logo

16. VELRUNA ÖNCESİ

Views 78173 Comments 5425

Keyifli Okumalar!

(Epey uzun ve yorucu bir bölüm, ara vererek okursanız harika olur. Sonra bölümden tek parça halinde çıkmanız için söylüyorum…)

Şarkı: Brianna Tam, Closure

“Bugün değilse bir gün benim yanımda yerinizi aldığınıza sizi hiçbir zaman pişman etmeyeceğim. Ben Liora Valenka'yım. Hiçbir zaman pişman olmayacaksınız benim yolumda.”

Cümlelerin bazen öldürücü bazen de güçlendirici etkisi olabilirdi, benim az önce kurduğum cümleler için her ikisi de geçerliydi. Güçlendiriciydi çünkü karşımda duran kalabalıktaki insanların bazılarının gözlerinin içinin parladığını görebiliyordum, bazıları inanmasa bile bir kurtuluş yolu olarak beni görüyordu fakat bazılarının da gözlerinde saf nefret vardı, bu nefretin ölçüsü bir insanı ölüme kadar götürebilirdi.

Ama vazgeçmeyecektim, Valenka olduğum için değil, Valenka’nın soyunu bilmeden önce bile bütün bu ezilmelere, zor kullanmalara başkaldırabildiğim için. Sessizlik, çarpık düzenin elinde tuttuğu en güçlü silah olurdu, ben o silahı onların eline vermeyecektim.

Gözlerim kalabalığın üzerinde gezinmeye devam ederken en az Thalron kadar soğuk bir sessizlik ortalıkta kol geziyordu. Yanımdaki iki heykel bile o insanlardan daha sesliydi şu an, duruşlarıyla daha büyük bir tepkiyi doğuruyorlardı.

Bakışlarım oldukça yavaş bir şekilde Tüccarların arasında bile kendini sapsarı saçlarıyla belli eden Tanya’yla kesişti, korkusunu gördüm. Hemen ardından Asillere ve bütün Din İnsanları’na baktım. Maris’in hem büyük bir şaşkınlık hem de büyük bir nefretle bana bakan gözleriyle kesiştim; sanki cümlelerimden dolayı hâlâ yaşayabildiğim için benden nefret ediyordu.

Gözlerimi bambaşka bir noktaya diktiğimde orada beni izleyen bir çift yeşil gözün benden bakışlarını ayırmadığını gördüm. Ne öfke hissediyordum o bakışlarda ne de huzur. Kaşları düz bir çizgi halini almıştı, dudakları bir daha hiç konuşmayacakmış gibi kapanmıştı ama Maris de dahil birçok Din İnsanı’nın bakışları Veyn’e döndüğünde ondan bir tepki beklediklerini anladım.

Şu an varis olan oydu, Veymor burada yoktu ve bir ceza verilecekse, ki yaptığım onlara göre cezayı hak eden bir davranıştı bunu yapması gereken insan Veyn’di fakat cezayı da göze alıp bu cümlelerin ağzımdan çıkacağını bilecek kadar da beni tanıyordu.

Kalabalıktan bir ses, “Valenkaların soyu kurusun!” diye bağırdı, bu ses Tüccarların olduğu taraftan gelmişti. Birkaç başka kişi de onu desteklediğinde bunun olabileceğini düşünmüştüm. Ses çıkaran kişi orta yaşlarda bir adamdı, büyük ihtimal senelerini Thalron’da geçirmişti ve Veymor’un inanışlarıyla kendini zehirlemişti. Ona katılanlar da öyle fakat yeni gelenlerden bir kez olsun böyle bir ses çıkmadı, bu da benim için umut ışığı oldu.

Veyn, bakışlarını yavaşça hemen bir adım arkasında duran Liten’e doğru çevirdiğinde kaşları yavaşça çatıldı; belki onun bana yardım ettiğini anladı, belki de aklından bambaşka düşünceler geçti, bilmiyordum.

“Yüce Veymor yaşasın!” dedi başka bir kadın, bu ses Köksüzlerin olduğu yerden geliyordu. Ayakları çıplaktı, açtı, barınması yeterli değildi ve hatta üşüdüğü kızarmış burnundan bile belliydi ama hâlâ Veymor’un arkasında dimdik duruyordu. Bunun tek bir adı vardı: Körlük.

Açlık ve sefalet içindeyken onları yönetenleri kendinden üstün tutan insanlar, günü geldiğinde üst basamaklarda yaşayanların altın sofralarıyla karşılaştıklarında düştükleri çukuru fark edeceklerdi ama o çukurdan kurtulmak da mümkün olmayacaktı. Çünkü o çukur da kendi korkularıyla örülmüştü, bilmiyorlardı.

Diğer herkese tek tek baktım, bazılarının gözlerinde o inanç tohumlarını gördüm fakat korku, onların da dillerini kesmişti. Yine de, her şeye rağmen benim kurtuluş için bir umut ışığı yakıyor olmam onların kalbini aydınlatacaktı ve o insanları kazanabilmek için elimden gelen her şeyi yapacaktım.

Yutkunduğumda gelecek olan her şeye kendimi hazırladım. Asıl şimdi o muhafızlar üzerime gelebilirdi, Veyn Thalron yasaklarına göre hareket edebilir, benim için en keskin emrini verebilirdi, yalnız ve tek başıma başkaldırabildiğim için ufacık bir pişmanlık bile duymayacaktım.

Fakat düşündüğüm gibi olmadı.

Veyn, bulunduğu yerden ayrılıp benim olduğum yere doğru yürümeye başladığında bütün kalabalık ona dönüp baktı, insanların aklından geçenleri okumak elbette ki zor değildi ama Veyn, sanki o kalabalık onu izlemiyormuş gibi gözlerini benden bir an bile olsun ayırmadan bulunduğum yere doğru yürüyordu, bir adım arkasında ise Liten vardı.

Tam şu anda Veyn’in yapacağı her hamle, onun Thalron için olan kaderini de belirleyecekti. Eğer ki bir ceza verirse hem bana sırtını dönecekti, hem de bu zamana kadar paylaştığımız her şeye. Eğer bir ceza vermezse büyüdüğü ve yetiştiği o Thalron inanışları, bir toz bulutu gibi dağılacaktı. Kendimi onun yerine koymayı bile hiçbir şekilde istemiyordum çünkü ben olsaydım, ne yapacağımı çok iyi biliyordum.

Onu cezalandırırdım, inandıklarım için.

Ve belki de onu cezalandırdığım için sonrasında da kendime bir ceza keserdim.

Veyn tam karşıma geçtiğinde ve yemyeşil gözleriyle gözlerimin içine baktığında sırtı kalabalığa dönüktü, gözlerinde ise ne öfke gördüm, ne bir tedbir. Sadece bakıyordu, belki de bu bir vedaydı, belki de kararından birkaç saniye önce benimle göz göze gelmek istemişti.

Çenemi biraz daha havaya kaldırdım, yolumdan hiçbir şekilde geri dönmeyeceğimi görmesi için.

Veyn, yavaşça sırtını bana doğru döndü ve sonra kalabalığa doğru baktı. Ellerini arkada birleştirdiğinde kalabalıktan ufacık bir çıt sesi bile çıkmıyordu, herkes gelecek olan o kararı bekliyordu. Bu sadece Thalron’a, Veymor’a değil, Veyn’e yapılan da büyük bir saygısızlıktı, her şey bir yana ben onun hizmetkarı olarak bunu gerçekleştiriyordum, cesaretimin nereden geldiği bile sorgulanmaya açıktı.

Veyn, derin bir nefes verdi ve sonra gür bir sesle dudaklarından o kelimeler döküldü: “Herkes kendi kalesine dönsün!” Benim bile şaşkınlıktan dudaklarım aralanırken onun ne yapmaya çalıştığını çok daha iyi anladım. Önümde duruyordu, beni her şeyden koruyabilmek için.

İnsanlar birbirine baktı, Din İnsanları’nın bulunduğu yerden mırıldanmalar yükseldi. Veyn, geri adım atmadı ve biraz daha çenesini havaya kaldırdı. Onu sorgulama hakkı Tüccarlara ve Köksüzlere kalmamıştı ama Din İnsanları’nın bakışlarındaki o sorgulayan ifade öylesine netti ki, bu anın sonrasını düşünmek bile istemiyordum.

Kalabalık hareket bile etmedi, herkes sessizce izlemeye devam etti. Veyn bir kez daha tekrar etti: “Beni duydunuz, herkes kendi kalesine dönsün!”

İlk önce Köksüzlerin bulunduğu yerde hareketlenme oldu ve o insanlar kendi kalelerine gitmek için arkalarına yöneldiklerinde Tüccarlar da onları takip etti. Aralarındaki konuşmalar fısıldaşmalardan ibaretti ama ne konuştuklarını çözebilmek zor değildi, herkes ama herkes Veyn’in bu kararını sorguluyordu.

Din İnsanları ve Asiller yerinden hareket etmezken birkaç Din İnsanı’nın bizim olduğumuz yere doğru ilerlediklerini gördüm, aralarında Maris de vardı. Veyn, biraz daha geriye doğru çekildiğinde tam önümde durdu, adımlarca ileriden olanları izleyen Olaf ve ailesinin gözlerinden şaşkınlık çok net bir şekilde okunabiliyordu.

Maris, Maris’in babası ve Veyn’in Amcası tam karşımızda durduğunda diğerleri hâlâ gerideydi ama hareket bile etmiyorlardı.

“Onun cezasını herkesin önünde kesmeliydin,” dedi Veyn’in amcası baskın bir sesle. “Bu şekilde kimsenin içi soğumayacaktır.”

Sesindeki o nefret bana ulaştığında kaşlarımı çattım ve öfkeyle ona baktım fakat Veyn’in Amcası, gözlerini Veyn’den ayırmıyordu. Bana tek bakan kişi Maris’ti, gözlerinde yenik bir ifade değil, aksine her şeyi fark eden bir kadın vardı. Belki vazgeçmeyeceğimi anlamıştı, belki de beni yenemeyeceğini ama o masum görüntüsünün altında yatan kibirli kadının benimle ilgili birçok planı olduğundan oldukça emindim.

Veyn, derin bir nefes verdi ve sonrasında tek nefeste “Liora Valenka ceza almayacak,” dedi kendinden emin bir sesle. Bunu sesli bir şekilde dile getirdiği için geride kalan diğer herkes de birbirine bakıp sorgulamaya başladılar.

Veyn, her ne olursa olsun, Thalron yasalarını hiçe saydı benim için.

“Bu kabul edilemez,” dedi Maris’in babası öfkeyle. “O bütün kuralları hiçe saydığı gibi Thalron’u da ayaklarının altına alıyor ve sen ona ceza vermeyeceğini mi söylüyorsun?”

Veyn, bulunduğu yerden öne doğru bir adım attı ve sonrasında Maris’in babasının karşısına geçtiğinde üstten üstten ona baktı. “Ne zamandan beri kararlarımı sorgulama hakkını kendinde buluyorsun?” Tek kaşını havaya kaldırdığında baştan aşağı onu süzdü. “Ve ne zamandan beri benimle bu şekilde konuşabileceğine inanıyorsun?”

Maris’in babası yutkunduğunda gözlerine öyle bir korku oturdu ki, Maris de babasını korumak istermiş gibi öne çıkmak zorunda kaldı. “Ben,” dedi kekeleyerek. “Ben senin için söylüyorum, bu şekilde insanların saygısını kaybedeceksin çünkü koruduğun bu Köksüz, hepimizi hiçe sayıyor. Sen de dahil.”

Veyn, gözlerini kıstığında omzunun üzerinden bana doğru baktı ve o an ne düşünüyorsa bu öylesine uzun sürdü ki, verdiği kararı değil de bu kararı neden verdiğini sorguluyor gibiydi. Yeniden Maris’in babasına doğru döndüğünde “Benim babam, canının istediğini koruduğu zamanlar sesin çıkmıyorken şimdi bana mı sesin çıkıyor?” diye sordu. “Hâlâ konuşmaya devam ediyorsun ve beni sinirlendiriyorsun, bunu yapma.”

Veyn’in amcası sözü devraldı. “Eğer Valenka’nın önüne geçmezsen, birçok insan da onun peşinden gidecek ve bunu düzeltme şansın azalacak. En başından gerekeni yapman gerekiyor, Veyn.”

Veyn zaten bütün bunların farkındaydı, bunu çok iyi biliyordum. Eğer bu yaptığımı bir başkası yapsaydı, yaşanacakları hayal dahi edemiyordum ama Veyn beni korumayı seçmişti.

Uzun bir süre sessiz kaldı ve sonrasında amcasından bakışlarını ayırıp yeniden geride kalan insanlara doğru baktı. “Herkes kalesine dönsün!” Bakışlarını amcasına çevirdi. “Herkes.”

O anda, Veyn’in amcası ve Maris’in babası birbirine baktığında artık söyleyebilecek hiçbir şeyleri kalmadığını, söyleseler bile geçerli hiçbir tarafının olmayacağına emin oldular. Sadece Thalron’u değil, Veyn benim için kendini de yok hükmünde sayıyordu.

Herkes dağılmaya başladığında Veyn’in Amcası ve Maris’in babası da onlara ayak uydurdu fakat Maris durmaya devam etti. Veyn, bakışlarını ona çevirdiğinde gitmeye hiçbir niyeti olmadığı her halinden belli oluyordu.

“Heykelleri kaldırtacaksın, insanların kendi kalelerine dönmesini söyleyeceksin ve sadece bu kadar mı?” Maris’in sesi öylesine öfkeli geliyordu ki, daha önce onu bu şekilde duymadığıma emindim. Adımlarca uzaktan bizi izleyen Olaf ve ailesi hariç kimse kalmamıştı, onlar da bizi duyamıyorlardı. “O bir suçlu, Veyn, beni duyuyorsun değil mi? Bunu söylemekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim, o bir suçlu ve sen bir suçluyu koruyorsun.”

Veyn bir süre sessiz kaldı, hatta öyle ki onu dinliyor mu diye bile düşünmek zorunda kaldım ama en sonunda “Bu kadar büyük öfkenin sebebi, Veymor’a üzüldüğün için mi?” diye sordu dalga geçermiş gibi. “Çünkü Valenka’nın o zehri koymadığını bildiğin halde bunu öyleymiş gibi şikayet eden sadece sensin.”

“Ne?” dedi Maris hırsla. “Asıl senin öfkelenmiyor olman çok garip değil mi?” Soruyu sorarken gerçekten de kulaklarına inanamıyor gibiydi. Kaşları çatıktı. “Veyn,” dedi Maris kısık bir sesle. “O Köksüz’ü neden koruyorsun?”

Sorusu, benim de cevabını merak ettiğim bir soruydu. Hatta emindim ki, birçok insan da bunu sormaya cesaret edemiyordu ama aklından bu soruyu durmaksızın geçiriyordu.

Veyn, Maris’in yüzüne bakarken herhangi bir duygu değişimi yaşamadı fakat kaşları yavaşça çatıldığında ve sonrasında gözleri ağır ağır bana doğru döndüğünde gözlerimi bir an bile olsun onlardan ayırmadım.

“Neden koruyorsun?” dedi Maris bir kez daha. “Neden cevap vermiyorsun?”

Veyn, gözlerini benden ayırdıktan sonra Maris’e baktı ve yüzünde silik bir tebessüm oluştuğunda kaşlarım çatıldı. “Maris sence aşk diye bir duygu gerçekten var mıdır?”

Maris, ilk önce sessiz kaldı ve sonrasında “Bilmiyorum,” diyerek hızlı bir cevap verdi. “Bunun konumuzla ne ilgisi var Veyn? Ben sana o Köksüz’ü neden koruduğunu soruyorum.”

Veyn, durmadı. “Peki sence benim gibi bir adam aşık olabilir mi?”

“Eğer aşk gibi bir duygu sahiden de varsa herkes bu duyguyu yaşayabilir,” dedi Maris, belki de dünyanın en mantıklı cümlesini kurarak. Veyn, başını ağır ağır aşağı yukarı salladı ve sonrasında gelişigüzel bir şekilde omzunu indirip kaldırdı. “Ama annem, aşkın her zaman zehirli olduğunu söyler, insana iyi gelmeyen duygulardan bir tanesiymiş.” Veyn, merakla Maris’e döndü. “İnsan aşık olunca aklını susturabilirmiş ve bu en kötüsü.”

Veyn, tek kaşını havaya kaldırdığında “Bir anda bütün her şeyi yok sayabilecek kadar aklını susturmaktan söz ediyorsun değil mi?” diye sordu. “Hatta belki de çok daha fazlası, aklın susmasa bile sen onu dinlememeye başlıyorsun.”

Yutkunduğumda Maris, “Belki de,” dedi sorgular gibi. “Fazlasıyla güçsüzleştiriyor.” Veyn, hiçbir cevap vermeden Maris’in yüzüne bakmaya devam etti ama bir şeyler düşündüğü ortadaydı. “Fakat konuyu değiştirme çabanı anlıyorum, Veyn.”

“Konuyu değiştirmiyorum,” dedi Veyn, sakin bir sesle. Tek bir cümle, altında birçok anlam vardı.

Maris ise “Değiştiriyorsun,” diyerek çıkıştı. “O Köksüz’ü korumaya devam ettiğin sürece saygını ve itibarını kaybedeceksin. Senin yerinde Yüce Veymor olsaydı, bugün o Köksüz’e haddini bildirirdi ama sen…”

Veyn, en sonunda bıkkın bir nefes verdi. “Bunları dert etme, Maris, ben her zaman ne yaptığımı bilirim.”

“Hayır.” Maris’in keskin sesiyle öfkesini işittim. “Senin itibarın demek, benim de itibarım demek. Neredeyse bir hafta sonra evleneceğiz, Veyn, evlenmek zorundayız fakat sen bir ip üstünde yürüyorsun.” İçimde kaynar kazanlar kaynamaya başladığında dudaklarımı dişlerimin arasına aldım. “Ve bu bana da zarar verecek diye korkuyorum.”

Veyn, çok uzun bir süre sessiz kaldı ve sonrasında “Uykum var,” dedi tek nefeste. “Bunları konuşmak istemiyorum.”

“Uykun mu var?” Maris alayla güldü. “Beni de kovuyor musun?”

“Maris,” dedi Veyn ve öne doğru bir adım attı, aralarında bir adımlık bir mesafe kaldı. “Seni bir kez uyaracağım ve bir daha da uyarmayacağım.” Sesi öylesine netti ki, olduğum yerde sarsıldığımı hissettim. “Kimseden emir almıyorum, almayacağım da. Kimsenin aklına ihtiyacım yok ve kimse kararlarımı sorgulama haddine de sahip değil. Köksüz’ümü koruyorum çünkü ben böyle istiyorum, bütün Thalron halkı önümde dikilse de onu korurdum, değil sen, değil babam, Köksüz’üm bile onu korumamı istemese,” dedi üzerine basa basa. “Ben yine onu bugün korurdum.”

Maris’in tokat yemiş gibi olduğunu ben de buradan anlayabiliyordum. Çok uzun süre sessiz kaldı ve sonrasında “O halde onu Thalash’a gönder,” diye fısıldadı. “Duydum, Olaf, onu senden istemiş. Bu şekilde hem onu korumuş olursun hem de istediği o özgürlüğe kavuşmasını sağlarsın.”

Veyn’in arkada birleştirdiği elleri sıkılaştığında çenesinin de kasıldığını fark ettim. “Bunu nereden duydun?”

“Din İnsanları ve Asiller sadece bunu konuşuyor,” dedi Maris sakinlikle. “Olaf, herkesin Valenka’dan rahatsız olduğunun farkında ve böyle bir yol önümüze açılıyor.” Maris’in eli, Veyn’in omzuna dokundu ve sıktığında Veyn’e doğru yaklaştı. “Onu neden koruduğunu biliyorum,” dedi, sesinde yapay bir şefkat mi vardı? “Çünkü annene benzetiyorsun, öyle değil mi?” Veyn’in daha fazla öfkelendiğini hissettiğimde omuzları kasılmaya başladı. “Eğer annen gibi bir hayatı olmasını istemiyorsan onu Thalash’a göndermelisin, burada Thalron sınırları içerisinde yaşayabilecek birisi değil o, bunu çok iyi biliyorsun.”

Veyn’in bakışlarındaki ifade öyle bir değişmişti ki, Maris bile ne söylediğini düşünmek zorunda kalmıştı. Veyn, duraksamadan Maris’in omzundaki elinin bileğini tutup aşağı indirdi ve sonrasında “Benim sınırlarım vardır,” dedi net bir sesle. “Ve Liora Valenka o sınırların içinde daima benim yanımda kalacak. Ne Thalron,” dedi üzerine basa basa. “Ne Thalash onu benden bir adım bile uzaklaştırabilir, izin vermem.”

Maris’in yüzündeki ifade değiştiğinde kaşları yavaşça çatıldı, çenesini havaya kaldırdı ve sonrasında ellerini önünde birleştirip üstün bir sesle “Ya Köksüz kendi isteğiyle Thalash’a gitmek isterse?” diye sordu.

“Thalron’da olan kimse, başka bir birliğe gidemez, yasak,” dedi Veyn bir anda.

Maris, dayanamayıp güldüğünde “Yasak mı?” diye sordu. “Sen yasakları bu kadar önemsiyor olsaydın Valenka’yı bu kadar korumazdın değil mi?” Maris, kibirle başını iki yana salladı. “Veyn,” dedi ve ismini söylerken hem öfkesini hem de hırsını fark ettim. “Aptal bir kadın olmadığımı biliyorsun değil mi? Sadece çok kolay bir şekilde aptala yatarım ve kimse bunu fark etmez.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Veyn umursamaz bir ses tonuyla.

Maris derin bir nefes verdi, gözlerine gerçek bir nefret oturdu ve sonrasında çenesini havaya kaldırıp benim oradaki varlığımı bile yok sayarak o soruyu sordu: “Köksüz’e aşık mı oldun, Veyn?”

Elimle ağzımı kapattığımda diğer elim kalbime doğru gitti. Veyn bu soru karşısında donakaldığında kimsenin geçip de ona bunu sormaya cesaret edemeyeceğini biliyordum ama Maris yapmıştı. Veyn bir süre sessiz kaldı ve sonrasında “Bu sorunun cevabı neyi değiştirir?” diye sordu ucu açık bir yanıt vererek. Ben de buradaydım ama Maris, sanki bilerek benim bulunduğum bu yerde bu konuşmayı gerçekleştiriyordu. Bakışları sadece birkaç saniye bana döndüğünde gözlerindeki ima baştan aşağı beni esir almıştı.

Maris, gülümsedi ve sonrasında parmaklarının ucunda yükselip Veyn’e doğru yaklaştı. Derin bir nefes verdikten sonra “Birçok şeyi,” dedi hırsla. “Eğer o Köksüz’e aşık olduysan, eğer ona bir şeyler hissediyorsan, bu senin varisliğini de, kurallarını da ve hatta o yüzüğünü de elinden alır.” Sesinde tehdit vardı. “Sen bir Asilsin, Thalron topraklarında değil bir Köksüz’e bir şeyler hissetmek, onunla göz göze bile gelemezsin, kural bu. Seneler boyunca da böyle devam etti. Eğer böyle bir şey varsa ve ortaya çıkarsa Thalron halkının seni artık ciddiye alabileceğini mi düşünüyorsun?” Maris, dilini damağına vurdu ve sonra elini kaldırıp Veyn’in yüzüne yerleştirdi. “Neyse ki,” dedi sevecen bir ses tonuyla fakat sesindeki o ima anlaşılmayacak gibi değildi. “Neyse ki sen bir Köksüz’e aşık olmayacak kadar aklı başında birisin, öyle değil mi, Veyn? Bu kendi adının üzerini çizip, bir Köksüz için kendini mahvetmek demek olurdu.”

“Beni tehdit ediyorsun,” dedi Veyn düz bir sesle fakat içinde neler düşündüğünü tahmin bile edemiyordum. Öfkelenmişti, belki de öfkesi bu sorunun cüretineydi, belki de tehditlerden ötürüydü ama öfkesini gizlemiyordu.

“Hayır,” dedi Maris, elini Veyn’in yüzünden çekip gülümseyerek. “Sadece kendi geleceğimi düşünüyorum. Seninle evleneceğim,” dedi bir emir gibi. “Ve senden bir çocuk dünyaya getirip Thalron’a Veymora olacağım. Bunun önünde kim durursa dursun, ezer geçerim çünkü senelerdir hayatımı sadece ve sadece bunun için yaşadım, çocukluğumdan beri sadece bunu bilerek büyütüldüm. Öylesine bir Din İnsanı olup ölüp gitmeyeceğim Thalron’dan.” Geriye doğru çekildi Maris üstünlükle. “Şimdi biraz dinlen, uyu, Veyn, umarım gözlerini açtığında eski Veyn olarak uyanırsın çünkü diğer türlü, beni de karşına almış olacaksın ve emin ol, beni karşına bile almak istemezsin.”

Üzerini düzeltti, saçlarını omuzlarından arkaya doğru attı ve kibirle bana baktıktan sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Buz gibi bir rüzgar estiğinde ve dakikalardır duran karlar yeniden yağmaya başladığında o heykellerle beraber ben ve Veyn orada kaldık. Tam olarak neresine şaşırmam, neresini sorgulamam ve neresinden tutmam gerektiğini bilmiyordum ama bu yaşanılanlar kendimi bile sorgulamama sebep olmuştu.

Veyn, Maris’in arkasından bakarken bizden birkaç adım uzaktaki Liten olanları izliyordu, Olaf ve ailesi ise hâlâ bize bakıyordu. Ne kadar süre orada öylece kaldık bilmiyordum ama en sonunda Veyn, başını bana çevirmeden “Benimle geliyorsun,” dedi kesin bir emir gibi. Bulunduğu yerden ayrıldığında ve ben de peşinden ilerlemeye başladığımda Liten de bizi takip ediyordu. Veyn’in bakışları Olaf ve ailesinin bulunduğu yere doğru döndü, Olaf ise dalga geçermiş gibi bize elini salladı sırıtarak. Öylesine keyif alıyorlardı ki sanki bu, onlar için bir eğlenceden ibaretti.

Veyn, kendi kalesinin olduğu yere doğru yürürken sessizlik aramızdaydı, Liten’le sadece bir kez göz göze geldik, o bana heykeller konusunda yardımcı olmuştu ve büyük ihtimal Veyn bunu anlamıştı ama hiçbir şey söylememişti, söylediyse bile ben bilmiyordum ama bunu anlamak elbette ki zor değildi.

Şarkı: French Fuse- Electro Symphony, Space (Live Orchestra)

Veyn’in kalesinden içeriye girdiğimizde Veyn, arkasına bile bakmadan merdivenlerden yukarıya çıkmaya başladı, ben de onu takip etmeye devam ettim. Liten, aşağıda kaldığında son kez omzumun üzerinden dönüp ona baktım, sadece bir kez başımı teşekkür edermiş gibi salladığımda o da başını eğdi: ricayla değil, sanki büyük bir saygıyla. Bu beni şaşırtırken diğer tarafa doğru yürüdü, o an her anlamda arkamda Liten’in varlığını hissetmek beni bambaşka bir noktaya götürmüştü.

Veyn, yemek odasından içeriye girdiğinde kapıyı açık bıraktı, ben de peşinden girdiğimde ve kapıyı kapattığımda bir an bile beklemeden masasının üzerindeki çelik sürahiye doğru ilerledi ve kendine bir kadeh içki doldurdu. Tek dikişte o içkiyi bitirdiğinde ben hâlâ kapının önünde durmuş ona bakıyordum. İkinci bardak içkisini de doldurdu ve bardağı eline aldıktan sonra masaya yaslanıp vücudunu bana doğru döndürdü. Bir şeyler söylemesini bekledim ama bir süre yüzüme bakarak elindeki içkiden birkaç yudum içti, öyle bir izledi ki beni, aklından geçenleri duymak istedim.

En sonunda, “Beni neden korudun?” diye sordum ve sessizliği bölen kişi ben oldum. “Bunu yapmaman gerekirdi.”

Veyn, gözlerini bile kırpmadı ve yemyeşil gözlerinden bambaşka bir duygu geçti. “Asıl seni kendinden nasıl koruyacağım, Liora?” diye sordu ve bu soruyu sorarken son derece ciddiydi hatta öfkeyi hissediyordum. Az önce o kadar insanın önünde göstermediği öfkesini, şimdi bana yalnızken gösteriyordu. “Asıl seni Thalron’dan nasıl koruyacağım, söylesene bana.”

“Bu soruma cevap değil,” dedim kaşlarımı çatarak. “Beni neden korudun?”

Veyn, büyük bir nefes verdiğinde kaşları çatıldı ve içki bardağını tutan eli sıkılaştı. Bana öyle bir baktı ki, sanki bunun cevabını ben biliyordum. Onu tanıdım tanıyalı bana karşı hiç bu kadar öfkeli görmemiştim ama öfkesinin sebebi kendisinden daha çok bana gibiydi. “Sen,” dedi ardından sustu, her ne olursa olsun kelimeleri seçmeye çalıştığını anladım. “Sen, burada canının istediği her şeyi yapabileceğini mi düşünüyorsun?” diye sordu ve beni işaret etti. “Başkaldırdığın her an, bir adım daha geriye gidiyorsun ve kendin geriye gittiğin gibi bana da bunu yapıyorsun. Ne sanıyorsun? Thalron’da yaşayanların senin arkanda duracağını mı?”

Kaşlarım çatıldığında “Bana öfkelenmeye hakkın yok,” diyerek çıkıştım. “Hiç işlemediğim bir suç yüzünden yargılanacaktım, üstelik bu senin suçundu çünkü babanı zehirleyen sendin. Kaçtım, kendimi zor kurtardım ve elbette ki geriye döndüğümde sessizce yargılanmayı beklemeyecektim. İnançlarımın peşinden gideceğim, Veyn ve bunu da herkese göstereceğim çünkü senin düşündüğünün aksine buradaki birçok insan kurtuluş arıyor.”

“Buradaki insanların çoğu senelerdir Thalron inanışlarına sahip ve ne kadar çok insanın nefretini kazandığını tahmin bile edemezsin,” dedi kısık bir sesle ama bağırsa daha az bir etkisi olurdu. “Onlara yemek vererek, ayakkabı vererek ve hatta düşüncelerinle onları yönetmeye çalışarak bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorsun ama buradaki kimseyi tanımıyorsun. Şimdi burada yaşayan birçok insan seni yok etmek istiyor, tamamen açık hedef halindesin artık.”

Duvara çarpmış gibi olduğumda “Bir insanın fikrini bile değiştirsem yeter,” dedim hırsla. “Çünkü o bir insan, başka bir insanın da fikrini değiştirebilir. İstediğin her şeyi yiyebildiğin için aç insanları anlamıyorsun, üşümediğin için soğuğun ne demek olduğunu göremiyorsun, siz öyle bir kibir içinde yaşıyorsunuz ki bir insanın neye ihtiyacı olabileceğini bile göremiyorsunuz.”

Veyn, içki bardağını kafasına dikti ve sonrasında masaya sertçe koyup “Kendi sonunu getirmek için elinden geleni yapıyorsun,” diye çıkıştı.

Alayla güldüğümde “Öfken bunun için mi yoksa herkesin önünde beni koruyup adına leke getirdiğin için mi?” diye sordum çekinmeyerek.

Veyn’in bakışlarındaki ifade değiştiğinde yaslandığı yerden doğruldu ve sonrasında “Önceliğim kendim olsaydı, şu an karşımda duruyor olmazdın,” dedi net bir sesle. “Önceliğim sensin ve seni bile kendinden korumaya çalışıyorum ama sen bildiğini okuyarak ölüme bir adım daha yaklaşıyorsun.”

Kollarımı önümde bağladığımda hırsla ona doğru “Korkuyorsun çünkü insanların fikri değiştiğinde Thalron’un inanışlarının da çökeceğini biliyorsun,” dedim kendimi tutamayarak. “Senin aksine o insanların gözlerinde nefretten ziyade umut ışığı da gördüm ve o umut ışığı için her şeyi yapacak, bu aptal düzeninizden hem kendimi hem de insanları kurtaracağım.”

Veyn, burnunun kemerini sıktı ve gözlerini kapatarak derin bir nefes verdi. Bir süre sessiz kaldığında sabırla onu bekledim. Gözlerini yeniden açtığında masanın yanından ayrılıp bana doğru yürüdü. Yerimden ufacık bile hareket etmedim ve dik bir şekilde ona bakmaya devam ettim. “Valenka,” dedi üzerine basa basa, kendine kim olduğumu hatırlatmak istermiş gibi. “Ne Thalron’u ne de buradaki insanları tanımıyorsun. Senelerdir burada nefes almış birçok insan için Veymor her şeydir, inançları ise asla yok edilemez. Sana inanan insanlar olsa bile geriye kalanları yenemezsin çünkü güç, onların elinde.”

“O halde gücü kendi ellerime alacağım,” dedim tek nefeste. “Fakat asla vazgeçmeyeceğim.”

Veyn, yüzüme bakarken sabrının sınırlarında dolaştığımı çok iyi biliyordum ama umurumda da değildi. “Şimdi seni neden o gemiye bindirdiğimi daha iyi anlaman lazım,” dedi baskın bir sesle. “Çünkü buradaki varlığın ilk önce kendine zarar veriyor.”

Alayla ona baktığımda “Belki de Maris’i dinlemeli ve beni Thalash’a göndermelisin,” dedim ciddiyetsizlikle. “O zaman benimle de uğraşmak zorunda kalmazsın.”

Veyn’in yüzündeki ifade tamamen değiştiğinde çenesi kasıldı ve nefesinin kesildiğine şahit oldum. “Maris’in söylediklerinden tek aklında kalan kısım bu mu?” diye sordu. “Neden bu noktaya odaklanıyorsun?”

“Hayır,” dedim ellerimi kaldırarak. “Bir de seni varisliğinle tehdit etmesi var öyle değil mi?” Öfkem gitgide katlanıyordu ve ben öfkelendiğimde dokunduğum her yeri yakabilecek kadar gözü dönmüş bir kadın oluyordum. “Zaten asıl problem bu değil mi? Beni korudun, kendi itibarını zedeledin ve birçok insanın sana olan inancını körelttin. Öfkelisin çünkü buna sebep olan kişi ben oldum.”

“Elbette bu da bir sebep,” dedi Veyn. “Çünkü geldiğin günden beri seni korumaya çalışırken kaç kez kendi adımın üzerini çizdim, hatırlamıyorum fakat sen, bana hiçbir şekilde yardımcı olmuyorsun. Sadece bana değil, kendi canını bile korumak için bir çaba sarf etmiyorsun.”

“Ne bekliyorsun?” diye bağırdığımda sesim duvarlara çarpıp geri bana döndü. “Hayatıma Köksüz olarak devam etmemi, senin hizmetkarın olarak yaşamamı, arada sırada seni eğlendirmemi ve sonrasında da her şeye sessiz kalmamı mı? Bu ben değilim! En başından beri de hiçbir zaman böyle bir kadın olmadım ve sen beni Thalron’a getirirken bunu bile bile getirdin!” Susmadım, devam ettim. “Burada doğduğun, Thalron inanışlarına sahip olduğun ve buna zorunlu kaldığın için seni suçlamak istemiyorum ama bir saniye bile olsun bu aptal düzenin saçmalığını hiç mi düşünmüyorsun?”

“Sana saçma gelen her şey, beni var eden şeyler,” dedi Veyn, benim aksime o sesini yükseltmiyordu ama öfkeli olduğu her halinden belliydi. “Ben varis olmadığım sürece yok hükmündeyim, görmüyor musun?” Yutkunduğunda bir adım daha attı ve kollarını iki yana açıp kendini gösterdi. “Adımı söyledim, Arthur olduğumu herkes biliyor ama sen de dahil hiç kimse bana Arthur demiyor, neden biliyor musun? Çünkü ben Veyn’im, kurucunun oğluyum, kurucunun oğlu olduğum sürece varım, diğer türlü yok hükmündeyim, kimse beni umursamıyor, adının bile bir öneminin olmadığını düşün. Benim adımın önemi bile yok.” Yutkunduğunda kısık bir sesle devam etti. “Beni ben yapan her şeyi elimden almaya çalışıyor senin inandıkların, Veyn olmadığımda bile isimsiz birisiyim buradaki herkes için. Bunun ne anlama geldiğini sen anlayabilir misin?”

“Bunlar sadece sana inandırılanlar,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Seni bu şekilde büyüttükleri için eğer bir varis olmazsan her şeyin senden alınabileceğine inanıyorsun, Veymor’un zehri bu, görmüyor musun?”

Veyn, gülümsediğinde mutluluktan çok uzaktı. “Bana neden Arthur demiyorsun?” diye sordu. “Sen bile kabullenmiyorsun varlığımı, başkaları nasıl kabullensin ki?”

Tek bir soru, verilebilecek birçok cevap vardı ama ben verecek hiçbir cevabım yokmuş gibi onun yüzüne bakmaya devam ettim. Sabırla bir cevap vermemi beklediğinde “Çünkü,” dediğimde duraksadım ve ne diyeceğimi bilemeyerek başımı pencereye doğru çevirdim. “Çünkü seni Veyn olarak tanıdım.”

Bu kez gülüşü sesli bir hal aldı. “Çünkü sen bile Arthur olduğumu kabullenemiyorsun, kimse kabullenemiyor. Yirmi dokuz yıllık hayatımda bir kişinin bile yürekten bana Arthur dediğini işitmedim, annem bile korkusundan bana bir kez olsun Arthur demedi, hâlâ diyemiyor.” Nefesini verdiğinde omzunu indirip kaldırdı. “Senin gerçeklerin var, masalların var, doğruların var, dünya hakkında bildiğin birçok şey var, arkadaşların var ve hatta buraya gelmeden önce farklı bir hayatın vardı ama benim için bunların hiçbirisi yok, anlamıyor musun? Tek bir gerçek var, Thalron’un varisi, Yüce Veyn olmak ve bundan vazgeçmeyeceğim.”

“O halde neden hâlâ konuşuyoruz?” diye sordum başımı iki yana sallayarak. “Sen vazgeçmeyeceksin ve ben de vazgeçmeyeceğim, bu şekilde sadece tartışıp duracağız.”

“Seni koruduğum sürece…”

“Korumasaydın!” diye bağırdım gür bir sesle. “Çünkü ben Thalron’a boyun eğeceğime ölürüm daha iyi!”

Bir anda bulunduğu yerden ayrıldı ve eli çenemi kavradığında başımı havaya doğru kaldırdı. Tam gözlerimin içine bakarken “Seni korumak isteyen tarafımla savaşsam da bir türlü yenemiyorum,” dedi dişlerinin arasından. “Anlamıyor musun, konu sen olduğunda kendi varlığımı bile görmezden gelebiliyorum, ne Yüce Veyn oluyorum, ne de Arthur. Sadece seni korumak için her şeyi yapabilecek o adama dönüşüyorum.”

Yutkunduğumda yemyeşil gözleri parlıyordu. “Fakat bir gün bunu da yapmayacaksın, değil mi?” diye sordum.

“Beni buna zorunlu bırakma,” dedi Veyn adeta rica edermiş gibi. “Ben seninle düşman olmamak için bu kadar çaba verirken beni buna itme, benim varlığımı hiçe sayma çünkü ne kadar inkar etsen de ben Thalron’un varisiyim ve karşısında durduğun kişi benim ve sen bu şekilde istediğin hiçbir şeye ulaşamayacaksın.”

“Beni koruduğun için pişmansın, öyle değil mi?” diye sordum. “Veya sonrasında beni koruduğun her an için pişman olacaksın.” İnancımı köreltmeye çalıştığında kalbimin kırıldığını hissettim ve çenemdeki elini sertçe itekledim. “Ne yazık, Maris senin bana aşık olduğunu ve bu yüzden koruduğunu düşünüyor,” dedim hiddetle. “Fakat bu asla doğru değil.” Sessiz kaldığında gözlerimin içine bakmaya devam etti. “Sakın bir daha beni koruma, Veyn,” dedim üzerine basa basa. “Çünkü ben olsaydım, kendi üzerimi çizip seni korumazdım.”

Kaskatı kesildiğinde eli havada kaldı ve saniyeler boyunca gözlerimin içine bakmaya devam etti. Aklından hangi düşünceler geçiyorsa “Beni korumaz mıydın?” diye sordu bir kez daha.

“Korumazdım,” dedim daha net bir sesle.

Gülümsedi, gülümseyişi kederliydi ama gözlerimin içine bakmaktan bir an bile olsun geri durmadı. Saniyeler geçti, en sonunda tuttuğu nefesini verdiğinde gözlerini bile kırpmadan beni izliyordu. “Bu yeterli bir cevaptı.”

“Ne için?”

“Her şey için.”

Onun gözlerinde gerçek bir kırgınlık görüyordum, normalde kalbi çok kolay kırılmazdı ya da kırılsa bile bana bunu göstermezdi ama şimdi gözlerimin içine bakarken o açık kırgınlığını görebiliyordum. Bu zamana kadar Thalron’da geçirdiğim her vakitte, her koşulda beni korumuştu; belki de bu cümlem bir nankörlük olarak görünebilirdi fakat benim inandığım her şeyi görmezden gelmesi, kendime olan inancımı köreltmeye çalışması öfkemin katlanarak artmasına sebep olmuştu. Bazen, bazı zamanlar ağzımdan çıkan cümlelerin nelere sebep olacağını bilemezdim, tam da şu an gibi.

Sessizce birbirimize bakmaya devam ederken artık gerçekten de kendimi yapayalnız hissetmeye başlamıştım. Kendi kendime sordum, sahiden de onu korumaz mıydım diye fakat aldığım her cevap, kalbimden geldiği için o sesi susturmak istedim. Kalbimi dinlersem, yolumdan da vazgeçerdim ve bunu istemiyordum.

“Veyn,” dedim ve sonrasında sustum. Ne söylemem gerektiğinden bile emin değildim, tam şu an olması gereken benim bu odadan çıkıp gitmemdi ama beni bu odanın içinde durmaya iten bir duygu vardı.

“Bilmediğim her duyguyu çok yanlış anlıyorum,” dedi daha çok kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi. “Ama şimdi her şeyi çok daha doğru anladığıma eminim.”

Onunla savaşmak istemiyordum ama gerekirse savaşacağıma da çok emindim. Sanki kendimi bile isteye zincirliyordum ve o zincirler bir gün koparsa dönüşeceğim kadından çok korkuyordum. Veyn’e koşulsuz bir şekilde çekiliyordum ve bu çekim, gözümü kör edebilecek kadar fazlaydı. Bir hizmetkar olarak Thalron’da çürümek, tek varlığımın onun yanındaki bir Köksüz olmak kabullenebileceğim bir şey değildi.

“Hiçbir şey bilmediğine eminim,” dedim solgun bir sesle.

Veyn, ağzının ucuyla gülümsedi ve sonrasında “Bir keresinde Veymor bana beni Thalron’dan başka hiçbir şeyin ve hiç kimsenin kabullenemeyeceğini, sevemeyeceğini ve hatta insanların benden kaçacağını söylemişti,” dedi omzunu indirip kaldırarak. “Okyanusun ötesine gitmeyi istediğim zamanlarım çok oldu ama Veymor’un bu cümlesi bir an bile aklımdan hiç çıkmadı. Sonra seni tanıdım.” Bakışları, gözlerimi arşınladı. “Diğer insanlar gibi korkmadın, geriye kaçmadın, gözlerimin içine baktın ve bambaşka bir dünyanın içinden gelsen bile beni kabullendiğine inandım.” Derin bir nefes verdiğinde başını ağır ağır aşağı yukarı salladı. “Şimdi görüyorum, seninki bir kabullenmek değildi, senin düşündüğün gerçekten de sadece kendi savaşındı ve ben seni korurken uğruna savaştığım her şeyi de unuttum.”

“Hayır,” dedim hızlı bir şekilde ama ama gözlerinde o inanç yoktu artık. “Hayır, Veyn, bu cümlelerle büyütüldüğün için buna inanıyorsun ama benim için hiçbir zaman…”

Cümlem bitmeden arkasını döndü ve masaya doğru ilerleyip bir kez daha bardağına içkisini doldurdu. Tek dikişte bitirdikten sonra başka bir kadehi daha doldurdu ve içerken bakışları pencereye doğru dönüktü. Ne söylersem söyleyeyim bana inanmayacaktı çünkü kurduğum tek bir cümle, onun için bambaşka kapıları açmıştı. Hangi sonuçlara varmıştı, onlardan bile emin değildim ama artık burada değil gibiydi.

Saniyeler dakikaya dönüştüğünde o doldurduğu içkisini de içti ve sonrasında yeniden bana döndüğünde “Senden tek bir şey isteyeceğim,” dedi gözlerimin içine bakarak.

“Nedir?”

Yutkundu ve beşinci bardak içkisini doldurduktan sonra birkaç yudum daha içti. Sanki sarhoş olmaya ihtiyacı varmış gibiydi fakat Veyn’i bir kez bile olsun sarhoş görmemiştim. “Seni çizdiğim o resmi renklendirmeme yardım et,” dediğinde kalbimin kasıldığını ve hatta sıkışmaya başladığını hissettim. “Çünkü şu an renklendirmeyi istediğim tek resim o.”

Reddebilmek mümkün bile değildi, bakışları öylesine yoğundu ki, bu beni bozguna uğratmaya yetmişti. Başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladığımda “Yardım edeceğim,” dedim titreyen bir sesle. “Fakat bunu neden şimdi istiyorsun?”

“Çünkü bir gün renkleri görebileceğime de inanıyorum,” dediğinde darbe yemiş gibi hissetmiştim. “Ve renkleri gördüğümde eğer yanımda olmazsan resmine bakıp seni o kızıl saçlarınla ve gün batımına benzeyen gözlerinle de tanımış olacağım.”

“Veyn,” dedim ona doğru hızlı adımlar atarken. “Neden gidecekmişim gibi konuşuyorsun?”

“Aslında kastettiğim gidişin değildi,” dedi fakat bunun dışında başka hiçbir şey söylemedi. Sonrasında ise sakin adımlarla çalışma masasının olduğu yere doğru yürüyüp masanın üzerindeki kağıt yığınlarının altından beni çizdiği o resmi çıkardı. Bir şişeyle bana bu resmi göstermişti, şimdi o çizim ellerindeydi. Sonrasında o resmi büyük masaya doğru götürdü, hemen ardından köşedeki bir dolabın kapağını açtığında içinde tozlanmış olan boya kalemlerini gördüm. Hepsini dışarıya çıkardığında boya kalemlerinin arasında kırmızı kalemin olmaması bile canımı yakmıştı, bunun olmadığını bile göremiyordu.

Tam o anda kapının önündeki çan çaldı ve sonrasında Veyn’in izni bile olmadan kapı açıldığında o bana bakmaya devam ediyordu. Omzumun üzerinden kapıya doğru baktığımda iki muhafızın kapıda durduğunu gördüm, bu muhafızları tanıyordum, Veymor’un muhafızlarıydı. Benim için geldiklerinden emin bir şekilde onlara doğru döndüğümde muhafızlardan bir tanesi “Yüce Veyn,” dedi başını eğerek. “Yüce Veymor, sizi çağırıyor.”

Yeniden Veyn’e döndüğümde o hâlâ bana bakmaya devam ediyordu, önünde ise çizimim vardı fakat bunu beklediği oldukça açıktı. O an anladım ki, yaptığından dolayı cezası kesilecek olan ben değil, Veyn’di. Yüzünde bir gülümseme oluştuğunda bu hayal kırıklığından ötürüydü. Bakışları çizime döndü, sonra içinde kırmızı kalemin bile olmadığı boya kalemlerine baktı. Dudakları düz bir çizgi halini aldığında gözlerini kapatıp kendisine birkaç saniye verdi ve sonrasında doğrulup muhafızlara baktı. “Gidelim.”

Sağ taraftaki muhafız, o kocaman elini öne doğru uzattı. “Öncelikle yüzüğünüzü bana vermeniz gerekiyor,” dedi sanki emir verirmiş gibi. “Çünkü şu an Yüce Veymor’un yanına bir varis olarak gitmeyeceksiniz.”

Beni ben yapan Veyn olmam demişti ve şimdi muhafız ondan yüzüğünü istiyordu. Omuzlarıma ağırlık çöktüğünde Veyn, çok kısa bir an sadece bekledi ve başını çevirip bana baktığında sanki bir karar veriyormuş gibiydi. Sadece üç saniye. Üç saniye boyunca gözlerimin içine baktı ve sonrasında parmağındaki yüzüğü çıkarıp muhafızın avcunun içine bıraktığında üçü beraber o kapıdan çıktılar.

VEYMOR’UN ODASI

Veyn attığı her adımda kaderine biraz daha yaklaştığını hissediyordu.

Veya kaderini geride bıraktığını.

Omuzları ilk kez bu kadar düşüktü ve aklının içindeki düşünceler birbirini kovalarken düşünebildiği tek bir kişi vardı: Liora Valenka.

Elbette ki Liora Valenka’yı ağzından çıkan cümleleri öfkeyle kurduğunu bilecek kadar tanımıştı ama asıl sorun öfkeyle kurduğu cümleler değil, inandıklarıydı. Veyn’in kurtarılmaya ihtiyacı yoktu, Veyn’in kurtarılmak için gerekli olan o duyguya ihtiyacı vardı fakat artık anlamıştı, Liora Valenka’nın duyguları, uğruna savaştığı her şey adına kalbindeydi ama kendisi için kalbinde bir izin yoktu.

Veymor’un kapısının önüne geldiğinde bunun zaten gerçekleşeceğini biliyordu fakat en azından o resmi renklendirmeyi gönülden istemişti çünkü gerçekten de kalbinin bir yerlerinde bir gün renkleri yeniden görebileceğine inanıyordu; belki de bu inancı Liora’yı gördükten sonra ona uğramıştı ama her ne olursa olsun, umut, bir insanın hayatında yanan tek ışık olabilirdi.

Arkasındaki muhafızlar ona bakıyordu ama Veyn, bir süre kapının önünde durmaya devam etti; en sonunda ise duruşunu düzeltip omuzlarını kaldırdı, çenesini havaya kaldırdı ve sonrasında muhafızlara bir baş hareketi yaptı.

Muhafızlardan bir tanesi kapının önündeki çanı çaldığında birkaç saniye sonra içeriden Veymor’un sesi yükseldi. “Bekliyorum.”

Muhafız kapıyı açtığında Veyn, başka büyük bir nefes daha verdi ve yere eğdiği başını kaldırıp içeriye doğru baktı; tam o anda hiç ummadığı birisinin de orada olduğunu gördü.

Maris.

Odadan içeriye girdiğinde Veymor, kendine ait büyük masanın hemen arkasındaki sandalyesine oturmuştu, gözleri boşluğa bakıyordu fakat onu son gördüğü halinden çok daha iyiydi. Öyle ki duruşu yeniden dikleşmiş, gözleri görmese bile yine o kibirli bakışlar oradaydı ve hemen yanında, masanın sağında Maris duruyordu.

Veyn içeriye girdiği anda muhafız, masanın üzerine Veyn yazılı yüzüğü bıraktı ve sonrasında kapıyı sert bir şekilde kapatıp çıktı. Veyn’in gözleri babasından ayrılmazken, Veymor hareket sesine göre bakışlarını kapıya doğru çevirdi ve neredeyse Veyn ile göz göze geldi. Yüzünde tebessüm oluştuğunda şefkatli denilebilecek bir ses tonuyla “Oğlum,” dedi. “Yanıma yaklaş.”

Veyn, ikiletmeden odadan içeriye doğru girdi ve sonra masanın hemen karşısında durduğunda Veymor, bu kez bakışlarını Veyn’in yüzüne doğru çevirdi. Boş bakışlardı ama her ne olursa olsun insanı korkutacak kadar kibirle doluydu. Veymor için hiç kimse değil ama Veyn, vazgeçmediği tek tarafıydı çünkü hem kutsal günde anne karnına düşmüştü hem de bu hayattaki tek aşkı, Nessa Thalron’un oğluydu.

Bir yandan da en kötüsü, onu kendisine benzetiyor veya benzetmek için her çabayı verdiği için ona baktığında ve hatta şimdi onu hissettiğinde kendini görüyordu.

“Buraya Liora Valenka’nın cezası için çağırdığını biliyorum,” dedi Veyn kısık bir sesle. “Bunun bedeli her neyse ödemeye hazırım.”

Veymor, uzun bir süre boşlukta dolaşan gözleri oğlunun üzerinde gezindi ve sonrasında “Aslında bunu yapmış olmana şaşırmadım ama seni buraya bunun için çağırmadım,” dedi net bir sesle. “Seni buraya çağırdım çünkü bir karar vermen gerekiyor.”

Veyn’in gözleri Maris’e doğru kaydığında Maris’in gözleri bir an bile olsun onun yeşil gözlerinden ayrılmıyordu. Neler olduğunu anlamayan Veyn “Beni neden çağırdın?” diye sordu.

Veymor, oturduğu yerden öne doğru eğildi ve ellerini dikkatli bir şekilde masanın üzerine yerleştirip nefesini verdi. “Seni Radholl’a neden gönderdiğimi hatırlıyorsun değil mi?” diye sordu hiç çekinmeden. Maris’in bakışları hızlı bir şekilde Veymor’a döndüğünde bunu bilmediği her halinden belli oluyordu ama Veyn, bakışlarını babasından bir an bile olsun ayırmıyordu. Veymor bir cevap vermesini bile beklemeden devam etti. “Yeniden o yasaklı olan müziği çalmak istediğin için Radholl’a gönderildin, oğlum,” dedi. “Sennora, Thalron topraklarında çalınmaması gereken tek müzikti ve sen yasakları çiğneyip bunu yaptın.”

Sennora, Veyn’in mahzende bulduğu bir müzikti, yasaklıydı, Valenkalara aitti ve o müzik notalarının altında tek bir cümle yazıyordu.

Kael Sennora Da Merria. Kalbimin şarkısı, senin için.

Veyn, sessiz kaldığında Maris’in dudakları aralandı fakat Veymor’un bunu zaten bilerek yaptığı her halinden belliydi. “Liora Valenka,” dedi Veymor nefretle ve bunu bir an bile gizlemeden. “Senin için, Sennora kadar yasaklı bir kadın, oğlum ve senin artık bunu fark etmen gerekiyor.”

Veyn’in çenesi kasıldığında çocukluğundan beri kemanıyla çalabildiği tek şarkı, Thalron’a özgü olan o şarkıydı. Onun dışında her şarkı, her melodi yasaklanmıştı fakat durmaksızın Sennora’ya dönmüş, onu çalmak için bütün çabasını vermişti. En sonunda ise sadece bir müzik çalmak istediği için babası tarafından Radholl’a gönderilmişti.

“Seni Radholl’a gönderdim,” dedi Veymor acımasız bir sesle. “Ve akıllanmanı sağladım, oğlum ama şimdi seni akıllandırmak için bir kez daha Radholl’a göndermek istemiyorum çünkü…” Duraksadı, başını yana doğru çevirdi ve Maris’in durduğu yere doğru baktı. “Çünkü zaten renkleri bile göremeyen gözlerini tamamen kaybetmen istemiyorum, senin bana yaptığının aksine.”

“Ne?” dedi Maris kendini tutamayarak ve elini hızlı bir şekilde ağzına götürdü fakat bu tepkisi yersizdi çünkü orada bulunmasının nedeni tam olarak buydu. Veymor, Veyn’in renk körü olduğunu Maris’e duyurmak istemişti çünkü kozların en büyüğünü onun eline verdiğinde kazançlı çıkacağından emindi.

“Evet, güzeller güzeli Maris,” dedi Veymor başını sallayarak ve mutsuz bir şekilde tebessüm ederek. “Veyn Thalron, bir renk körü, dünyayı sadece gri görüyor ve seneler boyunca Thalron’da saygınlığını kaybetmemesi için bunu gizledim çünkü kusurlu olduğu duyulduğu an onun varisliği düşerdi ama benim oğlum, öylesine acımasızdı ki teşekkürünü beni tamamen kör ederek gerçekleştirdi.”

Maris’in şaşkınlığı gözlerinden okunurken bakışlarını Veyn’e çevirdi; Veyn ise tamamen hissiz bir şekilde babasının yüzüne bakıyordu.

“Bu,” dedi Maris kekeleyerk. “Bu da demek oluyor ki, Veyn kusurlu olduğu için ondan olabilecek her çocuk da kusurlu sayılacaktır.”

“Tam da bu yüzden buradasın,” dedi Veymor Maris’e doğru. “Çünkü bu sırrı senin de bilmen gerekirdi, bir hafta sonra evleneceksiniz.” Yeniden Veyn’in olduğu tarafa doğru döndüğünde tek kaşını havaya kaldırıp nefesini verdi. “Tabii ki oğlum Veyn, bu evlilikten tamamen vazgeçmediyse. Eğer bunu yaparsa senin adına leke gelmemesi adına bütün Thalron halkına Veyn’in aslında kusurlu sayıldığını ve bu yüzden senin onu reddettiğini söyleyebilirsin. Bu şekilde hem onun varisliği düşecektir, hem yok hükmünde sayılacaktır hem de kendi itibarını koruyabileceksin.”

Maris yutkunduğunda gözlerine karanlık oturdu. Aslında bu sırrı paylaşarak eline büyük bir koz verildiğini ve Veyn’le Veymor arasındaki savaşta kendisinin bir silah olarak kullanıldığını anlamıştı ama her şeyden önce kendi itibarı geliyordu ve bu itibarı da korumak zorundaydı.

“Şimdi söyle, güzel kızım, Maris,” dedi Veymor sakince. “Oğlum, Veyn’i kusurlarıyla kabul ediyor musun yoksa onu reddediyor musun?”

Maris, bir süre sessiz kaldığında Veyn’in gözlerinin içine bakıp onu nasıl gördüğünü, senelerdir bunu nasıl gizleyebildiğini düşündü. Renkleri görmüyordu, hem de hiçbir şekilde ve bu şekilde Thalron topraklarında bir varis olması bile yasakken Veymor onu korumuştu. Peki ya Maris’in koruması için sebebi neydi?

Elbette ki onun için tek bir sebep vardı: Thalron topraklarına Veymora olmak. Veyna değil, Veymora olmak. Çünkü Veyna tekti, o Liora Valenka’ydı.

Boğazını temizlediğinde Veyn’in tam gözlerinin içine bakarak “Kabul ediyorum, Yüce Veymor,” dedi başını sallayarak. “Veyn bana bir hata yapmadığı sürece bu sırrı saklayacağıma da söz veriyorum.”

Veymor gülümsedi, beklediği cevap aslında buydu. Yeniden gözleri Veyn’in olduğu tarafa doğru döndüğünde gücünü tekrardan içinde, kalbinde ve hatta hiç görmeyen gözlerinde hissetti. “Peki ya sen oğlum?” dedi Veymor tehditkar bir ses tonuyla. “Her şeye rağmen seni bu aciz halinle kabul edebilen bu kadınla evlenecek misin yoksa bütün varlığını, varisliğini, adını reddedip kendini yok mu edeceksin? Çünkü eğer bunu reddedersen Thalron’da yaşayan herkes ama herkes renklere kör olduğunu bilecek ve bunu bizzat Maris yapacak, ben değil. İşte o zaman ne bu sırrı sakladığım bilinecek, ne de Maris’in itibarı zedelenecek.”

Veyn, kaskatı kesildiğinde arkada birleştirdiği elleri yumruk halini aldı, bakışları ise sarsılmaz bir şekilde Veymor’dan ayrılmadı. “Bir gün renkleri görebileceğime inanıyorum,” çıktı dudaklarından ama bu çıktığı anda söylediğine pişman oldu çünkü bu iki insan onu anlayabilecek kişiler değillerdi.

Veymor, gülmeye başladığında Maris, bir gün bunun ihtimalini düşünmeden edemedi. “Maalesef, oğlum, bu imkansız,” dedi acımasız bir sesle. “Çünkü benim panzehirim varken senin için bir panzehir yok, hayatın boyunca renklere kör kalacaksın.”

O an Veyn, Veymor’un bir yalan söylemesini ilk defa bu kadar çok istedi çünkü gerçekten de bir yerlerde öylesine büyük bir inançla buna bağlıydı ki, şimdi Veymor’un söyledikleri o hayatında yaktığı tek bir umut ışığını da söndürüyordu.

Veymor, masadan destek alarak ayağa kalktı ve sonrasında dik bir şekilde durup elleriyle masanın üzerine bırakılan Veyn yazılı yüzüğünü aradı. En sonunda bulduğunda avcunun içinde açıp yüzüğü havaya kaldırdı. “Şimdi,” dedi net bir sesle. “Ya bu yüzüğü takacak, Arthur ismini unutacak ve gerçek bir varis olacaksın ya da hayatına hiç kimse olarak devam edeceksin, kararını ver, oğlum.”

***

Tek başıma yemek odasında kaldığımda ellerimi saçlarıma geçirip onların çıktığı kapıya doğru baktım. Öyle bir ikilemin içine düşmüştüm ki, şu an canım yandığı için bile kendimi suçlu hissediyordum. Onun inandığı her şey beni yok ediyordu ve benim inandıklarım da onu. Kader, bizi yan yana getirmek yerine sürekli karşı karşıya getirmeye çalışıyor gibiydi ve bunun için yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Belki dakikalarca Veyn’in çıktığı kapıya doğru bakarken öfkem yavaş yavaş dinmeye başlamıştı ve yerini büyük bir mutsuzluğa bırakmıştı. Hayır, bu düzeni kabul edemezdim, hayır, boyun eğemezdim ama bu şekilde olamazdı; başka bir yol bulmalıydım. Başka bir çaresi olmalıydı.

Fakat öylesine çaresizdim ki, köşeye sıkıştığım yerde beni artık kendimden bile kurtarabilecek kimse yoktu.

Tam tersi olsaydı sahiden de onu korumayacağıma inanıyordum ama kalbim, aksini dile getirmek istiyormuş gibi acıyla kasılıyordu. İnsanın söz geçiremediği kalbi olduğunda her savaştan yenik çıkabilirdi, ben bu savaştan kalbim yüzünden yenik çıkarsam kendimi bile hiç etmiş olmayacak mıydım?

Şimdi ne olacaktı? Korunmamak umurumda bile değildi, Veyn’e ne olacaktı? Veymor hâlâ yaşıyordu, ona inananlar Veyn’in söylediği gibi hâlâ vardı ve ben tek başıma ayakta durmaya çalışıyordum. Kimse benim verdiğim bu savaşı göremiyor muydu?

En sonunda zorlukla yemek odasından çıktığımda ve yavaş adımlarla merdivenden inmeye başladığımda gözlerim adımlarımdaydı ama aklım burada değildi. Öfke dindikçe yerini çok büyük bir pişmanlığa bırakıyordu, asıl şu an pişman olan kişi bendim. Her ne olursa olsun, bugün beni kurtarmıştı, ben ise kendi hırslarımı önüme almış, gözümü döndürmüştüm. Belki bu konuşma için doğru zaman değildi, belki de bizim imkansızlığımızın en açık görünen kısmı buradaydı.

“Liora.” Tanıdık o sesle beraber bakışlarımı adımlarımdan ayırdığımda merdivenin son basamağındaydım, kapının girişinde ise bekleyen o kişi Korven’di. Sarı saçlarını kısacık kesmişti, tıpkı bir asker gibi. Vücudu sanki gittikçe daha çok irileşiyordu ve bakışlarındaki ifade ise bana yabancıymış gibi hissettiriyordu. Kaşlarım çatıldığında başıyla dışarıyı göstererek beni yanına çağırdı, sanki bir emir verirmiş gibi.

Mutsuzluk, yeniden öfkeyle yerini değiştirdiğinde hızlı adımlarla onun olduğu tarafa doğru yürüdüm ve ikimiz de Veyn’in kalesinden çıktığımızda karlar yağmaya devam ediyordu ama hava çok da soğuk değildi. Kalenin köşesine geçtiğinde onun, muhafızlarla beraber geldiğini anladım; o artık Veymor’un emirlerini yerine getiren bir kukla gibi davranıyordu.

En sonunda bakışlarını bana çevirdiğinde bir süre sessizce birbirimize baktık. Belki de ikimiz de birbirimizde tanıdıklık duygusunu aradık ama ikimiz de bulamadık. “Burada ne işin var?” diye sordum sesimdeki öfkeyi gizlemeyerek.

Korven, duraksamanın ardından “Veymor’un baş hizmetkarı oldum,” dedi ve sonrasında bileğindeki V yazılı o bilekliği gösterdi. “Beni baş askeri olarak eğitmeye başladı.”

Gerçekten bunu bana söylüyor mu diye gözlerinin içine baktım ama oldukça ciddiydi. “Bravo,” dedim alayla. “Seni tebrik etmemi mi bekliyorsun?”

Korven’in kaşları çatıldığında “Bana öfkelisin,” dedi ve bu sanki çok tuhaf bir şeymiş gibi yüzüme bakmaya devam etti. “Fakat öfkeni hak ettiğimi düşünmüyorum.”

“Düşünmüyorsun, öyle mi?” diyerek çıkıştım. “Veymor’un emriyle, benim yargılanmamı söyleyen kişi sendin, Korven.” Bunu bana Svalbard’da yaşarken söyleselerdi çok kötü bir şaka olduğunu söylerdim ama gerçekleşmişti. “Gözlerinde şüphe yoktu, tanıdığım o adam yoktu, sadece yargılanmamı isteyen birisiydin ve şimdi bu öfkeyi hak etmediğini mi söylüyorsun?”

Korven boğazını temizledi, bu yüzleşmeye hazır olmadığı her halinden belli oluyordu. “Beni Veymor’un inine sokan kişi sendin,” diye fısıldadı öne doğru eğilip bunun duyulmasından korktuğunu bana belli ederek. “Ne olmasını bekliyordun? Yüce Veymor’un emirlerini elbette ki yerine getireceğim.”

“Yüce Veymor mu?” diye tekrar ettiğimde zaten hırs beni çepeçevre sararken onun boynuna ellerimi sarıp boğmamak için kendimle savaş veriyordum. “Sen Yüce Veymor mu dedin?”

Korven afalladığında kasıldı ve eli ensesine doğru gitti. Etrafına şöyle bir baktı ve sonrasında yeniden bana döndüğünde “O sandığın kadar kötü bir adam değil, Liora,” dedi beni bozguna uğratarak. “Asıl kötü olan, oğlu, Veyn.”

Ellerimi saçlarıma geçirdiğimde kendimi tutamayarak gülmeye başladım ve kahkaham gecenin içine karıştı. Durmadım, öyle bir güldüm ki, bir an Korven bile delirdiğimi düşündü. “Aklımı kaçıracağım,” dedim gülüşümün arasından. “Korven, kim olduğunu mu unuttun? Nereden geldiğini mi unuttun? O adam kötülüğün vücut bulmuş hali ve seni sadece bir maşa olarak kullanıyor.”

“Hayır, ben bu zamana kadar hep asker olmak istemiştim ve Yüce Veymor, bu isteğimi yerine getirdi,” dedi Korven sorgulamadan. “İnandığım hiçbir şeyi unutmadım ama Veymor’un bana kötülük yaptığına da hiç şahit olmadım.” Korven bana doğru hamle yaptığında ellerimi kaldırıp onu durdurdum. “Liora,” dedi başını omzuna doğru yatırarak. “Bütün bunlar, seninle arama bir mesafe koymamalı, buna izin vermemelisin.”

“Aramızda öyle bir mesafe var ki Korven, bu mesafeyi aşabilmemiz artık imkansız dedim,” geriye doğru bir adım atarak. “Benden ne istiyorsun bilmiyorum ama benim tek istediğim beni yalnız bırakman.”

Korven’in kaşları çatıldığında yine de üzerime gelmeye devam etti. “Senin yargılanmanı engelleyen ve o bıçağın sana ait olmadığını kanıtlayan da bendim,” dedi Korven hiddetle. “Sadece bana verilen emri yerine getirmem, bu şekilde bana karşı…”

“Sen o bıçağın bana ait olmadığını nereden biliyorsun?” diye sordum.

Bilmiş bir tavırla, “Ben birçok şeyi biliyorum, Liora,” dedi ve sonrasında başıyla diğer tarafı işaret etti. “Şu an Veyn, Yüce Veymor’un yanında ve bil bakalım neye karar veriliyor?” Tek kaşını kaldırdığında dümdüz gözlerle ona bakmaya devam ettim. “Veyn’in düğününe.”

Yutkunduğumda ondan hissettiklerimi ilk kez gizlemek istedim ama başarılı olamadım. “Ve?” dedim onu geçiştirmek istermiş gibi ama aklım hâlâ onun söylediğindeydi.

“Liora,” dedi alayla gülüp. “Seni çocukluğundan beri tanıyorum, biz birlikte büyüdük ve aklından geçenleri okuyamayacağımı mı sanıyorsun?” Başını hayal kırıklığıyla iki yana salladı. “Veyn’e güveniyorsun ama o güvenilecek bir adam değil, hiçbir zaman da olmadı.”

Sabrımın sonuna geldiğinde “Korven,” dedim ve sesim düşündüğümden daha yüksek çıktı. “Benden ne istiyorsun?”

“Benimle ruh bağı olmanı.”

“Ne?” diye bağırdığımda kulaklarıma inanamıyormuş gibi ona baktım. “Ne saçmalıyorsun?”

“Bu şekilde kimse sana bir zarar vermeyecek çünkü benimle ruh bağı olduğunda herkes sana güvenmiş olacak, ben Yüce Veymor’un yanındayken senden kimse şüphe etmeyecek ve…”

“Liora.” Başka bir sesle başımı çevirdiğimde Nord, Tanya ve Olaf’ı tam karşımda gördüm. Nord’un bakışları Korven’e doğru döndüğünde kaşları çatıldı, ben ise hâlâ duyduklarımın şaşkınlığı içindeydim. Korven, direkt ellerini önünde birleştirip büyük bir saygıyla Nord’a selam verdiğinde konuşmamızın burada son bulduğunu anlamıştım ama Korven’in düştüğü çukurdan kurtulamayacağına artık neredeyse emindim. Thalron’a öyle bir ayak uydurmuştu ki, buradaki birçok yeni gelen insandan daha fazla sadıktı.

Tanya şaşkınlıkla Korven’e baktığında “Senin burada ne işin var?” diye sordu Nord, Korven’e. Hâlâ kaşları çatıktı.

“Yüce Veymor, Veyn’i yanına çağırdı ve…”

“Yüce Veyn,” diye düzeltti Nord, üzerine basa basa. “Yüce Veyn diyeceksin, Tüccar ve saygıda kusur etmeyeceksin.”

“Yüce Veymor, Yüce Veyn’i yanına çağırdı ve ben de bu yüzden buraya geldim,” diyerek düzeltti Korven ama bundan rahatsız olduğu her halinden belli oluyordu. “Şimdi izninizle gidiyorum.”

Nord, eliyle git işareti yaptığında ondan haz etmediğini anlamıştım çünkü Nord genelde insanları bu kadar da önemseyen bir insan değildi. Korven, son bir kez daha bana dönüp baktı, gözlerinde sanki sonra konuşacağımıza dair bir ima vardı fakat ben şaşkınlığımı hâlâ ve hâlâ üzerimden atabilmiş değildim.

Korven arkasını dönüp gittiğinde orada sadece dördümüz kaldık. Tam o esnada, bu kadar duygunun ortasında Olaf’ın heves ve heyecanla “Valenka!” diye haykırmasına şahit oldum. Önüme geçti ve ellerini birleştirip saygıyla başını eğdi. “Seni yeniden, bu kadar yakından görebilmek, bu gözlerle üstelik nasıl güzel bir duygu tahmin bile edemezsin.”

Yorgun bakışlarla Olaf’a döndüğümde ve sonrasında Tanya’yla gözlerimiz kesiştiğinde onun gülmemek için kendini durdurduğunu gördüm. Olaf’tan keyif aldığı her halinden belli oluyordu. “Veyn’in yanına gelmiştik,” dedi Nord, başını kaleye doğru çevirerek.

“Burada değil,” dedim kısa bir cevapla.

Nord’un yüzündeki o öfkeli ifade silindi ve yerini gülümsemeye bıraktığında “Az önce sergilediğin o gösteriden sonra seni tek parça görebilmek,” dedi yarı alaylı yarı ciddi. “Hem Thalron’u, hem de hepimizi fazlasıyla şaşırtıyorsun, Valenka ama görüyorum ki cezanı yine Veyn ödüyor.”

Şarkı: Deo’s Erotas, Daemonia Nymphe

“Harikaydı,” dedi Olaf gümüş rengine çalan gözlerini kısarak. “Bir an kalp sıkışmasından öleceğimi bile düşündüm.”

Bakışlarım Nord’a döndü. “Benim yaptığımın cezasını yine Veyn mi ödeyecek?” diye sordum kaşlarımı çatarak.

“Evet,” dedi Nord. “Çünkü hizmetkarların yaptıklarının cezasını, onları hizmetkarı yapanlar öder, biliyorsun. Üstelik senin ceza almanı engelleyerek bütün okları kendisine çevirdi.” Duygularımı gizlemek için çaba vermek istedim fakat Nord, bunu yüzümden açık bir şekilde gördü. “Takılma, Valenka,” dedi Nord, göz kırparak. “Veyn alışıktır, Yüce Veymor’un ise göz bebeğidir.”

Hayır, artık öyle değildi; Veymor’u zehirleyen kişi Veyn’di ve Veymor bunu biliyordu. Odadan çıkmadan önce ise yüzüğünü çıkarmalarını istemişlerdi, onun varisliği bile elinden alınabilirdi, böyle bir durumda da kendisinin söylediği gibi yok hükmünde sayılacaktı.

İçimde kavlayan bir duvar gibi suçluluk ve pişmanlık beni çepeçevre sarmıştı. Derin bir nefes verip bakışlarımı kaçırdığımda Tanya, ruhumun huzur içinde olmadığını anlamış olmalıydı ama ona bakmamak için çaba sarf ediyordum.

“O zaman beni şu meşhur Otso Evi’ne götürmeye ne dersin, Yakışıklı Nord,” dedi Olaf, Nord’un omzuna bir kez sert bir yumruk atarak. Nord şaşkınlıkla ona döndüğünde kendisinden daha deli biriyle karşılaşmanın ikilemi içinde olduğunu görüyordum. “Hem biraz içer, hem dans ederiz ve ben harika dans ederim.” Ellerini birbirine çarptı, sonra dizlerine vurdu ardından kendi etrafında döndükten sonra bunu birkaç kez daha tekrar etti. Ona büyük bir şaşkınlıkla bakarken kahkaha attı. “Thalash dansı, size de öğretirim, ateşin üzerinden zıplamadan önce yaparız.”

Nord, kendini tutamayıp güldüğünde Tanya da ona katıldı, ben ise ne gülebilecek durumdaydım ne de onlara ayak uydurabilecek konumdaydım. Bakışlarım Veymor’un kalesinin olduğu tarafa doğru döndüğünde Nord, “Otso Evi’ne gidiyoruz, Köksüz,” dedi eliyle işaret ederek. “Ve sen de bizimle geliyorsun.”

“Hayır,” dedim ellerimi kaldırarak direkt. “Hiç o kafada değilim ve…”

“Li,” diye bağırdı, Olaf. “Ora! Liora! Liora!” Ellerini birbirine çarptı keyifle. “Valenka! Valenka yaşasın! Bizimle gelmelisin, sana bir aslanla nasıl da kavga ettiğimi ve onu nasıl yendiğimi anlatmamı istemez misin?” Gözlerimi devirdiğimde Nord ve Tanya ona inanamıyormuş gibi baktı. “Yani,” dedi Olaf, ona inanmayan gözlere bakarak. “Bana inanmadığınızın farkındayım ama Thalash’ta olan herkes buna şahitti.”

“Thalash’ta olan insanlar dediğin kişiler, senin düşüncelerini savunmadığı zaman dillerini kesmekle tehdit ediyorsun, Olaf,” dedi Nord, net bir sesle. “Bu yüzden gözlerimle görmeden buna inanmamı bekleyemezsin.”

“Bana bir tane aslan bulun,” dedi Olaf, Nord’un gözlerinin içine bakarak. “Ve onu nasıl da üç saniye içerisinde ateş topuna dönüştürdüğümü izleyin.”

Kendimi tutamayarak “Kutup ayısına ne dersin?” diye sordum tek kaşımı kaldırıp. “Otso Evi’nin orada bir kutup ayısı yaşıyor hatta adı Otso ve kimse ona yaklaşmaya cesaret edemiyor, onunla dövüşürsen sana inanabiliriz.”

Olaf, duraksadı, boğazını temizledi ve sonra gözlerini kıstı. Nord, kollarını önünde bağladığında Tanya kısık bir sesle kıkırdadı ama ben ciddiyetle Olaf’ın yüzüne bakmaya devam etti. Sonra bir anda Olaf, yeniden ellerini birbirine çarptı ardından dizlerine ve kendi etrafında döndüğünde “Valenka’nın her sözü, benim için emirdir,” dedi ama sesindeki korku okunuyordu. “Şimdi o kutup ayısıyla dövüşüp onu yenmemi istiyorsan hemen bunu yaparım.”

Sessizlik oluştuğunda “Yap,” dedim sadece gözlerinin içine bakarak.

Olaf, gülümsedi ve hepimizin yüzüne baktı; Nord ve Tanya da ciddiyetle onu izlemeye devam ettiğinde gülüşü genişledi ama hiçbirimizden aynı tepkiyi görmediğinde “Ah,” dedi bir anda gözlerini ovuşturarak. “İnanamıyorum.” Ellerini kaldırdı, dokunabilecek bir yer aradı ve elleri Nord’un omuzlarına tutundu. “Tam şu anda kör olduğuma inanamıyorum, hiçbir şey göremiyorum, Veymor’dan bulaşmış olmalı.”

Kendimi tutamayıp güldüğümde Olaf’ın buradaki birçok insandan daha farklı olması, hayatı canının istediği gibi yaşaması ve tek isteğinin eğlenmek olması beni girdiğim o duygulardan az da olsa çıkarabilmişti.

“Hadi, Köksüz,” dedi Nord diğer tarafa doğru yürüyerek. “Bizimle geliyorsun, bu bir Asil emridir.”

Yüzlerine baktım, maalesef ki Olaf hâlâ kör taklidi yapıyordu ama Tanya, büyük bir istekle gözlerimin içine baktığında başımı sallayıp onları onayladım ve Tanya’nın yüzü gülümsemeyle aydınlandı. O an, Tanya’nın Thalron topraklarındaki tek arkadaşım olarak kaldığını ve her ne olursa olsun, onun benim yanımdan bir an bile ayrılmadığını kendime hatırlattım. Korven’i kaybettiğimi içten içe hissediyordum ama Tanya öyle değildi, her ne olursa olsun benimle kalmaya devam ediyordu.

Dördümüz beraber Otso Evi’ne doğru yürümeye başladığımızda Olaf ve Nord öndeydi, benle Tanya ise arkalarından yürüyorduk. Yanımızdan geçen Tüccarlar ve Asiller bize dönüp bakıyorlardı ama Nord’u gördüklerinde korkudan direkt başlarını çeviriyorlardı. Olaf ise yürürken hâlâ kör taklidi yapıyor, Nord’dan destek alarak yürümeye devam ediyordu.

Otso Evi’ne geldiğimizde bugün hiç olmadığı kadar az kişinin olduğunu gördüm, bir masada sadece üç Tüccar oturuyordu, başka bir masada ise bir Din İnsanı’yla bir Asil sohbet ediyordu ve sadece bu kadardı. Bizi gördükleri anda Tüccarlar ayağa kalkıp Nord’a selam verdiler, Nord bir tepki vermediğinde Olaf üzerine alınıp onlara elini salladı ve sonra kör taklidi yaptığı aklına gelince gözlerini kapattı.

Köşedeki bir masaya oturduğumuzda Olga’nın koşar adımlarla yanımıza geldiğini gördüm, elinde tuttuğu dört tane kadehi önümüze koyduğunda Nord’un omzuna elini koyup “Seni görmeyeli uzun zaman oluyor,” dedi cilveli bir sesle. “Buralara pek uğramıyorsun artık.”

Nord, gülümsedi ve Olga’nın elini tutup onu kendi etrafında çevirdiğinde bakışlarım Tanya’ya doğru döndü, onun dikkatli bir şekilde Nord’u izlediğini gördüğümde kaşları çatıldı ve bakışlarını direkt onların üzerinden çekti. Benimle göz göze geldiğinde onu izlediğimi anladı ve sonra o da benden duygularını gizlemek istiyormuş gibi başını önüne doğru eğdi.

Önümüzdeki kadehlere içkilerimizi doldurduğunda Olga’nın bakışları Olaf’a doğru döndü. “Thalash’ı çok merak ediyorum,” dedi meraklı bir sesle. “Bir aslanı gerçekten de kendi ellerinle yendiğin doğru mu?”

Nord alnına vurduğunda Olaf, omuzlarını dikleştirdi ve gururlu bir şekilde “Elbette ki doğru,” dedi heyecanla ve böbürlenerek. “Sen nereden duydun?”

“Çünkü aslanı öldürdüğünü bütün birliklere mektup yazıp anlattın,” dedi Olga kaşlarını çatıp.

“Bu yüzden birazdan Otso’yla dövüşecek,” dedi Nord gülerek.

Olga şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı Olaf, “Eğer kör olmasaydım,” dedi boş gözlerle boşluğa doğru baktı. “Bir anda hiçbir şey göremedim yine.”

Olga, gerçek bir deliyle karşılaştığını anladığında kaşlarını kaldırdı, Nord’a sorgular gibi baktı, Nord ise şakağına vurup deli iması yaptığında Olga kıkırdayarak yanımızdan uzaklaştı.

Nord, içkisinden büyük yudumlar içtiğinde Otso Evi’nde bugün müzik yoktu ama buranın huzurunu ayrı bir seviyordum çünkü kendimi Svalbard’da gibi hissetmeme sebep oluyordu. Etrafıma baktım, derin bir nefes aldım ve yeniden masaya doğru döndüğümde Olaf, içkisini kafasına dikti ve sonra yüzünü buruşturup “Gerçekten içkileriniz çok kötü Yakışıklı Nord,” dedi başını iki yana sallayarak. “Biz Thalash’ta içkilerimizi ateşte kaynatıyoruz ve boğazımızı yakmasını sağlıyoruz.”

“Siz Thalash’ta normal olan hiçbir şeyi yapmıyor musunuz?” diye sordu Tanya dayanamayarak. “Hepsi birbirinden garip özellikler.”

Olaf’ın bakışları Tanya’ya döndüğünde onu süzdü ve sonrasında “Thalron’da her şeyin sana normal olduğunu düşündüren nedir?” diye sordu ve öyle gür bir kahkaha attı ki, diğer masadakiler dönüp bize bakmak zorunda kaldı. “Burada insanlar o kadar mutsuz ki, gülmenin bile yasak olduğunu duydum.”

“Yasak değil,” dedi Nord, düzeltmek istermiş gibi. “Ama pek de doğru karşılanmaz.”

“En azından nefes almaya izinleri var,” dedi ve sonra hızlıca bakışları bana döndüğünde gözlerine yine hayranlık oturdu. “Öyle değil mi, Yüce Valenka.”

Başımı iki yana sallayıp önümdeki içkiye baktım ve sonrasında birkaç yudum içtiğimde yüzümü buruşturup geri masaya bıraktım, ne kadar zaman geçerse geçsin, bu içkinin tadını hiçbir türlü sevebileceğimi düşünmüyordum.

“Bize Thalash’tan bahset,” dedi Nord merakla öne doğru eğilip ve hızlıca devam etti. “Ama dürüst bir şekilde. Siz neye inanıyorsunuz?”

“Ateş Tanrılarına,” dedi Olaf, gülümseyerek. “Dünyanın ateşten oluştuğuna ve ateşle son bulacağına inanıyoruz, o son bulduğu gün herkes ölürken biz ateşe duyarlı olduğumuz için tek yaşayan insanlar olarak kalacağız.”

Kaşlarımı kaldırıp “Gerçekten ateşe duyarlı mısın?” diye sordu.

“Bana soru sordu,” dedi Olaf, keyifle ve ilgiyle yüzüme baktı. “Bana soru sordun değil mi?”

“Ve Valenkalara olan bu saygınızı da anlatsan hiç fena olmaz,” dedi Nord, kaşlarını çatarak. “Çünkü bizim tam zıttımızsınız.”

“Hayır, siz sadece elinizde tuttuğunuz bu harika elmasın farkında bile değilsiniz,” dedi Olaf, beni işaret ederek. “Seneler önce, vebanın kol geldiği bir dönemde bir Valenka, benim atalarımı o hastalık illetinden kurtarmış ve insanların yaşamasına sebep olmuş. Sadece bu kadar da değil, bir Valenka, benim büyük büyük büyük ve büyük babamla evlenip soylarını birleştirmiş. Biz Thalash halkı olarak gücü, Valenkalar ise saygınlığı simgelemiş. Şimdiki inanışlara göre eğer Thalash lideri bir Valenka ile evlenirse,” dedi ve gözlerimin içine baktı, “dünyanın asıl sahibi olacağına inanılıyor.”

“Sadece bunlarla sınırlı olabileceğini düşünmüyorum,” dedi Tanya ciddi bir sesle. “Siz Thalash halkı olarak belli bir düzene göre yaşamıyorsunuz, aslında açlık ve sefalet içindesiniz.”

Olaf, kalbi kırılmış gibi elini göğüs kafesine götürdüğünde “Aç olduğum doğrudur ama sefil değilim,” dedi dudaklarını bükerek.

“Nasıl besleniyorsunuz?” diye sordu Nord merakla. “Bildiğim kadarıyla dünya üzerinde yaşayan beş birlikten en kötü durumda olan sizsiniz ama kimse de size dokunamıyor çünkü gerçekten dünyanın delileri olarak nitelendiriliyorsunuz.”

“Biraz daha kalbimi kırmaya devam ederseniz yeniden kör kalacağım,” dedi Olaf ama yüzünde geniş bir gülümseme vardı. “Bir Valenka’nın bizi bu fakirlikten çıkarabileceğine de inanıyoruz çünkü seneler önce bir Valenka bizi kurtardığında aslında dünyanın birincisi bizlermişiz.”

“Nasıl yani?” diye sordu Nord kaşlarını kaldırarak.

Olaf, boğazını temizledi ve gümüş rengi gözleri kısıldı. “Bizim bulunduğumuz yerde ekinler yetişmez çünkü toprak yanmıştır, insanların barınma yeri yoktur, mağaralarda yaşarız.”

“Mağara mı?” diye sordu Tanya şaşkınlıkla. “Bir taş oyuğunun içinde mi yaşıyorsunuz?”

Olaf, sırıttı. “Benim mağaram oldukça geniştir ve hatta inanmayacaksınız ama bir yatağım da var.” Yüzünü buruşturdu ve başını kaşıdı. “Tabii o da taştan ama en azından bir yatak.”

Üçümüz birbirimize baktığımızda Thalash’ın berbat bir yer olduğunu tam anlamıyla bilmeden ve hiç görmeden bile anlayabilmiştik. “Biz size yiyecek veriyoruz ve o şekilde besleniyorsunuz,” dedi Nord. “Biz olmasaydık, siz de pek yaşayabilecek gibi görünmüyorsunuz.”

“Yiyecek mi?” diye sordu Olaf yüksek bir sesle. “Meyve yemekten ağaca dönüştüm, dallarım çıkacak. Neyse ki avlanıyoruz ve bu şekilde et de yiyebiliyoruz.”

“Avlanmak mı?” diye sordum gözlerim kocaman açılarak. “Ne avlıyorsunuz?”

“Ne bulursak,” dedi Olaf. “Ama ben aslan avlıyorum.” Gözlerimi devirdiğimde Olaf kahkaha attı.

“İnsan eti yediğiniz doğru mu?” Bu soruyu soran Tanya olduğunda sesinde gerçek bir merak vardı. Olaf, başını hızlıca çevirdiğinde tedirginlikle ellerini kaldırdı. “Thalron’dakiler için de böyle söylüyorlardı, elbette ki inanmadık ama ben sadece, avlanmak denildiği için…” Utançla başını eğdiğinde başka yöne doğru baktı. “Sanırım biraz abarttım.”

Olaf, Tanya’nın yüzüne ciddiyetle baktı ve sonrasında derin bir nefes verdikten sonra dirseklerini masaya yaslayıp ellerini yüzüne koydu. Ağzı aşağıya doğru düştüğünde yüzündeki o büyük yanık izi fazlasıyla belirgindi ve gözlerimi o izden alamıyordum. Sessizlik oluştu, bir anlık Olaf’ın buna kırılabileceğini bile düşündüm fakat konuştuğunda hepimizi bozguna uğratmıştı: “Bir sabah uyandığımda, birliktekiler en yakın arkadaşım, Rody’i yemişlerdi ve benim için gerçekten çok üzücü bir hikayedir, anlatmamı isterseniz anlatırım hemen.”

Elimle ağzımı kapattığımda Tanya, öğürüyormuş gibi ses çıkardı ve Nord yüzünü buruşturduğunda “Yine yalan söylüyorsun,” dedi kulaklarına inanamayarak.

“Hiçbir zaman hangi konuda dürüst ve hangi konuda yalan söylediğimi anlayamazsın, Yakışıklı Nord,” dedi Olaf, sırıtarak. “Fakat günlerdir açlardı, Rody ise birliktekilerle durmadan kavga ediyordu. Bizim inanışımızda birine öfkelendiğimizde onu yeme hakkını kendimizde buluruz.” Benim de artık midem bulanmaya başlamıştı ama Olaf çok rahat bir şekilde konuşmaya devam etti. “Bir sabah uyandım ve Rody ortalarda yoktu, onu yemişler, inanabiliyor musunuz? Bir insanın en yakın arkadaşı yenir mi?”

“İnanamıyoruz,” dedim çıkışarak. “Bu Thalash dediğin yer, dünyanın cehennemi denilen yer olabilir mi?”

Dilini damağına vurup “Lütfen kraliçesi olacağın krallık hakkında böyle konuşma Yüce Valenka,” dedi Olaf kırgınlıkla. “Sen geldiğinde insanlar birbirinin arkadaşını yememesi için yasa çıkaracağımdan emin olabilirsin.”

“Kurallarınız yok ki,” dedi Nord. “Sadece yaşıyorsunuz ama sen onların liderleri olmayı başarmışsın.”

“Çünkü aslanı alt ettim,” dedi Olaf gözlerini açarak. “İnanmıyorsunuz ama bunu yaptım. Ayrıca arkadaşım Rody’i de yediler.”

Olaf’ın söylediklerinin hangisi doğru, hangisi yalan hiçbir zaman bilemeyecektik veya bir gün bilsek bile Thalash’ı gördüğümüzde bu gerçekleşebilecekti. “Barbarsınız,” dedim net bir sesle.

“Eh, en azından insanları kanlarına göre ayırıp aynı kıyafetleri giyip altın kemerlerimizi takarak ortalarda dolanmıyoruz,” dedi Olaf gülerek. “Thalash’ın berbat bir yer olduğunu kabul ediyorum ama diğer birliklerden bizi ayıran en büyük özelliğimiz birbirimize gerçekten kardeş bağıyla bağlı olmamızdır. Thalash sınırları içerisindeki bir insanın canına zarar gelirse bütün Thalash halkı tek bir bütün oluşuruz. Kısacası,” dedi tek kaşını kaldırarak. “Birbirimizi yeriz ama yedirmeyiz. Hem de her anlamda.”

“Diğer birliklere canınız sıkıldıkça savaş açtığınız doğru değil mi?” diye sordu Nord.

“O benim sıkıntımdan kaynaklanıyor,” dedi Olaf eliyle geçiştirerek. “Bir sabah uyanıyorum ve canım savaşmak istiyor ben de savaşıyorum, bir kez bile yenildiğim görülmedi.”

Başımı ağır ağır iki yana salladığımda duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyordum. “Çünkü hayvan gibi dövüşüyorsunuz,” dedi Nord. “Gerçekten bir hayvan gibi dövüşmekten söz ediyorum, insanları ısırıyorsunuz.”

Olaf, afalladığında “Biz sanırım gerçekten de barbarız,” dedi ve sonra yeniden kahkaha attığında bakışlarını bana doğru çevirdi. “Ama Yüce Valenka isterse Thalash’a medeniyet getirebilir, istemez misin?” Sonrasında kaşları çatıldı ve önümdeki içkiyi alıp onu da kafasına dikti. “Fakat Thalron’un varisi buna izin vermiyor çünkü Valenka onun için kıymetli bir yerde olmalı.”

Veyn’in konusu geçtiği anda buz kestiğimi hissettim ve olduğum yere biraz daha sindiğimde Nord, ciddi bir sesle “Thalron’da yaşayan kimseyi kendi birliğine alamazsın,” diye açıklamada bulundu. “Bu yasak.”

“Ama Thalron halkının seve seve Yüce Valenka’yı bana verebileceğini görüyorum,” dedi gözlerini gözlerime dikerek. “Sadece varis bunu istemiyor.”

Sessizlik oluştuğunda Olga gelip yeniden içkileri doldurdu ve Olaf, kendi içkisini içtiği gibi sonrasında benimle Tanya’nın içkilerini de kafasına dikti. Oldukça garip ama bir yandan da merak uyandırıcı birisiydi. Eğlenceli ve hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi görünen görüntüsünün arkasında bambaşka şeyler yaşadığına neredeyse emindim ama bunu kanıtlamam imkansıza yakındı çünkü Olaf, her konuda yalan söyleyebiliyorken duygular konusunda oldukça ketum birisi gibi görünüyordu.

Şarkı: Turenheim, Monastery

Bir anda, o sessizlik ortamda kol gezerken kalelerin olduğu yerden gür bir ses yükseldi ve hepimizin bakışları o tarafa doğru döndü. Ben daha ne olduğunu bile anlayamazken Nord ayağa kalktı ve eli hançerinin olduğu yere doğru gitti, onunla beraber hemen arka tarafımızda oturan Tüccarlar da ayaklandı. Öyle bir sesti ki, gecenin ortasına şimşek gibi düşmüştü. “Neler oluyor?” diye mırıldanmama zaman kalmadan Nord, bizim önümüze doğru geçip o kalelerin olduğu yere doğru baktı.

“Galhar üfleniyor,” dedi Nord kendi kendine konuşurmuş gibi ve onu tanıdım tanıyalı hiç bu kadar ciddi olduğunu görmemiştim.

“O ne demek?” diye sordu Tanya korkuyla.

“Kan boynuzu,” dedi Nord öne doğru bir adım atarak. “Sadece savaş, ölüm ve önemli anlarda bu boynuza üflenir ve bütün herkes topluluğa beklenir.”

Oturduğum yerden öyle bir kalktım ki, neredeyse oturduğum tabure yere düşecekti fakat tam o anda, kalelerin olduğu yerden değil, sol taraftan onun geldiğini gördüm: Veyn’in. Hemen yanında Liten duruyordu, bir anlık onu görmenin rahatlığıyla derin bir nefes verdiğimde Veyn’in bakışları sabit, duruşu dikti. Gözleri bana uğramadı ama sırtı ona dönük oturan Olaf’a baktığında çenesinin seyirdiğini gördüm.

Benim ardımdan Nord da Veyn’in geldiğini gördüğünü elini kemerindeki hançerden çekti ve sonrasında o tarafa doğru dönüp “Neler oluyor?” diye sordu endişeyle. “Kan boynuzu neden üflendi?”

Veyn, bir cevap vermek yerine Otso Evi’nin ortasına kadar yürüdü ve en sonunda bizim bulunduğumuz masanın yan tarafına geldiğinde Tanya da ayağa kalktı; tek oturan kişi Olaf kaldığında Veyn, gözlerini Olaf’tan bir an bile olsun ayırmadı fakat Olaf, Veyn’i gördüğü anda gülümseyip içki bardağını kaldırdı ve son yudumlarını da içtikten sonra elinin tersiyle ağzını sildi. “Varis seni çağırmadık diye bize küstün mü?”

Gözlerim gözlerine odaklıydı ama bir an bile olsun dönüp bakmıyordu, tek odaklandığı kişi Olaf’tı; bakışlarım yavaşça aşağıya doğru indiğinde parmağındaki Veyn yazılı yüzüğünü gördüm, çıkardığı yüzüğünü geri takmıştı.

Fakat Arthur yüzüğü artık yoktu.

Göğüs kafesi birkaç kez kalkıp indikten sonra ellerini oturduğumuz masaya yerleştirdi ve öne doğru eğildiğinde Olaf’ın gözlerinin içine bakmaya devam etti; öyle öfkeli bir yandan da öyle kestirilemez bir duyguyla ona bakıyordu ki, bir anlık onun öfkesinden her yerin ateş altında kalabileceğini bile düşündüm.

Hiç ummadığım bir anda, oturduğumuz masayı elinin tersiyle itekledi ve Tanya’nın dudaklarından tiz bir çığlık koptuğunda masanın bir bacağı kırıldı, üzerindeki alkol dolu kadehler yere döküldü. Büyük bir nefes verdi ve sonrasında Olaf da ayağa kalktığında yüzündeki gülümseme silinmedi ama şaşırdığı her halinden belli oluyordu.

“Gerçekten davet edilmediğin için bu kadar sinirli olamazsın, varis,” dedi Olaf ciddiyetsiz bir sesle. “İçkimi de döktün zaten.”

“Neler oluyor?” diye sordu Nord ve sonrasında yavaşça Tanya’nın önüne doğru geçtiğini gördüm; korumak ister gibi değil, onun yerini belli etmek istermiş gibi. “Sana söylüyorum, Veyn.”

Veyn, en sonunda Olaf’ın üzerinde olan bakışlarını Nord’a çevirdiğinde gözlerindeki öfke bir an bile olsun silinmedi, en sonunda oldukça sakin ama bir yandan da baskın bir sesle “Otso Evi artık bitti,” dedi net bir sesle. “Bir daha buraya kimse adım atmayacak.”

Kaşlarım şaşkınlıkla havalandığında burasının Veyn için ne kadar önemli olduğunu biliyordum ve şimdi Otso Evi’ne son verdiğini söylüyordu. “Veymor mu bunu istiyor?” diye sordu Nord sorgular gibi.

“Ben istiyorum, Nord,” dedi Veyn tam gözlerinin içine bakarak. “Şu andan itibaren, Otso Evi’ne son veriyorum.”

“Neden?” diye sordu Nord fakat yeniden kan boynuzu üflendiğinde Otso Evi’nde oturmaya devam eden insanların çoktan topluluğun olduğu yere doğru koştuğunu gördüm. “Kan boynuzu neden üfleniyor?”

Veyn, hiçbir cevap vermediğinde çenesini havaya kaldırdı, duruşunu düzeltti ve ben hemen arkasındayken diğer tarafa yürümek için hamle yaptı, tam o esnada Liten’in zırhının arkasında kaşları çatık bir halde bana baktığını gördüm, öfke gibi değil daha çok sorgularmış gibi.

Veyn, Otso Evi’nin dışına çıktı, birkaç adım attı ve sonrasında duraksadığında bakışları omzunun arkasından bize doğru döndü. Hemen yanımda Olaf duruyordu, bunu gördüğü anda çok daha fazla öfkelendiğini ve hatta gözlerinin kısıldığını gördüm. Geriye döndü, yanımıza geldi ve sonrasında Olaf’a doğru “Bana eşlik et, Olaf,” dedi kısık bir sesle.

Olaf, o an bakışlarını bana çevirdi ve gülümseyişi daha derin bir hal aldığında “Yüce Valenka da bizimle gelecek mi?” diye sordu dalga geçermiş gibi. “O nereye giderse, ben de oraya giderim çünkü burada kendime en yakın gördüğüm ve en güvendiğim insan o.” Bütün gerginliğe rağmen Olaf bir daha kahkaha attığında bu öylesine sinir bozucuydu ki, Veyn’in gözünün seğirdiğini bile gördüm. “Sadece şaka yapıyorum, varis, biraz gül diye ama sen çok gerginsin.”

Veyn’in yutkundu ve sonrasında gülümsediğinde, o gülüş mutluluktan fazlasıyla uzaktı. Yüzündeki gülümseme başını çevirdiği an silindi ve Olaf’ın yürümesi için eliyle yanını işaret etti. Olaf en sonunda yanına geçtiğinde başını çevirip bana el salladı ve göz kırptı.

Nord da hemen yanlarına geçtiğinde onlar önde ben ve Tanya arkalarında yürümeye başladık. “Hey,” dedi Tanya fısıldayarak bana doğru eğilip. “Veyn gözü dönmüş görünüyor, bir şey mi oldu?”

Başımı yavaşça iki yana salladığımda “Veymor’un yanındaydı,” diyerek ben de fısıldadım. “Kötü bir şeyler olmalı.”

“Ama Olaf’a karşı öfkeli,” dedi Tanya sorgulayarak. “Bakışlarıyla öldürebilecek gibi.” Sonra aklına bir fikir gelmiş gibi gözleri kocaman açıldı. “Seni Olaf’tan kıskanıyor olmalı.”

Başka bir zaman olsaydı bu söylediğine gülümseyebilir veya Tanya’yı dalgaya alabilirdim ama şimdi bunun için kafam o kadar karışıktı ki, “Olaf’ın Veyn’i ciddiye almıyor olmasına öfkeleniyor olmalı,” dedim ama içimden bir ses, bütün bunların dışında sahiden de Olaf’a karşı beni istediğini söyledikten sonra büyük bir nefreti oluşmuştu. Çok sevdiği Otso Evi’ni bitirmişti, bunun tek sebebi bizim orada oturuyor olmamız mıydı? Bunu düşünmek bile şaşkınlıktan gözlerimi onun sırtına dikmeme sebep oldu.

Kalabalığın olduğu yere geldiğimizde insanlar yine sınıflarına göre ayrılmıştı, Veyn ve Nord, Asiller sınıfının olduğu yere doğru ilerlerken Tanya, mutsuz bir şekilde bana bakıp Tüccarların olduğu yere geçti ve ben de Köksüzlerin hemen arkasında yerimi aldım. Geceydi, elbette ki her zaman olduğu gibi yine geceydi fakat şimdi soğuk havayı daha net bir şekilde hissedebiliyordum.

Herkes dört sınıfa ayrılmışken Veyn, Asillerin tam önünde duruyordu ve ellerini arkada birleştirmiş, çenesi havada tam karşısına doğru bakıyordu. Olaf ise dört sınıftan ayrı bir şekilde kendi ailesinin olduğu yere doğru geçti; herkes büyük bir merakla ne olacağını bekliyordu.

İnsanlar okyanusun olduğu yere doğru dönmüştü, orada bir taş vardı, oyuktan yapılmıştı ve birazdan birisinin çıkıp orada bir şeyleri duyuracağını anlamamak imkansızdı. Saniyeler dakikaları kovalarken arkasına girdiğim Köksüzlerin başlarını çevirip birkaç kez bana baktıklarını gördüm, yaşananlardan sonra beni aralarına almak istemeyenler de vardı, hâlâ büyük bir umut ışığıyla bana bakanlar da. Bu ikisinin arasında sıkışmıştım ama kalbim öylesine hızlı atıyordu ki, üçüncü kez kan boynuzu çalındığında o kan boynuzunu çalan muhafızın öne doğru geçtiğinde ve taş oyuğun hemen yanında durduğunda gördüm.

Birkaç saniye sonra oldukça yaşlı, sakalları ve saçları beyaz, hatta senelerini Thalron’da geçirirken yaşlandığına emin olduğum o adam, muhafızların desteğiyle taş oyuğun üzerine doğru çıktı.

Yaşlı adam, taş oyuktan bütün Thalron’a baktı. Beyaz sakalları rüzgarla savrulurken elindeki asaya biraz daha yaslandı. Kan boynuzunun yankısı henüz dinmemişti ve gecenin içindeki o uğultu, sanki herkesin kalbine tek tek işliyordu. Dudaklarını araladığında çıkan sesi yaşına rağmen güçlüydü; yıpranmıştı ama kırılmamıştı.

“İşitin!” dedi, sesi gecenin ortasında yankılanarak. “İşitin ve unutmayın. Çünkü bugün burada söylenecek olan söz, yalnızca bu geceye değil, yaklaşan kutsal güne de mühür olacaktır.”

Kalabalığın üzerine daha ağır bir sessizlik çöktü.

“Bir hafta sonra,” dedi yaşlı adam, bakışlarını tek tek sınıfların üzerinde gezdirerek, “1 Şubat gecesi Thalron semalarında kuzey ışıkları yeniden doğacaktır. Karanlığın en derin olduğu vakitte göğün kapıları açılacak, yeşil ve gümüş ışıklar kutsal bir işaret gibi üzerimize serilecektir. O gece, atalarımızdan beri sıradan bir gece sayılmamıştır. O gece, Velruna gecesidir.”

Bu kelimeyi söylerken sesi daha da kalınlaşmıştı.

“Velruna, yalnızca göğün aydınlandığı bir vakit değildir,” diye devam etti. “Velruna, kanın çağrıldığı, kaderin mühürlendiği, birliğin yalnız insanlar önünde değil, göğün ve buzun önünde de kurulduğu gecedir. Kuzey ışıkları Thalron’un üstüne düştüğünde bunun, yalnızca semanın oyunu olmadığı bilinmelidir. Bu, eski yasanın işaretidir. Bu, kurucuların ruhlarının hâlâ bu toprakların üzerinde dolaştığının, hâlâ gördüğünün ve hâlâ karar verdiğinin işaretidir.” Rüzgar sertleşirken yaşlı adam asasını taş zemine bir kez vurdu. “İşte bu yüzden,” dedi, “1 Şubat gecesi, Velruna’nın kutsal saatinde, Thalron’un varisi Veyn Thalron ile Din İnsanları’nın seçilmiş kızı Maris Veymora’nın evliliği bütün halkın huzurunda ilan edilecektir.”

Kalabalığın içine fısıltılar düştüysa da yaşlı adam durmadı.

“O gece yalnızca iki kişinin birleşmesi kutlanmayacaktır. O gece, soyun devamı, düzenin sürmesi, Thalron’un yasasının bozulmadan kalması kutsanacaktır. Kuzey ışıkları onların üzerine doğarken, Thalron yasası önünde bağları mühürlenecek; gök, buz ve kan bu birliğe şahit olacaktır.” Sonra yüzünü biraz daha yukarı kaldırdı, sanki gerçekten yaklaşan ışıkları şimdiden görüyormuş gibi. “Bilinsin ki Velruna gecesinde edilen yemin sıradan bir yemin değildir. O gece verilen söz geri alınmaz. O gece kurulan bağ, yalnız bedenler arasında değil, kaderler arasında kurulur. O yüzden bütün Thalron hazır olacaktır. Asiller yerini alacak, Din İnsanları kutsamayı sunacak, Tüccarlar düzeni sağlayacak, Köksüzler dahi bu kutsal ana şahitlik edecektir. Çünkü bu gece yalnızca bir düğün gecesi değil, Thalron’un geleceğinin kutsandığı gecedir.”

Asasını yeniden yere vurdu.

“Bir hafta sonra, 1 Şubat’ta, kuzey ışıkları semaya yükseldiğinde, Velruna doğacaktır. Ve Velruna’nın huzurunda Veyn Arthur Thalron ile Maris Veymora bir olacaktır.” Son cümlesini daha ağır, daha sert, daha tehditkâr bir tonla söyledi: “Bu kutsal güne karşı gelen, yalnız bir birliğe değil, Thalron’un yasasına karşı gelmiş sayılacaktır. Bu birliğe dil uzatan, göğün şahitliğine dil uzatmış olacaktır. Ve göğün huzurunda edilen yeminin bedeli her zaman ağırdır.” Yüzünde bir gülümseme oluştu gururla. “1 hafta boyunca sürecek olan şenliklerimiz şu andan itibaren başlamıştır ve kutlamalar 1 Şubat gecesine kadar da devam edecektir! Sınıf ayırmaksızın herkes ziyafet çekecek, barınma verilecek ve o kutsal güne kadar ritüeller durmaksızın yol alacaktır. Kutlu olsun, kutlu olsun, kutlu olsun!” Asasını bir kez yere vurduğunda insanlar elleri kalplerinde o yaşlı adamı dinliyordu.

“Kutlu olsun!” diye haykırdı kalabalık ve bunu birkaç kez daha tekrar ettiler. “Kutlu olsun! Kutlu olsun!”

Şarkı: Billie Eilish, Wildflower

Sonrasında her şey sanki çok hızlı gelişti fakat benim için oldukça yavaştı. Başka bir Din İnsanı Köksüzlerin bulunduğu yere geldiğinde elindeki kesesinde olan altınlarını Köksüzlerin bulunduğu yere doğru attı ve neredeyse birçok Köksüz o altınlara ulaşabilmek için birbirlerini ezmeye başladılar, Tüccarlar sınıfı için de aynısı gerçekleşti, Asiller birbirine sarılmaya başladığında Din İnsanları büyük bir gururla bu kutlu günün gelişini bekledi.

Zaman yavaşladı, yavaşladı ve yavaşladı. Yerimden hareket bile etmedim, öylece durup kalabalığa, sonra o taş oyuğa, o yaşlı adama, Din İnsanları’na ve geriye kalan her yere baktım. En sonunda gözlerim sırtı bana dönük olan Veyn’e doğru kaydığında gözlerimin bulanık gördüğünü fark ettim; hayır ağlıyor olamazdım, şu an değildi, kendimi istediğim zaman ağlamamak için durdurabiliyorken neden şimdi böyle hissediyordum, bilmiyordum.

Belki de bir gün o düğünün gerçekleşmeyeceğine, bütün bu düzeni Veyn’in reddedeceğine ve kabul edilemez olan bu evliliği elinin tersiyle itebileceğine inanıyordum fakat şimdi, büyük bir törenle bu duyurulmuştu ve artık geri dönüşü yoktu.

Veyn Thalron, Maris’le evlenecek, o kutsal gün dedikleri Velruna vakti, belki de ilk ruhsal ve fiziksel birlikteliklerini yaşayacaklardı.

Dolu gözlerle baktığım Veyn’in başı yavaşça döndüğünde hareketsiz kalan iki insandık; o da yerinden hareket etmiyordu, ben de. Ben hareket edemiyordum, peki ya o neden öylece duruyordu?

En sonunda omzunun üzerinden direkt olarak Köksüzler sınıfının olduğu yere doğru döndüğünde bütün o kalabalığın, insanların altın için birbirlerini yok saymasının arasından benimle göz göze geldi. Sadece birkaç saniye o yeşil gözleri benimle kesiştiğinde bu bir vedadan daha çok, bir sessizlik gibiydi. Yüzüme bakarken ne düşündüğünü anlayamıyordum ama çenemi kaldırıp yine de dimdik durmaya çalıştım, başarılı ise olamadım.

Bakışlarını kaçıran ilk kişi ben olduğumda sırtımı döndüm ve bütün o kalabalığın arasından sıyrılıp koşmaya başladım. Nereye koştuğumu bile bilmiyordum, sadece koşuyordum. Karlar yeniden yağmaya başlamış, soğuk rüzgar yüzüme çarpmaya başlamıştı. Rüzgardan gözlerimin yaşardığını düşündüm, bunu düşünmek istedim ama her adımımda gözlerim biraz daha dolduğunda adımlarım öylesine hızlıydı ki, ilk defa gidebileceğim hiçbir yerim yokmuş gibi hissettim.

Veyn’in kalesine mi gidecektim? Bu saatten sonra onun hizmetkarı olarak devam edebilmeyi kendime yediremiyordum fakat Köksüzlerin olduğu yere de gidersem beni yaşatmak istemeyeceklerini anlayacak kadar hâlâ aklım çalışıyordu. Koşar adımlarım her ne olursa olsun, beni en sonunda Veyn’in kalesinin olduğu yere götürdüğünde hemen ardımda völva davullarının şenlik sesiyle çalındığını işittim, insanların kahkahaları ne kadar uzak olursam olayım kulaklarıma doluyordu.

Veyn’in kalesinden içeriye girdiğimde hızlı adımlarla kendimi dairemden içeriye attım ve kapıyı kapattıktan sonra hızlı bir şekilde kilitledim. Sırtımı kapıya yasladığımda elim kalbime ve sonrasında boynuma doğru gitti. Nefes alamadığımı hissettiğimde ve dizlerim titremeye başladığında ayakta durmakta zorlanarak yere çöktüm. Völva davullarının sesi kulaklarıma dolmasın diye ellerimle kulaklarımı kapattım ve kendi kendime bir şeyler söylemeye başladım fakat ne söylediğimi bile bilmiyordum.

“Bunun olacağını biliyordum,” dedim kendi kendime fakat neden bu denli yıkılmıştım? Hiçbir zaman değil de neden şimdi bu kadar dağılmıştım? Hayır, bunu kendi ellerimle yapmıştım, o Veyn Thalron’du, Arthur da değildi, o Veyn’di ve elbette ki Thalron yasaları ne söylerse o gerçekleşecekti.

Fakat kalbim öylesine acıyordu ki bu kez kulaklarımdaki ellerimi yüzüme geçirdim ve gözlerimi kapattım. Thalron’a ilk geldiğim günden, bugüne kadar geçirdiğim bütün günler zihnimin içinde dönmeye başladığında asıl savaşımın aslında Thalron’la değil, kalbimle olduğunu çok daha net bir şekilde gördüm. Kalbimle savaşıyordum, durmaksızın ve bunu yaparken kırılmaktan da kırmaktan da geri durmuyordum ama şimdi bütün duygular ortaya çıkmıştı.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığımda kapalı gözlerimin ardında beni öptüğü an aklıma geldi, sonrasında ise dans ettiğimiz o an. Şimdi artık sadece Thalron’la değil, bu aptal düzenle değil, söz geçiremediğim kalbimle de savaşacaktım. Öyle bir köşeye sıkışmıştım ki beni şu an anlayabilecek hiç kimsenin olmadığını biliyordum. Artık yapayalnızdım, tamamen yalnızdım ve bunun gerçekleşiyor olması bile bir kabus gibiydi.

Gözlerimi açtığımda ve dizlerimi karnıma doğru çekip kendime sarıldığımda ağlamaya devam ettim; canım öylesine acıyordu ki, Elly olsaydı onun omzunda ağlayabilir, bana bir yol göstermesini isteyebilirdim ama Thalron onu da elimden almıştı. Thalron her şeyimi elimden almıştı ve yetmemiş, kalbimle de oynamıştı.

Bir anda ayağa kalktığımda koşar adımlarla odadaki çalışma masasına doğru ilerledim ve üzerindeki kağıtlarla çizimleri yere fırlattım. Sonrasında yatağın üzerindeki her şeyi fırlattığımda hırsımdan ne yapacağımı bilemiyor gibiydim; görmezden gelinmiştim, kalbimi de görmezden gelmiştim.

Şimdi ben hangi duyguyla savaşacak, nereye gidecektim?

Yastıkları kaldırıp fırlatmaya başladığımda yastığın altındaki Valenka Soyu kitabını gördüm ve büyük bir haykırışla onu da duvara doğru fırlattığımda Morna’nın şu an beni anlayamayacağını ve büyük bir hata yaptığımı söyleyeceğini biliyordum.

Kitabın içindeki kağıtlar etrafa saçıldığında ve kitap zarar gördüğünde öfkeyle o kitaba doğru ilerleyip parçalamak için hamle yaptım ama sanki bilmediğim bir güç ellerimden tutup beni engelledi. Ben ne yapacaktım? Ben ne yapacaktım? Ben ne yapacaktım? Durmaksızın zihnim aynı şeyi söyleyip duruyordu, ben ne yapacaktım? Asıl şimdi ne olacaktı?

Yere doğru yeniden çöktüğümde ve daha yüksek bir sesle ağlamaya devam ettiğimde kalbimin sanki ağır bir çekiçle eziliyormuş gibi göğüs kafesimde attığını hissediyordum. Ve o an bu gözyaşlarının, bu öfkenin, bu kalp acısının neden olduğunu daha net bir şekilde görmüştüm.

Veyn benden vazgeçmişti; bu kez gerçekten vazgeçmişti.

Gözlerim kitaba doğru döndüğünde dağılmış kağıtlara gözyaşlarım düşüyordu ama umurumda da değildi, Thalron beni yok ediyordu.

Başımı iki yana sallayarak önümde duran kağıtlardan bir tanesini elime aldığımda müzik notalarını gördüm, bir şarkının notalarıydı; Thalron’da yasaklanmış bir şarkı olduğuna neredeyse emindim çünkü Morna’nın günlüğünün içinden çıkmıştı ama hemen altında olan o cümle, daha fazla ağlamama sebep oldu.

“Kael Sennora, Da Merria.” Kalbimin şarkısı, senin için.

El yazısı farklıydı, bu Arthur’a ait bir el yazısıydı. Morna’nın Arthur’una ait o el yazısıydı.

Daha fazla ağlamaya devam ettiğimde bu kez hıçkırıklarım sessiz bir hal aldı ve iç çekişlere dönüştüğünde geriye attığım ve kendi savaşım uğruna hiçe saydığım bütün duygularım şimdi ortaya çıkıyordu.

Dakikalar geçti, bir an bile olsun o yerden ayrılmadım; iç çekişler artık donuk bakışlara dönüştüğünde dışarıdan gelen völva davullarının sesi bile ruhumu etkilememeye başlamıştı çünkü aklımın içinde kend kendine konuşan bir kadın vardı.

Tam o esnada odamın kapısı yavaşça çalındığında bakışlarım çöktüğüm yerden kapıya doğru döndü fakat yerimden bir an bile olsun kalkmadım. Bir kez daha çaldı o kapı, ses bile çıkaramadım, gelen Veyn miydi? Bir anlık, sadece bir anlık kalbime yeniden başka bir duygunun uğradığını hissettiğimde zorlukla çöktüğüm yerden kalktım ve kapıya doğru yürüdüm ama tanıdık başka bir sesi duydum.

“Veyn’in Liora’sı,” dedi Liten’in sesi. “Liten burada.” Başımı iki yana salladığımda acıyla yutkundum ve yavaş adımlarla kapının arkasına doğru gittim. Elim kapının kilidine doğru gitti ve duraksadım, Liten ise beni bozguna uğratan o cümleyi kurdu: “Yalnız değilsin.”

İç çektiğimde ve yanaklarımdan yaşlar yeniden süzülmeye başladığında kapının anahtarını yavaşça çevirdim ve kapıyı açtığımda Liten’i o kocaman cüssesiyle tam karşımda gördüm. Yüzündeki zırhını çıkarmıştı ama vücudu hâlâ zırhlar içindeydi. İlk önce bana baktı ardından odanın içinde gözlerini gezdirdiğinde bir kez daha iç çektim ve sonra yeniden ağlamaya başladım.

Liten ise beni tamamen şaşırttığında içeriye girip kapıyı kapattı ve benim ona öğrettiğim gibi beni kendisine çekip sarıldığında tıpkı bir baba gibi elini saçlarıma geçirip okşamaya başladı. Koca cüssesinin arasında kaybolduğumda kolları sıkıca bana dolandı, gözyaşlarım zırhını ıslatırken bir tek ondan kendimi gizlemedim çünkü Liten, benim Thalron’daki tek sırdaşım olmuştu. Bir gün konuşursa neler olurdu bilmiyordum ama ona öyle bir güveniyordum ki, kolları arasında dakikalar sonra ilk kez yalnız hissetmiyordum.

“Liten,” dedim acıyla yutkunarak. “Ben ne yapacağım? Ben şimdi ne yapacağım? Kendimi çok yalnız ve köşeye sıkışmış hissediyorum, kalbim acıyor.”

Liten saçlarımı okşamaya devam ederken derin bir nefes verdi, ilk kez ondan bu denli büyük bir baba şefkati alıyordum; Liten’i tanıdığımda duygulardan bihaberken şimdi bana sarılacak kadar değişmişti. Bir süre kolları bana dolanmış bir şekilde gözyaşlarımın akmasına izin verdi; bir an bile olsun saçlarımı okşamaktan vazgeçmedi. Sanki ne hissettiğimi herkesten daha çok anladı.

Neredeyse dakikalar sonra geriye doğru çekildim ve dolu gözlerle ona bakarken çenem titremeye devam etti. Liten ise gözlerimin içine bakarken gerçekten mutsuz olduğunu görebiliyordum. “Buradaki herkes bana karşı,” dedim gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. “Tek başıma çabalamaya devam ediyorum ama kalbim,” ellerimle yüzümü kapatıp ağlamaya devam ettim, “kalbim söz dinlemiyor, Liten. Biz onunla birbirimizi tamamen kaybettik, artık yapayalnızım.”

Liten, yutkunduğunda ve gözlerine gerçek bir keder oturdu. Sonrasında ise geriye doğru bir adım attığında belindeki hançeri sakince çıkardı. Ben daha ne yaptığını bile anlamıyorken yavaşça dizlerinin üzerine saygıyla çöktü, hançerini avuçlarının içinde tutarak bana doğru uzattı ve başını önüne doğru eğdi. “Ben sana inanıyor ve şu andan sonra seni her şeyden korumak adına kanım adına söz veriyorum, Liora Valenka,” dedi, muhafız yeminini dile getirirken. “Artık yalnız değilsin, senin muhafızın Liten’in burada ve her koşulda da yanında olacak.”

Daha fazla ağlamaya başladığımda elimle ağzımı kapattım ve Liten’e doğru baktım. O koşulsuz bir şekilde Veyn’e bağlıydı ve ondan başka kimseye yemin etmediğine emindim ama şimdi bütün bunların ortasında bana da yemin ediyor, yalnızlığımdan beni çekip çıkarıyordu. Bana inanıyordu, her ne olursa olsun, bütün Thalron karşımda dimdik dikilse bile Liten benim yanımda olacağını söylüyordu.

Yere çökmeme bile gerek kalmamıştı ona sarılmam için. Çöktüğü yerde bu kez onun boynuna sarıldığımda “Liten,” dedim hıçkırıklarımın arasından. “Bunu asla unutmayacağım.”

O da çöktüğü yerden yeniden bana sarıldığında artık Veyn’in Liora’sı değil, Liora Valenka demişti. Varlığımı kabul etmişti, saygıyla üstelik.

Dışarıdan sesler geldiğinde Veyn’in geldiğini ikimiz de anladık. Liten, çöktüğü yerden doğrulduğunda elinde tuttuğu hançeri yeniden kemerine sıkıştırdı ve gözlerimin içine bakarken gülümsemeye çalıştı. Ben de gözlerim dolu dolu ona gülümsedim ve dairemden çıkıp gitmesini bekledim. Kapı yeniden kapandığında kapının önündeki hareketlenmeyi işittim; Liten’in uzaklaştığını duyabildim fakat sonrasında başka adım sesleri daireye doğru yaklaştığında dişlerimi sıkarak elimi anahtara doğru götürdüm fakat kalbim, bütün gücüyle o kilidi çevirmemi engelledi.

Bekledim, gelecek mi diye çünkü bütün kalbimle, bütün hislerimle emindim ki şu an kapımın önünde duran kişi Veyn’di.

Bir süre orada bekledi, elinin kapının kulbuna gittiğini bile topuzun yavaşça hareket etmesiyle anladım fakat sonrasında durdu. Ardından dudaklarından çıkan o cümleleri duydum. “Onu hiç gördün mü?” diye sordu Liten’e. Sesi kısıktı ama onu duyabiliyordum.

Sessizlik oluştuğunda Liten’in ne cevap vereceğini bekledim fakat o güveni zedelemezken “Hayır, Yüce Veyn,” dedi Liten. Ne gözyaşlarımdan bahsetti, ne yıkılışımdan ne de aramızdaki o yeminden. Acıyla gülümsediğimde birkaç saniye daha geçti.

Ve ardından Veyn’in sert adımlarla kapımın eşiğinden uzaklaştığını duydum. Bu, bir sondu.
Ama tuhaf olan şuydu ki; bazı sonlar, hiç başlamamış hikâyelerin mezar taşı olurdu.

Kaderin görevi sandığım gibi insanları bir araya getirmek değildi. Bazen kader, iki insanın tam birbirine dokunacağı anda araya giren en acımasız mesafeydi.

Geriye doğru çekildim ve yorgun adımlarla yatağıma doğru gidip uzandım. Yan bir şekilde yattığımda dizlerimi karnıma doğru çektim ve bakışlarımı pencereye doğru çevirdim. Karlar yağmaya devam ediyordu, ileride bir yerlerde duman tütüyordu, büyük ihtimal şenlik ateşi yanıyordu ve völva davulları durmaksızın en eğlenceli vuruşlarını sergiliyordu. Bu büyük bir kutlamaydı.

Artık gözyaşlarım akmayı bırakmıştı, ne kadar süre o şekilde uzandım bilmiyordum ama karların bir kez yağmayı durdurup yeniden yağdığına şahit olacak kadar kendimi gecenin karanlık gökyüzüne emanet etmiştim. Biliyordum, şimdi böyleydim ama sonrasında ayağa kalkardım ve ne gerekiyorsa onu yapardım. Yapmalıydım. Bir şenlik ise buna da karşıydım ama Veyn evlendiği için değil, bana doğru gelmediği için.

Ben Liora Valenka’ydım, düştüğüm yerden kalkabilmeyi defalarca öğrenmiştim şayet kalkamayacaksam da düştüğüm yerde gururumla yine de çenemi dimdik tutabilirdim.

Neredeyse saatler sonra gözlerimi bir an bile ayırmadığım pencerenin önünde hareketlenme olduğunda gerçek mi görüyorum diye gözlerimi ovuşturmak zorunda kalmıştım fakat hemen yukarıdan yine bir iple şişe sarkıtıldığında kalbim hem acıyla hem de tarifi olmayan bir mutlulukla kasıldı. Uyuyor olabilirim diye kendime dokundum fakat uyanıktım.

Yatakta doğrulduğumda ve pencereye doğru ağır ağır yürümeye başladığımda kendimi öylesine bitkin hissediyordum ki, sanki her adımımda birazdan yere yığılacak kadar yorulmuştum. Bu hem ruhsal, hem de fiziksel bir yorgunluktu, öyle ki pencereyi açarken artık kalbimin bile attığını hissedemiyor gibiydim. Yüzüme sert soğuk bir rüzgar çarptığında ipe bağlanmış şişeyi elime aldım ve yeniden pencereyi kapattım.

İçinde yine rulo şeklinde bir kağıt vardı; ne olduğunu bilmiyordum ama bunun belki de bizim aramızdaki son adım olduğunu hissedebiliyordum. Bu yüzden kendime bir süre vermek istedim ve nefesimi kontrol ederken yeniden yatağa oturdum.

En sonunda şişenin tıpasını açtığımda ve içindeki kağıdı yatağın üzerine düşürdüğümde rulo şeklindeki kağıdı sakince açtım ve açtığım anda gördüğümle kalbimin bu kez öyle büyük bir kederle attığını hissettim ki, boğazıma oturan yumruyu yutkunmakta zorlandım.

Benim renklendirmemi istediği kendi çizimimdi ama kendisi renklendirmişti hem de hiç olmaması gereken renklerle. Saçlarımı siyahla boyamıştı ve boyamak denilemezdi, neredeyse karalanmıştı. Gözlerim ela değil, siyahtı. Hatta resmin her yeri ama her yeri tıpkı gözlerinin gördüğü gibi siyahla boyanmıştı.

Hemen altında ise o kısa not yazıyordu:

Artık iyileşebileceğime olan inancımı tamamen kaybettim. Renkleri olmayan hayatımın tek rengi sendin ve ben onu da yok ettim. Bir insan, kendi gün batımını elleriyle söndürürse, geceden başka neyi kalır?

Thalron Varisi,
VEYN Thalron

Ben de sizi seviyorum, aynen :’)