logo

15. SIRLAR ve SEÇİMLER

Views 29873 Comments 2156

Keyifli Okumalar!

Şarkı: An Isolated Moment

“Thalron artık benim. Şimdi gerçek karanlığın nasıl bir his olduğunu öğrenme vakti. Üzüm yemek ister misin?”

Hayatımda ilk kez zamanın bu kadar ağır ilerlediğini hissediyordum ve böyle anlar, insanın en çok köşeye sıkıştığı zamanlar da olurmuş, yeni fark ediyordum. Öylece duruyordum ve etrafımda hareketlenmeler vardı, hangi tarafa bakarsam bakayım kendimi buzdan bir heykel gibi hissediyordum ve en kötüsü de kimse beni, duygularımı ve ne düşündüğümü göremiyordu.

Omuzlarımda bir ağırlık vardı, ellerim uyuşuyordu ve kalbim, neye üzüleceğini, neye öfkeleneceğini veya hangi noktadan yaralanacağını bilmeden öylece atıyordu.

Başımı yavaşça çevirip etrafıma baktım bir kez daha, fakat bu kez alıcı gözüyleydi.

Veymor tam karşımdaydı ve görmüyordu; gözleri Veyn’in onun için hazırladığı zehirden dolayı kör olmuştu ve bunun şifası Kızıl Kitap’ta vardı.

Yan tarafıma doğru döndüğümde şaşkın gözlerle Veymor ve Veyn’i izleyen Olaf’ı gördüm; o babasını diri diri yakmıştı fakat belki de kendinden daha masum gördüğü Veyn, babasını kör etmişti. Elbette ki neden bunu yaptığını tam anlamıyla hiçbir zaman anlayamazdı ama Olaf, pek de anlamak istiyormuş gibi görünmüyordu sadece büyük bir şaşkınlıkla Veymor’u izliyordu.

Diğer tarafa doğru başımı çevirdiğimde Veyn’le aynı renk saçlara sahip Nessa’yı gördüm ve güzelliği karşısında büyülendim. Kumral saçları beline doğru geliyordu ve yer yer beyazları vardı ama bu daha fazla güzellik katmıştı, yuvarlak yemyeşil gözleri, kalp şeklindeki dudakları ve kemerli burnu... Boyu benimle hemen hemen aynıydı ama benden biraz daha kiloluydu. Öyle ki vücudunun kıvrımları, üzerindeki Köksüz pelerinine rağmen kendini belli ediyordu. Ona Köksüz pelerinini giydirmişlerdi ama bu şu an odaklanmak istediğim bir nokta değildi.

Gözlerim oldukça ağır bir şekilde diğer kadına doğru döndü. Diğer kadına. Ravna’ya. Annem olduğunu düşündüğüm o kadına. Sadece bir anlık ona bakmamla onun da gözleri bana doğru döndüğünde ürkerek bakışlarımı direkt olarak ondan çektim ve omuzlarıma yük daha fazla bindi; çünkü korkuyordum ve bu korkumu anlatabilecek kelimeleri henüz bulamıyordum.

Şu an dünya üzerinde beni anlayabilecek tek bir kişi bile yoktu, olamazdı da. Kendimi bildim bileli annemi hiç görmemiştim, onsuz büyümüştüm ve hangi sebep olursa olsun beni bırakıp gitmişti. Eğer ki Veyn ona “Ravna Valenka” diye hitap etmeseydi kim olduğunu bile bilmeyecektim, sadece Elly’nin anlattığı o altın sarısı saçlarını biliyordum ama bu dünya üzerinde kim bilir kaç tane altın sarısı saçlı kadın vardı, her birine anne diyemezdim ki.

Başımı önüme doğru eğdim ve elim kalbime doğru gitti, hızlı attığı için değil, sıkışmaya başladığı için çünkü nefes bile alamıyordum. Bu kadarı çok fazla gelmişti, bu kadarı benim bile kaldırabileceğimden daha fazlaydı. Hayır, Veymor’un kör olması değildi, Nessa’nın gelişi de öyle.

Benim annemin gelişi, büyük bir tokat yemiş gibi hissetmeme sebep olmuştu; birçok konuda soğukkanlı olabiliyorken bu konuda olabilecekmiş gibi hissedemiyordum. Mutlu olmam gerekiyordu belki ama mutlu değildim. Hesap sormam gerekiyordu belki ama hesap sormak bile istemiyordum. Sadece öfke hissediyordum, öfke ve çaresizlik.

Yokluğuna alıştığın birinin varlığını kabullenemezdin, benim şu an varlığını kabullenmem gereken kişi annemdi; bu nasıl bir çıkmaz, nasıl bir çaresizlikti.

Dimdik durmaya çalıştım ama omuzlarıma binen yük, benim dik duruşumu engelliyordu. Onu tanımıyordum ve sadece birini anne olduğu için kabullenip sevemezdim. O benim annemmiş ama benim için yabancı bir kadından hiçbir farkı yoktu. Zihnime bambaşka bir düşünce doğduğunda bu düşünce bile canımı yakmıştı. Keşke Elly’i geri döndürebilme şansım olsaydı çünkü o daha çok annemdi. Keşke Elly burada olabilseydi, o bana en doğru yolu gösterebilirdi, keşke geri dönen kişi Elly olsaydı.

Bu düşünce bile aslında korkuma korku, öfkeme de öfke ekledi; çaresizlik bir cümle olsaydı, Elly’nin geri dönüşü dilemek olurdu.

Öfkeliydim çünkü öldüğüne kendi kendime inandırmıştım ve şimdi hiçbir şey hissedemiyordum. Öfkeliydim çünkü annem geldiği için sevinemediğimden ötürü kendimi kalpsiz hissediyordum. Öfkeliydim çünkü ondan duyabileceğim her şeyden çok korkuyordum. Öfkeliydim çünkü buna hazırlıksızdım ve bütün bu savaşın ortasında bir de bunu kaldıramazdım.

Veyn, çöktüğü yerden yavaşça doğrulduğunda yüksek bir sesle “Şifacıları çağırın!” diye bağırdı. Veymor, yattığı yerden bir kez daha hareketlenmişti ama ağzını açıp hiçbir şey söylemedi. Kör olduğu bir yana dursun, Nessa bu odanın içindeydi ve onun farkında bile değildi veya onu sonrasına bırakıyordu bilmiyordum ama Veymor’un siyah gözlerine bakarken orada artık bir ruh olmadığını görebiliyordum.

Birkaç dakika sonra içeriye iki şifacı girdiğinde ellerini önlerinde birleştirip Veyn’e ve sonrasında Veymor’a doğru baktılar. Neler olduğunu anlayamadıklarında Veyn, “Yüce Veymor’un gözleri içtiği zehirden dolayı göremiyor,” dedi sakince. “Ve bu Thalron sınırları içerisinde pek de kabul edilebilecek bir şey değil, bu yüzden herkesten bunu gizleyeceğiz ve ona en iyi şekilde bakacaksınız.” Veyn, başını çevirip babasına baktığında merhametin tek bir zerresi bile yoktu. “Ölmesi, bu şekilde yaşamasından çok daha kötü olacaktır hepimiz için.” Son cümlesi altında birçok anlam taşıyordu.

Şifacıların dudakları şaşkınlıkla aralandığında gözlerini Veymor’a doğru çevirdiler. Ona bakmasını beklediler ama Veymor’un baktığı sadece boşluktan ibaretti. Veyn, eliyle herkese kapının önünü gösterdiğinde ve kapıya doğru ilk yürüyen kişi o olduğunda ben olduğum yerde kalmaya devam ettim; hemen ardından diğerleri de kapıdan çıktıklarında şu an bu odada yaşananlar, birazdan yaşanacakların yanında hiçbir şeydi ve ben buna tamamen hazırlıksızdım.

Yutkunduğumda ve ben de kapıya doğru yürüdüğümde Olaf’ın o heyecanlı sesi kulaklarıma doldu. “Harika bir acımasızlıktı, zehirle kör etmek yerine direkt gözlerini oymalıydın, ben öyle yapardım!”

Kapının önüne geldiğimde dördünün arkasındaki muhafızlarla orada durduklarını gördüm. Veyn, hemen yanında Olaf vardı, onların karşısında ise Nessa ve Ravna.

Sadece bir saniye şöyle bir durup onlara baktım ve hemen sonrasında hiçbir şey söylemeden yanlarından rüzgar gibi yürüyüp geçtim. Adımlarımı sağlam tutmaya çalışıyordum, omuzlarımı da öyle ama her adım atışımda kalbim biraz daha sıkışıyor, nefesim kesiliyordu. Hemen arkamda bıraktığım o kişi benim annemdi.

“Liora.” Veyn’in bana seslendiğini işittim fakat dönüp bakmadım ve hızlı adımlarla şifahaneden dışarıya doğru yürüdüm. Hayır, şu an kimseyle konuşmak istemiyordum, hayır, şu an ağzımı açtığım her an işler biraz daha kötüye gidecekti biliyordum ve buna hazırlıksızdım.

Şifahaneden dışarıya çıktığımda soğuk yüzüme tokat gibi çarptı ve karların yeniden yağmaya başladığını gördüm; durmadım, beklemedim bile botlarım karlara bata çıka Veyn’in kalesine doğru yürürken dişlerimi sıkıyor, her şeye rağmen güçlü durmaya çalışıyordum ama gerçekler oradaydı, onlardan kaçabilmem mümkün bile değildi.

Veyn’in kalesine yaklaştığımda arkamda adım sesleri işittim ve daha hızlı yürümeye çalıştım ama o adımların bana yaklaşması uzun bile sürmedi, başımı çevirip yanıma baktığımda Liten’i gördüm. Yüzündeki zırhını düzeltip “Veyn’in Liora’sı,” dedi selam vererek. “Sizi korumak için gönderildim.”

“İhtiyacım yok.” Daha hızlı yürüdüm ama benim beş adımım, Liten’in neredeyse tek adımıydı ve ondan kaçabilmek mümkün bile değildi. “Beni yalnız bırak, Liten.”

“Üzgünsün.” Liten, başını önüme doğru eğip beni dikkatlice inceledi ama ben durmadım. “Çok üzgünsün.”

Hiçbir şey söylemediğimde yutkundum ve Veyn’in kalesinden içeriye girdiğimizde beni dairemin önüne kadar takip etti, en sonunda kapıyı açmak için hamle yaptığımda Liten, önüme geçerek beni durdurdu. Başımı kaldırıp ona baktığımda, beni şaşırtarak “Biz arkadaşız,” dedi, benim ona söylediğimi tekrar ederek. “Biz arkadaşız değil mi?”

Derin bir nefes verdikten sonra “Liten,” diye fısıldadım. “Şu an konuşabilecek durumda değilim.”

Gözleri kısıldı ama yine de beni rahat bırakmadı. “Yüce Veymor’a üzüldün mü?” Gözlerimi devirdiğimde anlamayarak bana baktı. “Çok mu üzüldün?”

“Veymor umurumda bile değil,” dedim elimle geçiştirerek. “Tek istediğim odama girmek.”

Liten, başındaki zırhı çıkardığında mutsuz gözlerle bana baktığını gördüm. “Üzgünsün,” dedi bir kez daha. “Ve ben seni korumalıyım.”

Büyük bir nefes verdim ve sonrasında tek nefeste, “Az önce içeride gördüğün Ravna Valenka benim annemdi ve ben annemi hiç tanımadım çünkü doğduktan hemen sonra beni terk edip gitmiş. Şimdi ise bir anda karşıma çıktı ve ben ne onu görmek, ne de onunla yüzleşmek istiyorum çünkü ne yapmam gerektiğini bilmiyorum, Liten. Başka birisi annesine sarılabilirdi, ben sarılmak istemiyorum. Başka birisi hesap sorabilirdi, ben sormak istemiyorum. Yine başka birisi şu an dizlerinin üzerine çöküp ağlayabilirdi ama ben bu Thalron’da dizlerimin üzerine çöküp ağlayamıyorum bile çünkü herkes benden öylesine nefret ediyor ki gözyaşlarım başkalarını mutlu etmekten başka hiçbir işe yaramayacak.” Fakat sesim titriyordu. “Ne yapacağımı bilmiyorum, anladın mı? Çocukluğumdan beri ezberlediğim tek şey, canımı acıtan her duygudan kaçmaktır ve ben de şu an kaçıyorum ama kaçmanın bile yanlış olduğunun farkındayım. Beni anlayabilir misin? Anlayamazsın, kimse anlayamaz.”

Liten her cümlemin ardından daha üzgün gözlerle bana bakmıştı ve son cümlemin ardından sanki darbe yemiş gibi sarsılmıştı. Beni bunların ardından rahat bırakmasını bekledim ama o rahat bırakmak yerine “Ağladığını kimseye söylemem,” dedi başını sallayarak. “Yüce Veyn’e bile söylemem, kanım üzerine söz veriyorum.”

Gözlerimi sıkıca kapattığımda ve geri açtığımda dik tutmaya çalıştığım omuzlarım düştü ve başımı iki yana salladım. “Bu duygulara izin vermemem gerekiyor, Liten,” dedim çaresiz bir sesle. “Thalron’da insani her duygu bile yasak gibi ve ben ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum.” Sırtımı arkamdaki kapıya yasladım ve ellerimle yüzümü kapattım. “Sanki kalbimde kocaman bir boşlukla yaşadım bu yaşıma kadar ve şimdi o boşluk nasıl dolsun? Tanımıyorum, Liten. Kokusunu bile bilmiyorum, sesini bile bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum. Bu hisle nasıl savaşacağımı da bilmiyorum, tek bildiğim güçlü durmam gerektiği.” Ellerimi yüzümden çektiğimde gözlerim dolmuştu ama umursamadım. “Her şeye rağmen, herkese karşı güçlü durmalıyım ama ben de bir insanım.” Gözümden bir damla yaş aktığında hızlı bir şekilde elimin tersiyle sildim, bunu reddetmek istermiş gibi. “Keşke,” dedim solgun bir sesle, “keşke ölmüş olsaydı, en azından ona saygı duyabilirdim ama bu şekilde ona saygı bile duymuyorum.”

Liten söylediğim her şeyi dinliyormuş gibi yüzüme bakıyordu ama ne kadarını anlıyordu bilmiyordum. Bir süre yüzüme baktıktan sonra “Ailemi hatırlamıyorum,” dedi kısık bir sesle. “Radyasyon benden bütün anılarımı da aldı.” Hayır, aslında Thalron almıştı. “Ama eğer bir annem olsaydı beni korurdu, böylesine çirkin bir adam olmamı da engellerdi.” O kocaman cüssesine rağmen kurduğu cümle, daha fazla gözlerimin dolmasına neden oldu. “Belki annen de seni koruyordur.”

Liten’in masumiyeti, düşünceleri ve kalbinin güzelliği hep mi böyleydi yoksa radyasyondan sonra beyni küçülmeye başladığı için artık bir çocuğun zihnine sahip olduğu için mi böylesine masumdu? Gülümsemeye çalıştığımda kendimi yapayalnız hissettiğim o anda, yanımdaki kişi Liten’di ve varlığı bütün duygularımın ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Kendimi durdurmayarak Liten’in beline sarıldım ve başım karnına doğru denk geldi. Kollarımı ona doladığımda gözlerimi sıkıca yumdum ve gözümden bir damla yaş daha aktı. “Sen çirkin değilsin.”

Liten’den asla beklemiyordum ama birkaç saniye duraksadıktan sonra o da kocaman kollarını bana doladı ve yok olduğumu hissettim. “Sen de güçsüz değilsin, Veyn’in Liora’sı,” dedi içten bir sesle. “Sen çok güçlü bir Valenka’sın.”

Gülümsediğimde gözümden başka yaşlar da döküldü; sakinliğimin altında büyük bir kargaşa vardı fakat bu yangının kimi, nasıl yakacağından habersizdim. Bir süre Liten’e sarılmaya devam ettim, hem gözyaşlarım o şekilde aksın, hem de bir arkadaşa sarılmanın o şefkatini hissedebilmek için. Liten de geriye çekilmedi, ta ki ben geriye çekilene kadar.

En sonunda yeniden kapıya doğru yöneldiğimde ellerimle gözlerimi silip “Beni korumana gerek yok, Liten,” diye mırıldandım kapının topuzunu çevirerek. “Sadece bana bir daha ihanet etme yeterli.”

Liten, derin bir nefes verdiğinde bir cevap vermesini bile beklemeden odadan içeriye girdim ve sırtımı kapıya yaslayıp bir süre odanın içine baktım. Az önce yaşanılan her şey öylesine ağırdı ki, hangi birini düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum. Gözlerim yatağın üzerindeki Kızıl Kitap’a doğru kaydığında artık o kitabı kendimden bile daha çok korumam gerektiğinin farkındaydım. Yavaş adımlarla o kitaba doğru ilerlerken adımlarım artık eskisinden daha sarsaktı çünkü o kitapta okuduğum her şey, biraz daha beni gerçeklere ve bir yandan da kendime yaklaştırıyordu.

Yatağa oturduğumda derin bir nefes verdim ve Kızıl Kitap’ı elimle çevirip kaldığım sayfaya baktım. Sadece okuduğum birkaç sayfa bile beni bu denli etkisi altına almışken, içindeki zehir ve şifasının burada olması beni daha fazla şaşırtmıştı. Sadece bu da değildi, Veyn’in bu kitabı okuduğundan artık emindim ama bu kitabı okuduktan sonra onun için neler değişmişti, bilmiyordum.

Demek gerçekten de bu satırları okuduktan sonra Arthur olduğunu herkese duyurmuştu çünkü Kızıl Kitap onun Veyn olduğunu kesinlikle reddediyordu, o halde Kızıl Kitap’ın içindeki inanç sistemini kabul ettiği anlamına mı geliyordu? Hiç sanmıyordum çünkü Veyn, Thalron’un asil kanını taşıyordu ve senelerdir o kurallarla büyümüştü; Arthur ismini söylerken asıl başkaldırdığı ona Veyn diyen babası olmalıydı.

Sırtımı yatağın başlığına yaslayıp Kızıl Kitap’ı elime aldım ve sonraki sayfayı çevirdiğimde büyük bir nefes verdim.

“Bu günlüğü yazıyor olmam ve senin bu satırları okuyor olman bir tesadüf değil, kaderin gerçek yüzüdür çünkü sana Thalron’un asıl sahibi olarak bu cümleleri yazarken aslında benim de büyük bir çukurun içinde olduğumu bilmeni istiyorum. Sebebini merak ediyor musun?

Sebebi, aşk.

Arthur’a duyduğum o sonsuz aşk. Bu kuvvetli duygu, beni olduğum kişiden çıkarmaya yemin etmiş gibi benimle savaşıyor çünkü ben artık kendimi tek bir kalbe değil, iki kalbe sahip gibi hissediyorum ve bu şekilde yaşamayı öğrenmek zorundayım. İki kalple yaşamak kolay değildir. Biri krallık için atar, diğeri bir adam için. Biri düzeni korumak ister, diğeri onun omzuna yaslanmak. Biri hükmetmek ister, diğeri sevmek.

Sana dürüst olacağım. Tahtı istemekle bir adamı istemek aynı şey değildir. Taht akıl ister. Aşk cesaret ve ikisi aynı bedende birleştiğinde insan parçalanır. Arthur’u seviyorum. Onu bir erkek olduğu için değil, bir irade olduğu için seviyorum. Onun bakışında korku yok, hüküm var. Onun ellerinde titreme yok, karar var. Fakat bilmeni isterim ki, bir Valenka sevdiği adamın gölgesinde yaşamaz.

Eğer bir gün sevdiğin adam ile krallık arasında kalırsan, önce kendine bak. Çünkü krallık senin içindedir. Taht senin iradendir. O adam senin seçimin olduğu sürece güçlüdür ama eğer seçim senden kayarsa, sevgi seni yıkabilir. Aşk zayıflık değildir. Aşk bir ateştir. Doğru elde krallık ısıtır, yanlış elde krallık yakar.

Ben Arthur’u seviyorum ama onu sevdiğim için kör değilim. Eğer bir gün Arthur, Thalron’un karşısında durursa önce Thalron’u seçerim.”

Dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında söylediklerini anlamaya çalıştım fakat son cümlesinde takılı kalmıştım.

“Bu satırları okuyan Valenka, bil ki: Taht senindir ama sevdiğin kişi senin mülkün değildir. Onu özgür bıraktığında gerçek gücünü anlarsın. Sevdiğin adam seninle yürürse birisi olur. Yürümeyi reddederse yalnızca bir isim olarak kalır. Ve isimler kan kadar kalıcı değildir. Eğer kalbin bir aşka gebe kalmadıysa henüz o aşktan kaç, bu sana en büyük ve en net uyarımdır çünkü aşk denilen bu duygunun beni getirdiği hali her sayfada biraz daha anlayacaksın.”

Anlıyordum, Morna Valenka’yı daima Arthur’dan vurmuşlardı ve belli ki en sonunda bunu başarmışlardı çünkü cümleleri bunu kabullenir nitelikteydi. Şimdi bu satırları yazarken ilk önce aşk için uyarıyordu çünkü bir insanı yıkabilecek en net duygu da aşktı, Morna buna bizzat şahit olmuştu.

“Kendisinin Veymor olduğunu söyleyen kişiler, Thalron halkının içine sızdılar ve asıl gücün artık Arthur’da olduğunu söylüyorlar, bu kadın egemenliğinin son bulduğunu gösterir ve benim kalbimin sesini dinlediğim için artık bana saygı duymuyorlar. Arthur’un canından vazgeçmesini istemelerinin sebebi onun cesareti değil, benim seçimimdir. Çünkü Arthur yaşadığı sürece herkes şunu görür: bir erkek, bir Valenka’nın iradesiyle yükselmiştir. Bu, Thalron’un en büyük korkusudur.

Thalron’da beni destekleyen insanlara göre Arthur öldüğü anda tehlike ortadan kalkmaz; kontrol altına alınır. Onu bir fedakârlık hikâyesine dönüştürürler. ‘Adanmıştı’ derler. ‘Düzen için can verdi’ derler. Halk ağlar ama sorgulamaz çünkü fedakârlık anlatıları isyan doğurmaz, itaat doğurur. Yaşayan Arthur ise benim irademin kırılması demektir onlara göre. Arthur yaşadığı sürece, insanlar ondan nefret etmeye devam ediyorlar ama ne zaman her şey içinden çıkılmaz bir hal aldı biliyor musun, Valenka?

Ben hamile kaldığımda.

Karnımda Arthur’dan olan bir bebek taşıyorum ve bu Thalron halkı için yıkım demektir çünkü Arthur burada yaşayan insanlar için soysuzdur ve kanı asla kabul bile edilemez. Ondan bir çocuk doğurduğumda o çocuğu asla kabul etmeyecekler, beni bir Veyna olarak da artık görmeyecekler.

Ve asıl amaç Arthur’un ölmesi değil; benim onu kendi elimle feda etmemdir. Çünkü ben onu korursam, Thalron bölünür. Ben onu verirsem, Thalron birleşir. Ve herkes şunu söyler: ‘Veyna bile Thalron karşısında diz çöktü, aşkına rağmen.’ Bir Valenka’nın sevdiğini koruyamaması zayıflık değildir ama sevdiğini kendi eliyle teslim etmesi, iradesinin Thalron için kırılmasıdır. Arthur ölürse o bir isim olur. Yaşarsa bir ihtimal olur. Ve Thalron isimlerden korkmaz. İhtimallerden korkar.”

Gözlerim boşluğa takıldığında Morna’nın çaresizliğini kalbimde hissediyordum. Onu yıkmak isteyenler aşk duygusunu zayıflık olarak görmüşlerdi ve sonrasında onu en zayıf noktasından, Arthur’dan vurmak istemişlerdi. Bu öyle bir çıkmazdı ki, kendi girdiğim çıkmazı bile unutmuştum.

“Karnımda bir can taşıyorum, Valenka ve benden çocuğumun babasını yok etmemi istiyorlar; bana Thalron ve aşkım arasında seçim hakkı sunuyorlar ve bütün bunların ortasında karnımdaki bebeği yaşatmak için çaba veriyorum ama biliyorum, bu gitgide büyüyen nefret dolu azınlık, bebeğimi de benden almak isteyecektir, tam da bu yüzden aşk gibi bir duygunun beni nasıl da büyük bir çukurun içine attığına şahit oluyorum. Her şeyimle savaşıyorum, bütün düşmanlarımı yok etmek adına gücüm var ama aşkımı yok etmek için gücüm yok çünkü Arthur’u kaybedersem ben de kaybolurum, biliyorum.”

Çaresizliği karşısında nefesim kesiliyordu ve günlük sayfalarında bazı kalem darbelerinin aktığını görüyordum. Morna bu satırları yazarken ağlıyor muydu? Onu zihnimin içinde ağlarken bile düşünemiyordum ama o aşkı için ağlamıştı.

“Beni Arthur’dan vuramazlar. Beni ancak korkumdan vurabilirler. Bu yüzden korkmamaya karar verdim. Arthur’un ölmesini istiyorlar çünkü onun varlığı bir gerçeği açığa çıkarıyor: Taht kanla değil, seçimle değişebilir ve seçim bir kadının elindeyse, hiçbir erkek kendini güvende hissedemez. Arthur yaşadığı sürece Thalron ikiye bölünmüş kalacak. Bir taraf babanın kanını istemeyecek, bir taraf kadının iradesini savunacak. Onlar birlik istiyor. Birlik için fedakârlık istiyor. Fedakârlık için Arthur’u istiyor ama anlamıyorlar. Bir Valenka’nın sevdiği adamı öldürmek, o Valenka’yı durdurmaz. Arthur ölürse bir isim olur, diyorlar. Ben biliyorum ki Arthur ölürse bir yara olur ve yaralar ya kabuk bağlar ya da irin toplar.

Beni ‘anne’ kelimesiyle korkutmaya çalışıyorlar. Karnımdaki çocuğu tehdit ediyorlar. ‘Ya baba ya krallık’ diyorlar. Oysa asıl korktukları şey şu: Ben hem anne olabilirim, hem Veyna. Eğer Arthur’u teslim edersem Thalron sakinleşecek ama ben artık ben olmayacağım. Eğer Arthur’u korursam Thalron yanacak. Ama yanarken yeniden kurulacak. İşte seçim budur ve bil ki Valenka, ben ateşi seçtim, asıl savaş şimdi başlıyor çünkü Arthur’u feda etmeyeceğim.

Yürekten diliyorum ki, Valenka, bir gün bir kadının rahmi üzerinde yalnızca kendi iradesi hüküm sürsün; ne aşkı ne çocuğu ne de bedeni başkalarının kararına emanet edilmesin.

Yine yürekten diliyorum ki; zaman bizleri sürekli kalkan kuşanmak zorunda kalan insanlardan çıkarıp, zaten tek başımıza yürürken güçlü kalmaya çalışan kadınlar olarak bir de düzenle savaşmak zorunda bırakmasın.

Ve eğer düzen hâlâ kadınların kararına karışmaya kalkarsa, o düzeni değiştirecek olan yine kadınların iradesi olacaktır. Bundan en küçük bir şüphem yok. Ben bu düzeni değiştirmek için çaba sarf ediyorum.”

Şarkı: Beanie, Chezile

Kapımın çalınma sesiyle irkildiğimde bakışlarım kapıya doğru döndü ve sonrasında elimdeki kitabı hızlıca kapatıp çok güvenliymiş gibi yastığımın altına koydum. İkinci kez kapı çalınmak yerine yavaşça açıldığında ve kapının önünde o tanıdık yüzü gördüğümde kaşlarım hafifçe çatıldı, kalbim hâlâ okuduklarımdan ötürü delicesine atıyordu ama gördüğüm yüzden dolayı kalbimin attığını düşünmek, kendime yeniden öfkelenmeme sebep oldu.

Veyn, oldukça sakin bir şekilde içeriye girdiğinde ve hemen ardından kapıyı kapattığında gözlerimi ayırmadan ona bakmaya devam ettim, o ise odanın ortasına doğru yürüdü ve sonrasında yatağın ayak ucuna geçip sabit gözlerle bana bakmaya devam etti. Aramızda sözsüz bakışma geçtiğinde “Kapıyı çalmayı öğrendim,” dedi sakin bir sesle ve çocuksu bir hevesle. “Sen öğrettin.”

Ona bakmaya devam ettim ve hiçbir şey söylemek istemedim; fazlasıyla öfkeli hissediyordum fakat bir yandan da kırgınlığımın tarifi bile yoktu çünkü kendi savaşının ortasında benim gerçeklerimi unutmuştu. Benim ne hissedeceğimi unutmuştu. Ve hatta benim kim olduğumu unutmuştu.

Hissettiğim çaresizlik, bir anlık ayakta dimdik durmama sebep olmuştu ama şimdi sakinlik artık ruhumdan uzaklaşmış gibiydi; canım yanıyordu ve yakacak can arıyordum.

“O halde çaldığın kapıdan şimdi geri çık,” dedim kapıyı işaret ederek. “Çünkü konuşacak hiçbir şeyimiz yok.”

Veyn, elbette ki çekip gitmedi ve öylece durmaya devam etti. Öyle bir gözlerimin içine bakıyordu ki sanki ne düşündüğümü duymak istiyor gibiydi ama ona kartları açık oynamayacağımı da bilmesi gerekiyordu. “Öfkelisin,” dedi gözlerini kısarak.

“Çık dışarı.” Öyle keskin bir şekilde emir verdim ki, sesimde öfkeden daha çok bir hüküm var gibiydi. “Hem de hemen.”

Başını olumsuz anlamda iki yana salladı yavaşça. “Buradan şimdi çıkıp gitmeyeceğimi bilecek kadar beni tanıdığını düşünüyorum, Valenka,” dedi net bir sesle.

Kendimi tutamayıp güldüm ve sonrasında “Valenka mı?” diye sordum. “Hayatında kaç tane Valenka var, Veyn? Hepsini yavaş yavaş ortaya çıkarmak ister misin?”

Veyn, yutkundu ve gözleri anlamıyormuş gibi bana baktığında “Anneni gördüğüne mutlu olabileceğini düşünüyordum,” dedi, anneni demesi bile daha fazla öfkelenmeme sebep olduğunda dişlerimi sıktım. “Ama görüyorum ki yanlış düşünmüşüm.”

“Evet,” dediğimde sesim düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı. “Ve bu yaptığın asla kabul edilebilir bir şey değildi, senin Veymor’la savaşının ortasında ben nasıl olur da…” Gözlerimi kapattım, derin bir nefes verdim ve sonrasında öfkeyle gözlerimi açtığımda hırsla yataktan kalkıp tam karşısına geçtim. “Nasıl olur da o kadını karşıma bir anda çıkarabilirsin?” Veyn’in bu kadarını beklemediği yüzünün her zerresinden anlaşılıyordu. “Benim Ravna’yla aramdaki ilişki senin annenle arandaki ilişki kadar duygusal ve iyi bir durumda değil, Veyn ve bunu düşünemeyecek kadar hırsının kurbanı olmuş durumdasın.” Elimle kapıyı gösterdim. “Şimdi çık dışarı, seninle konuşacak hiçbir şeyim yok benim.”

Benim aksime oldukça sakin bir şekilde dururken söylediklerimi idrak etmeye çalışıyordu. “Bunun sana böyle hissettirebileceğini düşünmedim,” dedi oldukça dürüst bir sesle. “Ben sanıyordum ki, benim gibi…”

“Çünkü sen duygulardan bihabersin,” diyerek sertçe çıkıştım. “Thalron inançlarını körelttiği gibi duygularını da köreltmiş durumda, sadece kendini düşünüyor, kendi planlarını uyguluyor ve geriye kalan kimseyi de düşünmüyorsun. Canın ne isterse onu yapıyorsun, iyi veya kötü karşındaki insana ne hissettireceğini düşünmüyorsun bile.” Öne doğru bir adım attım ve dişlerimi sıkarak “Sana duyguları öğretecek kişi de ben değilim,” diyerek soludum. “Bu yaştan sonra da öğrenebileceğini sanmıyorum.”

Veyn, duvara çarpmış gibi olduğunda yüzündeki ifade tamamen değişti ve bakışlarına keder oturduğunda bu çok kısa sürdü. Düşündüğümden daha uzun süre sessiz kaldığında söylediklerim için pişman mıydım, diye kendimi bile sorgulamak istemedim çünkü eğer ki düşünürsem pişman olurdum, bunu çok iyi biliyordum.

“Duygusuz bir adam olduğumu mu düşünüyorsun?” diye sordu.

“Fazlasıyla,” dedim hiç düşünmeden.

Veyn, yutkunduğunda düşündüğü her şeyin ama her şeyin boşa çıktığını şu an görüyor gibiydi. Belki de o annemi görmemin ondaki gibi bir etkisi olabileceğine inanmıştı ama buna inanmış olması bile beni öfkelendiriyordu; benim yerime karar veremezdi çünkü aslında beni en büyük zayıflığımdan vurduğunun farkında bile değildi.

“Öfken sadece buna değil, Valenka,” dedi Veyn en sonunda tam gözlerimin içine bakarak. “Başka bir şeyler var ve sen bunu söylemiyorsun.”

Çenemi havaya kaldırdığımda kollarımı önümde bağladım ve gözlerimi kısarak “Veymor’un kör olması neyi değiştirecek?” diye sordum ve hızlıca devam ettim. “Ben söyleyeyim, seni Thalron’a bir adım daha yaklaştıracak ama sen de biliyorsun, değil mi? Ben bir Valenka’yım ve seninle babanın koruduğu o düzene tamamen karşı çıkıyorum.”

Veyn’in ifadesi değiştiğinde bu kez o da zırhını kuşanmış gibiydi. “Ne demeye çalışıyorsun?” diye sordu.

“Benim savaş verdiğim Veymor’un iradesiydi ama Veymor’un iradesini sahiplenen herkese de savaş açtığımı görmelisin.” İşaret parmağımı ona uzattım. “Sana bile, çünkü ben bir Köksüz olmayı, bir hizmetkar olmayı ve hatta bu üzerimdeki kıyafetleri bile en başından beri reddediyorum. Ne sanıyorsun, Veyn? Sen Thalron’u yöneteceksin ve ben de hizmetkarın olarak arkanda duracağım, öyle mi?” Alayla güldüm. “Bunu bana asla kabul ettiremeyeceksin.”

Veyn, ellerini arkada birleştirdiğinde çenesini havaya kaldırdı ve üstten bakışlarla “Kızıl Kitap’ı okumaya başladın değil mi?” diye sordu.

“Senin gibi,” dedim hırsla.

Bir süre gözlerimin içine baktıktan sonra “Sana daha önce de söyledim,” dedi net bir sesle. “Seninle bir savaş içerisinde değilim ama Thalron bana ait, Valenka. Her ne olursa olsun sonuna kadar Thalron’un arkasında duracağımı çok iyi biliyorsun.”

“O halde çok açık bir itirafta bulunayım mı?” diye sordum ona doğru yaklaşıp parmaklarımın ucuna yükselerek. “Asıl düşmanın Veymor değil, benim çünkü bunların hiçbirini kabul etmeyeceğim.”

Gözleri gözlerimde gezindi sonra bakışları yüzüme ve oradan da dudaklarıma doğru kaydı. Yüzünde bir gülümseme oluştuğunda buna hazırlıksızdım ama o gülümseyerek bana bakarken “Bu cümleleri başkası kursaydı neler olabileceğini tahmin bile edemezdin, Liora,” dedi yeniden gözlerimin içine baktığında. “Ama sen söylediğinde, çeneni kaldırdığında ve bana üstünlük gösterdiğinde bu tepkiden daha çok başka bir duyguya sebep oluyor. Hangi duygu olduğunu sen söyleyebilir misin? Çünkü tam da düşündüğün gibi ben bilmiyorum.”

Ben gülümsemedim ve onun gözlerinin içine bakmaya devam ederken “Beni ciddiye almıyorsun,” diye fısıldadım. “En başından beri de bu konudaki ciddiyetimi fark edemedin, Veyn.”

“Hayır, aksine,” dedi Veyn hızlı bir şekilde. “Bu konuda babamdan bile daha çok ciddiye aldığım kişi sensin, Liora ama neyi anlamıyorsun biliyor musun?” Bana doğru biraz daha yaklaştığında neredeyse botları ayaklarıma dokunacaktı, o denli yakındı. “Seninle düşman olmak istemiyorum, hiçbir zaman da istemedim ve bundan sonuna kadar kaçacağım.”

“Sonu neresi?” diye sordum tek kaşımı kaldırarak. “Sana gerçek bir başkaldırı yaptığım zaman mı?” Bir cevap vermeden yüzüme bakmaya devam etti. “Sonraki planların nedir, Veyn? Yüce Veymor’u kör ettikten sonra bir varis olarak Thalron’u yöneteceksin, birkaç hafta sonra evlenecek ve Maris’ten bir çocuk yapacaksın sonra da başka bir varisi dünyaya getirip insanların ezildiği bu yerde çocuğunu mu büyüteceksin? Bana bundan sonraki adımlarından bahset.” Veyn, yutkunduğunda gözlerinden anlayamadığım bir ifade geçti. “Thalron senden bunu istiyor, Thalron senden acımasızlık istiyor, Thalron senden güç istiyor, Thalron senin merhametini bile yok etmeni istiyor. Şimdi bana söyle, birkaç hafta sonra evlendikten sonra beni yine yanında hizmetkarın olarak tutacak ve kişinle kendine hizmet mi ettireceksin?”

Veyn, yavaş yavaş başını iki yana sallayıp “Kızıl Kitap’ı okumayı bırakmalısın,” dedi.

“Kızıl Kitap’la hiçbir ilgisi yok!” diye bağırdığımda sesim odanın duvarlarına çarptı. “Ben buraya adımımı attığım ilk günden beri aksini savundum, savunuyorum ve savunacağım da ama eğer Kızıl Kitap’ı soruyorsan,” tam gözlerinin içine baktım okuduğunu düşünerek, “Morna’nın yaptığı o büyük hatayı ben yapmayacağım.” Ben sana aşık olmayacağım, demek istedim ama dudaklarımdan o kelimeler dökülmedi.

“Neymiş Morna’nın o büyük hatası, Işık Veren?” diye sordu ne olduğunu bildiğine emin olsam bile. “Sesli söyle.”

“Biliyorsun,” dedim gözlerimi kısarak.

“Söyle,” dedi sert bir sesle. “Senden duymak istiyorum.”

Çenemi havaya kaldırdım ve tam gözlerinin içine baktım; kalbimde kasırgalar çıkıyordu, onun yeşil gözlerine bakarken dünyanın bazen ters döndüğünü hissediyordum ama yine de hiç çekinmeden, tane tane o kelimeler dudaklarımdan döküldü: “Ben sana aşık olmayacağım, Veyn ve bu şekilde sana yenilmeyeceğim.” İşaret parmağımı kaldırıp tam kalbinin üzerine koydum ve yavaşça onu ittim. “Fakat sen,” dedim, “eğer ki sen…”

Onu ittiğim elimden tuttuğu gibi beni kendisine çekti ve göğüs kafesim göğüs kafesine sertçe çarptı; yüzüyle yüzüm arasında bir karışlık bir mesafe kaldığında “Söyle,” dedi bir kez daha. “Eğer ki ben, ne?”

Nefesimin kesildiğini hissettiğimde bir kez ondan kurtulmak için hamle yaptım ama neredeyse gücümü bile vermemiştim; Veyn de beni bırakmadı zaten. Bir eli belimden sıkıca sarılmıştı, diğer eli ise elimi sıkıca tutuyordu. Bu onun için belki de bir üstünlük belirtisiydi ama bana bakarken o üstünlüğün yerini bambaşka duygulara bırakmıştı. “Eğer ki sen bana aşık olursan,” dedim adeta fısıldayarak. “O zaman seni bu düzenden korumak için ben de Morna gibi çabalar mıyım, emin değilim.”

Dudağının kenarı kıvrıldı ve sonra elimi bıraktı; parmakları saçlarıma dokunduğunda önüme gelen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Yavaşça saçlarımı okşamaya başladığında gözleri şefkatli bakıyordu ama konuştuğunda sesi, gözleri kadar şefkatli değildi. “Duygusuz bir insan, aşık da olamaz, Valenka. Sen benim duygusuz bir insan olduğumu düşünüyorsun, öyle değil mi?”

Bu kez gerçekten de kendimi ondan kurtarıp geriye çekildim çünkü bu şekilde aklı başında bir şekilde düşünemiyordum. “Zaman, Veyn,” dedim baskın bir sesle. “Zaman gerçekleri görmemizi sağlayacak ama ben de en büyük gerçeği biliyorum; sonsuza kadar senin hizmetkarın olarak bu topraklarda yaşamayacağım.”

Kapım çalınmaya başladığında Veyn gözlerini benden ayırmadan “Gel!” diye bağırdı ve sonrasında kapı açıldığında içeriye giren kişinin Liten olduğunu gördüm.

“Yüce Veyn,” dedi başıyla selam vererek. “Din İnsanları ve Asiller, Veymor hakkında bir açıklama bekliyorlar, temsilcileri geldiler.”

Veyn, büyük bir nefes verdikten sonra “Thalron topraklarındaki herkesi büyük salona topla,” dedi net bir sesle, tam gözlerimin içine bakarak. “Thalron halkının artık asıl sahibiyle tanışma vakti geldi.”

***

Şarkı: Shape Of Lies, Eternal Eclipse

Bu salonu çok iyi hatırlıyordum, yolum ilk buraya düştüğünde herkesi topladıkları ve kendilerini gösterdikleri o büyük salondu. Bütün Köksüzler, belirli bir sıraya göre girmiştik ve en arkada yerimizi almıştık, bizi yine dizlerimizin üzerine çöktürmüşlerdi; hemen önümüzde ise Tüccarlar tek dizleri önde bekliyorlardı. Henüz Asiller ve Din İnsanları ortada yoktu fakat bu şekilde hâlâ burada duruyor olmam bile kanıma dokunuyor, bu düzenden biraz daha nefret etmeme sebep oluyordu.

Birazdan Veyn gelecekti, Veymor hakkında ne söyleyecekti bilmiyordum ama bütün Thalron halkı bazı gerçekleri öğrenecekti, bundan çok emindim.

“Köksüz.” İlk başta üzerime alınmadım fakat yanımdaki sarışın Köksüz bir kadın beni dürtüp arkamı işaret ettiğinde başımı çevirdim ve tanımadığım bir muhafızla karşılaştım. “Beni takip et.”

“Sen kimsin?” diye sordum yerimden hareket bile etmezken.

“Beni takip et,” dedi bir kez daha öfkeyle, iyi olan tek muhafız gerçekten de sadece Liten miydi? “Alva seni içeride bekliyor.”

Alva mı? Kaşlarım çatıldı ve etrafıma baktıktan sonra birkaç Köksüz’ün beni izlediğini gördüm. Bu bir tuzak da olabilirdi elbette ama şu an gitmekten başka hiçbir çarem de yok gibiydi. Bu yüzden çöktüğüm yerde doğruldum ve muhafız yürümeye başladığında onu takip ettim.

Salonun dışına çıkarmak yerine salonun içindeki bir kapının kapısını açtığında ve beni içeriye geçmem için davet ettiğinde hem temkinli hem de arkama dikkat ederek o odadan içeriye girdim. Salonun yemek odasıydı, kocaman bir yemek masası ortada duruyordu ve çevresindeki sandalyeler dağınık bir şekilde yerini almıştı. Masanın en baş köşesinde Alva tek başına oturuyordu, gözleri ise bizzat benim üzerimdeydi. Eliyle muhafıza çık, hareketi yaptıktan sonra muhafız ikimizi o odada yalnız bırakıp gitti.

Alva, baştan aşağı beni süzdükten sonra “Çok kötü görünüyorsun ve bu şekilde kötü görünmek bile senin için bir zaman kaybı,” dedi yanlış bir şey yapıyormuşum gibi. “Hangi sebep seni bu hale getirdi bilmiyorum ama o sebepten bir an önce kurtulmalısın.”

İçimde yenemediğim Alva’ya karşı olan saygımla ona bakmaya devam ettim ve beni kötü görmesini umursamayarak “Nessa ve Ravna’nın yaşadığını başka kime söyledin?” diye sordum.

Alva bu soruya hazırlıksız yakalanmış olacak ki, “Neden?” diye sordu. Sanki bu büyük sırrı bilen sadece kendisiymiş gibi hissediyor olmalıydı.

Başımı o büyük pencereye doğru çevirip “Nessa ve Ravna burada, Thalron’da, onları gördüm,” diye açıklamada bulundum. “Veyn onları bulmuş.”

Alva’nın bakışları değiştiğinde gerçekten şaşırdığını anladım, bir süre sessiz kaldıktan sonra “Bunu söylediğim tek kişi sendin,” dedi oldukça dürüst bir ses tonuyla. “Ama görüyorum ki bilmediğim bir şeyler olmuş.”

Gülümsemeden edemedim. “Birçok şey oldu, Alva ama ilk haberleri elbette ki benden almanı isterim.” Yaşanılan her şeyi düşündüm ve içinden en çok Alva’yı şaşırtacak olanı seçtim. “Veymor artık kör bir adam.” Alva’nın yüzündeki ifade değişti ama bu mutsuzluk değildi. “O gün yemekte içtiği zehir onu kör etmiş ve bunun şifası sadece…”

“Kızıl Kitap’ta,” diyerek lafımı tamamladı ve sonra kendisine kızıyormuş gibi alnına doğru vurdu. “Elbette bunu düşünmem gerekiyordu, Veyn Kızıl Kitap’ı okudu ve o kitap sayesinde de annesiyle, anneni buldu.” Beynim söylediklerini anlamakta zorlanırken Alva da bakışlarını pencereye doğru çevirdi. “Demek Veyn, babasını kör etti öyle mi?” Her şeyi anlaması sadece birkaç saniyesini almıştı ama ben bütün bunları düşünmek bir yana dursun, hâlâ bambaşka bir suyun içinde yüzüyor gibiydim. “Fakat bu mutsuzluğunun sebebi, Veymor’un kör olması değildir diye düşünüyorum.”

Soğuktan kuruyan dudaklarımı ıslattığımda Alva’yı hayatımın hangi noktasına koymam gerektiğini düşündüm. Ona güveniyordum, bu oldukça garipti; sanki bir yerlerde bana yardım eli uzatmıştı ve ben bilmiyordum ya da bana yardım eli uzatacaktı ve ben kurtulacaktım. Hangisi olduğundan emin olmayarak “Ravna Valenka beni doğuran o kadın,” dedim Alva’ya da. “Ama ben onu hiçbir zaman tanımadım ve şimdi ne yapmam gerektiğini bile bilmiyorum.” Başımı önüme doğru eğdiğimde ellerimi birleştirdim. “Bir yabancıyı görmekle eş değerdi ama o benim annemdi.”

Alva, sanki benim söylediklerimden çok daha fazlasını görüyormuş gibi bana baktığında ayağa kalkıp öne doğru bir adım attı ve kısa boyuna rağmen sanki benimle yüz yüze geldi. Derin bir nefes verdiğinde “Sana güvenip de seninle aynı yolda yürümeme sebebimi şimdi daha net anlıyorum, Valenka,” dedi mutsuz bir sesle. “Çünkü kalbinin seni yönetmesine izin veriyorsun.” Biraz daha bana yaklaştı ve fısıldayarak devam etti. “Bir yıkım yaşıyorsun ve o yıkımla bütün hayatındaki ışıkları da söndürüyorsun ama hâlâ yaşamaya devam ettiğinin farkında bile değilsin.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

“Duygularının seni yönetmesine izin vermek kötü bir şey değildir ama duygularının seni yere düşürmesine izin vermek sadece güçsüzlüktür.” Tek nefeste kurduğu bu cümle başka bir tokat yemiş gibi hissetmeme neden oldu.

“Anlamıyorsun,” dedim iç çekerek. “Ve anlamayacaksın da.”

“Evet, belki seni bu noktada anlayamam ama bir kadın olarak başka konularda seni anlayabilirim,” dedi Alva kaşlarını çatarak. “Thalron’da yaşıyorsun, kızım, burada yürümek, her an bir bataklığın içine girmekle eş değerdir ve sen bir Valenka’sın, herkes seni bataklığa itmek isteyecektir ama sen o bataklığa düşmek yerine kendi yollarını oluşturmalısın.” Sesinde büyük bir cesaret vardı, hayranlık uyandırıcıydı. “Neden en başında seninle konuştuğumu biliyor musun? Çünkü sendeki o gücü gördüm ama güçsüzlüğü görmeye tahammülüm yok çünkü Thalron’da yaşayan her kadının, erkeklerin gücü karşısında ezildiğine şahit oldum ama sen Valenka’sın ve Valenkalar erkeklerin gücünü bile ezebilecek kuvvettedir, bunu da mı bilmiyorsun?”

Cümlelerinin ağırlığı beni çepeçevre sararken Alva’nın gözlerinde daha önce görmediğim o duyguyu gördüm: İnanç. Bana öyle bir inançla bakıyordu ki, bu beni bozguna uğratmıştı. O an, aslında Alva’nın ne istediğini az çok anlayabiliyordum ve bunu anlamak beni daha fazla şaşırtmıştı. “Sen Kızıl Kitap’ı okudun,” dedim bunu bir soru olarak değil, bir çıkarım olarak söyleyerek. “Ve Morna Valenka’nın inanışlarına hakimsin.”

“Morna Valenka, kadın egemenliğini savunuyordu,” dedi Alva gözlerimin içine bakarak. “Her şeye rağmen kadınların egemenliği için savaşıyordu ve ölümü de her şeye rağmen savaşan bir kadın olarak oldu. Şimdi seneler sonra Thalron topraklarına bir Valenka geldi ve senin soyun bile Yüce Veymor’un seni yok etmek isteyeceği kadar güçlü çünkü kanını biliyor, ne isteyeceğini biliyor,” gözlerini kıstı, “neleri başarabileceğini biliyor.” Başını iki yana salladı. “Ravna ve Nessa’yı sana söyledim çünkü onların gücüyle daha fazla güçlenebileceğini düşündüm, o ikisi de Thalron’a başkaldırıp esir tutulmuş iki kadındı.”

“Ravna’yı tanıyor musun?” diye sordum yutkunarak.

“Hayır,” dedi Alva direkt. “Onun hikayesini bilmiyorum ama uzun süredir esir tutulduğuna eminim ve bu esaretin sebebi, bir Valenka olmasıydı. Şimdi annenle içindeki savaşı sustur, gerekirse onu yok say ama kim olduğunla gerçekten yüzleş çünkü Thalron çok uzun zamandır bir erkeğin egemenliğindeydi.”

Soluk bir nefes verdikten sonra “Artık Veymor kör,” dedim.

“Ve?” dedi Alva sorgular gibi. “Sen Veymor’un kör olmasının onu engelleyebileceğine mi inanıyorsun?” Tam gözlerimin içine baktı. “Peki ya Veyn?” Tek kaşı havalandığında gözlerinde çok büyük bir ima vardı. “Yirmi sene boyunca bir kalenin içinde kilitli tutulmuş, bizzat Veymor’un inanışlarıyla büyümüş bir adamdan söz ediyoruz. Zehir gibi bir aklı vardır fakat bir o kadar da acımasızdır; Veymor’un yok olacağını düşünmüyorum şayet bir gün yok olursa yine yerine gelecek kişi Veyn olacak ve onun inandığı da Veymor’un inanışlarından başka hiçbir şey değil.” Sözleri acımasızdı ama gerçeklerdi.

“Veyn’in Veymor gibi olabileceğini düşünüyor musun?” diye sordum.

“Veymor zehirlidir,” dedi daha önce duyduğum kelimeyi yineleyerek. “Belki olacaktır, belki de olmayacaktır ama ne görüyorum biliyor musun, kızım?” Alva gülümsedi ve öne doğru eğilerek parmağıyla beni yanına çağırdı. Eğildiğimde kulağıma doğru “Veyn’i yenebilecek tek kişi de sensin çünkü onun zaafı oldun,” diyerek fısıldadı. Kaskatı kesildiğimde Alva devam etti. “Belki gücünle, belki savaşarak ve belki de,” geriye çekilip gözlerimin içine baktı, “kalbinle onu yeneceksin ama ilk önce kendi kalbine söz geçirmen gerekiyor.”

Yutkunduğumda ve sonrasında yeniden dik bir duruşa geçtiğimde adımlar ötesindeki o pencereden okyanusa doğru baktım. “Yine bana yardım ediyorsun,” diye mırıldandım. “Ama yanımda olmadığını söylüyorsun.”

“Yanında olmamı istiyorsan kazanacağımızdan emin olmam gerekiyor,” dedi Alva net bir sesle. “Çünkü bir kez kaybettim ve bu kadına dönüştüm, bir kez daha kaybedersem yok olurum, Valenka ve ben yaşamayı gerçekten de seviyorum.”

Başımı aşağı yukarı salladığımda o an ne yapacağımı, ne düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum ama söyledikleri sanki kollarımdan tutup beni sarsmasına sebep olmuştu. Veymor kör olmuştu evet ama bu egemenliğinin tamamen bittiği anlamına gelmiyordu, Veyn bir varisti evet ama isteyerek ya da istemeyerek Thalron inanışlarıyla büyümüştü ve bu tamamen benim inanışlarıma zıttı. Eğer onu yenebileceksem bunu belki de sessizce ve bazen de yüksek bir sesle yapmam gerekiyordu.

Her ne olursa olsun, Veyn, Thalron’u avcunun içi gibi biliyordu ve her adımından oldukça emindi. Öyle ki, farkında olmadan ben de hayatımın iplerini onun eline vermiştim. Kızıl Kitap’ı bana vermesinin bir nedeni de aslında babasını iyileştirecek o kuvveti elime bırakmasıydı ama bir yandan da kendi omzundaki bu yükten kurtulmuştu. Babasını öldürmemiş, kör etmiş, kendi intikamını almıştı. Veymor’un kör bir şekilde egemenliğine devam etmesi imkansızdı ve Veyn’in planı tıkır tıkır işliyordu.

“Beni bunları söylemek için mi çağırdın?” diye sordum bakışlarımı ona çevirerek.

Alva bir süre yüzüme baktıktan sonra “Salonun sağ tarafında bir kapı var, orası hizmetkarların karanlık yolu ve tünele çıkıyor,” dedi sakinlikle. “Bunu aklına kazı.”

“Bu da ne demek?”

Alva gülümsedi ve tek kaşını havaya kaldırdı. “Ben hiçbir zaman boş konuşmam, Valenka, sen beni dinle.”

Kapıyı açtığında muhafızının Alva’yı beklediğini gördüm, Köksüzler ve Tüccarlar hâlâ aynı şekilde durmaya devam ediyorlardı, Din İnsanları ise başka bir kapıdan girecekti ki, Alva o odadan çıkmam için beni bekliyordu. Gözlerinin tam içine sorgulayarak baktığımda gülümsedi ve başıyla bir kez daha kapıyı işaret etti. Sorgulasam da bir faydası olmayacaktı, ayak diretsem hiçbir şey öğrenemeyecektim, bunu çok iyi biliyordum.

O odadan çıktığımda yeniden Köksüzler sınıfının olduğu yere doğru ilerledim ve bıraktığım boşluğa bir kez daha çöktüğümde yanımdaki sarışın Köksüz kadın bana şöyle bir dönüp baktı ve sonrasında gözlerini devirerek başını önüne doğru eğdi. Burada herkesin nasıl bir hayat yaşadığını görebilecek kadar şahit olmuştum ve onlara yukarıdan bakmak yerine onlarla yan yana durmanın benim için çok daha iyi olacağından emindim.

Salonun büyük başka bir kapısı açıldığında Asil kıyafetleriyle birçok insanın o kapıdan girdiğini gördüm. Hepsinin yüzüne bakarken siyah pardösülerine taktıkları kemerleri, yakalarındaki broşları ve gözlerindeki kibirleri ilk günden hiçbir şey eksiltmemişti. Tüccarların hemen önüne geçip ellerini önlerinde birleştirdiklerinde ve saygıyla Din İnsanları’nı beklemeye başladıklarında başka bir kapı daha açıldı ve oradan da Din İnsanları yavaş yavaş çıkmaya başladım.

Tanıdık bütün yüzlere baktım. Maris, onun ailesi, Veyn’in amcası ve hatta az önce benimle konuşan Alva, diğer Din İnsanlarıyla birlikte bir basamak yukarıda kaldılar; ellerini ise arkada birleştirip sırtlarını hemen salonun tam ortasında duran büyük tahta doğru döndüler. Bu tahtı daha önce görmüş müydüm hatırlamıyordum ama ürperdiğimi hissetmiştim.

Bu, Veyn’in arkasına yaslanacağı bir sırt değil, onun arkasında duracak bir gölgeydi. Gövdesi kara meşeydi. Kalın, ağır, neredeyse kaba. Ahşabın damarları özellikle gizlenmemişti; koyu yüzeyin içinde dalga dalga ilerleyen çizgiler vardı. Uzaktan bakınca donmuş nehir çatlaklarını andırıyordu ama gözümü asıl kilitleyen başlık kısmıydı. Tahtın tepesinden dışarı doğru uzanan donmuş bir kutup ayısı kafası vardı. Gerçekçi ama abartısız. Ağız hafif aralı, dişler belirgin. Yüzeyi buz gibi; yarı saydam bir katmanla kaplı. Işık vurduğunda mavi-gri parlıyor, sonra tekrar kararıyordu. Sanki gerçekten soğuktu. Sanki elimi uzatsam parmaklarım yapışacakmış gibi.

Sırtı tek parça obsidyen taşındandı ve Veyn’in obsidyen taşı için Olaf’a söyledikleri aklıma gelmişti. Derin, mat siyah. Işığı geri yansıtmıyor, içine çekiyordu. Üzerine ince oyma çizgilerle ayı postu dokusu işlenmişti, kolçaklara yaklaştığımda fark ettim: Onlar düz değildi. İki yanda, el koyma yerleri ayı pençesi formundaydı. Parmak boğumları belirgin, pençe uçları küçük obsidyen parçalarla koyulaştırılmıştı.

Veyn o tahta oturduğunda ayı onun arkasında kalmayacaktı, ayının başı, onun başının üzerinde duracaktı, pençeleri, onun ellerinin altında. Bu taht Veyn’i yükseltmiyordu ve bu bu onu gizlemiyordu.

Bu taht sadece şunu söylüyordu; eğer ona dokunacaksan, önce ayıya dokunman gerekirdi. Otso’yu kendi simgesi haline getirmişti.

Bütün Din İnsanları obsidyen taşından yapılma tahta arkasını dönüp bizlere döndüklerinde herkes yerini almıştı. Herkesin yüzünü tek tek inceledim, sorgulayan gözler bakışlarındaydı, kimse ne olduğunu bilmiyordu, insanların arasında tahtla ilgili cümleler duyuyordum ve o an, Veymor’un tahtını da merak ettiğimi fark etmiştim.

Tam o anda, girdiğimiz kapı sert bir sesle açıldı ve sonrasında başlarımızı çevirdiğimizde içeriye giren kişilerin Olaf ve ailesi olduğunu gördük. Olaf’ın yüzündeki gülümseme kalabalığı gördüğü anda genişlediğinde ellerini birbirine çarpıp “Aflin, şu insanlara bak,” dedi heyecanla. “Nasıl da saygıyla bekliyorlar, aynısından yapacağım Thalash’a gittiğimde.”

Aflin de heyecanla kalabalığa doğru baktığında “Düğün bugün müydü?” diye sordu. Öyle yüksek sesli konuşuyorlardı ki, bütün Din İnsanları ve Asiller birbirine bakıp bu saygısızlık karşısında bozguna uğradılar ama Olaf ve ailesinin bunlar umurunda bile değildi.

“Sanmıyorum,” dedi Olaf, gözlerini kısıp kalabalığa doğru bakarak. “Bu bir düğünden daha çok cenaze gibi.” Gözleri kalabalıkta insanların üzerinde gezindi ve beni bulması saçlarımdan dolayı zor olmadığında bakışlarıyla bakışlarım kesişti, gözleri irice açıldığında elini sallayıp başıyla saygılı bir selam verdi, gözlerimi kaçırdım birkaç saniye ve yeniden ona döndüğümde hala bakışlarını benden ayırmadan izlediğini gördüm. “Valenka!” diye bağırdı bütün kalabalığa rağmen. “Dilerseniz bu cenaze töreninde size eşlik etmek isterim, beraber ağlarız.”

Gözlerimi devirmekle gülmek arasında kararsız kaldığımda Olaf daha geniş bir şekilde sırıttı ve bana doğru ilerlemek için hamle yaptı fakat hemen arka tarafımızda duran muhafızlar onun önüne geçtiklerinde Olaf’ın yüzündeki gülümseme dondu, kaşları çatıldı. “Sizin yeriniz,” dedi muhafızlardan bir tanesi, ilerideki koltukları işaret ederek. “Misafirlerin yeri Yüce Olaf.”

“Yüce Olaf mı?” dediğinde heyecanla elini kalbine götürdü. “Duydunuz mu? Ben de yüce oldum fakat koca adam, ben nereye istersem oraya geçerim.” Bir kez daha benim yanıma gelmek için hamle yaptığında bu kez iki muhafız önünde adeta etten duvar ördü. Olaf yine hamle yaptı fakat üçüncü muhafız da geldiğinde Olaf gözlerini kısarak duraksadı, şöyle bir muhafızlara baktı ve sonrasında “Neyse,” dedi eliyle geçiştirerek, korktuğunu anlamıştım. “Pekala üçünüz de demek bana yerimi göstermek için geldiniz, çok saygılısınız, hadi gidelim o zaman.”

Başımı çevirip yeniden tahta doğru baktığımda üç muhafız Olaf ve ailesini Din İnsanları’nın sol tarafındaki sandalyelere doğru yürüttüler. Beşi de o sandalyelere oturduklarında salonun biraz daha karanlık tarafında kalıyorlardı ama Olaf oturduğu an bile bakışlarını bana çevirip bir kez daha el salladı gülerek.

Tahtın hemen arkasındaki büyük kapı yüksek bir ses çıkararak açılmaya başladığında salonun içini derin bir sessizlik kapladı; herkesin bakışları ilk önce birbirine döndü ardından o kapıya doğru yöneldiler.

Tam o esnada içeriye ilk giren kişi Liten oldu, demir zırhı yüzündeydi, hemen arkasından dört muhafız daha girdi ve sonrasında Veyn göründüğünde kasıldığımı hissettim. Ağır adımlarla salondan içeriye girdiğinde Din İnsanları hariç herkes başlarını eğdiler, bir de ben hariç elbette ki. Veyn, ilk önce kalabalığa baktı ardından bakışlarını Olaf’a çevirdi, Olaf hâlâ bana baktığı için o yöne döndü ve benimle göz göze geldiğinde hem çenesi kasıldı hem de gözleri kısıldı.

Birkaç saniye sonra tahtın bulunduğu yere doğru ilerlediğinde ve sırtını tahta doğru döndüğünde ayakta durarak Thalron halkının neredeyse hepsiyle göz göze gelmeye çalıştı. Bütün Din İnsanları sorgulayan bakışlarla birbirlerine döndüklerinde Veyn bunun da farkındaydı ama aldırış etmeden çenesini dikleştirdi, omzunu indirip kaldırdı ve büyük bir nefes verdi.

“Burada bulunan herkesin neden burada durduğumu merak ettiğini biliyorum,” dedi Veyn. Sesi gürdü ama bağırmıyordu; salonun en arka duvarına kadar net bir şekilde ulaşıyordu. “Buradayım çünkü babam beni varis olarak seçti. Ve onun söz hakkı artık bana geçmiştir.” Bu cümle salona bırakılmış bir kıvılcım gibiydi. İnsanlar birbirine baktı. Din İnsanları omuz omuza durdukları yerde fısıldaştı. Zehirlendiğini bilenler gözlerini Veyn’den ayırmadı; yüzlerinde şaşkınlık değil, hesap vardı. Veyn kimseyi susturmaya çalışmadı. Fısıltılar büyüdü. Sessizlik yeniden salonu kapladığında ellerini arkasında birleştirdi. “Ne yazık ki,” dedi. Sesi hâlâ düzdü, duygusuzdu. “Yüce Veymor bir hastalıkla savaşmaktadır.” Bu kez uğultu daha sert yükseldi. Köksüzler bile başlarını kaldırdı. Tüccarlar yer değiştirdi. Asillerin bakışları keskinleşti. İsimler havada dolaşıyordu: Veymor… Veyn… Veymor… Veyn… Ben ise gözlerimi ondan ayırmadım. Yüzünde zafer yoktu. Tereddüt de yoktu. Sadece karar vardı. “Onun iyileşmesi hepimizin dileğidir,” dedi Veyn, kalabalığın üzerine yeniden bir sessizlik indirerek. “Fakat o iyileşene kadar, varis olarak Thalron’u benim yöneteceğimi herkes bilmelidir.”

Bu cümle artık bir açıklama değil, bir ilan gibiydi.

Salon sarsılmış gibiydi. Kimse bunu beklememişti. Gücün el değiştirmesi bir kılıç darbesi gibi olmazdı; genelde yavaş, görünmez olurdu ama Veyn bunu görünür yapıyordu. “Bundan böyle,” dedi ve sesi bu kez daha sertti. “Tüm kurallar, tüm yasaklar ve tüm düzenlemeler benim denetimim altında olacaktır.” Bu bir rica değildi. Bir tehdit de değildi. Bu, bir mührün kapanış sesiydi.

Fakat bu cümlelerin ardından az önce Olaf’ın girdiği kapı daha sert bir sesle açıldı ve içeriye muhafızların girdiğini gördüm; öyle kalabalık bir muhafız ordusu içeriye girdi ki, kalabalığı bir daire şeklinde içine aldılar ve sonrasında kapının eşiğinde onu gördüm, hiç görünmemesi gereken birisini üstelik: Korven’i.

Üzerinde Tüccar kıyafetleri vardı fakat elinde bir mühür ve bir kağıt tutuyordu; mührün üzerinde Veymor yazıyordu. Korven, herkesin ama herkesin ona baktığının farkında olarak içeriye doğru adımlar attığında gözlerini Veyn’den bir an bile olsun ayırmadı. Her adım atışında gözlerindeki gücü, güveni ve değişen o ifadesini gördüm. Sanki zafer kazanmış bir adamdı, sanki o zafer birisi tarafından onun ellerine verilmişti, hiç olmadığı kadar omuzları dik, hiç olmadığı kadar sakin görünüyordu.

Köksüzlerin arasından yürüyüp Veyn’in olduğu yere doğru ilerlerken Veyn, gözlerini bile ayırmadan Korven’e bakıyordu. Korkusu yoktu, öfkesi de öyle, belki de bunu bekliyordu bilmiyordum ama benim beklemediğim her halimden belliydi.

Korven’in durması gereken nokta Tüccarlar sınıfının olduğu yerdi ama durmadı, geriye de adım atmadı aksine merdivenin basamaklarını tırmanırken Asillerin bulunduğu yeri de geçti ve sıra Din İnsanları’na geldiğinde onları da görmezden geldi. Son basamağa geldiğinde Din İnsanları’nı arkasında bıraktı, sırtını hepimize döndü ve Veyn’in tam karşısında dimdik dikildi; hemen sonrasında ise onun varlığını görmezden geliyormuş gibi sırtını dönüp topluluğa doğru baktı, bir elinde tuttuğu mührü havaya kaldırdığında o mührün üzerinde yazan altın işlemeli Veymor, hepimizin gözüne çarptı.

Korven, çenesini kaldırdı ve sonrasında elindeki rulo haline getirilmiş kağıdı açıp o cümleleri okumaya başladı: “Yüce Veymor’un mührü altında ilan olunur.” Altın işlemeli mühür havada parladı. Uğultu yavaşça sustu. “Thalron’un yasaları, bir varisin tek taraflı beyanıyla değiştirilemez.” Din İnsanları doğruldu, asillerin yüzleri sertleşti. Korven ruloyu biraz daha açtı. “Yüce Veymor hayattadır ve hayatta olan bir hükümdarın yetkisi devredilmiş sayılamaz. Varis, yalnızca hükmün gölgesidir; hükmün kendisi değildir.” Bu cümle bilinçliydi. Veyn’i indirmek için seçilmişti. Korven gözlerini kaldırdı. “Yüce Veymor söylendiği gibi bir hastalıkla savaş vermiyordur. Maruz kaldığı zehirlenme vakası, iç ihanet şüphesi doğurmuştur.” Salon yeniden kargaşaye gebe kaldı. “Yapılan incelemeler sonucunda, zehrin bilinçli olarak kadehe konulduğu tespit edilmiştir.”

Bu kez kimse nefes almıyordu. Korven son satıra geldiğinde sesi daha sert çıktı: “Şüpheli, varis Veyn Thalron’un baş hizmetkarı Liora Valenka’dır.” Uğultu bir anda patladı, Korven mührü yeniden kaldırdı ve gözleri direkt benimle buluştu. “Bu nedenle, Yüce Veymor’un iradesi doğrultusunda; Liora Valenka masumiyeti kanıtlanana kadar zindana atılması emredilmiştir.”

Herkesin ama herkesin bakışları bir anda bana döndüğünde kaskatı kesildim ve gözlerimi bir an bile olsun Korven’den ayıramadım. Bu cümlelerin onun ağzından çıkması bir yana, duyduklarım karşısında ne yapmam gerektiğini bile bilmiyordum. Çevremdeki Köksüzler benden karıncalar gibi kaçmaya başladıklarında çevremde geniş bir halka oluştu ve muhafızlar beni o halkanın ortasına aldılar.

“Kanıtlanmamış bir suç için hizmetkarımı zindana atamazsınız.” Veyn’in keskin cümlesiyle herkesin bakışları o tarafa doğru döndü. “Buna izin vermem.”

Korven, omzunun üzerinden şöyle bir dönüp Veyn’e baktı ve sonrasında üstün bir sesle “Masanın üzerine Valenka yazılı hançer bırakıldığı Yüce Maris tarafından onaylanmıştır,” dedi.

Bakışlarım sertçe Maris’e döndüğünde ellerini önünde birleştirip gözlerini gözlerime öyle bir dikti ki, kibri ve üstünlüğü karşısında öfkem gitgide arttı. İçimde tarifi olmayan bir korku da ortaya çıktığında yutkunmakta zorlandım ve hafifçe öne doğru eğilerek kendimi koruma içgüdüsüyle muhafızlara doğru baktım. Tam o esnada, Korven, sesinden hangi duygu okunduğu belli olmuyorken “Yüce Veymor’un emriyle,” diyerek detay verdi. “Liora Valenka’yı yakalayın.”

Hizmetkarlar benim üzerime doğru ilerlediklerinde Veyn’in bulunduğu yerden çıktığını gördüm fakat başka muhafızlar da onun önünde etten duvar ördüklerinde o kadar muhafızı yenebilmesi neredeyse imkansızdı; her şey bir yana Thalron yasaları bunu söylüyordu ve Veymor’un emri kesin emirdi. Beni kurtarabilecek şu an kimse yoktu fakat kalbim öyle delicesine atıyor, kendimi öylesine köşeye sıkışmış hissediyordum ki neredeyse on muhafız benim üzerime doğru yürürken kendimi durdurmayarak kemerimdeki hançeri çıkardım ve kendimi koruma içgüdüsüyle biraz daha öne doğru eğildim. “Bana bir adım daha yaklaşmayı aklınızdan dahi geçirmeyin.”

Buz gibi bir sessizlik. Elbette ki hepsiyle baş bile edemezdim, onlar da farkındaydı fakat yine de durmayı seçtiklerinde karşımdaki o kocaman adamlara karşı ben ve hançerim baş başa kaldık. Sadece birkaç saniyelik gözlerimi o kalabalığa doğru çevirdim ve herkesin gözünü bile kırpmadan beni izlediğini gördüm. O kalabalıkta Tanya’nın korku dolu bakışlarını seçebildim, Asiller sınıfında önde duran Nord’un çatık kaşlarını gördüm, Maris’in yüzündeki o silik tebessümü ve Olaf’ın kocaman gözlerle olanları izleyen şaşkın bakışlarını.

En son gözlerimi Veyn’e çevirdiğimde yutkundum ve düşündüğümden daha uzun süre birbirimize baktığımızda Veyn, başını silik bir şekilde iki yana salladı ve sonrasında bir anda kemerindeki hançeri çıkardığında o da savaşın asıl ilanını yaptı; sonrasında ise her şey bir anda oldu. Veyn, elindeki hançeri öyle bir fırlattı ki, karşısındaki muhafızın omzuna isabet etti. “Bir daha attığım hançer, kimsenin kalbine gelmesini istemiyorsanız geri çekilin.”

Sonrasında salonun içinde çok büyük bir çığlık koptuğunda büyük bir kargaşa başladı. Olduğum yerden sıyrılıp yere doğru çöktüğümde ve kendimi koruma iç güdüsüyle bir duvarın köşesine geçtiğimde muhafızlardan ikisinin bana doğru ilerlediğini gördüm, hemen arkamda kalan Veyn ise ne yapıyordu hiçbir fikrim yoktu. Ben olduğum yerden sıyrılıp yere çöktüm. İçgüdüyle sürünerek duvarın köşesine geçtim. Kalbim kulaklarımda atıyordu; Din İnsanları geri çekildi. Tüccarlar basamaklardan aşağı koşmaya başladı. Köksüzler birbirini iterek kaçıştı. Zırh sesleri, çarpışan metaller, devrilen sandalyeler…

İki muhafız beni fark ettiğinde biri doğrudan üzerime koştu. Tam o an arkamdan bir gölge geçti. Veyn. İlk muhafızın hançerini bile çekmesine izin vermedi. Adamın bileğini yakalayıp ters bir hamleyle omzunu çıkardı; kemik sesi duydum. Aynı anda diğerine dönüp dizini adamın göğsüne geçirdi. Muhafız basamaklardan yuvarlandı. Üçüncü bir muhafız arkadan saldırdı. Veyn son anda eğildi; hançer obsidyen basamağa çarptı. Veyn dirseğini adamın kaburgalarına indirdi, sonra hançerini geri çekip bu kez bacağının üst kısmına sapladı.

Salon artık bir savaş alanıydı. Bir grup muhafız merdivenlerden iniyordu. Din İnsanları bağırıyordu. Korven’in sesi kalabalıkta kaybolmuştu. Veyn geri çekilmedi. Bir hançeri yerden kaptı. İlk darbe yukarıdan geldi; savurdu, metal metale çarptı. İkinci muhafız yanından hamle yaptı. Veyn dönerek hançerin düz kısmıyla adamın yüzüne vurdu. Kan sıçradı. Sonra bir anlığına gözleri beni buldu. O bakışta tek bir şey vardı: Kaç.

Ve Veyn, tek başına, tahtın önünde, artık gerçekten savaş ilan etmişti. Hiçbir muhafız onu öldürmeye cesaret edemiyordu. Emir açık değildi. Ama durdurmak için üzerlerine düşeni yapıyorlardı. Kılıçların düz tarafıyla bastırıyor, omzuna yükleniyor, geri sürmeye çalışıyorlardı.

Ben duvarın köşesinden doğruldum. Bir muhafız beni fark ettiğinde göz göze geldik. Yüzünde küçümseyen bir ifade vardı; beni kolay bir hedef sandı. Hançerim zaten elimdeydi. O bana doğru hamle yaptığında geri çekilmedim, son anda yana kaydım. Hançeri omzumun yanından geçti. Aynı anda hançerimi yukarı doğru savurdum; zırhın kol altındaki boşluğuna saplandı. Adamın nefesi kesildi. Hançeri geri çektim. Kan sıçradı ama derin değildi. Muhafız ikinci hamleyi daha öfkeli yaptı. Bu kez daha sert geldi. Eğildim, bileğini yakaladım ve tüm ağırlığımla döndüm. Denge kaybetti. Dizimi arkasına geçirdiğimde taş zemine sertçe düştü. Hançeri boynuna dayadım. Elim titremiyordu. “Çekil,” dedim dişlerimin arasından. Gözlerimdeki kararlılığı gördü ama yine de geri çekilmedi. O an, bir kez daha etrafıma baktım ve sonrasında o muhafızın bir an bile düşünmeden hançerimle boynunu kestiğimde oluk oluk kan zemine doğru akmaya başladı ve cansız bedeni yerle buluştu.

Onu itip ayağa kalktığımda nefes nefeseydim ama ayaktaydım. Uzakta Veyn hâlâ üç muhafızla aynı anda çarpışıyordu. Biri arkasından yaklaşmaya çalışıyordu. “Veyn!” diye bağırdım. O an başını çevirdi ve ben, hançerimi bu kez tereddütsüz fırlattım. Muhafızın bacağına saplandı. Savaş artık tek taraflı değildi. Ve ilk kez, Thalron’un taş zemini sadece bir erkeğin değil, benim de kararımı taşıyordu.

Ama bu sonsuza kadar süremezdi. Merdivenlerin üstünden yeni muhafızlar akıyordu. Din İnsanları bağırıyor, Korven’in sesi kalabalığın içinden emirler savuruyordu. Sayıları artıyordu. Veyn birini dirseğiyle yere serdi, diğerinin hançerini savurdu ve sonunda gözleri beni buldu. Bu kez bakışında emir vardı. Git.

Merdivenlerin sol tarafındaki dar koridoru gördüm. Hizmetlilerin kullandığı geçit. Kalın perdelerin arkasında kalıyordu; kimse dikkat etmiyordu ve aklıma o an Alva’nın söyledikleri geldi; bundan sahiden de haberi var mıydı? Bana kaçış noktasını söylemişti.

Bir muhafız yolumu kesti. Yerdeki düşmüş hançeri kaptım. Savurmam kontrolsüzdü ama kararlıydı. Adam geri çekildi. O an boşluğu yakaladım, omzuyla beni itmeye çalıştı ama tüm ağırlığımla çarpıp yanından sıyrıldım.

Koşmaya başladım.

Arkamdan bir el bileğime uzandı; tırnakları cildime geçti. Dirseğimi geriye savurdum. Bir inilti duydum. Perdeyi aralayıp dar koridora daldım. Ayak sesleri arkamdaydı. Koridor karanlıktı, taş duvarlar nemliydi. Nefesim yankılanıyordu. Önümde iki yol ayrıldı. Düşünmeye vaktim yoktu. Soldakine saptım. Arkamdan gelen muhafız köşeyi dönerken ayağı kaydı; kanlı bot izleri taş zemine bulaşmıştı. O an kazandığım saniye hayatımdı.

Dar merdiveni indim. Alt kata ulaştığımda kalbim deli gibi atıyordu. Yukarıdan metal çarpışmaları hâlâ duyuluyordu. Veyn hâlâ savaşıyordu ama ben hayattaydım. Ve ilk kez kaçışım korkudan değil, geri dönmek için bir fırsat yaratmaktandı.

Durmadım, düşünmedim bile koşmaya devam ettiğimde başka bir sola saptım; karşıma upuzun bir tünel çıktığında bir anlık yutkunarak arkama doğru baktım ve sonrasında gözlerimi kapatıp kendime büyük şanslar dileyerek o tünelden aşağıya doğru bıraktım.

Çok uzun sürmediğinde sırtım semsert bir zeminle buluştu, dudaklarımdan tiz bir çığlık koptu. Bir anlık nereye düştüğümü anlayamadığımda tünelin karanlık ucuna doğru baktım ve nereye kaçacağımı düşünerek ayağa doğru kalktım fakat gördüğüm manzaradan sonra adımlarım kesildi.

Daha önce geldiğim ve heykellerin olduğu o yerdi; Kızıl Kitap’ı ilk bulduğum yer. Salondan buraya çıkılabiliyordu ve ben şimdi burada kilitli kalmıştım. Tedirginlikle etrafıma bakıp koşmaya başladım ve eskimiş kitapların arasından kendime bir çıkış yolu bulmaya çalıştım fakat hiçbir çıkış yolu bulamadığımda ellerime saçlarıma geçirip o tünelden indiğim yere doğru döndüm; oradan da artık tırmanmam imkansızdı. Burada kilitli kaldığımda yukarıdan silik sesler gelmeye devam ediyordu fakat ben kilitli kaldığım yerde ne yapacağımı bile bilmiyordum.

Kitaplıkların arasından bir kez daha koştuğumda bir yer bulmaya çalıştım ve hemen ileride, yerle bitişik olan o kapıyı gördüm; hızlı adımlarla oraya yürüdüğümde ve kapıyı itmek için hamle yaptığımda o kapının da kilitli olduğunu fark ettim. Beni bulmaları belki de an meselesiydi ve esasen ben nereye kaçabileceğimi de bilmiyordum; Thalron öylesine büyüktü ama Thalron’u bilen için de öylesine küçüktü ki, bunun bir sonu yoktu.

Büyük bir nefes verdiğimde ve olduğum yere çöktüğümde sırtımı duvara yasladım, uzun koridorun en uç noktasında o karanlığa rağmen başsız heykelleri görebiliyordum. Birinde Morna Valenka yazılıyordu, diğerinde de Morna Valenka’ya Adanmış ve ben artık onların hikayesinin çok az bir kısmını bilsem bile o heykellere bakarken artık eskisi gibi hissetmiyordum; çok daha güçlü hissediyordum.

Elim enseme doğru gittiğinde gözlerimi bir an bile olsun o heykellerin üzerinden çekmiyordum; daha önce buraya geldiğimde onların ruhunu hissetmemiştim ama şimdi sanki onların da ruhu buradaydı. Sadece bir anlık Morna ne yapardı, diye düşündüğümü fark ettiğimde kendimi çok daha büyük bir labirentin içine sürüklediğimin farkındaydım.

Kendimi yerden kaldırdım. Dizlerimde hafif bir titreme vardı ama bu korkudan değil, bedenden geliyordu. Bedenim hâlâ insandı. Ama zihnim artık başka bir şey istiyordu: kontrol.

Yavaş adımlarla kitap raflarının arasına girdim. Toz, nem, küf kokusu ve başka bir koku daha: eski metalin soğuk kokusu. Burada sadece kitap yoktu. Burada birikmiş hayatlar vardı. Unutturulmuş hayatlar. Bir rafın kenarında, kırık bir fanusun parçaları duruyordu. Camın keskin ucu ışığı yakalamıştı; mavi-gri bir parıltı. Parmaklarımı uzatıp camın kenarına dokundum. “Hep sizden almışlar,” dedim fısıltıyla. “Sonra da buna düzen demişler.”

Rafların arasında ilerledikçe bazı şeyler gözümün ucuna çarpıyordu: Kırmızı mum kalıntıları… kömürle çizilmiş işaretler… başı kopmuş küçük figürler… ve bir tanesi… bir broş.
Taşa yapışmış gibi duran o broş, kirin içinde bile parlıyordu. Eğilip aldım. Metal ağırdı; basit değildi. Üzerinde ince bir oyma vardı; neredeyse görülmeyecek kadar ince. Parmak ucumla o oymayı takip ettim. Bir harf gibi değildi; daha çok bir işaret gibiydi. Sanki “buradaydım” demenin Thalron’a göre şekli.

Broşu yavaşça çevirdiğimde bordo zeminin üzerinde altın işlemeli tek bir isimle karşılaştım: Veyna. Bu Morna Valenka’nın broşuydu.

Bir anda, Liten’in sesini hatırladım: “Sen çok güçlü bir Valenka’sın.” Dişlerimi sıktım. Güçlü olmak kimsenin bana hediye ettiği bir sıfat olmayacaktı. Ben güçlü olmayı seçmiştim.
Bir sonraki rafın altında, deri bir kese gördüm. Kese eskimişti ama ipi sağlamdı. İçini açtığımda parmaklarım metal parçalarına değdi. Küçük, yuvarlak köksüz jetonları. Üzerlerinde çizikler vardı; bazıları kırılmıştı. Birinin üzerinde yarım bir işaret seçiliyordu: bir karga kanadı gibi. Ötekinde üç çizgi. Birinde ise… bir “V” harfine benzer bir oyuk.

Hareket ettikçe ayak sesim taşta yankılanıyordu. Bu yankı beni korkutmuyordu. Tam tersine, yankı, burada hâlâ var olduğumu hatırlatıyordu. Thalron’un en sevmediği şey buydu: birinin varlığını duyurması.

Başsız heykellere doğru yürüdüm. Morna’nın heykeline yaklaşınca, taşın yüzeyi daha pürüzsüz görünüyordu; sanki birileri yıllarca burayı okşar gibi dokunmuştu. Adını silmek istemişler ama silememişlerdi. Heykelin kaidesinde, çok küçük bir yarık fark ettim. O kadar küçük ki gözün kaçırabileceği türden. Eğildim. Parmak ucumu o yarığa soktum. Orada bir şey vardı. İncecik bir metal plaka. Çekince elimde kaldı. Üzerinde yazı yoktu. Sadece bir çizim, bu çizim ise Morna Valenka’dan başka kimseye ait değildi.

Nefesim yavaşladı.

Bu, Kızıl Kitap’taki satırlardan daha gerçekti. Çünkü bu, saklanmıştı. Unutturulmuştu. Ve hâlâ buradaydı.

Rafların en arkasına doğru ilerledim. Orası daha soğuktu. Duvarın dibinde, taşın üstünde bir çizik, sanki biri yıllar önce aynı noktaya defalarca vurmuş gibi. Çiziklerin şekli rastgele değildi. Bir düzen vardı. Sayı gibi, ya da gün sayar gibi. Yirmi… otuz… kırk… Parmaklarımı o çiziklerin üzerinde gezdirdim. Boğazım yine düğümlendi; bu kez başka bir sebeple. Birileri burada beklemişti. Birileri burada zaman saymıştı.

Tam o anda bulunduğum yerdeki o kilitli küçük kapının açılma sesini işittiğimde irkilerek kitaplıkların arasına geçtim ve aralıktan o kapıya doğru baktım; birkaç saniye sonra içeriye siyah kıyafetli, başında başlığı olan birisi girdiğinde ne olduğunu anlamayarak kendime biraz daha sokuldum fakat o kişi, içeriye girip ardından kapıyı kapattığında ve başındaki başlığı geriye doğru ittiğinde gördüğüm yüzle, kalbimin sıkışması aynı anda oldu.

Ravna Valenka buradaydı.

Gözleri etrafta gezinmeye başladığında yavaş adımlarla yürümeye başladı ve sonrasında kitaplıkların oraya doğru girdiğinde kendime nedense daha çok sokuldum, tam şu anda ortaya çıkmam gerektiğini biliyordum ama beni ortaya çıkmak konusunda engelleyen korkularımdı; bu korkumun tek sebebi, yüzleşme korkusuydu.

Ravna, biraz daha yürüdüğünde benim olduğum yere doğru ilerledi ve en sonunda benim olduğum tarafa doğru döndüğünde direkt olarak göz göze geldik. Kitaplığa yaslanmıştım, kollarımı önümde birleştirmiştim ve yapayalnızdım. Ravna ise tam karşımda durmuş bana bakıyordu; bu yüzleşmenin, bu gerçeğin burada bu şekilde gerçekleşmesini elbette ki beklemiyordum fakat o bana bakarken ilk kez gözlerini loş ışığa rağmen net bir şekilde görebildim.

Gözleri elaydı, tıpkı benim göz rengim gibi. Sarı saçları omuzlarından dalga dalga beline doğru dökülüyordu, yüz şeklimiz bile neredeyse aynıydı ve dudakları benimkilerden daha inceydi. Elmacık kemikleri tıpkı benimkiler gibi çıkıktı, burnunun ucu benimki gibi kalkıktı ama bakışları benim bakışlarıma yarışamazdı çünkü şu an bana öyle büyük bir acıyla bakıyordu ki, aynı acıyla ona baktığımı bile düşünmüyordum.

“Liora,” dedi ve sonrasında öne doğru bir hamle yaptığında elimi kaldırıp direkt onu durdurdum ve geriye doğru bir adım attım. Gözlerimi bir an bile olsun ondan ayıramıyordum, sanki her zerresini ezberlemek istiyormuş ya da hafızamdan her an silinebilecekmiş gibi. O Ravna Valenka’ydı, seneler önce beni terk edip giden o kadındı, annemdi ve şu an tam karşımdaydı.

“Burada ne işin var?” Soruyu sorarken sesim titriyordu fakat bunu ona göstermek bile istemiyordum. “Burada olduğumu nereden bildin?”

“Thalron’u, Thalron’da yaşayanlardan bile daha çok ezberledim,” dedi, sesi toktu, İskandinav aksanı vardı ve daha çok Thalron’dakiler gibi konuşuyordu. “Salonun bütün çıkışlarını kontrol ettim, son ihtimal burası kalmıştı ve sen…” Yutkundu ve gözlerini kıstı. “Buradaymışsın.”

Tedirginlikle kollarımı biraz daha kendime doladım ve etrafıma bakarak geçiştirmek istermiş gibi “Git,” dedim tek nefeste. “Her an birisi gelebilir.”

“Ben seni kurtarmaya geldim, Liora.” Tek bir cümleyle bakışlarım sertçe ona döndüğünde her nasıl baktıysam bu sarsılmasına sebep oldu. Ravna, durmadı ve elini üzerindeki Köksüz pelerininin kemerine atıp bir hançer çıkardı; o hançer, yemek masasına bırakılan hançerin aynısıydı. “Bu hançer bana ait,” dedi Ravna, başını sallayarak. Metalin parlak yüzeyi, yüzüme çarpıyordu. Kabzasını çevirdi ve Valenka yazısının hemen arkasındaki o ismi gösterdi: R.V. Ravna Valenka. Kendi imzası vardı. “Bu hançeri al ve buradan çık, seni yargılamalarına bile izin verme, bu hançerin bana ait olduğunu söyle.”

Ürpertiyle beraber kendime biraz daha sokulduğumda bakışlarımı bıçaktan ayırıp “Bunu zaten biliyorlardır,” dedim tekdüze bir sesle. “Onlar sadece beni suçlamak istiyor.”

“Ama bu kanıtın, Liora,” dedi, adımı söylerken öyle içten söylüyordu ki, daha önce bu şekilde duydum mu diye kendi kendime soramadan edemedim. “Eğer halkın gözü önünde bu hançerin sana ait olmadığını kanıtlarsan, o zaman seni yargılamaları için hiçbir sebep kalmaz.” Çenem kasıldığında ve tırnaklarımı kollarıma batırdığımda gözlerimi ondan ayırarak kitapların olduğu yere doğru döndüm; kendi içimde verdiğim savaşların farkında mıydı acaba yoksa sadece onu görmezden geldiğimi mi düşünüyordu? “Al,” dedi bir kez daha hançeri bana doğru uzatıp. “Bu senin kanıtın.”

Kendimi o kadar çok kasıyordum ki kemiklerimin bile sızladığını hissediyordum. Hançere yeniden bakışlarımı çevirdim ve sonrasında “Veyn nerede?” diye sordum.

“Bilmiyorum,” dedi Ravna, sakin bir sesle. “Ben seni takip ettim.”

Şaşkınlıkla, “Sen salonda mıydın?” diye sordum.

“Ben seni ilk geldiğin günden beri izliyorum, Liora,” dedi Ravna ve bir kez daha öne doğru bir adım attığında geriye çekilmeden ona bakmayı sürdürdüm. “Her adımın, her sözün, her şeyin… Hepsini biliyorum.”

Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda bunun mutlulukla hiçbir ilgisi yoktu. Gülüyordum çünkü söyledikleri beni rahatlatmak yerine daha büyük bir kargaşanın içine sürüklüyordu. Ağzımı bir şeyler söylemek için açtım ve sonrasında bunun gereksiz olduğunu fark ettiğimde gözlerimi yeniden hançere doğru çevirdim. Gurur yapacak halim yoktu, fazlasıyla dibi boylamıştım ve bu hançer beni insanların gözünde aklayacaksa buna ihtiyacım vardı ama buraya girdikten sonra artık tek ihtiyacım olan bu hançer de değildi, insanların gözünde ötekileştirilmekten, kolay bir av gibi görünmekten ve varlığımı reddetmelerinden fazlasıyla sıkılmıştım.

Ravna’nın elinden hançeri çekip aldığımda ve kaşlarımı çattığımda onun bakışlarının benim üzerimde gezindiğini biliyordum. Soğuk bir sessizlik aramıza girdiğinde ve sonrasında gözlerimi yavaşça ona çevirdiğimde büyük bir beklentiyle ve hatta umutla bana baktığını gördüm. Öyle ki, bu ağır gelmişti ve gözlerimi yeniden kaçırmak zorunda kalmıştım. “Liora,” dedi kısık bir sesle ve titrediğini fark ettim. “Seninle konuşmak…”

“Bana Liten’i bulmalısın,” dedim lafını yarıda kesip. Ravna, ne dediğimi anlamıyormuş gibi yüzüme baktı. “Rad9,” diyerek açıkladım. “Veyn’in baş muhafızı. Onu bana getir.”

Ravna, başını art arda aşağı yukarı salladığında “Elbette,” dedi içten bir sesle. “Elbette çağırırım, onu bulacağım.” Ben de başımı salladım ve yeniden bakışlarımı hançere çevirdiğimde “Peki ya biz, Liora?” diye sordu içten bir sesle. “Biz ne zaman konuşacağız, biz ne zaman…”

“Bana sadece Rad9’u bul,” dedim ve sesim adeta yalvarır gibi çıkmıştı. “Şu an seninle konuşursam eğer, gücümün ellerimden kayıp gideceğini çok iyi biliyorum.”

***

Şarkı: Tal Barr, If I Had a Heart

Kim olduğunun farkına varmakla, olduğun kişiyi kabullenmek arasında bir uçurum vardı. Farkına varmak; insanın içine ışık tutmazdı, içindeki karanlığı netleştirirdi. Kendini görürdün; çıplak, savunmasız, kusurlu ve o an ya kendinden tiksinirdin ya da o görüntünün önünde diz çökmeden ayakta kalmayı seçerdin. Ben artık seçmiştim. Kabullenmek, “buyum” demek değildi; “bu olduğum hâlimle de kimseye ait değilim” demekti.

Valenka olmak bir soy değildi benim için; bir hüküm, bir lanet, bir masal da değildi. Valenka, içimde büyüyen itaatsizliğin adıydı. Beni kırmaya çalışan her el, bende daha sert bir kemik buldu. Beni susturmaya çalışan her ses, içimde daha yüksek bir ses uyandırdı ve ben anladım: Benim savaşım bir taht için değil, benim savaşım, boynuma geçirilmek istenen her görünmez tasmanın kırılması içindi.

Çünkü ben, “kim olduğumu” öğrendiğim gün değişmedim. Ben, kim olduğumu bildiğim hâlde yine de başımı eğmeyi reddettiğim gün doğdum ve Thalron’un anlamadığı tek şey şuydu: İtaat etmeyen bir kadını yenemezsin. Onu ya öldürürsün ya da onu izlemek zorunda kalırsın.

Şimdi Thalron beni izleyecekti; kimliğimi gizlemeyecek aleni bir şekilde içsel savaşı başlatacaktım.

O mahzendeki Morna ve Adanmış’ına ait olan heykellerin ikisi Thalron’un tam kalbinde, tam ortasında rüzgara, soğuğa, karlara meydan okuyarak dimdik duruyordu; onu herkesin görebileceği bir yere çıkarmıştım ve ilk önce birkaç kişi ardından daha fazlası görmeye başlamıştı. Bir süreden sonra heykellerin çevresini Köksüzler ve Tüccarlar doldurduğunda bu kez o büyük halka, heykellerin çevresindeydi. Herkes meraklı gözlerle o heykellere bakıyordu, neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Henüz Asiller ve Din İnsanları gelmemişti; daha çok onların göreceği yerde değil, alt sınıfların olduğu yerde bu heykelleri tutmuştum. Liten’in bu konudaki yardımı yadsınamazdı, Ravna’nın da…

Birisi “Valenka yazıyor,” dedi yanındaki Köksüz’e. Başka bir Tüccar, “Kafaları yok,” diyerek ürkerek baktı, yaşlı bir Köksüz, “Soyun başlangıcı,” diyerek başını iki yana sallıyordu.

Bulunduğum yerden yavaşça ortaya çıktığımda heykellerin hemen arkasındaydım aslında ama insanlar öylesine etkilenmiş, öylesine gözlerini ayırmadan heykelleri izlemeye başlamışlardı ki bunun bir başkaldırı olduğunu o an bile fark edemiyorlardı.

Küçük adımlarla heykellerin tam ortasına doğru ilerlediğimde birkaç kişi beni fark etti, hemen sonrasında diğerleri de birbirini dürttü ve fısıldaşmalar arttı. Birkaç Tüccar, benim ortaya çıkışımı Asillere veya Din İnsanları’na söylemek için koşmaya başladığında gülümsemeden edemedim; zaten buradaydım ve hiçbir zaman da gitmeyecektim.

Heykellerin tam ortasına geçtiğimde heykeller neredeyse Liten kadar büyüklerdi ama ben tam ortalarında dururken en az o taştan heykeller kadar kendimi güçlü hissediyordum. Ben ortaya çıktığım anda kalabalık gitgide daha fazla artmaya başlamıştı, birçoğu kendi arasında fısıldaşıyor, birçoğu da ağzımdan çıkacak her kelimeyi bekliyordu.

İlk önce bir Din İnsanı’nı gördüm uzaktan, bu kişi Alva’dan başka kimse değildi. Adımlarca uzakta durduğunda ve ellerini önünde birleştirdiğinde hemen arkasından Maris’in çıktığını gördüm ve ailesinin. Sonrasında tanıdık başka yüzlerle de karşılaştığımda Tanya, koşar adımlarla o meydana doğru geldi, hemen sonrasında Nord… Bu kadarla yetmeyeceğinden emin bir şekilde çenemi havaya kaldırdığımda başka Din İnsanları ve başka Asiller de oraya gelmeye başladı, aynı anda muhafızlar da çoğalmaya başladığında benim oradaki duruşum hepsine bir meydan okumaydı; bunun farkındalardı.

Olaf ve kardeşlerinin köşeden çıktığını gördüğümde Olaf’ın büyülenmiş gibi dudakları aralandı ve gözleri heykellerin üzerinde gezindi.

En sonunda, o umduğum yüz, o beklediğim kişinin ortaya çıktığını gördüğümde bakışlarım ona doğru döndü; Veyn. Hemen arkasında, bir adımlık mesafede Liten duruyordu ve büyük ihtimal Liten bana verdiği sözü tutmuş, bu heykelleri çıkarmak için yardım ettiğini Veyn’e söylememişti, öyle ki Veyn’in bakışlarından ilk önce büyük bir rahatlama geçti ve sonrasında ise heykelleri gördüğü anda çok büyük bir tedirginlik.

Delilik miydi? Hepsinden daha deli olabileceğimi de görmeleri gerekiyordu.

Tam ortalarında durdum. Ne bağırdım ne de sesimi yükselttim. Çünkü bazen insanları harekete geçirmek için bağırmaya değil, doğru yerden vurmaya ihtiyaç vardı. “Size bir şey soracağım,” dedim. “Burada doğduğunuz için mi diz çöküyorsunuz, yoksa size diz çökmeniz öğretildiği için mi?” Köksüzlerin tarafında bir kıpırtı oldu. Devam ettim. “Kaçınız doğduğu gün ‘ben aşağıyım’ diye doğdu? Kaçınıza daha çocukken ‘sen hizmet edeceksin’ denildi? Kaçınız bir Asil’in yüzüne bakarken gözlerinizi indirmeyi alışkanlık haline getirdi?” Kimse cevap vermedi ama suskunluk cevaplardan daha güçlüydü. “Eski Thalron’da alt bir sınıf yoktu,” dedim net bir şekilde. “İnsanlar meslekleriyle anılırdı, soylarıyla değil. Bir demirci demirciydi. Bir tüccar tüccardı. Bir asker askerdi. Ama kimse ‘sen doğuştan aşağısın’ diye damgalanmıyordu.”

Tüccarlara döndüm. “Sizin mallarınızla saraylar ayakta duruyor ama söz hakkınız yok. Neden? Çünkü size ‘yerinizi bilin’ denildi.”

Asillere baktım. “Size üstün olduğunuz söylendi ama gerçeği söyleyeyim mi? Sizi de korkuyla bağlıyorlar. Statünüzü kaybetme korkusuyla. Bir gün aşağı düşme korkusuyla. Siz de özgür değilsiniz.”

Sonra tekrar Köksüzlere döndüm. “Siz sürünmüyorsunuz çünkü zayıfsınız. Siz sürünüyorsunuz çünkü kalabalıksınız ve kalabalığın ayağa kalkmasından korkuyorlar.”

Kalabalığın içinden bir uğultu yükseldi. “Valenkalar kötü değildi,” dedim. “Valenkalar bir şeyi savunuyordu: gücün tek elde toplanmamasını. Kadının sözünün yok sayılmamasını. Halkın tamamen susturulmamasını.” Heykeli işaret ettim. “Bu başları koparılmış heykeller size ne söylüyor biliyor musunuz? Sadece şunu: Düşünen herkes tehlikelidir.” Bir adım daha öne çıktım. “Size yıllardır ‘düzen’ denilen şey aslında korkudur. Köksüz korkacak. Tüccar susacak. Asil kaybetmekten korkacak. Din İnsanları sorgulanmayacak. Ve en tepede bir kişi karar verecek.” Gözlerimi kalabalığın üzerinde gezdirdim. “Ben size masal anlatmıyorum. Ben size aslında asıl kaybettiğiniz şeyi hatırlatıyorum: saygı.” Sesim sertleşti. “Eğer Köksüzler diz çökmeyi bırakırsa ne olur? Eğer Tüccarlar ‘bizim de sözümüz var’ derse ne olur? Eğer Asiller ‘korkuyla değil, adaletle yönetilsin’ derse ne olur?”

Duraksadım. “Hiçbir düzen bir gecede yıkılmaz. Ama her düzen bir gün insanların ‘yeter’ demesiyle çatlar.” Bakışlarım boşluktan son kez Veyn’e döndüğünde gözlerini bile kırpmadan beni izlediğini fark ettim. “Ben size ‘isyan edin’ demiyorum. Ben size şunu söylüyorum: Korkmamayı öğrenin. Çünkü korkmayan bir halkı kimse diz çöktüremez.” Son cümleyi bilerek yavaş söyledim: “Ve şunu bilin; eğer siz ayağa kalkarsanız, ben de en önde duracağım. Ama yine diz çökmeye karar verirseniz, ben yine ayakta kalacağım.”

Üzerimdeki pelerininin kemerinden hançeri çıkardım sonra elimi havaya kaldırıp avcumun içini sertçe kestiğimde acı bile hissetmedim; tek hissettiğim güçtü. Avcumun içinden kan akarken “Daha fazla yiyecek!” dedim dişlerimi sıkarak. “Daha fazla barınma, daha fazla giyecek ve daha fazla saygı! Hepimizin bunu hak ettiğini biliyorum ve boyun eğdiğiniz bu düzenin karşısında kanım üzerine yemin ediyorum ki,” pelerinimdeki kalbime denk gelen yeri yavaşça açtım ve Veyna yazılı broşu ortaya çıkarttım; birçok insanın irkildiğini gördüm. “Bugün değilse bir gün benim yanımda yerinizi aldığınıza sizi hiçbir zaman pişman etmeyeceğim.” Gözlerimi bir kez daha Veyn’e çevirdiğimde bakışlarım kısıldı. “Ben Liora Valenka'yım. Hiçbir zaman pişman olmayacaksınız benim yolumda.”

Bu abla biri mi? Fkjdrlgfkjmdglkdj

En sevdiğin kısım efenim?