü, öyle sertti ki, bir daha onu içebilir miydim, bilmiyordum ama Veyn, iki bardağa da doldurduğunda göz ucuyla ona bakıyordum. Yüzü oldukça sakin, bakışları sabitti ama ne düşündüğünü asla anlayamıyordum.

En baş köşedeki sandalyesine oturduğunda ve bardağını eline aldığında çenesiyle çaprazındaki sandalyeyi işaret etti; ilk geldiğimde oturduğum o sandalyeyi. “Otur, Liora Valenka, bir içki içelim seninle. Hem artık gerçekleri konuşuruz, ne dersin?”

Ayak diretmek tamamen saçmalık olacağı için ikiletmeden çaprazındaki sandalyeye oturdum ve bardağı önüme doğru çektim. Buz gibi bardağın içindeki alkolün kokusu burnumun ucunu yakacak kadar keskindi fakat ben bakışlarımı o bardaktan ayıramıyordum. Veyn, büyük yudumlar içti ve benim gibi öksürmedi, tiksinmedi ya da nefesi kesilmedi. Yeniden bardağı masaya bıraktığında göz ucuyla ona baktım, yeşil gözleri öyle keskin bir şekilde beni izliyordu ki, gözlerini bile kırpmıyordu.

“Neden beni korudun?” diye sordum sessizliği ilk bölen kişi ben olurken. “Bunu yapmayabilirdin.”

“Ve diğerlerini de yapmayabilirdim,” dedi Veyn başını aşağı yukarı sallayarak. “Ama yaptım.” Gözlerini kıstı, yorgun bakıyordu, hiç uyumamış gibi. “Bugün, burada her şeye en yalın haliyle cevap vereceğim ve tam da içimden geldiği gibi davranacağım ama aynı cesareti senden de bekliyorum, bunu kabul ediyor musun Işık Veren?”

“Kabul ediyorum,” dediğimde elimde hala bardağı sıkıca tutuyordum. “Fakat sana güvenmiyorum.”

Veyn, son cümlemin ardından kaşlarını kaldırdı. “Halbuki kişine güveniyorsun öyle değil mi? Thalron’daki kaderine bakıldığında kaç kez seni kurtardığımı ve kalbinin atmaya devam etmesini sağladığımı bilmiyorum, Valenka ama sen kime güvenmen gerektiğini hâlâ tam anlamıyla bilemiyorsun, öyle mi?” Alayla soluduğunda başını iki yana salladı. “Ne yazık Liora, ne yazık yolunun Thalron’a bu kadar geç düşmesi yoksa seni kim kurtaracaktı?”

Sesindeki kibir ve oldukça dürüst olması gözümden kaçmamıştı. Konuyu hep bir şekilde Korven’e getiriyordu ve ben o konudan çıkmak istesem de asla kurtuluş bulamıyordum. “Kişimden neden bu denli nefret ediyorsun?”

“Ben insanlardan ilk önce nefret ederim,” dedi ciddiyetle. “Sonra biraz daha edecek miyim yoksa kendini bana kabul ettirebilecek mi, bakarım. Senin kişin, gün geçtikçe nefretimi daha çok kazanıyor, haddinden fazla nefes aldığını bile düşünüyorum.”

“Nefretin bir sebebi olmalı,” dedim söylediğini yanlış bularak. “Bir insandan neden ilk önce nefret ediyorsun ki?”

“Çünkü bu şekilde büyüdüm.” Tek bir cümleyle lafı ağzıma tıkmayı başarabilmişti. “Ve böyle öğrendim. Babam bana daima, nefretin, sevgiden daha korunaklı olduğunu söylerdi. Nefret beni koruyor.”

“Kimseye karşı sadece sevgi hissetmedin mi şimdiye kadar?” diye sordum.

Veyn’in kaşları hafifçe çatıldı ve duruşunun sarsıldığını fark ettim. “Hissettim,” dediğinde gözlerini gözlerimden kaçırdı. “Anneme karşı hissettim.”

Veyn’in annesini öylesine merak ediyordum ki, buradaki birçok insandan çok daha farklı olduğuna emindim ama ona bunu sormaya hakkım yoktu bu yüzden “Beni ilk gördüğünde de nefret ettin mi?” diye sordum.

Veyn, yüzüme çok uzun bir süre baktı ve sonrasında “Senden nefret etmem imkansızdı,” dedi, devam etmesini bekledim ama başka hiçbir şey söylemedi fakat bakışlarında gizli sırlar var gibiydi.

“O halde bana yardım etmelisin.” Normalde Veyn’den asla böyle bir isteğim olmamalıydı ama artık oldukça dürüsttük ve dürüstlüğün içinde belki de son kez ona doğru bir şekilde ilerlemek istiyordum.

“Ne istiyorsun Liora?” diye sordu bana direkt. “Ne istiyorsun, söyle.”

Thalron’u yakmak istiyorum diyebilirdim, Thalron’u yok etmek istiyorum diyebilirdim, intikam isteyebilirdim, kaçmayı dileyebilirdim, kurtulmak için ondan yardım da isteyebilirdim çünkü birçok nedenim vardı ama ben kalbimin sesini dinleyip “Gerçekleri,” dedim kısık bir sesle. “Gerçekleri istiyorum.”

Veyn, tek kaşını havaya kaldırdığında alkolünden biraz daha içti ve rahat bir oturuşa geçti. Bacaklarını benim olduğum tarafa doğru uzatmıştı ve neredeyse dizi dizime değecekti. Gözleri yorgun bakıyor, saçları dağınıktı ama o an bile nasıl da güzel göründüğünü düşünmeden edemedim. Thalron’a yakışmayacak kadar güzel bir adamdı. Dudakları kan kırmızı rengindeydi, kirpikleri uzundu ve yeşil gözlerini siyah perdeler varmışçasına güzellik katıyordu.

“Vazgeçmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Veyn, düz bir sesle.

“Asla,” dedim kendimden emin bir sesle. “Sen vazgeçer miydin?” diye sordum ona yönlendirerek. “Bana cevap ver, Veyn. Sen vazgeçer miydin? Şimdi seni yaşadığın bu yerden alsam ve başka bir yere götürüp seni kilitli tutsam, kanından ötürü seni Köksüz yapsam ve üstüne üstlük sürekli aşağılansan bunu kabul eder miydin?”

Veyn, gülümsedi ama gülümseyişi hüzünlü bir gülümsemeydi. Sanki çoktan bunları kabul etmiş gibiydi ya da bir zamanlar etmiş gibi, bilmiyordum.

Elinde bardağını tutarken yüzük olan parmağıyla beni işaret etti. “Buradasın Liora Valenka ve artık Thalron’a aitsin. Bir Köksüz olabilirsin ama benim hizmetkarımsın, senin yerinde bir başkası olsa yok edilmişti ama sen her seferinde yok edilmekten kurtuldun, neden buranın güzelliklerini görmek yerine durmadan başkaldırıyorsun? Tam olarak istediğin kaçmak mı yoksa başka bir şeyler mi var?”

İmasını anlamadığımda kaşlarım havalandı ama o, her hareketimi inceliyordu. Sorusunu düşündüm, birçok insan buraya gelip güzelliklerinden faydalanıyor ve ayak uydurabiliyordu, üstelik ben Veyn’in hizmetkarıyken oldukça rahattım ama bütün bunları kabul edemiyordum. “Anlamıyorsun ve anlamayacaksın,” dedim ardından sesimdeki düşmanlığa son verip kısık bir sesle devam ettim, öne doğru eğildiğimi ise çok sonra anladım. “Eğer kan burada kutsalsa, benim kanım, sizin kurallarınızı kabul etmiyor, Veyn. İnancıma karar veremezsiniz, emirlerinizle beni alt edemezsiniz, burada beni kilitli tutamazsınız.” Biraz daha öne doğru eğildim. “Seni anlamıyorum, ne düşündüğünü bilmiyorum ama eğer senin elinde beni özgür bırakma gücü varsa bu aptal düşmanlığa son verip beni ve arkadaşlarımı özgür bırakabilirsin. Hatta bana yolu söyle, gideyim, kaçtı dersin.”

Veyn, beni dinlerken oldukça sakindi ama geride ne düşünüyordu, bilmiyordum. En sonunda “Buradan kurtuluşa giden yolu bildiğimi nereden çıkardın?” diye sorduğunda sesinde hüzün vardı. “Buradan kurtulmanın mümkün olabileceğini biliyor olduğumu sana düşündüren nedir?” Bakışlarını pencereye doğru çevirdi ve okyanusu gösterdi. “Tek bildiğim gemiler ve okyanusun ilerisinde başka dünyalar olduğu ama seni şimdi bir gemiye bindirsem bile sen o geminin nereye gideceğini bilebilir misin?” Bakışlarını bana çevirdiğinde dikkatli bir şekilde inceledi. “Okyanus insanı yutar, der Veymor. Okyanus seni yutar, yutmasa bile gittiğin yerlerde hayatına devam edebileceğini nereden çıkarıyorsun? Sen sadece ayaklarını yere vurup kurtulmak istiyorsun ama kurtuluşun ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Sen biliyor musun ki?” diye sordum imayla. “Bilmiyorsun. Haklısın, hiçbir şey bilmiyorum, buradan çıktığımda bile belki de öleceğim ama en azından bir düzene boyun eğmeden ölmüş olacağım, sen ise kurtuluşu bile aramıyorsun, onu bile bilmiyorsun.”

“Ben dünyayı bile bilmiyorum, Işık Veren ama bildiğim bir şey varsa seni asla ama asla bırakmayacağımdır.” Bir anda dik bir duruşa geçti ardından eli benim oturduğum sandalyenin kolunu kavradığında sertçe kendine doğru çekti, öne doğru eğildiğinde ise eskisinden daha yakındık. İkimiz de masanın üzerinde eğilmiştik ve birbirimize birkaç nefes uzaklıktaydık. “Çünkü gözümün önünden ayrılmanı istemiyorum, diğer türlü yok olacakmışsın gibi geliyor.”

“Neden?” diye sordum sessizce. “Neden gözünün önünde durmamı istiyorsun?”

“Bunun cevabını vermeyeceğim,” dedi Veyn, gözlerimin içine bakarak. Kaşlarım çatıldı. Yüzündeki iz biraz daha belirginleşmişti ve kanın izi silinmiş, derisinde keskin bir bıçak izi kalmıştı. Sağ gözünün altından yanağına doğru devam ediyordu fakat güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.

“Veymor beni yok etmeni istediğinde ona neden vakti var, dedin?” diye sordum. “Bunu sana güvendiğim için sormuyorum sadece bana bu şekilde konuşurken babana neden böyle bir cevap verdiğini sorguluyorum.” Bir cevap vermediğinde öylece yüzümü izlemeye devam etti. “Korven’i Veymor’un yanına gönderdiğimi nereden çıkardın?” diye sordum. Bu soruyu sorduğum anda güldü hatta öyle bir kahkaha attı ki, sanki benimle dalga geçiyordu.

“Yanlış yaptın,” dedi gülüşü son bulduktan sonra. “Çünkü Veymor’un zehrinin, kişini nasıl da zehirleyeceğinden habersizsin. Veymor’un inine soktuğun kurt, bir gün seni avlamak isteyebilir, bunu bilmiyorsun.”

Ellerimin uyuştuğunu hissediyordum ama bunu ona belli etmeyecektim. Veymor, Korven’i etki altına alamazdı ve bizden vazgeçmesini sağlayamazdı; bunu çok iyi biliyordum. Korven bazı konularda bencil olabilirdi ve çoğu zaman da düşüncesiz fakat sadakat konusunda ona güvenirdim. Beni yarı yolda bırakmazdı.

Hiçbir cevap vermedim söylediklerine. Bakışlarımı yeniden bardağa çevirdim. Camın içindeki sıvıdan çok, kendi içimdeki bulanıklığı izliyordum. Veyn ise bakışlarını üzerimden çekmedi; suskunluğu bile beni dinliyordu. Sessizlik ağırlaştı. Dayanılmaz bir hâl aldı.
En sonunda omuzlarım kendiliğinden düştü. Bu bir yenilgi değildi; belki de uzun zamandır bastırdığım, biriyle konuşma ihtiyacının sessizce yüzeye çıkışıydı. Ve ne yazık ki; ya da belki kaçınılmaz olarak, yine karşımdaki kişi Veyn’di.

“Burada bir şeyler yolunda gitmiyor,” diye fısıldadım; sesimden çok düşüncelerime söyler gibiydim ama onun her kelimeyi dikkatle dinlediğini biliyordum. “Buraya geldiğim günden beri hep aynı kadını rüyamda görüyorum,” dedim, gözlerimi bardaktan ayırmadan. “Bazen korkunç, bazen güzel… ama her seferinde bana bir şeyler söylüyor.” Bir an duraksadım. “Ve buraya geldiğimden beri sanki bambaşka birine dönüşüyorum,” dedim. “Hayır, kastettiğim başkaldırılarım değil. Kastettiğim hırslarım.” En sonunda gözlerimi Veyn’e kaldırdım. “Bir şeyler oluyor,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Burada yanlış giden bir şeyler var. Ve ben…” Nefes aldım. “Ben Thalron’u ya yok etmek istiyorum, belki de düzeltmek ya da buradan kaçmak. Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, tek bildiğim kader yolumda Thalron’un beni büyük bir yıkıma dönüştüreceği, Veyn. Bunu hissediyorum. Thalron beni mahvedecek.”

Veyn, her söylediğim cümleyi aklına kazımak istiyormuş gibi bana bakıyordu. En sonunda “Kızıl Kitap’ı sana kim söyledi?” diye sordu. Söylediklerimin Kızıl Kitap’la ilgisi olmalıydı çünkü Veymor da o koskoca kitabın içinde benim sırlarım olduğunu söylemişti. Hiçbir cevap vermedim çünkü Alva’nın zararlı çıkmasını istememiştim ama Veyn’in bakışlarından çok net bir şekilde anlayış olduğunu seçebiliyordum. Sadece anlayış da değil, mutsuzdu çünkü konuşurken öylesine çaresizdim ki kapana kısıldığımı anlamıştı.

“Veyn,” dedim yutkunarak ardından biraz daha yaklaştığımda tam gözlerinin içine baktım. Bütün samimiyetimle, bütün kalbimle ve bir anlık bütün güvenimle “Kim olduğumu,” diye mırıldandım. “Kim olduğumu bilmek istiyorum çünkü Thalron’daki birçok insanın bunu bildiğini biliyorum.” Onu işaret ettim. “Senin bile.”

Veyn, gülümsedi ve elindeki bardağıyla bardağıma vurdu. “İç, Valenka, bu gece uzun olacak çünkü artık senin de gerçeklerden bazılarını öğrenmen gerekiyor.”

“Çok acı,” dedim bardağa bakıp yüzümü buruşturarak.

“Duyacaklarından sonra zaten içmek isteyeceksin,” diyerek karşı çıktı fakat yine de içmedim. Veyn ise ikinci bardağını doldurdu ve sonrasında sırtını yeniden sandalyeye yasladı. İkinci bardağını da kafasına diktiğinde sertçe masaya bıraktı, hemen sonrasında ise ayağa kalkıp odanın içindeki dolaplara doğru ilerledi.

Bir dolabı açtığında ve içinden kağıt tomarları çıkardığında geri masaya döndü. Bir anda kağıtları masanın üzerine dağıttığında ve bakışlarım o yöne doğru döndüğünde “Rüyalarının resmini çizen tek kişi sen değilsin, Valenka,” dedi ardından kağıtları işaret etti. “Ben de küçükken rüya görebiliyordum ve onları çiziyordum, ne tuhaf bir tesadüf, öyle değil mi? Şimdi bu resimlere bak, ne görüyorsun?”

Bakışlarım resimlerin üzerinde gezindiğinde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı ve gözlerim irileşti. Ben de Veyn gibi ayağa kalktığımda ve parmaklarım resimlerin üzerinde gezindiğinde hepsinin birbirinin benzeri olduğunu gördüm; benim rüyalarımın da benzeriydi.

Veyn, beni çizmişti.

Her çizimde ateş kızılı saçlara sahip bir kadın vardı. Bazen karanlık bir ormanın içinde duruyordu; üzerindeki kıpkırmızı elbise, çevresindeki gölgelerle neredeyse kan gibi akıyordu. Başında bir taç vardı; dikenli, sert, acımasız. Dikenler şakaklarına batmış, taktığı yerden kan sızdırmıştı; taç bir hükümden çok bir bedeldi sanki.

Bir başka çizimde Thalron’un tam karşısında, tek başına ve dimdik duruyordu; kaleye meydan okur gibiydi. Başka birinde bir geminin içindeydi, dalgalarla çevriliydi, sanki bilinmeyen bir kaderin eşiğindeydi. Mekânlar değişiyordu ama kadın hiç değişmiyordu.

Hepsinde aynıydı.

Yüzü net değildi; çizgileri yarım bırakılmış, bakışları bilinçli olarak gizlenmişti. Ama buna rağmen içimde en ufak bir şüphe yoktu. O bendim. Bunu biliyordum. Hissettiğim şey bir benzerlikten fazlasıydı; kendi rüyalarımda gördüğüm hâlime ürkütücü bir yakınlığı vardı. Sanki bu çizimler, benim hatırlamadığım bir anıyı, henüz yaşamadığım bir kaderi fısıldıyordu.

“Renkleri görebildiğim zamanlar gördüğüm tek rüya sendin, sana ait her şeydi,” dedi Veyn ellerini masaya yerleştirip öne doğru eğilerek. “Senden başka hiçbir şeyi göremiyordum, görsem de unutuyordum. Sadece saçların vardı ve gözlerin. Ne yazık şu an gözlerinin rengini bile bilmiyorum ama rüyamda biliyordum. O gözler bir tek sana aitti.”

“Bu,” dedim kekeleyerek. “Bu nasıl olabilir?”

Veyn, sorumu duysa da resimlere öyle bir bakıyordu ki, kendisinin de büyük bir sorgulamada olduğunu anlamıştım. “Seni gördüğüm gün,” dedi resimlere bakarken. “Saçlarının rengini görmesem bile ateş kızılı olduğunu biliyordum çünkü seni tanıyordum. Sonrasında ise aslında kim olduğunu öğrendim.” Başını kaldırıp bana baktı, tam gözlerimin içine. “Sen Valenka’sın, beni yok edecek olansın.”

“Beni ilk gördüğün gün, tanıdın mı?” diye sordum yutkunarak. Bu çok tuhaf bir histi, o çocukken onun rüyalarına girmiştim hem de bu halimle ve şimdi seneler sonra karşı karşıyaydık.

Veyn, gülümsediğinde oldukça sıcak bir gülümsemeydi. “Senden nefret etmek imkansızdı,” dedi yeniden ve şimdi neden öyle söylediğini anladım. “Çünkü rüyalarımda da senden hiç nefret etmedim.”

Söylediklerini idrak etmekte güçlük yaşarken “Morna Valenka’yı biliyor muydun?” diye sordum. “Tapınakta onun heykeli var.”

“Morna Valenka’yı Thalron’da senelerini geçiren herkes bilir çünkü Morna Valenka, Thalron’un asıl kurucusudur.”

Bunu beklemediğimi söyleyemezdim ama cümlelerin ağırlığı olurdu, o ağırlık bana öyle bir çarpmıştı ki, kafam hem çok karışmış, hem de fazlasıyla berraktı. Benden Morna Valenka’nın soyundan geldiğim için mi korkuyorlardı? Bu kadarla sınırlı olacağını düşünmüyordum, çok daha farklı bir şeyler olmalıydı.

Ellerim ve ayaklarım daha fazla uyuştuğunda bakışlarım önümdeki bardağa doğru kaydı ve sonrasında bir an bile düşünmeden bardaktaki bütün alkolü içtim. Acı tat genzimi yakarken bardağı bırakıp öksürmeye başladım ve elimin tersiyle ağzımı sildim ama yeterli gelmiyordu.

“Morna Valenka benim neyim oluyor?” diye sordum Veyn’e.

Veyn, bu kadarla sınırlı değil dermiş gibi yüzüme baktı. “Thalron’dakiler senden Morna Valenka’nın torunu olduğun için korkmuyor, Işık Veren. Senden korkuyorlar çünkü…” Gözleri yüzümün her parçasında gezindi. “Morna Valenka’ya benziyorsun. Saçlarının rengi, onun saçlarıyla aynı, bakışların aynı, gözlerinin rengi aynı, yüzün, duruşun, tavrın…” Veyn yutkundu ve eğildiği yerden dik bir duruşa geçti. “Thalron’dakiler senin onun torunu değil, onun ruhunu taşıdığına inanıyor çünkü bilirsin, Kuzey’de ruh dolaşır ve en sonunda intikamını almak için geri döner. Morna Valenka’nın, Yüce Veymor’dan intikam almak için geri geleceğine inanılıyordu.” Çenesiyle beni işaret etti. “Ve onlara göre geldin de.”

Kollarımı kendime doğru sardığımda “İnsanlara göre,” dedim boğuk bir sesle. “Thalron’un asıl sahibi ben miyim?” Veyn hiçbir cevap vermedi ama bakışlarıyla adeta beni onaylıyordu. “Peki neden Veymor, Morna’dan bu denli nefret ediyor? Thalron’un kurucusu ise ona saygı duyması gerekirdi.”

“Çünkü Morna Valenka,” dedi Veyn, sesi ağırlaşıp derinleşirken, “Thalron’u Yüce Veymor’un bildiği gibi yönetmiyordu.” Bir an durdu. “Başka bir inancı vardı. Başka bir bakışı. Thalron’u korkuyla değil, iradeyle tutmaya çalıştı.” Sözleri yavaş aktı; sanki bir yasayı değil, nesiller boyu fısıldanmış bir anlatıyı dile getiriyordu. “Onun zamanında dünya bir kez daha kana bulanmış, bir Dünya Savaşı daha patlak verdiğinde, Kuzey’deki halk Thalron’a sığınmış.” Derin bir nefes aldı. “Duvarlar büyüdü, şehir doldu ama korku da onunla birlikte içeri girdi.” Sonra sesi daha da karardı. “Ve ardından, Thalron’un kalbinde bir iç savaş doğdu.” Bakışları sertleşti. “Bu savaşta, Thalron’u korumak için Morna Valenka, Adanmış’ıyla birlikte öldürüldü.” Kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Bu iç savaş,” dedi sakin ama keskin bir kesinlikle, “Yüce Veymor’un büyükbabası tarafından başlatıldı.”

Veyn eliyle, anlatılmamış onca şey varmış gibi havayı yarıp geçti ama ben daha fazlasını kaldıramıyordum. Nefesim çoktan kesilmişti. Artık her şey yerli yerine oturuyordu. Ölüm tarihleri aynıydı. Çünkü Morna Valenka ve Adanmış’ı, kaderlerini ayrı ayrı değil, birlikte yaşamış ve birlikte tamamlamışlardı.

Adanmış’ı mı?” diye sordum. “Diğer heykel, Morna’nın neyi oluyordu tam olarak?”

“Eşiydi,” dedi Veyn. Sözcük kısa ama ağırlığı vardı. “Thalron’da Adanmış olmak vardır,” diye devam etti; sesi bir kuralı değil, kadim bir yemini hatırlatıyordu. “Bu, her şeye rağmen duyulan sonsuz güvendir. Cana yemin etmektir. İradeni, adını, hatta ölümünü bir başkasına bağlamaktır.” Bakışları bir an uzaklara kaydı. “Morna’nın Adanmış’ı, her şey üzerine yemin ederek ona adandı,” dedi. “Ve onunla birlikte öldü.” Sesi sertleşti. “Üstelik bunu yapmaması gerekiyordu.” Kurtulmak istiyormuş gibi silkelendi sanki. “Şimdilerde Thalron’da Adanmış olmak yasak ama eğer birisi birine Adanmak isterse kurallar daha fazla işler.”

“Nasıl yani?” diye sordum. “Nasıl daha farklı işler?”

“İki insan birbirine bağlılıklarının sözünü verirse o iki insan, tek bir kişi olarak kabul edilir ve her şeyden birlikte sorumlu tutulur. Adanmış olmanın güzellikleri kadar kötülükleri de vardır ve neyse ki Thalron sınırları içerisinde bu denli aklını kaybetmiş başka birisi yaşamamış.”

Buraya geldiğimden beri durmaksızın rüyalar görmemin nedeni bütün bunlar mıydı? O kızıl saçlı kadın Morna Valenka mıydı? İçimden bir ses, annemle babamın bile bu yüzden beni bırakıp gittiğini söylemeye başlamıştı. Sadece onlar değil, Elly de biliyor olmalıydı çünkü ben Thalron’a getirilmeden önce bir defterden söz etmişti ama o defteri alamamıştım. Neler yazıyordu? Bilmediğim daha neler vardı?

Veyn, bardağıma alkol doldururken boşluğa bakıyor, söylediği her şeyi idrak etmeye çalışıyordum. İnsanlar benden kaçıyordu, Svalbard’da bile saçlarımdan dolayı büyücü olduğum konuşuluyordu ve Veymor, Valenka soyadını duyduğunda bile kanının donduğunu hissedebiliyordum.

“Kızıl Kitap’ta bunlar mı yazıyor?” diye sordum Veyn’e. Masanın üzerindeki resimlere her baktığımda ürperdiğimi hissediyordum çünkü bütün bunların ortasında durmaksızın beni rüyasında görmesini hiçbir mantıklı sebebe oturtamıyordum.

“Kızıl Kitap’ı sana vermeyeceğim,” dedi Veyn sorumu havada bırakarak. “Ama kim olduğunu bilmek istiyorsan artık öğrendin, daha fazlasına ihtiyacın yok.”

“Kim olduğumu bilmek istiyordum evet ama daha büyük bir labirentin içine düşeceğimden habersizdim,” dedim resimleri göstererek. “Anlattıklarına göre zaten benim kaderim Thalron için çizilmiş ama ben buradan nefret ediyorum, ben buraya ait…” Sustum, hayır, ait değilim diyemezdim çünkü Veyn, kemanı ilk çaldığında kendimi tuhaf bir şekilde buraya ait hissetmiştim. Hayır, kendimi sadece Thalron’a değil, Veyn’in ruhuna da ait gibi hissetmiştim.

Ellerim saçlarıma geçtiğinde geriye doğru adımladım ve gözlerimi kapattım. Ne yapmam gerektiğini, nasıl bir yol izlemem gerektiğini bilmiyordum. Tek bildiğim çok daha fazlasıydı, çok daha fazlasını istiyordum. Her şeyin en fazlasını istiyordum.

En sonunda gözlerimi açıp ona döndüğümde “Bana bunları neden anlattın?” diye sordum. Çünkü anlatmaması gerekirdi, bu bir sırdı ama bana anlatmayı doğru bulmuştu.

Veyn masanın yanından ayrıldı ve bana doğru yürümeye başladı. Adımları sakindi ama geri dönüşü yokmuş gibiydi. Tam karşıma geldiğinde, aramızda yalnızca bir adımlık mesafe bıraktı. “Neden seni yok etmek için vaktin olduğunu sormuştun,” dedi kısık bir sesle. “İşte vaktinin sebebi bunlardı, Liora.” Bakışları gözlerimin içine kilitlendi. “Bir Valenka olarak,” dedi, sesi ağırlaştı, “ne beni ne de Thalron’u yok etmene, yıkmana ve hatta,” tek kaşını kaldırdı, “yönetmene izin vermeyeceğim.” Bir an durdu. “Bu zamana kadar sana düşmanlık beslemedim,” dedi oldukça net bir sesle. “Sen beni düşmanın sanıyorken bile.” Sözleri artık yumuşak değildi. “Fakat eğer gerçek bir başkaldırın olursa,” diye devam etti, “elinde tuttuğun o güçle, bir Valenka olarak, o zaman senin düşmanın olacağım.”Bakışlarını bir an bile kaçırmadı. “Bunu bil.”

Kirpiklerimin arasından ona bakarken tam da söylediği gibi gözlerinde ilk kez düşmanlığı görüyordum, keza sesi de bir o kadar temkinliydi. İlk kez başkalarının baktığında ne gördüğünü gördüm, Veyn fazlasıyla tehlikeli birisiydi. Bir düşman olarak da onunla savaşmak benden neler götürürdü, tahmin bile edemiyordum. “Thalron’u bu kadar çok mu seviyorsun?” diye sordum tiksintiyle.

“Thalron,” dedi baskın bir sesle, “benim evim. Benim şehrim. Benim ülkem. Benim dünyam.” Bir adım daha attığında aramızdaki mesafeyi sıfıra indirdi. Eli, hiç beklemediğim anda çenemi tuttuğunda yavaşça kaldırdı ve baş parmağı alt dudağıma dokundu. İkimiz de alkol içmiştik ama o benden çok daha fazla içmişti. “Thalron,” dedi üstün bir sesle hatta kibirle, “bana ait, Işık Veren.” Baş parmağı yavaşça alt çenemi okşadığında gözleri dudaklarıma doğru kaydı fakat çenemi kaldırarak aslında meydan okuyuşumu kendisine gösteriyordu. “Thalron’u hangi şekilde olursa olsun elimden almana asla izin vermem, bunu hiçbir zaman unutma.”

Geriye çekilebilir, onu itebilirdim ama bunu istemiyordum. Dokunuşu ona zıt bir şekilde daha yumuşaktı, eli sıcacıktı ve yeşil gözleri bu denli yakınımdayken öyle dikkatimi çekiyordu ki, bir adım bile geri gidesim gelmemişti çünkü itiraf etmem gerekirse Veyn’e bakmayı seviyordum, onun gibi birisini daha önce hiç görmemiştim. Fakat daha önce kimse de bana bu şekilde dokunmamıştı, elbette Elly yüzümü ve saçlarımı okşardı ama şu anki gibi değildi; şu an bu dokunuşun altında artık anlam aramam gerekiyormuş gibi hissediyordum.

“Thalron,” dediğimde dudaklarım kuruduğu için ıslatmak zorunda kaldım. Veyn ise elini bir an bile olsun benden uzaklaştırdı. “Thalron sana mı ait?” Bakışları gözlerimde gezindi sonra burnumda ardından çenemde, her parçamda. Bana bakarken ne görüyordu bilmiyordum ama içimden bir ses, Veyn’in beni tanımaya çalıştığını söylüyordu.

“Evet, Işık Veren,” dedi sakinlikle. “bana ait.”

Gülümsediğimde onu aşağılayarak “Thalron sana değil, Yüce Veymor’a ait,” diye fısıldadım. “Babanı da mı yok edeceksin?”

Veyn hiç düşünmeden cevap verdi: “Gerekirse Yüce Veymor’u da yok edeceğim,” dedi, teklemiyordu bile. “Ve sen zaten bunun farkındasın öyle değil mi? Arena’dan ve belki de Otso Evi’nden beri.”

Zihnimin içindeki bütün çarklar yerine oturmaya başladığında sanki aynı renk dizilmiş taşlar da tek sıra halindeydi. Artık her şeyi çok daha şeffaf, çok daha gerçek görüyordum. “Sen Veymor’a değil, Thalron’a itaat besliyorsun,” dedim hem şaşkınlıkla hem de büyük bir uyanışla. “Çünkü Thalron’u istiyorsun.”

Veyn de gülümsediğinde çenemdeki elini yüzüme doğru ilerletti ve yanağıma dokunduğunda elinin tersiyle yavaşça tenimde gezindi; parmaklarının verdiği his geçtiği her noktada sanki ateşi de çağırıyordu ama ben hâlâ geriye bir an bile olsun çekilmiyordum. Elinin tersini yanağımda gezdirirken “Sana neden dokunmak istediğimi bilmiyorum, Liora,” dedi şüpheyle. “Fakat sana dokunmak istiyorum, sadece rüyalarımda gördüğüm için mi yoksa başka bir sebebi var mı, biliyor musun?” Parmakları tenimde gezinirken gözleri yüzümdeydi. “Dokunduğum yerde tenin alev alev yanıyor, bunun anlamını da sadece sen bilebilirsin.”

Belki de utançtı ama utanmadığımı çok net bir şekilde hissediyordum. Heyecan mıydı? Elimi kalbime koyup nasıl attığına bakmak istiyordum ama şu an kalbim zaten duyduklarımdan dolayı delicesine atıyor, durdurak bilmeden çırpınıyordu. Bana dokunmasından rahatsız oluyor muydum? Hayır, şu an bir rahatsızlığım yoktu çünkü çok tuhaf bir şekilde onun benimle, belki de düşmanlığımızın asıl kanıtını söylerken dokunuyor olması beni rahatlatıyordu. Bütün bunların yanında Veyn’in yaptıklarını sorgulamayı bıraktığımı fark ediyordum; altında bir neden aramaya yoktu. “Rüyalarında sen de var mıydın yoksa sadece beni mi görüyordun?” diye sordum.

“Sadece sen,” dedi, “ve şu an dokunduğumda bir gerçeğe dokunmak, çocukken gördüğüm rüyalar gerçekleşmiş gibi hissettiriyor. Bu çok garip bir his.”

Yüzüne bakarken solgun bir sesle “Thalron’u istiyorsun,” diye mırıldandım. “Bu çok büyük bir şey.”

“Ve Thalron’u alacağım,” dedi üstün bir sesle. Yeşil gözleri, gözlerimin içine baktı. “İstediğim her şeyi alacağım, Valenka. Her şeye rağmen üstelik. Ben Thalron’un sahibi Veymor olacağım.”

Eli, yüzümden boynuma doğru ilerlediğinde parmakları nabzımın attığı noktaya doğru ilerledi. Kaşları hafifçe çatıldığında aslında canımın nasıl da parmaklarının arasında olduğuyla yüzleştiğini biliyordum. “Eğer sana karşı gelirsem beni yok edeceğini mi söylüyorsun?” diye sordum.

Veyn, en sonunda boynumdan elini çektiğinde ve ellerini hızlıca arkasında birleştirdiğinde çenesini kaldırıp bana baktı; sanki büyük bir etkiden kurtulmuş gibi biraz daha çekildiğinde sesi oldukça netti. “Evet,” dedi dürüstçe. “Thalron’un sahibi olmayı ne zamandan beri istediğimi tahmin bile edemezsin.”

Sesindeki ciddiyet, bakışlarındaki kibir ve baskınlık… Tam şu anda gerçekleriyle buradaydı, bu zamana kadar gösterdikleri sadece kendisinin bir kopyası gibiydi fakat şimdi, bütün gerçekleriyle karşımdaydı. Otso Evi’ni yönetmesi, Arena’da Veymor’a karşı herkesin önünde başkaldırması ve hatta beni hizmetkarı yapması bile hem Thalron’dakilere hem de babasına bir tehditti.

Gülümsediğimde bu kez adım atma sırası bendeydi, tam karşısına geçtiğimde yavaşça parmaklarımın ucunda yükseldim ve bu kez, onun yüzüne ben dokundum. Teni duruşuna ters bir şekilde yumuşaktı. Ona dokunduğum anda aslında ne hissettiğini anlamıştım, o benim düşmanım olabilirdi ama olmayabilirdi de. Ona dokunduğumda hissettiğim bir araftı, hem onu kaybedebilirdim, hem de yanımda tutabilirdim.

Fakat beni tanımıyordu, tam olarak hangi noktada ona hançerlerimi saplayacağımı bilmiyordu.

Elimle yavaşça bıçak izinin olduğu yere dokunduğumda ve baş parmağımla sakince okşadığımda “Beni hiç tanımıyorsun,” dedim ve sonra elim yüzündeyken tam gözlerinin içine baktım. “Belki de seni kendime Adanmış yapacağım, bunu hiç düşündün mü?”

Veyn, alayla kahkaha attığında sesi odanın içini doldurdu. Gülümsediğinde ortaya çıkan gözünün altındaki gamzesi, bembeyaz dişleri ve bakışlarına uğrayan neşe… Onu gerçekten neşelendirmiştim. “Bunu hangi güç yaptırabilir ki?” diye sordu dalga geçerek. “Hangi kuvvet beni bir insana Adanmış yapabilir, Işık Veren?”

“Kaderden kaçamazsın, Yüce Veyn,” diye fısıldadım. “Sen henüz Veymor’un kurallarıyla adını bile söyleyemezken ben Valenka olarak Veymor’a başkaldırıyorum, hangimizin daha güçlü olduğunu sorgulamak sence de yanlış olmaz mı?” Kaşlarımı kaldırdım ve büyük bir imayla ona bakarken yüzüne doğru yaklaştım, burnum neredeyse burnuna dokunacaktı. “Benim gücümü asla hafife alma, bana Adanmış olmak isteyen belki de sen olursun, kim bilir?”

Veyn’in çenesinin kasıldığını fark ettim, temasımdan olabilirdi, bakışlarımdan da öyle fakat cümlelerim onu rahatsız etmişe benziyordu. Çok uzun bir süre yüzüme baktı ve bakarken her ne düşünüyorsa bir karar verdiğini çok net bir şekilde anladım. “Ben Valenkaları biliyorum,” dedi en sonunda başını aşağı yukarı sallayarak, elimi yüzünden çektim. “Fakat asıl sen, benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun, Liora. Öyle hiçbir şey bilmiyorsun ki, adımdan bile haberin yok, öyle değil mi? Öyle bilmiyorsun ki beni, bir Adanmış olarak beni düşünebiliyorsun.”

Tam o anda kapının önündeki çan çalmaya başladığında ve elektrik çarpmış gibi geriye doğru çekildiğimde Veyn hareket bile etmeden bana bakmaya devam etti. “Bu kapı açıldığında ne olacak biliyor musun?”

“Ne olacak?”

“Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak.”

Ne demek istediğini anlayamadığımda Veyn, geriye doğru yürüdü ardından kapısını açtığında Liten’i gördüm; bakışları bir anlık bana döndü ve sonrasında “Yüce Veyn,” dedi, sesindeki korku muydu? “Yüce Veymor yargılanmanız için sizi Yüksek Meclis’e bekliyor.”

Ah. Elbette ki benim yaptığımın bir cezası olmayacaktı ama Veyn’in cezası olacaktı; bunu nasıl düşünemezdim? “Geliyorum,” dedi Veyn, başını sallayarak.

Liten, duraksadı ve yanına doğru baktığında tam o esnada, Veymor’un muhafızlarının da burada olduğunu gördüm. “Yüce Veyn,” dedi Veymor’un muhafızlardan birisi. “Hemen emrediliyorsunuz.” Başını ağır ağır salladı. “Silahsız, Asil kıyafetleriniz olmadan ve yüzüğünüzü almam emredildi.”

Veyn, kuralları biliyor olmalıydı ama neden duraksadığını anlayamıyordum. Yargılanması nasıl gerçekleşiyordu? Onu yargılayan kişi Veymor muydu?

Veyn, bakışlarını bana doğru çevirdiğinde ve yüzündeki o gülümseme düşündüğümden daha karanlık bir hal aldığında “Seninle dürüst bir şekilde konuşmak güzeldi, Işık Veren,” diye mırıldandı. “Ama şimdi bu dürüstlüğümü herkesin görmesi gerekecek.”

Bir cevap vermemi bile beklemeden kapının dışına doğru yürüdüğünde ve muhafızlar hemen arkasına geçtiğinde Liten, göz ucuyla bana baktı ardından gözlerine bu kez öfke yerine, hüznün oturduğunu gördüm. Veyn için endişeleniyor olmalıydı ve tuhaf bir şekilde ben de endişelenmeye başlamıştım.

***

Şarkı: Breath of Life, Florence + The Machine

Şarkı: Breath of Life, Florence + The Machine

Thalron’un duvarları hiç bu kadar dar gelmemişti. Bugün, sanki yalnızca çevremi sarmıyorlardı; üzerime doğru eğiliyor, nefesimi kesiyorlardı. Veyn’in kurduğu her cümle zihnimin içinde ucu bucağı olmayan bir ip gibi dolanıyordu ama hangi ucundan tutarsam tutayım, çözülmüyordu. Her düşünce bir başkasına bağlanıyor, beni daha da içeri çekiyordu.

Tek bildiğim artık o uykudan uyandığımdı.
Bunun adı uyanıştı.

Morna Valenka ve onun soyu… Benim atalarım olmalıydı. Thalron’un asıl kurucusu oydu. Ama sonrasında ne olmuştu, hangi yolu seçmişti, en başından beri ne istemişti, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Thalron’un içinde büyük bir savaşın çıktığı ve Morna Valenka’nın o savaşta öldürüldüğüydü. Normalde bu topraklar için şehit sayılması gerekirken, Thalron’dakiler ondan lanetli diye söz etmiş, soyundan nefret etmeyi seçmişti.

Bu nefreti kim büyüttüyse, onun Veymor olduğunu biliyordum. Veyn konuşurken bile gözlerinde o miras kalmış kini görmüştüm. Ben ise gerçekte kim olduğumu bilmiyordum.

Kuzeylilere göre ruh, binlerce yıl dolanırdı. Eğer intikam yemini etmişse, zamanı geldiğinde o yemini yerine getirirdi. Buna Tanrı’ya söz vermek denirdi. İntikam alındığında ruh, sonunda sonsuzluğa kavuşur, huzura erer, bu dünyadan göçüp giderdi. Morna Valenka’nın ruhu benim içimde mi yaşıyordu? Bilmiyordum. Hiçbir cevaba ulaşamıyordum.

Tek bildiğim, buraya geldiğim günden beri durmaksızın aynı kadını rüyamda görüyor olmamdı. Ve en tuhafı, Veyn, henüz çocukken benimle aynı rüyaları görmüş, onları çizmişti. Ormanın içindeydi o kadın. Kalelerin önünde duruyordu. Her yerdeydi.

Bendim. Bundan adımın Liora olduğundan emin olduğum kadar emindim.

Veyn ilk kez bana bu kadar gerçek, bu kadar çıplak konuşmuştu. Gözlerinde düşmanlığın ciddiyetini görmüştüm çünkü hırsı büyüktü; öyle büyüktü ki, tek istediği Thalron’du ve önüne çıkan herkesi ezebilecek kuvvetteydi. Ama buna rağmen, ona bakarken neden öfke duyamadığımı bilmiyordum.

Bu yaşıma kadar kimse bana onun gibi yaklaşmamıştı. Ben de kimseyle onunla konuştuğum gibi konuşmamıştım. Aklımdan vazgeçerek. Kendimden eksilterek. Onun benim Adanmış’ım olabileceğini söylemiştim. Ne cüretle… ya da neye güvenerek, bilmiyordum. Ama kalbim, dilim, geçmişim ve belki de geleceğim, bunu söylememi istemişti. Bana bunu söyleten kuvvetin ne olduğunu da tam olarak bilmiyordum.

Ama gücü kalbinde hissettiğinde, insan önüne çıkan her duvarı yıkabileceğini biliyordu. Ben o duvarları tek tek yıkabilirdim. O duvar Veyn olsa bile.

Burası kapalı bir salondu. Taştan yapılmış, yüksek tavanlı ama hiç penceresi olmayan bir yer. Işık sadece duvarlardaki meşalelerden ve tavandaki dar yarıklardan geliyordu. Salon aydınlık değildi; karanlık sadece biraz bölünüyordu. Orta kısım çukur bir alandı. Yuvarlak ve buzla kaplıydı. Kaygandı. Bilerek böyle yapılmıştı, hemen ortada bir taş duruyordu ve yargılanan kişi o taşın üzerine çıkacaktı.

Salon basamak basamak yükseliyordu ve Thalron’daki herkes ama herkes buradaydı; oturmak yasaktı, hepimiz ayaktaydık. En altta Köksüzler olarak bizler vardık, hemen üst merdivenlerde Tüccarlar yer alıyordu. Karşımızdaki merdivenlerde Asillerden bazıları oturuyordu ama asıl önemli olan bütün bunlar değildi.

Ortadaki oyuğun hemen karşısında beş beş ayrılan on koltuk vardı, tam ortada ise bir taht; bu taht Veymor’a ait olmalıydı. O an anlamıştım, beş Asil, Beş Din İnsanı ve Veymor, Veyn’i yargılayacaktı çünkü oturdukları yerler boştu.

Etrafımdaki kimseyi gözüm görmüyordu, tek düşünebildiğim konuştuklarımız ve şu an neler olacağıydı. Bir yanım Veyn’in yine benim yüzümden yargılandığını söylüyordu ama bir yanım da artık bunu bilerek yaptığının farkındaydı.

Birkaç dakika sonra koltukların orada hareketlenme olduğunda ilk başta Asiller çıkmaya başladı; Nord’u gözlerim aradı ama o yargılayan insanların arasında değildi, dört koltuğa dört Asil yerleştiğinde bir koltuk boş kaldı. Veymor’un hemen yanındaki koltuktu. Veyn’e ait olmalıydı.

Din İnsanları’nın bulunduğu yerdeki kişiler de gelmeye başladığında bu kez tanıdık iki yüz görmüştüm: Birisi Veymora ve diğeri de Maris’ti.

İkisi de koltuklarına oturduğunda Maris, oldukça zarif bir hareketle başındaki başlığını geriye doğru attı, etrafına kaçamak bakışlar gönderdi. Beni görmüyordu ama ben gözlerimi ondan ayıramıyordum bile. Büyük ihtimal bütün bu insanlar Veyn’i yargılayacaktı veya bir juri olarak onu oylayacaklardı, tam olarak bilmiyordum ama bilmeden de kalbimdeki korkunun sebebini çözemiyordum.

Bir anda völva davulları salonun içini doldurduğunda Veymor’un muhafızları göründü ardından Veymor tahtının arkasından açığa çıktı. İnsanlar hep beraber “Yüce Veymor!” diye haykırmaya başladıklarında bazılarının gözünde gerçekten de koşulsuz sevgi vardı, bunu görebiliyordum.

Veyn bunu nasıl alt edebilecekti ki? Onu yok edebileceğini söylüyordu ama Veymor, düşündüğümden daha güçlü bir adamdı, çok daha zeki olduğuna da neredeyse emindim.

Veymor, tahtına oturduğunda ve elini kaldırıp Völva davullarını susturduğunda elleriyle tahtının kollarını sıkıca tuttu. Gergin olduğu her halinden belliydi ama bunu gizlemek bile istemiyordu çünkü öfkeli olması için birçok sebebi vardı.

“Thalron halkı,” dedi Veymor; sesi taş duvarlara çarpıp geri döndü. “Bu topraklarda yasa, kanı ayırmaz. İsimleri tanımaz. Kural, üzerine basıldığı anda cezasını ister.” Bakışları tek bir an bile yumuşamadı. “Benim kanımdan olan Veyn,” dedi; oğlum demedi, “yasaklı olanın sınırını geçti. Elinin değmemesi gereken tapınağa, kendisi girmedi ama iradesini gönderdi ve ulaşılmaması gereken bir şeye ulaşıldı.” Salonda çıt çıkmadı. “Kadim yasalar açıktır,” diye devam etti. “Yasağı çiğneyen, niyetiyle yargılanır. Ve niyet, bazen bir adımdan daha ağırdır.”

İnsanlar birbirine dönüp konuşmaya başladığında kimisi Veyn’i aşağılıyor, kimisi de Veyn’in amacını çözmeye çalışıyordu ama herkesin çok büyük bir şaşkınlık içinde olduğu ortadaydı. Veyn, ilk kez yargılanıyor olmalıydı veya ilk kez böyle bir nedenden yargılanıyordu.

Völva davulları 3 kez vurduğunda oyuğun olduğu yerin ilerisindeki kapı sertçe açıldı ve Veyn’in muhafızlarla içeriye getirildiğini gördüm. Elleri veya ayakları bağlı değildi, muhafızlar onu tutmuyordu, yine bir saygınlık vardı ama parmağına baktığımda yüzüğünün çıkarılmış olduğunu gördüm. Böyle anlarda Veyn adına saygıdan yüzük çıkarılıyordu, bunu anlamıştım.

Veyn ağır adımlarla ortadaki taşa doğru yürürken Thalron halkı sessizliğe gömüldü ve herkes gözünü bile kırpmadan Veyn’e bakmaya başladı. Veyn her adım attığında sanki onu izleyen herkesle tek tek göz göze gelmek istedi, öyle ki bakışları bana döndüğünde sadece benim üzerimde sabit kaldı; o an insanlara değil, bana baktığını anladım. Beni arıyordu.

Taşın üzerine çıktığında ve bakışlarını benden ayırmadığında bu çok uzun sürdü, insanlar bile nereye baktığını görmek için başlarını çevirip benimle göz göze geldiler. Veyn yine de bundan vazgeçmedi, bir kez olsun Veymor’a dönüp bakmadı bile. Sanki onu yargılayan ya da yargılayacak kişi benmişim gibi gözlerini benden ayırmıyordu.

Üzerindeki gömleğinin düğmeleri sonuna kadar açıktı, buradan bir Asil gibi değil gerçekten de suçlu gibi görünüyordu ama bana olan bakışlarıyla bana da suçlu hissettiriyordu, bunu bilmiyordu. Herkes kendi arasında konuşuyor, bakışlarını bir an bile Veyn’den geri çekemiyorlardı. Herkesin dudaklarından aynı kelime dökülüyordu: İhanet. Veymor’a ihanet ettiğini konuşuyorlardı ama bu gerçek değildi, gerçek bundan çok daha beterdi.

“Kurucu Yüce Veymor’un oğlu, Yüce Veyn,” dedi Asillerden bir tanesi ayağa kalkıp. Sözcülerden birisi o olmalıydı fakat Veyn, dönüp bakmadı bile. Bakışları hâlâ benim üzerimdeydi. Asil’in sesinin ardından etrafı kışkırtıcı bir sessizlik kapladı. “Bizimle niyetinizi paylaşın, neden kuralları hiçe saydınız?”

Veyn gülümsedi. “Öncelikle,” dediğinde sesi gürdü, yankılandı, taş duvarlara çarpıp geri döndü. Ama bakışları hâlâ bendeydi. “Yargılanmaya başlamadan önce buradaki herkese söylemem gereken bir şey var.”

Elim enseme gitti. Korkunun nefesi artık oradaydı.Herkes hem ona bakıyordu. Hem bana.

Veyn, gözlerimin içine bakarak sağ elini havaya kaldırdı. Avcunu açtığında bir yüzük gördüm. İlk anda Veyn yazılı yüzüğü sandım. Ama hayır, o altın işlemeliydi. Elinde tuttuğu yüzük büsbütün simsiyahtı. Sanki kömürden oyulmuştu. Sanki karanlığın kendisiydi.

Hemen arkamdan bir Köksüz fısıldadı: “Kıyamet.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde başını ellerinin arasına aldığını gördüm. “Veyn’in elindeki yüzük, kendi adının yazdığı yüzük. Ve onu takması yasak.”

Veyn bu sözleri duymuş gibi, bakışlarını bir an bile benden ayırmadan yüzüğü sağ elinin işaret parmağına geçirdi. Ardından parmağını havaya kaldırdı. Bazıları olduğu yere çöktü. Bazıları korkuyla nefesini tuttu. Bazıları, alkışladı.

Veyn gülümsemeye devam etti. O gülümseme haylazdı ama altında dizginlenmiş, sabırsız bir hırçınlık vardı. İnsanı huzursuz eden, geri çekilmek yerine yerinde mıhlayan türden. Salondaki bütün fısıltılar sustu. “Bir yasağın daha üzerini çiziyorum,” dedi kendinden emin bir sesle. “Tam şu anda.” Ellerini arkasında birleştirdi, çenesini kaldırdı. Ve o yemyeşil gözlerle yeniden gözlerimin içine baktı. “Gerçek adımı,” dedi ağır ağır, “herkesin öğrenmesini istiyorum.”

Bakışı bana kilitliyken, az önce konuştuklarımızın yankısı içimde çınladı; ona, babasının koyduğu yasak yüzünden kendi adını bile dile getiremediğini söylemiştim. Şimdi ise Thalron’un tamamının gözü önünde, o yasağı parçalara ayırıyordu.

“Sen aklını kaçırmışsın,” dedim yalnızca dudaklarımı oynatarak.

Veyn dudaklarımı okudu.

Sonra bana öyle bir baktı ki, o bakışta ne tereddüt vardı ne pişmanlık. Yalnızca karar. Ardından kelimeleri tek tek söyledi; sanki taşın üzerine kazıyordu, sanki geri dönüş ihtimalini bilinçli olarak yok ediyordu: “Ben Veyn Arthur Thalron. ” Salon nefesini tuttu. “Herkes bu adı ezberlesin,” dedi; sesi keskin, sarsılmazdı. “Herkes hafızasına kazısın.” Bakışları hâlâ gözlerimdeydi. Öyle söylüyordu ki, bu sözler Thalron’a değil, doğrudan bana yönelmişti. “Çünkü bu isim,” dedi, “artık yasak değil.” Bir anlık sessizlik çöktü sonra ekledi: “Ve olmayacak da.”

Heheheheheheıke noluyo ya???? Noluyooooo????

En sevdiğiniz kısım efenim?

Teoriler efenim?