Keyifli Okumalar!
GÜNLER ÖNCESİ…
Henüz Velruna vaktinden bile öncesiydi. Kararlar verilmemiş, yollar çizilmemiş veya Veyn Arthur Thalron kendi adından bile vazgeçme noktasına gelmemişti ama bir gün bunu yapacağını da çok iyi biliyordu.
Yemek masasında tek başına otururken gözleri önünde duran çelik bardaktan ayrılmıyordu, zihninin bulanıklığı içkiden miydi yoksa düşündüklerinden miydi emin değildi ama elinde tuttuğu bir parça kağıt, ona sanki bütün dünyasına bedelmiş gibi geliyordu.
İçkisini kafasına dikti ve yeniden çelik bardağı masaya koyarken bakışları yeniden o kağıda doğru döndü ardından kandillere doğru baktı. O kağıt parçasını yakması ve tamamen yok etmesi an meselesiydi fakat bir dürtü, bir his veya bambaşka bir duygu onu engelliyordu. Bu duygunun ne olduğunu bilmiyordu.
Zihnindeki bütün karmaşıklığa rağmen Liora Valenka’nın yüzünü düşündüğünde bütün o karmaşıklık, dalgalı okyanus, fırtınalı gökyüzü duraksadı ve geriye sanki güneşi teninde hissediyormuş hatta renkleri görebiliyormuş gibi bir hisle kaldı.
Liora’yı düşünmek, onu aklına getirmek iyileştirici değil, yıkıcıydı fakat Veyn, yıkıcı olan bütün taraflarıyla onu kabul ediyordu; bir gün Liora da onu her şeye rağmen kabul edecek miydi, bilmiyordu.
Derin bir nefes verdiğinde kapının önündeki çanın sesi yükseldi ve Veyn’in bakışları kapıya doğru döndü. Kimin geldiğini biliyordu, neden geldiğini de biliyordu. Son bir şansı vardı o kağıdı ateşe tutup yok etmek için. Hızlıca ayaklandı, oturduğu sandalye geriye doğru giderken kağıdı elinde sıkıca tutarak kandile doğru ilerledi fakat çan bir kez daha çaldı.
Kağıdı havaya kaldırdı, havaya kaldırdığı anda kağıdın üzerinde yazan cümlelerle yeniden göz göze geldi ve bunu gördüğü anda kaşları çatıldı. Hemen yakması, yok etmesi gerekiyordu fakat içindeki o dürtü onu öyle bir engelliyordu ki kağıt havada eli ateşin üzerinde öylece kaldı ve sonrasında hızlıca kağıdı çekip kapıya doğru yürümeye başladı.
Çan bir kez daha çalmıştı ki, Veyn, hızlıca kilitli olmayan kapısını açtı ve karşısında birkaç gün önce büyük sırlarla kurtardığı annesini gördü.
Nessa Thalron.
Göz göze geldikleri anda, Veyn, kapının önündeki Rad9’a sadece başıyla bir kez emir verdi kapıyı koruması için. Konuşmadan da anlaşabiliyorlardı, onların arasındaki bağ birçok insanın arasındaki bağdan çok daha güçlüydü.
Rad9, emrine karşılık başını önüne doğru eğdiğinde Nessa Thalron açık kapıdan içeriye girdi ve Veyn, annesi girer girmez kapıyı arkasından kilitleyip kağıdı tutan elini arkasına doğru götürdü, boşta kalan eliyle annesine elini uzattı. Annesi ona elini uzattığında küçüklüğünden beri öğrendiği gibi annesinin elini eğilip sadece bir kez öptü.
Nessa Thalron buna karşılık olarak ellerini oğlunun yüzüne yerleştirdi ve sonrasında büyük bir şefkatle onu kendisine çekip sarıldığında Veyn, her zaman olduğu gibi kaskatı kesildi. Birinin ona sarılmasına alışık değildi, birinin şefkatini hissetmeye de öyle. Annesini çok uzun zaman sonra bulmuş, şimdi onu bir inci gibi gizlerken aklından geçen tek düşünce onu nasıl korumaya devam edeceğiydi.
Nessa Thalron geriye çekildiğinde oğlunun her zaman olduğu gibi kasıldığını anladı fakat bunu görmezden gelerek gülümsemeye çalıştı. Çoğu zaman Veymor ona ulaşamasın diye sadece Veyn’in bildiği bir yerde gizli bir şekilde tutuluyordu.
Ravna Valenka’yla birlikte.
Ve Veyn’in bilmediği en büyük sır, Nessa ve Ravna arasındaki sırlardı.
“Beni buraya getirdiğine göre önemli bir şey olmalı,” dedi Nessa gülümsemeye devam ederken çünkü oğlunu özlediğini ona bakarken bile hissediyordu ama bir yanı fazlasıyla tedirgindi.
Veyn’in dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu ve belki de ne söyleyeceğini bile o an bilemedi ardından ilk aklına gelenden vazgeçip “Hiç çok büyük bir sırrı saklamak zorunda kaldın mı, anne?” diye sordu tek nefeste.
Nessa Thalron duraksadıktan sonra yutkundu ve gülümsemesi solarken, tedirginliğini gizlemeyerek “Elbette,” dedi kısık bir sesle. “Her insanın sırları vardır, oğlum.”
“Çok büyük bir sır,” dedi Veyn bir kez daha.
“Çok büyük bir sır,” diye tekrar etti Nessa ve kaşları çatıldı. “Fakat sırlar ikiye ayrılır, oğlum. Kimi sır sadece o sırrın sahibini çürütür, kimi sır da saklandıkça başkalarını yok eder.”
Veyn, normalde annesini gördüğü zaman gülümserdi, annesini gördüğü o kısacık zamanlarda kendi benliğinden sıyrılır, küçük bir erkek çocuğuna dönüşürdü fakat şimdi öyle bir bataklığın içine batmış gibi hissediyordu ki, annesinin gözlerinin içine bakarken bile onu göremiyor gibiydi. Tek istediği içindekileri konuşmaktı ama bir yandan da içindekiler onu da çürütüyordu.
“Ya her ikisiyse?” dedi Veyn duraksayarak. “Ya hem beni çürütüyorsa hem de saklandığı noktada başkalarını yok ediyorsa?”
Nessa, üzerindeki Köksüz pelerinini yavaşça düzeltti ve söyleyeceklerini kendi kendine toparlamaya çalışarak “Neler oluyor?” diye sordu.
Veyn, annesinin gözlerinin içine baktı ve hatta o an, annesine bile güvenememe ihtimalini düşündü. Birkaç saniyelik duraksama her şeyden vazgeçmesine bile sebep olacak gibiydi ama annesinin bakışlarındaki o şefkat, yavaşça koluna dokunurken hissettirdiği şefkat yeniden on bir yaşında bir erkek çocuğu gibi hissetmesine sebep oldu.
Yavaşça arkada tuttuğu kağıdı ortaya çıkardı ve Nessa’ya zamana bile meydan okuyacak yavaşlıkta uzattığında “Bunu senin saklamanı istiyorum,” dedi tek nefeste. “Çünkü eğer bende kalırsa onu bir gün yok etmek isteyeceğimi çok iyi biliyorum."
Nessa’nın kaşları düz bir çizgi halini aldığında gözleri kağıda doğru indi ve uzanıp kağıdı almak istedi. Veyn, bir an ona kağıdı vermemek için daha sıkı tuttu ve bu Nessa’nın gözünden kaçmadı ama daha sonra Veyn, gözlerini kapatıp büyük bir nefes verdiğinde elindeki kağıdı tamamen annesinin eline bıraktı.
Nessa kağıdın üzerinde gözlerini gezdirdi, ilk önce o kağıdın nereden geldiğini anladı ardından o çizime ve altında yazan cümleleri tek tek okurken dudakları aralandı, göz bebekleri bile büyüdü ve nefesini tuttu. Vücudu buzdan bir heykelmiş gibi kaskatı kesildiğinde bakışlarını Veyn’e doğru çevirdi, Veyn ise o kağıtta yazan her cümleyi ezbere bildiği için bakışlarını bir an bile olsun annesinden ayırmadı.
Nessa yeniden kağıda döndüğünde ve her kelimeyi yeniden baştan aşağı okuduğunda “Bunu,” dedi tekleyerek. “Bunu başka kim biliyor?”
“Bilmiyorum,” dedi Veyn. “Tek bildiğim…” Durdu, nefesini verdi ve sonra gözlerine gerçek bir acı oturdu. “Tek bildiğim bu sırrı saklamanın da ortaya çıkarmanın da beni mahvedeceği.”
Nessa üçüncü kez kağıtta yazılanları okuduğunda içinden bir ürpertinin geçtiğini hissetti. Oğlunun bunu neden yakıp yok edemediğini biliyordu: Liora Valenka’ya karşı duyduğu ve içinde karşı gelemediği ona karşı adanma duygusuydu.
Fakat yine oğlunun bunu neden saklamak istediğini çok iyi biliyordu: Thalron’a karşı duyduğu ve içinde karşı gelemediği ona sahip olma arzusuydu ve çocukluğundan beri çabasını verdiği her şeyi kazanma dürtüsüydü.
Nessa bir kez daha oğluna baktığında kağıdı dörde katladı ve sonrasında pelerininin büyük cebine koydu. “Eğer bu kağıdı yakmak istersen sonuna kadar arkandayım,” dedi Nessa oğluna yürekten bir sesle. “Eğer bu kağıdı sonsuza kadar saklamak istersen onu ben öldükten sonra bile bulamazlar.” Yutkundu, geleceği görüyormuş gibi. “Fakat eğer bu kağıt bir gün seni mahvedecek olursa işte o zaman karşımda kimse duramaz.”
Veyn başını ağır bir şekilde aşağıya doğru eğdi ve kirpiklerinin arasından annesine baktı. Aslında kaderinin en büyük kararlarından birisini veriyordu ve o an tek güvendiği annesinden başka kimse değildi.
“Senin karşında Liora Valenka durabilir, anne,” dedi Veyn derinden gelen bir sesle. “Çünkü benim karşımda da sadece o durabilir ve en kötüsü, o benim karşımda durduğunda ben bütün her şeyi unutuyorum ve kaderimi onun gözlerinde görüyorum.”
***
Şarkı: Perfectly ImperfeKt
“Af diliyor musun Veymor? Oğlunu öldürmek istediğin için.” Sessiz kaldı, öyle bir sessiz kaldı ki bu sessizliği bile gülmeme sebep oldu. “Dilemiyor musun?” diye sordum ve sonrasında Liten’e bir baş hareketi yaptım. “Kömürü buraya getirin, şimdi sıra senin günahlarından arınmanda. Hatırlatmak gerekirse, yeniden söyleyeyim, ben Liora Valenka. Evet, Valenka, soyunu bitirmek istediğin o kadınım ve ne senden ne de Thalron’dan korkmuyorum.”
Zamanın bile durduğunu hissediyor gibiydim. Elimde bir hançer tutuyordum, o hançer Veymor’un boynuna yaslıydı ve tek hareketimle onun nefesini kesebilirdim ama bu benim de ölümüm demek olurdu çünkü hemen arkamdaki Maris bir an bile olsun ayrılmıyordu.
Svalbard’daki yerli halk benim bir büyücü olduğumdan, bir cani olduğumdan ve çoğu zaman da felaketler getireceğimden söz ediyorlardı ama bütün bunların dışında artık söyledikleri bir şeye ben de inanıyordum: Frog diyorlardı bana, Frog dilimizde yönsüz demekti. Ne yapacağı belli olmayan, yolu belli olmayan, her şeyi yapabilecek potansiyeldeki o insan.
Evet, ben buydum. Dakikalar önce yukarıda bir gölge gibi olanları izlerken şimdi burada, herkesin gözü önünde Veymor’un boynuna hançer dayayabiliyordum. Belki birkaç dakika sonra kendi ölümümü bile düşünmeden o hançeri kaydırıp nefesini kesebilirdim veya herkesi şaşırtıp Maris’in kalbine bir hançer de saplayabilirdim. Önümü göremiyordum, bana bütün bunları yaptıran bir dürtüydü, Veymora’yı öldürdüğüm zaman da bu dürtüye karşı gelememiştim.
O an, hiç olmadığım kadar güçlü hissettim ve aslında benim istediğimin bu olduğunu bir kez daha anladım. Morna’nın günlüğünü okurken hissettiğim o dürtü şimdi kalbimin üzerindeydi. Bir büyücü değildim, sihirli güçlerim yoktu ama eğer olsaydı şu an tek bir çığlığımla Thalron’u bile yıkabileceğimi çok iyi biliyordum.
Liten ve yanındaki diğer muhafız hızlı bir şekilde kömür dolu demir sandığı Veymor’un oturduğu tahtın önüne getirdiklerinde bakışlarım bir kez daha Veyn’in bulunduğu yere doğru döndü. Beni görüyor muydu bilmiyordum ama kalkıp inen göğüs kafesinden en azından hâlâ nefes alabildiğini seçebiliyordum ve bu da benim için yeterliydi.
Nessa’nın bakışları da bir an bile olsun benden ayrılmıyordu, belki cesaretim için belki de bambaşka bir sebepten ötürü anlayamadığım bir duyguyla beni izliyordu ama kötülüğü hissetmiyordum.
Liten ve yanındaki diğer muhafıza doğru baktığımda bir an bile düşünmeden “Thalron inanışlarına göre günahlar ilk önce ellerden başlar,” dedim onu taklit ederek. “Çünkü aklımızın düşündüğünü ellerimiz gerçekleştirir. İlk önce cezalandırılması gereken ellerimizdir.” Gülümsediğimde Veymor’un kulağına doğru eğildim. “Sana zarar vermiyorum, Yüce Veymor, seni senin inancınla terbiye ediyorum.”
Liten ve yanındaki muhafıza sadece bir kez başımı eğdiğimde onlar beni Veymor’un üstünde tuttular, emrime karşı gelmediler ve Veymor’un kollarını tuttular. Veymor tuttuğu nefesini ağzından yüksek bir sesle verdiğinde “Veymor’a bunu yapmanın cezasını biliyorsunuz,” dedi muhafızlara doğru. Bir uyarı, bir tehdit.
Liten duraksadı, zırhının arkasından göz ucuyla bana baktı ve sonrasında bakışları Veymor’a doğru döndüğünde “Yüce Veymor bizi emirleri yerine getirmek için eğitti,” dedi. “Ve biz de onu yapıyoruz.” Bir kez daha bana doğru baktığında neredeyse gülümsediğini bile hisseder gibi oldum ama sesi oldukça ciddiydi. “Biz Yüce Liora Valenka’nın emrindeyiz.”
Sonrasında ise Veymor’un bir cevap vermesini bile beklemeden kolunu tutup öyle bir kömür bastırdı ki, diğer muhafız bile birkaç saniye kalakaldı. Bu onların kişisel tercihi değildi fakat bir gün Liten kişisel tercihiyle Veymor’un karşısına geçse neler olurdu, tahmin bile edemiyordum.
Diğer muhafız da elini kömüre bastırdığında Veymor öne doğru eğildi ve ben de onunla beraber eğildim. İlk önce boğazından hafif hırıltılı bir ses çıktı ve sonrasında vücudunun titrediğini fark ettim fakat o Veyn gibi değildi, ellerini çekmek için çaba veriyor fakat muhafızlar onu engelliyordu.
Saniyeler sonra tıpkı Veyn gibi haykırış sesi salonun içini doldurduğunda Liten çok daha fazla bastırdı elini. Veymor ağzından nefes almaya çalıştı fakat nefesi bile çığlığıyla karıştığında burnuma yanık et kokusu gelmeye başladı. Gözlerimi o yanan ellerden ayırmazken ne acıma duygusu hissediyordum, ne pişmanlık ne de korku. Hatta yüzümde bir gülümseme oluştuğunda bakışlarım diğer Din İnsanları’na doğru kaydı; hepsi çok büyük bir şaşkınlıkla yaşananları izliyorlardı.
Liten’e bir kez başımı salladığımda ellerini Veymor’un kollarından çektiler ve Veymor irkilerek ellerini havaya kaldırdığında bu kez dişlerinin arasından nefeslerini vererek bir kez daha çığlık attı. “Af diliyor musun?” diye sordum az önce Veyn’e yaptığı gibi.
Veymor’un boğazından sesler gelmeye başladığında öyle bir titriyordu ki, kendi boğazını hançerle kesmek zorunda kalacaktı.
“Buna bir son ver!” diye haykırdı hemen arkamda duran Maris ve sonrasında hareketlendiğini hissettim ama olduğu yerden ayrılmadı. “Bir şeyler yapın,” dedi, Din İnsanları’na sesleniyor olmalıydı. “Muhafızlar, öylece durmayın, karşınızdaki Yüce Veymor! Bir şeyler yapın!”
Bu kez kahkaha atmaya başladığında bakışlarımı salondaki herkesin üzerinde gezdirdim. Kimisi Veymor’un boynuna bir hançer dayalı olduğu için hareket etmiyordu, kimisi kendi muhafızlarının yeterli gelmeyeceğine inanıyor olmalıydı ama kimisi de bundan haz alıyor gibiydi.
Alva gibi. Oturduğu yerden kalkmamıştı, gözleri bizden ayrılmıyordu ama bana bakarken onun da bulunduğu yerde şevkten cayır cayır yandığını hissedebiliyordum. Hem Veymor’un yaşadığı için, hem de benim dönüştüğüm bu kadın için. Hayır, dönüştüğüm değildi ben aslında hep bu kadındım fakat içimdeki bu kadını bazen neyin uyandıracağı belli olmuyordu.
Başımı omzuma doğru yatırdım ve bir kez daha “Af diliyor musun, Veymor?” diye sordum. “Bana bir cevap vermek zorundasın.”
Veymor inleyerek “Beni bu zamana kadar kimlerin yenmeye çalıştığını bilmiyorsun,” dedi dişlerinin arasından. “Henüz küçücük bir çocuksun, Liora Valenka ve o kadar toysun ki, bunun intikamını senden alabileceğimi bile düşünemiyorsun.”
Başımı ağır ağır aşağı yukarı salladım ve sonrasında Liten’e bir kez daha emir verdim. Liten şüpheye düşmedi, yeniden Veymor’un koluna doğru uzandığında ve diğer muhafızla beraber ellerini bir kez daha kömüre yasladıklarında Veymor acıyla hırladı ve sonra yeniden çığlık atmaya başladığında hayatımda duyduğum en güzel ikinci melodi gibiydi.
Birincisi, Veyn’in kemanla çaldığı Sennora’ydı.
Gözlerimi kapatıp onun çığlık sesiyle keyif alabilmeyi bile diledim fakat gözümü kapatmak için bile vaktim yoktu. Veymor’un vücudu, elimin altında titrerken ve Veyn gibi nefes almakta bile zorlandığını anladığımda Liten’e geriye çekilmeleri için başımı salladım.
Liten ve diğer muhafız Veymor’un kollarını bıraktıklarında Veymor’un acıdan dolayı başı öne doğru düştü ve neredeyse kömür dolu demir sandığın içine düşüyordu. Çenesini tutup havaya kaldırdığımda ve boynuna hançeri biraz daha yasladığımda “Af diliyor musun?” diye sordum bir kez daha. “Eğer beni merak ediyorsan, hayatımın sonuna kadar bunu yapabilirim.”
Veymor’un görmeyen gözleri boşluğa takılıp bir açılıp bir kapanırken “Sana sunduğum teklif, bir oyun değildi,” dedi zorlukla. “Gerçek bir teklifti.”
“Sen bana, sen öldükten sonra Thalron’u vermekten söz ettin,” dedim herkesin duyabileceği şekilde. Din İnsanları bile birbirine baktığında bunu kimsenin bilmediğini anladım. “Fakat ben senden sonra değil, sana rağmen Thalron’u istiyorum çünkü ikimiz de biliyoruz, burası Valenka toprakları, Veymor. Sana ait değil, hiçbir zaman da olmadı.”
Veymor o kadar acıya rağmen beni öfkelendirecek bir şekilde gülmeye başladı. Avuçlarının içi yanıklarla doluydu ama öyle bir kahkaha atıyordu ki, bu kez duvarlara onun kahkaha sesi vurmaya başladı. Bir anlık ister istemez afalladım ve göz ucuyla Veyn ile Nessa’nın olduğu tarafa doğru baktım. Veyn tamamen bayılmış görünüyordu, gözleri açık değildi fakat Nessa’nın da kaşları bu kahkahanın ardından çatıldığında onun da öfkelendiğini anladım.
“Küçük bir kız çocuğusun,” dedi Veymor bir kez daha zorlukla. “Thalron’a sahip olmak isterken bile neden sahip olman gerektiğini bile bilmiyorsun değil mi?” Bir kez daha güldü ardından gülüşünün arasından öksürmeye başladığında dişlerini sıktı, canı yanıyordu. “Bir Valenka olduğundan başka ne biliyorsun? Hiçbir şey.”
Veymor’a geçip de içimdeki bu dürtüden, gördüğüm onlarca rüyadan, Thalron’a ayak bastığım ilk günden beri bir amacım varmış gibi hissettiğimden elbette ki söz etmeyecektim. Hatta kaderimin sanki bu topraklarda yaşamak için yazıldığını hissettiğimi bile söyleyemezdim fakat bir konuda haklıydı, hiçbir şey bilmiyordum. Hem de hiçbir şey. Ve bu tamamen benim aptallığımdı. Morna’nın günlüğünün beni gitgide değiştirdiğine inanmıştım hatta öyle çok etkisinde kalmıştım ki, o günlüğün bana zarar verdiğini bile düşünmüştüm fakat şimdi Veymor’un karşısında bunun bir hata olduğunu çok daha net bir şekilde hissediyordum.
Burnumdan keskin bir nefes verdiğimde bakışlarımı Liten’e çevirdim ve sert bir şekilde başımı salladım. Yansın istiyordum, elleri, yüzü ve belki de bütün vücudu.
Liten ve diğer muhafız bir kez daha Veymor’un kollarını tuttular ve yeniden kömüre bastırmak için hamle yaptıklarında Veymor’un dudaklarından “Dur!” döküldü ve yüzündeki gülümsemenin silindiğini fark ettim. “Dur.”
“Af diliyor musun?” dedim tek kaşımı havaya kaldırarak. Bu dünyada yani onun dünyasında kimse Veymor’a boyun eğdirememişti ama bu kişi Liora Valenka olacaktı ve bunu da herkes görecekti. Veymor sessiz kaldığında “Af dilemediğin sürece bu devam edecek,” diye mırıldandım. “Çünkü senden bile daha acımasız olabildiğime çok eminim.”
Veymor gözlerini kapattı, yutkundu ve dudaklarının düz bir çizgi halini aldığını gördüm. Bu hareketi tamamen sessizlik demek olacaktı ki, af dilemiyordu. Yeniden Liten’e döndüm ve bir kez daha başımı salladığımda onlar yeniden hamle yaptı fakat Veymor, bu kez dişlerinin arasından haykırdığında ve sonrasında “Diliyorum!” diye bağırdı. “Af diliyorum! Oğlumdan onu öldürmek istediğim için af diliyorum!”
Din İnsanları hızlıca birbirine döndü ve büyük bir şaşkınlıkla gözlerini açtıklarında Alva’nın bile kaşları havalanmıştı. Salonu buz gibi bir sessizlik kapladığında Veyn gibi değildi, o pes etmişti ve af dilemişti. Bakışlarım ellerine doğru kaydığında berbat halde olduklarını gördüm, burnuma hâlâ gelen yanık et kokusu nefesimi bile kesiliyordu ama işte orada, af dilemişti.
Yutkunduğumda gözlerim bu kez boynuna dayalı olan hançere doğru kaydı, itibarı, Yüce Veymor oluşu ve sarsılmaz duruşu yerle yeksan olmuştu. Din İnsanların yüzündeki o şaşkınlık ve kibir, Veymor’a karşı bakış açılarının değiştiğini bile bana haykırıyor gibiydi.
Bir kez daha Liten’e baktığımda onunla göz göze geldik ve hiçbir şey söylemeden ne olduğunu anlamış olması beni şaşırttı çünkü bana bir adım yaklaştığında ve hemen yanıma geçtiğinde bakışlarını Maris’e çevirdi. Maris’in öfkeli nefesleri ensemdeydi fakat bu umurumda bile değildi.
Bakışlarım yavaşça tahtın hemen önündeki Veymor yazılı mühüre doğru döndüğünde alayla gülümsedim ve sonra hançeri Veymor’un boynundan çekmeden hemen önce, Veymor yazılı mührü kömür dolu sandığın içine doğru attım. Din İnsanları bile hareketlenip o tarafa doğru geldiğinde diğer muhafızlar önüme geçip beni korudular.
Hançerimi hızlı bir şekilde Veymor’un boynundan çektiğim an, Liten de arkama geçip Maris’in hançer tutan elini itekledi. Hızlı bir şekilde önüme dönmem ve sırtımı bana itaat yemini eden muhafızlara dönmem aynı anda oldu. Geri geri yürürken bakışlarımı Veymor’un olduğu yerden ayırmıyordum ama onun görmeyen gözleri neler olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan da acıdan hâlâ titriyor ve avuç içlerini yukarıya doğru kaldırıyordu. Her an bayılacak gibiydi fakat inatla gözlerini açık tutmaya çalışıyordu, bu ise onun için en kötüsüydü. Birkaç saniye sonra titreyen parmak uçları mührünün olduğu tarafa doğru gittiğinde onu yerinde bulamadı ve çenesinin kasıldığını gördüm.
Tamamen geriye çekildiğimde ve Veyn’in bulunduğu alana geçtiğimde “Bugün,” dedim başımı sallayarak. “Yüce Veymor’un öldüğü değil ama hiç edildiği gündü; kendine yeni bir mühür edinmen gerekecek fakat artık hiçbir şekilde o mührün üzerinde bir ağırlığın olmayacak çünkü kabul et, bugün sen de Liora Valenka’ya itaat etmek zorunda kaldın, bunu ne sen unutabilirsin ne de bu salonun içindekiler.”
Bakışlarım yeniden hepsinin üzerinde gezindi, Maris’in öfkeli ve nefret dolu bakışları bana öyle bir haykırıyordu ki, bu bana ister istemez haz vermişti ve Alva’nın yüzündeki silik tebessüm ruhumun ferahlamasına sebep olmuştu.
Veymor, bu cümlelerin ardından kaskatı kesilmiş bir halde bana bakmaya devam etti; dudaklarından ise dökülen cümle, ürpermeme sebep oldu. “İtaat gelip geçicidir, asıl olan ise kazanmaktır,” dedi solgun bir sesle. “Senin savaşın ise sadece benimle değil, Valenka. Bunu sonradan anlayacaksın.”
Kaşlarımı kaldırdım ve sonrasında gözlerimi ondan ayırıp Liten’e doğru döndüm. “Veyn’i kalesine götür Liten,” dedim tek nefeste. “Ona ben bakacağım.” Liten başını salladıktan sonra Veyn’in bulunduğu yere doğru döndü ve o sırada Nessa’nın bütün olan bitenleri izlediğini gördüm. “Ve Nessa Thalron’u güvenli yerine götür,” diye fısıldadım onun bildiğine inanarak. Neyse ki Liten karşı gelmedi. “Bir zarar görmediğinden de emin ol.”
Liten, yere doğru eğildiğinde diğer muhafızlar etrafımızda daire oluşturdu ve bakışlarımı bir kez daha Nessa’ya çevirdiğimde elimi uzattım ona bana tutunup kalkması için. Nessa ilk önce gözlerimin içine baktı ardından uzattığım elime ve yavaşça elimi tuttuğunda onu yerden kaldırdım.
Şarkı: Lost, Most Elion
Çok kısa bir an birbirimize baktık ve onun yutkunduğunu gördüm. “Ona benziyorsun,” dedi Nessa en sonunda.
“Kime?” diye sordum.
“Morna Valenka’ya.”
Kaşlarım çatıldığında onun da Thalron hakkında birçok sır bildiğinden emindim fakat şu an burada onunla konuşup bu sırları ortaya dökebileceğim bir zamanım yoktu.
Liten, Veyn’i iri cüssesiyle omzuna attığında ve Veyn, baygın bir şekilde kolları aşağı doğru sallandığında kalbimin yeniden sızlamaya başladığını hissettim, öyle bir sızıydı ki, gözlerimi onlardan ayırmak zorunda kaldım ve salonun dış kapısına doğru yürümeye başladım. Hemen bir adım arkamda Nessa yürüyordu, diğer yanımda ise Liten vardı, omzunda baygın olan Veyn ile birlikte.
Muhafızlardan bir tanesi salonun ağır kapısını açtığında saçlarımı geriye doğru attım, çenemi havaya kaldırdım ve salondan dışarıya çıktığımda çok büyük bir kalabalığın orada, salonun ilerisinde beklediğini gördüm. Birçok Köksüz, Tüccar ve Asil buradaydı, gözlerini bile ayırmadan bize doğru bakıyorlardı.
Hayır, bize değil. Bana.
“O Yüce Veymor’a af diletti,” dedi bir Köksüz işaret parmağını kaldırıp beni göstererek. “Bir Valenka, Yüce Veymor’a boyun eğdirdi.”
Duraksadım, salonun kapısı kapanırken bir kez daha omzumun üzerinden arkama doğru baktım ve Veymor’un oturduğu yerde olmadığını gördüm; Maris ise hâlâ aynı yerde büyük bir öfkeyle bana bakıyordu. Gülümsedim, gülümseyişim daha fazla kaşlarını çatmasına sebep oldu ama kapı kapandığında bir kez daha önüme döndüm.
Karşımdaki topluluğun gözlerinin içine baktım. Hepsinin tek tek. Hangi duyguyla beni izlediklerini merak ediyordum ve en belirgin duygu şaşkınlıktı ama bunun yanında Köksüzlerin gözlerinde ilk kez bambaşka bir duyguyu gördüm: İnanç.
Bana inanıyorlardı.
“Gidelim,” dedim Liten’e doğru ve diğer tarafa doğru çenem havada, dimdik bir şekilde yürümeye başladığımda bu kez arkamdaki fısıldaşmalar, bir lanet olduğumu söylemiyordu, bir büyücü olduğumu da öyle. Ve hatta benden nefret ettiklerini işittiğim oldukça azdı, çoğu aynı cümleyi tekrar ediyordu: “Boyun eğdirdi.” Bazısından Valenka kelimesini işitebiliyordum fakat ilk kez Thalron sınırları içerisinde benim kim olduğumu görmüşlerdi.
“Bu yaptığın Thalron’da daha önce hiç yaşanmadı.” Nessa’nın sesiyle bakışlarım o yöne doğru döndüğünde onun da dimdik bir şekilde, çenesi havada yürüdüğünü gördüm. Kumral saçları, Veyn’in saçlarıyla aynı renkti ve gözleri yeşilin en acı tonuydu. Fazlasıyla güzel bir kadındı ama bakışlarındaki yaşanmışlık ve hatta sanki dünyanın bütün sırlarını taşıyormuş gibi ifadesi duraksamama sebep oldu.
“Çünkü Thalron korkuyla yönetiliyor,” dediğimde gözlerimi yeşil gözlerinden ayırmadım. Mavinin en koyu tonuna sahip gökyüzüne rağmen yeşil gözleri parıl parıldı. “Fakat ben korkuyu hissedemeyecek kadar Veymor’dan nefret ediyorum.”
Nessa, bakışlarını Liten’in omzundaki baygın olan Veyn’e doğru çevirdiğinde bir anlık o soğuk görüntüsünün kırıldığını fark ettim, gözlerine acı oturduğunda yeniden bana döndü. “Sanırım tam anlamıyla şimdi tanışabiliyoruz, Liora Valenka,” dedi hem saygılı hem de mesafeli bir sesle. “Benim kim olduğumu ise zaten biliyorsun.”
Gülümsemeye çalıştım ama pek başarılı olamadım çünkü az önce yaşadıklarımın ağırlığını hala atlatabilmiş değildim ve o kalabalığın hâlâ gözlerini ayırmadan beni izlediğini biliyordum. “Nessa Thalron,” dedim başımı sallayarak. “Yüce Veymor’un eski eşi ve Yüce Veyn’in annesi ama bütün bunların dışında başka bir hikayen olduğuna çok eminim.”
Nessa’nın bu hoşuna gitmiş olacak ki ilk defa gülümsediğini gördüm. “Hangi hikayemi merak ediyorsun, bilmiyorum, Liora ama ben de seni tanıyorum.” Gözleri gözlerimde gezindi, saçlarımda ve sonra baştan aşağı beni süzdü. “Liora Valenka,” dedi adımı söylerken. “Thalron ve Svalbard sınırları içerisinde ateş kızılı saçları olan tek kadın ve Valenka soyunda seneler sonra tek kızıl saçlı doğan o kız çocuğu.” Bir anlık duraksadım, bu kadarına hakim miydi? “Ravna’nın kızısın ve Elly tarafından bir savaşçı olarak büyütüldün öyle değil mi?”
“Savaşçı mı?” dedim bu tabire şaşırarak. “Hiç bu açıdan düşünmemiştim.”
“Elly sana dövüşmeyi öğretmiş olmalı,” dedi Nessa. “Öyle değil mi?”
“Elly’i nereden tanıyorsun?” Bu beni şaşırtmıştı. “Onu pek kimse bilmez.”
Nessa dudaklarını ıslattı. “Ben Ravna’nın arkadaşıyım.” Yüzümdeki ifade öyle bir değişti ki, bu Nessa’nın da duraksamasına sebep oldu. “Elly seni bir savaşçı olarak büyütmek istedi çünkü bir gün Thalron’a geleceğini biliyordu.”
Bu duyduğumun ardından dudaklarım aralandığında “Elly beni daima Thalron’da korumak istedi,” dedim savunmaya geçerek. “Son ana dek üstelik.”
“Korumak istemediğini söylemedim,” dedi Nessa sakin bir sesle. “Ama bir gün Thalron’a yolunun düşeceğini biliyordu ve sen bu şekilde eğitti çünkü diğer türlü kendini koruyamazdın.”
Eğer bu cümleleri kuran kişi Ravna olsaydı onu dinlemek bile istemeyeceğimi çok iyi biliyordum fakat Nessa’nın sesi hem öylesine dinlendirici ve hem de öylesine saygılıydı ki, sadece ben değil, bütün dünya ona öfkelenmekte zorlanabilirdi. “Benim hakkımda başka neler biliyorsun?” diye sordum umursamaz görünmeye çalışarak fakat yaptığım hiçbir rolü Nessa yutmayacak kadar akıllı görünüyordu.
“Birçok şey,” dedi Nessa. “Ama ben bildiklerimden önce tanımayı isterim, Liora,” dedi Nessa sakince. “Çünkü bir insan hakkında bildiklerin o insanın haritasını eline verir ama bir insanı gerçekten tanımak o haritaya ihtiyaç bile duymamaktır. Genelde düşmanlarımı bilmek, yakınımdakileri ise tanımak isterim ve seni tanımak istiyorum.”
Büyü yoktu, sihir yoktu, hiçbir şey yoktu evet ama Nessa’nın da bir anlık bir büyücü olduğunu düşünmeden edemedim. Kendisini öyle bir dinletiyor ve öyle bir konuşuyordu ki, bir anlık ona kapılabiliyordum.
Bakışlarım yeniden Veyn’e doğru döndüğünde “Beni tanımak isteme sebebin Veyn mi?” diye sordum.
Gözünden elbette ki Veyn dediğim kaçmamıştı ama bunu dile getirmek istememiş olacak ki gülümsedi. “Elbette onun da bir parçası var ama ben Liora Valenka’yı da tanımak istiyorum çünkü bugün yaptığın fazlasıyla cesur bir hareketti.”
“Ben de Nessa Thalron’u tanımak isterim,” dedim kendimi durduramayarak. “Çünkü Veymor’un sana karşı çok büyük bir zaafı olduğunu görebiliyorum.”
Veymor’un adı geçtiği anda, Nessa’nın yüzündeki gülümseme silindi ve bakışlarını benden ayırıp ileriye doğru baktı. Veyn’in kalesine gelmek üzereydik. Sessizlik oluştuğunda onu tam olarak rahatsız eden Veymor’un adının geçmesi miydi, çözemedim.
Fakat neredeyse bir dakika sonra “Veymor benim ilk ve tek aşkımdı,” dedi ve bunu dile getirirken öyle açık sözlüydü ki, Veyn’in bu noktada da annesine benzediğini anladım. “Thalron’a otuz yaşında Rusya’dan getirildim ve bir Asil’dim.” Üzerindeki Köksüz pelerinine baktı. “Henüz geldiğim ilk sene Veymor’a deliler gibi aşık oldum ve fazla zaman geçmeden Velruna vakti onunla evlendim, o gün de rahmime oğlum düştü.” O da Arthur dememişti, bu gözümden kaçmadı. “İlk kutsal çocuk, benim oğlum olacaktı ve Thalron ayaklarımın altındaydı.” Gülümsedi, bir hayali düşünüyor gibiydi. “O zaman savaşın ilk zamanlarıydı, bu kadar kötüye gideceğini kimse tahmin edemezdi ama Thalron’da dışarıdaki savaşa rağmen çok mutluydum çünkü hem aşkı yaşıyordum, hem itibarı, hem zenginliği hem de anne olacaktım.” Elini karnına doğru götürdüğünde seneler öncesine gittiğini anlamıştım. “Fakat her şey o gün bozuldu.” Gülümsemesi silindi, gözlerine gerçek bir acı oturdu. “Oğlum, 11 Kasım günü dünyaya geldi ve kuzey inanışlarını bilirsin, geceyi getiren gün doğanlar uğursuzluğuyla gelir derler.”
Veyn 11 Kasım geceyi getiren gün doğmuştu, ben ise 20 Nisan gündüzü getiren gün. İkimiz birbirimize bu konuda nasıl bu kadar zıt olabilmiştik, yeniden buna şaşırdım.
“Din İnsanları oğlumun kutsal olmadığını, Thalron’un geleceği için fazla lanetli olduğunu ve onu adamam gerektiğini söylediler.”
“Adamak mı?” dedim ürpertiyle.
“Ya birine adanmış olacaktı ya da onu kanının son damlasına kadar okyanusa adayacaktım.”
“Anlamadım,” dedim kekeleyerek ve adımlarım duraksadı, muhafızlar da bana ayak uyduruyordu. “Kanının son damlasına kadar demek, ölüm demek mi?”
Nessa’nın yeşil gözleri hâlâ bana dönmüyordu. “Thalron kutsalları hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, değil mi Liora? Burada neden hiç bebek yok, düşünmedin mi?” Bir anlık bunu düşündüysem bile umursamadığımı fark ettim. Çünkü insanlar aşk bile yaşamıyordu ve bu yüzden… Hayır, başka bir sebebi olmalıydı. Nessa devam etti. “Thalron’da Velruna vakti dışında ana rahmine düşen bebekler, lanet olarak anılır çünkü…” Bakışlarını bana çevirdi, gözlerimin içine baktı. “Morna Valenka’nın yeniden doğacağına inanılır sadece Velruna vakti Veymor ve soyundan olanlar birliktelik yaşayabilir, geriye kalanların buna hakkı yoktur çünkü kan, seçilmez.”
“Bu korkunç,” dedim nefesimi verirken. “Bu berbat, bu çok kötü.” Tiksintiyle nefesimi verdim. “İnsanların kaderiyle oynamak bunun adı.”
“Tam da bu yüzden, Thalron sınırları içerisinde Velruna vakti dışında hamile kalan bütün kadınlar doğum yapmadan önce adanır ve kanları sonuna kadar akıtılıp okyanusa feda edilir.” Sırtımdan aşağıya bir ürperti geçti. “Benim için ise çok geçti çünkü doğum yapmıştım ve tek bir tercih hakkım vardı, ya oğlumu adayacaktım ya da onu adanmış yapacaktım.”
Bakışlarım yeniden Veyn’e döndüğünde onun hayatına devam ediyor olması aklıma tek bir şey getirmişti. “Onu birine mi adadın?”
Nessa ilk önce yutkundu ve sonrasında gülerek “Valenka,” dedi yüzünü buruşturarak. “Thalron yasalarına inanmadığını düşünüyordum, nasıl da can kulağıyla beni dinliyorsun.”
Bir an, yolun ortasında öylece durduğumu ve onu gözümü bile kırpmadan dinlediğimi fark ettim. Kendimi silkeleyerek bakışlarımı kaçırdım ve yeniden yürümeye başladım. “Sadece ne yaptığını merak ettim,” dedim elimle geçiştirerek. “Ve sen de Thalron yasalarına ne kadar karşı gelirsen gel, o yasalara inanıyor gibi görünüyorsun.”
Nessa yeniden güldü. “Thalron sen bile farkında olmadan damarlarına işler,” dedi. “Senelerimi burada geçirdim ve ilk senelerimde Thalron’a sonsuz bağlıydım bu yüzden arada sırada hâlâ o inançlı kadın olabiliyorum.”
“Ama bana hâlâ cevap vermedin,” dedim inatla. “Veyn’i birine mi adadın? Bildiğim kadarıyla adanmış olmak, o kişinin başka birinin hükmünde yaşaması, yol alması ve hatta nefes alması demek.”
“Bu Morna Valenka’nın adanmış tanımıdır,” dedi Nessa dikkatle. “Fakat sonrasında bu elbette ki bazı noktalarda değişikliğe uğradı.”
“Ne gibi?” diye sordum.
Nessa’nın yeşil gözleri solgun bir hal aldı ve bakışları yeniden benden ayrıldığında “Thalron’un adanmışı olmak daha kanlıdır,” dediğinde sesindeki kederi hissettim. “Thalron der ki, eğer doğduğunda adanmadıysan yaşarken adanmak zorundasın ve en sonunda adandığın kişi senin canını almak zorunda.”
Kendimi tutamayıp güldüğümde Nessa aynı şekilde karşılık vermedi. “Ve buna inananlar var öyle mi?” Başımı iki yana salladım gülerek. “Eğer canını almazsa ne olur yoksa o hep bahsettiğiniz lanet peşini mi bırakmaz?” Başımı çevirdim ve daha hızlı yürümeye başladım. “Morna’nın adanmışı kulağa çok daha güzel geliyordu, Thalron inanışı her zaman olduğu gibi nefret edilesi ve hayali.”
“Aslında hayali değil ve sadece bu kadarla da sınırlı değil,” dedi Nessa fakat ona yeniden döndüğümde inançtan çok korkuyu gördüm. “Neye inanırsan ona dönüşürsün, Liora ve sen henüz hiçbir inancı olmayan bir kadınsın, yanlış düşünmüyorum öyle değil mi? Ama burada elbet bir gün ya Morna’ya ya da Thalron’a…”
“Thalron’a inanabileceğimi de nereden çıkardın?” diye sordum.
“Ya zorunda kalırsan?” diye sordu Nessa. “Thalron’u ve ona sahip olmayı gözünde çok küçültüyorsun ama burası insanı ya yok eder ya yönetir ya da kendisine itaat ettirir. Bu üçünün dışına çıkabilen kimse olmadı.”
Tek kaşımı kaldırdığımda “Bir ilk olacağım desene,” dedim gülümseyerek. Nessa da aynı şekilde gülümsedi fakat gözlerini benden ayırmadı. Veyn’in kalesine neredeyse varmak üzereydik fakat hâlâ onunla konuşma dürtüsü içerisindeydim ve bunu aşamıyordum. “Fakat yine de bir şeyi merak ediyorum, Veyn’i birine adadın mı yoksa bunun bir saçmalıktan ibaret olduğunu mu düşündün?”
Nessa, düşündüğümden daha uzun süre sessiz kaldığında bakışlarını benden bir an bile olsun ayırmadı. En sonunda bakışları oğluna doğru döndüğünde şefkati en derinimde hissettim ve yeniden bana döndüğünde “Söylediğin gibi bunlar bir saçmalıktan ibaret, Liora,” dedi başını sallayarak. “Her insan kendi yolunu çizer, oğlum da kendi yolunu çizecektir.”
Kalenin önüne geldiğimizde Liten, beni beklemeden içeriye geçti ve Veyn’i yatağına götürdüğünü anladım. Bazı muhafızlar benimle kaldığında bazıları da Nessa ve benim çevremde daire oluşturdu. Aslında konuşma bitmişti ama ben sessizce öylece duruyor, söyleyecek başka bir şeyi var mıydı, diye bekliyordum.
“Yukarı çıkıp oğlumun yanında kalmak isterdim ama bu onun da hoşuna gitmeyecektir çünkü gizli bir yerde kalıyorum,” dedi Nessa kaleye doğru bakarak. “Ama belki bir gün, sen benim yanıma gelirsin.”
“Yerini bilmiyorum,” dedim hızlı bir şekilde.
Nessa, kaşlarını kaldırdığında alnında kırışıklıklar oluştu. Aslında fazlasıyla yaşı vardı hatta kumral saçlarında yer yer beyaz saçları da vardı fakat yüzü öylesine güzeldi ki, yaşını çok sonradan fark edebiliyordum. “Bir gün oğlum seni getirir,” dedi ve sonra Liten’in kaleden çıkmasını beklediğini anladım.
Aklımdan binlerce soru, binlerce düşünce geçiyordu fakat dayanamayıp “Thalron inanışında birine adandığında eğer kan akmazsa ne olur?” diye sordum. “Veya bu kanın ne zaman akacağı nasıl bilinebilir?”
Nessa hâlâ ilgili olduğumu fark ettiğinde gülümsemeden edemedi. “Kader, Liora,” dedi sadece. “Kaderi yenemezsin. Kaderi kimse yenemez, bazı adaklar seneler öncesinden yapılır. Bu bir büyü değil, kuzey inanışıdır. İki ruh eğer birbirine bağlıysa bütün zamanlarda ve bütün yerlerde o iki ruh yine birbirini bulur ve eğer kadere karşı gelirlerse, o kader onları cezalandırır.”
Ürperdiğimi hissettiğimde kollarımı önümde bağladım. “Bu bir cevap değildi.”
“Aslında cevaptı,” dedi Nessa. “Sadece inancın olmadığı için dediklerimi anlamıyorsun ama aslında şu an için önemi de yok.” Gözlerini kıstı ve yeniden kaleye döndü. “Oğlum, adanma hikayesi hakkında hiçbir şey bilmiyor, sen de ona bundan bahsetmezsen sevinirim.”
Şaşkınlıkla “Bilmiyor mu?” diye sordum.
“Hayır,” dedi Nessa direkt. “Bu onun aklının ermediği zamanlarda yaşananlardı ve o zamanlarda yaşayıp bunu isteyen herkes Veymor tarafından yok edildi.”
Kaşlarım havalandığında “Oğlu adanmasın diye o kadar insanı mı yok etti?” diye sordum.
Nessa, “Evet,” dedi sadece.
“Buna şaşırdım,” dedim duraksayarak. “O, oğlundan tamamen nefret ediyor sanıyordum ama neyse ki buna gerek görmemiş ve bu adak saçmalığından vazgeçmiş.”
Nessa ise hiçbir cevap vermedi söylediğime ama gözlerimin içine bakmaya devam etti. Tam o anda, kalenin içinden Liten çıktığında yüzündeki zırhı düzeltti ve Nessa’nın yanına doğru ilerledi. Sırlarla, düşüncelerle ve birçok geçmişle doluydu. Thalron’dan nefret mi ediyor yoksa o da Thalron’u yenmek mi istiyordu anlayamamıştım.
“Hoşça kal, Liora,” dedi Nessa gülümseyerek. “Yeniden görüşeceğiz.”
“Dur,” dedim tam arkasını döneceği sırada. Nessa duraksadı ve omzunun üzerinden bana baktı. “Morna’ya benzediğimi nereden çıkardın?”
“Onu hiç gördün mü?” diye sordu Nessa.
“Evet,” dedim. “Ama bana pek benzediğini düşünmüyorum, saçlarımız dışında.”
Nessa güldü. “Benzer taraflarınız var.”
“Valenkaları çok iyi biliyor gibi konuşuyorsun,” dedim yine de vazgeçmeyerek.
“Thalron’da yaşayan herkes az ya da çok Valenkaları bilir,” dedi ucu açık bir yanıt vererek.
Başımı salladım, dudaklarımı ıslattım ve yine de bütün cüretimle “Ona neden Arthur ismini koydun?” diye sordum.
Bu soruyu sorduğum an, Nessa’nın yüzündeki gülümseme silindi ve bakışlarının sert bir ifadeyi aldığını gördüm. Her ne düşünüyorsa bu yutkunmasına sebep olduğunda “Pişmanım,” dedi. “Hem de her şeyden çok.”
“Neden ama?” diye sordum ayak direterek. “Valenkalara bu kadar hakimsen, Morna’nın Arthur’unu…”
Nessa elini kaldırıp beni susturduğunda gözlerini kapattı ve derin bir nefes verdi. Gözlerini açtığında “Bu bir hataydı,” dedi bir kez daha fakat o kadar net konuşmuştu ki, üzerine daha fazla gidemedim. Hemen sonrasında sadece bir kez başını salladı ve sonra arkasını dönüp Liten ve üç muhafızla daha diğer tarafa doğru yürümeye başladı.
Muhafızlar ve ben geride kaldığımızda bir süre arkasından öylece baktım. Hem hiçbir şey anlamamıştım hem de zihnimin gerisinde bir şeyleri zorladığımda onu anlayabileceğimi düşünüyordum. Tek anladığım bir süre Nessa, Thalron inanışlarına sahipti ve burayı çok seviyordu ama sonrasında Veyn doğduktan sonra o inanışların nasıl bir hançere dönüştüğüyle yüzleşti ve buradan nefret etti. Etti mi? Belki de sonrasında nefret etmişti çünkü bana anlattığı kısım sadece başıydı, hikayenin en başı bu kadar kötü başlamışken sonrasında neler olmuştu, tahmin bile edemiyordum.
Geriye döndüğümde kaleye doğru ilerledim ve muhafızlardan bir tanesine dönüp baktığımda ellerini önünde birleştirip başını eğdi direkt. Gerçekten hâlâ beni Yüce Valenka olarak görüyorlardı. “Bana kutup yosunu lapası getirin,” dedim muhafıza doğru. “Şifahanede olması gerek, yanıklar için iyi geliyor. Bir de balık yağı.”
Muhafız başını salladı ve yanımdan uzaklaşması aynı anda oldu. Ben de kaleden içeriye girdiğimde arkamdan tam altı muhafız beni takip etti. Bu biraz sinir bozucu olsa da hiçbir şey diyemedim çünkü onların beni koruduğunu çok iyi biliyordum.
Kaleden içeri girdiğimde ilk başta adımlarım merdivenlere doğru ilerledi fakat hemen sonrasında kendi daireme bir bakış attığımda aklımda dönen tek bir düşünce vardı. Bir adım attığım merdiven basamağından geri indim ve kendi daireme doğru hızlı adımlarla ilerledim. Kilitli kapıyı cebimden çıkardığım anahtarla açıp kapıyı geri kapattığımda muhafızlar dışarıda kaldı.
Hızlı adımlarla yatağın olduğu yere gidip derin bir nefes verdim ve sonrasında sert yatağı havaya kaldırdım, hemen altındaki tahta karyolanın kestiğim bir köşesini çıkardım ve hemen altındaki Kızıl Kitap’ı elime aldım. Elimde şöyle bir döndürdüğümde benden sonra kimsenin onu ellemediğine emin oldum ve pelerinimin içine saklayıp geri dairemden çıktım.
Merdivenleri hızlı adımlarla çıkıp Veyn’in yatak odasından içeriye girdiğimde omzumun üzerinden muhafızlara baktım, ikisi yatak odasının kapısının önünde dururken, diğerleri aşağı kapıda bekliyorlardı.
Şarkı: Nocturna, Henry Neeson
Kapıyı kapattım ve sonrasında ne olur ne olmaz diye kilitlediğimde pelerinimin içindeki Kızıl Kitap’ı ortaya çıkarıp yatağa doğru yürüdüm ve Veyn’le yüz yüze geldim. Onu gördüğüm anda, içimde biriken bütün sorular toz gibi uçup gittiler çünkü hâlâ baygındı fakat kaşları çatıktı ve nefes alırken hırıltılı sesler çıkarıyordu, bu canının hâlâ yandığını gösteriyordu ama tamamen kendine geldiğinde acı katlanılmaz bir hal alacaktı, bunu çok iyi biliyordum.
Kızıl Kitap’ı yatağın hemen yanındaki komodine bıraktım ve sonra odanın köşesindeki musluğu açıp pelerinimden bir parçayı hançerle koparttım. Soğuk suyu açıp biraz bekledikten sonra bezi ıslattım ve sonra musluğu kapatıp Veyn’in yanına ilerledim.
Yatağın ortasında uzanıyordu, bu yüzden hemen yan tarafına oturup bir elini kucağıma doğru çektim ve sonra soğuk suyla yıkadığım bezi avcunun içine sürtmeden bıraktım. İlk önce irkildiğini hissettim fakat hemen sonra kaşları düz bir çizgi halini aldığında diğer elini de kucağıma çektim ve ona da bez koydum. Avuçlarının içi, kemiği görünecek kadar yanmıştı ve tamamen iyileşmeyeceğini çok iyi biliyordum.
“Bu iyi gelecek,” diye fısıldadım kısık bir sesle, beni duyduğuna inanarak. “Küçükken Svalbard’da defalarca yakmaya çalıştılar beni, çoğundan kurtuldum ama kurtulmadıklarım olmuştur.” Bezin diğer tarafını çevirdim ve o şekilde avcuna yasladım. “Yirmi altı yaşındaydım, çocuk değildim ve gecenin hüküm sürdüğü bir gündü. Mahzen’de durmayı çok sevmiyordum ama Elly dışarı çıkmamı da yasaklamıştı. Tanya o gün erkenden uyumuştu ve Korven, başka bir Mahzen’de kalıyordu çünkü bana küsmüştü.” Gözlerimi devirip yeniden ayağa kalktım ve musluğu açıp bezi yine soğuk suyla ıslattım. “O gün, o gece Mahzen’den çıkmak hayatımın en kötü kararıydı çünkü okyanus kenarına bile varmadan beni yakaladılar.” Yeniden yatağa döndüm ve ellerini kucağıma çekip bezi yasladım, yüzü biraz daha rahatlamış görünüyordu. “Svalbard’ın yerli halkı, tam altı tane adam beni kayalıkların orada sıkıştırdılar.”
Sustum çünkü kötü anılarımı düşünmeyi sevmediğim gibi anlatmaktan da hoşlanmazdım, bu kendine acımak gibi gelirdi fakat o anı zihnimde dönerken hem öfkeyi, hem acıyı hem de yenilgiyi hissetmek çok ağır gelmişti.
Benim suskunluğumun arasında çan çaldı ve hızlı adımlarla kalkıp kapıyı açtığımda az önce gönderdiğim muhafızın elinde balık yağı ve yosunla geldiğini gördüm. Onu ellerinden aldıktan sonra geri kapıyı kilitledim ve yeniden Veyn’in yanına döndüm.
Bir kez daha bezi ıslatıp avcunun içine koyduktan sonra “Kokuları, tenleri, tükürük saçan ağızları, hepsi aklımda,” dedim kısık bir sesle. “O kadar barbarlardı ki, bana tecavüz etmeye kalkıştılar.” Derin bir nefes verdim. “Svalbard’da yaşadığımız yerde erkekler daha fazlaydı ve Mahzenlerde kalsan da erkekler bütün pisliklerini gösterip kadınlara yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Yalnız, eşi ölmüş veya terk edilmiş bütün kadınları hor kullanıyorlardı, orası iğrenç bir yerdi,” dedim dürüstçe. “Hatta itiraf etmek gerekirse Thalron’un bazen oradan daha güvenli olduğunu düşünüyorum. Beni öldürebilirler evet ama bana dokunmak buradaki birçok insanın aklına gelmez çünkü kanları buna izin vermez.”
Bezi ellerinin üzerinden kaldırdım ardından bir kavanozun içinde olan balık yağının kapağını açtım, bu acıyı dindirecekti ve uyuşmasını sağlayacaktı.
“O ana tekrar geri dönüp her anını anlatmak istemiyorum ama nefeslerini hâlâ hissedebiliyorum fakat sonrasında ne oldu biliyor musun?” Balık yağını yavaşça avcunun içine sürmeye başladım, belki de en narin hareketimle. “Aralarından bir tanesi, üzerimdeki kıyafet yırtılmış, sırtım dönükken tam ense kökümdeki izi gördü ve ‘Ona dokunmayın!’ diye bağırdı. Diğerleri ne olduğunu anlamadı, ben de o an anlayabilecek durumda değildim zaten ama benden gerçekten o an büyü yapmışım gibi kaçtı. Sonrasında ise yakılmam gerektiğini söyleyerek bir meşaleyi bana fırlattı. Yüzüstü öylece kalakaldığımda bacaklarımdaki o ateşi hissettim hatta o ateşi hissetmeseydim oradan kalkacağımı da sanmıyordum ama öyle bir acıydı ki, son bir gücümle ayağa kalkıp kendimi okyanusu bırakasım aynı anda oldu. Sonra çığlık seslerime bütün Svalbard halkı geldi, çoğu umursamadı çoğu da beni ötekileştirdi ama en sonunda o yanıklarıma iyi gelen, Elly’nin bu tarifi oldu. Balık yağı ve kutup yosunu izleri tamamen geçirmese de hem acını hafifletiyor hem de yanık bölgeyi az da olsa iyileştiriyor.”
Balık yağının avcunun içine ağır ağır sürerken zihnim, geçmişteki o anının içinde yuvarlanıyordu. Aç bırakıldığım olmuştu, başka yakılmaya çalışıldığım zamanlarım da vardı ve hatta dövüldüğüm de öyle ama yirmi altı yaşında yaşadığım o anı, asla zihnim silmiyordu. Gücüm hiçbirine yetmemişti ve en sonunda ilk kez ölmeyi değil ama hiçbir şey hissetmemeyi dilemiştim fakat ense kökümdeki o iz, tuhaf bir şekilde beni kurtarmıştı.
“O iz neydi?” Veyn’in sesiyle gözlerim kocaman açıldı ve bakışlarım ona döndü. Zorlukla konuşuyordu, yüzünde gerçekten acı çekiyormuş gibi bir ifade vardı fakat gözleri yarı açık beni izliyordu. Gülümsemeden edemedim ve hemen ardından hızlı bir şekilde ayağa kalkıp sürahiden bardağa su doldurdum. Aynı gülümsemeyle yerime oturduğumda elimi yavaşça ensesine yerleştirdim ve suyu yavaşça içmesini sağladım. Birkaç büyük yudumdan sonra başını yeniden yastığa yasladığında gözleri tavanda yutkundu ve dudaklarını ıslattı. “O iz neydi, Işık Veren?”
Işık Veren. Bunu duyabilmek bana çok iyi gelmişti ve hatta bütün o kötü anıları bile silmiş gibiydi.
“Ensemde doğduğumdan beri olan bir izim var,” dedim gülümsemeye devam ederken. “Kimi inanışlar buna doğum lekesi diyor, kimisi kara leke diyor, kimisi de geçmiş yaşamından bir iz taşıdığını söylüyor. Bana sorarsan hayatımı kurtaran ama ne olduğunu bilmediğim bir iz sadece.”
Veyn, tavandan gözlerini ayırdı ve yeniden bana baktığında “Merak ettim,” dedi kısık bir sesle. “Göster bana.”
Kaşlarım havalandı, bu kadar dikkatini çekmesini beklemiyordum fakat yine de ellerini kucağımdan yavaşça indirip oturduğum yerde arkamı döndüm ve saçlarımı havaya kaldırdım. “Görüyor musun?” diye sordum yüksek bir sesle. “Hemen saçımın bittiği yerde.” Veyn’in hareketlendiğini hissettiğimde geriye dönüp baktım ve gözlerinde gerçek bir şaşkınlık gördüm. Başını kaldırmış, kaşları havada öylece bakıyordu. “Ne oldu?” diye sordum afallayarak. “Neden öyle bakıyorsun?”
“Bunun anlamını bilmiyor musun?” diye sordu Veyn, kulaklarına inanamıyormuş gibi.
“Hayır,” dedim yüzümü buruşturarak. “Y harfine benziyor veya geyik boynuzu. Elly’e sorduğumda o da bilmediğini söylemişti…” Duraksadım ve kaşlarım çatıldı. “Aslında bilmediğini değil, bilmek istemediğini söylemişti ve benim de bilmemem gerektiğini.”
Veyn, yutkundu ve sonrasında “Run sembollerini biliyor musun?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Sen biliyor musun?”
“Biliyorum,” dedi Veyn ve ilk kez benim bilmediğim bir şeyi bildiği için heyecanlanmıştım. “Thalron adı da aslında run sembollerinden gelir, Kutsal Kader Vadisi demektir. Her sembol, bir inanışı temsil eder ve sendeki sembol, Algiz.”
“Algiz,” diye tekrar ettim kafası karışmış bir şekilde. “Ve sen bunları nereden biliyorsun?”
Veyn, gözlerini kıstığında “Sana dünya hakkında bir şeyler söylüyorum, Liora,” dedi yarı alaylı yarı ciddi. Bütün acısına rağmen beni güldürmeye çalışıyordu. “Thalron inanışları, İskandinav inanışlarıyla iç içedir ve küçükken run senbollerinin hepsini ezberlemiştim.”
Kaşlarım havalandı. “Algiz ne demek?”
“Belli bir tanımı yok,” dedi Veyn kısık bir sesle. “Ama hatırladığım kadarıyla ilahi koruma ve cesareti temsil ediyor, bu kadarla da sınırlı değil. Valkyrie biliyor musun?” Olumsuz anlamda başımı iki yana salladım, bunu da bilmiyor olmam onu şaşırtmıştı. “İskandinav dinleri hakkında hiçbir şey bilmiyor musun?”
“Elly, hiçbir şeye inanmıyordu,” dedim omzumu silkerek. “Veya inanıyorsa beni o şekilde yetiştirmedi, ben de pek merak etmedim.”
Birbirimize zıt olduğumuz başka bir nokta da burasıydı. “Valkyrieleri ilk ortaya çıkaran kişinin Odin olduğuna inanılır,” dedi Veyn yavaşça. “Eski dünyanın insanları, bakire ve güzel olan bu kadınların savaş alanlarında dolaştığını söylermiş. Beyaz atların üzerinde, kuzey ışıklarının içinden geçerek gelirlermiş.” Kısa bir an sustu. “Görevleri sadece öldürmek değilmiş. Savaşta ölenler arasından seçim yaparlarmış ve korkakları değil son ana kadar savaşanları seçerlermiş.” Yeşil gözleri karanlığa kaydı. “Seçtikleri savaşçıların ve askerlerin ruhlarını Valhalla’ya götürdüklerine inanılıyor. Odin’in salonuna. Orada sonsuza kadar şölen verir, içer ve yaklaşan son savaş için beklerlermiş.” Sonra hafifçe gülümsedi. “İnsanlar ölmekten korkarmış ama bazıları Valkyrie tarafından seçilmeyi ödül sayarmış. Çünkü bu unutulmamak demekmiş. Algiz, Valkyrieleri de temsil ediyor.”
Elim yavaşça enseme doğru gittiğinde parmaklarımla o ize dokunmak istedim ama tenime işlemişti, parmaklarımın ucuyla dokunduğumda hissedebileceğim düzeyde değildi. Kafam karışmış bir şekilde ona bakarken, o da aynı ifadeyle bana bakmaya devam ediyordu. “Bu ne demek?” dedim tedirginlikle. “Birisi mi bunu bana yaptı?”
Veyn, dudaklarını büktü. “Bilmiyorum,” dedi hırıltılı bir sesle. “Ama eğer birisi yaptıysa eski inanışlara sahip birisi yapmış olmalı.”
“Elly, öyle birisi değildi,” dedim kendimden emin bir şekilde. “Ve beni Elly büyüttü.” Ensemi yavaşça sıktım, bu bana rahatsız hissettirmişti. “O halde, o adam bu inanışlara sahip birisiydi ve beni Valkyrie mi sandı?” Kendi kendime hızlı bir şekilde cevap verdim. “Evet, elbette öyle sandı çünkü gözlerinde çok büyük bir korku vardı.”
Veyn, gözümün içine bakarken bir şey söyleyip söylememek arasında kararsız kalmıştı ama en sonunda “Valenkaların, Valkyrielerden geldiğine inanan bir topluluk var,” dedi rahatsız bir sesle. “Olaf buna inanıyor.”
Gözlerim açıldı. “Nereden biliyorsun?”
“Bunu anlamak zor değil,” dedi. “Seni kurtarıcı olarak görüyor ve Thalash İskandinav inanışlarına sahiptir her ne kadar kabul etmeseler de.” Kaşlarım çatıldığında yeniden ellerine baktım ve biraz daha balık yağı sürdüm. “Ne oldu?” diye sordu Veyn yüzümün düştüğünü fark ettiğinde.
“Kendim hakkımda bilmediğim o kadar çok şey var ki, bu artık beni rahatsız etmeye başladı,” dedim can sıkıntısıyla. “Senelerdir öylesine sandığım bir izin anlamına bak, bu sinir bozucu ve ben artık ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum.”
Balık yağını komodinin üzerine bıraktıktan sonra yosunu aldım elimdeki ıslak beze yavaşça sardım. “O altı kişi yaşıyor mudur?” diye sordu Veyn, bakışlarımı ona çevirdiğimde tavana baktığını ve kaşlarının çatık olduğunu gördüm.
“İki tanesi radyasyon zehirlenmesinden öldü,” dedim yosunlu bezi avcunun içine yerleştirirken. “Diğerlerini bilmiyorum, o günden sonra onları neredeyse hiç görmedim veya görmek istemedim.”
Veyn, bakışlarını tavandan ayırmazken “Onlardan birini bile Thalron’a getirme ihtimalimiz var mıdır?” diye sordu.
“Bilmiyorum, neden sordun?”
Veyn, tavandaki bakışlarını yavaşça bana doğru çevirdi ve yeşil gözleri tam gözlerimin içine bakarak “Eğer bir tanesi bile buradaysa onu ayak parmaklarından kancalayıp ciğerlerini kargalara yedireceğim,” dedi sakin bir sesle. “Çünkü bunu yapmazsam içim hiç rahat etmeyecek.”
Gülümsemeden edemedim ve diğer eline de yosunu sararken “İlk önce ellerini iyileştirmemiz gerekiyor,” diye mırıldandım. “Sonra ayak parmağı için bir adet kanca buluruz.” Veyn dayanamayıp güldüğünde ben de ona katıldım.
İki avcuna da yosunu sardığımda avuçları yukarı bakıyordu ama çoktan uyuştuğunu biliyordum çünkü acıyı artık hissetmiyor olacaktı ki, yarı kapalı gözleri tamamen açılmıştı. Bakışlarım bir onun bir de ellerinin üzerinde gezinirken bir şeyler düşündüğü fazlasıyla açıktı ama bunu dile getirmiyordu. Belki az önce Veymor’un yanında olanları düşünüyordu, belki hâlâ acısına odaklıydı ve belki de bütün bunların dışında bir şeydi, emin olamıyordum.
“Uyuman gerekiyor,” dedim en sonunda kısık bir sesle. “Yosun yaralarını uyuşturacak ama uyanık kalırsan tekrardan o acıyı hissedersin.”
Yeşil gözleri bana doğru döndüğünde büyük bir nefes verdi ve sonrasında “O salondan nasıl çıkarıldım, Liora?” diye sordu, sanki bu utanılacak bir şeymiş gibi sessizce.
“Liten seni çıkardı,” dediğimde onu neyin rahatsız ettiğini anlamıştım.
“Bir ölü gibi değil mi?” Soruyu sorarken gözlerini benden ayırdı ve boşluğa doğru baktı. “Bunu gören oldu mu?”
Bir an ne diyeceğimi bilemeyerek saçımı kulağımın arkasına itekledim fakat ne kadar kaçınırsam kaçınayım, elbet bir gün öğrenecekti. “Bazı insanlar gördü,” dedim çok abartmayarak. “Bazı Tüccarlar ve Köksüzler.” Bunu duyduğu an burnundan keskin bir nefes verdi ve gözlerini kapattığında çenesini öyle bir sıktı ki, aklından geçen düşünceleri silmeye çalıştığının farkındaydım. “Bu önemli değil,” dedim öne doğru eğilerek. “Çünkü bütün o insanlar af dilemediğini de biliyordur.”
“Liora,” dedi Veyn gözlerini kapalıyken. “Bir ölü gibi ve hatta ölü de değil, yenilmiş bir asker gibi Liten’in omzunda o salondan çıkarıldım.” Gözlerini açtı ve bakışlarını bana çevirdiğinde bakışlarındaki duygu sanki yerin bile sarsılmasına sebep oldu. “Sadece birkaç ay önce dimdik yürüyebiliyorken şimdi dik bile duramadım, bütün o insanların gözünde zaten hiçbir şey olmuştum fakat şimdi yeniden birisi olma şansımı bile kaybettim. Thalron’da güç önemlidir, onlar benim en güçsüz halimi gördüler.” Başını iki yana salladı ve bunu kabullenemiyormuş gibi art arda tekrar etti. “Bunun nasıl bir his olduğunu tahmin edemezsin,” diye mırıldandı. “Doğduğum ve yaşadığım bu topraklarda kendimi kaybettim, tamamen hem de.”
“Hayır,” dedim atılarak ve biraz daha ona yaklaştığımda elimi kaldırıp yüzüne yerleştirdim, bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerindeki o kaybolmuş adamı gördüm ama Veyn’i tanımıştım, yolundan vazgeçmezdi. Bugün düşerse yarın ayağa kalkış, birçok insanı geri yerine oturtabilecek kadar sağlam olurdu. “Sen pes etmedin ve bunu herkes biliyor,” dedim başımı sallayarak. Parmaklarım yeni çıkmaya başlayan sakallarının üzerinde gezindiğinde sanki ateşi, bu kez avuçlarımda ben hissettim; sebebi sadece ona dokunuyor olduğum içindi. “Af dilemedin ama o af dileyen taraf olurdu, insanlar seni değil, Veymor’un itaatini konuşuyor.”
Veyn’in yüzündeki ifade değiştiğinde “Babam af mı diledi?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Evet,” dedim rahat bir sesle. “Boynuna bir hançer dayadım ve ölüm korkusu, gururunun önüne geçti. O salondaki herkesin önünde seni öldürmek istediği için af diledi.”
Bir süre gözlerimin içine baktı, uzunca bir süre hatta. Hatta öyle çok baktı ki, kaşlarımı kaldırmak zorunda kaldım. Aklından her ne geçiyorsa bunu bana söylemeyecekti, biliyordum ama daha derinlere daldığımda hâlâ kendisinin o salondan çıkarılışını düşündüğüne emindim. “Annem nerede?”
“Onu da Liten’le beraber güvenli alanına gönderdim,” dedim gülümsemeye çalışarak.
Veyn, hareketsiz bir şekilde bana bakarken “Beni kurtardın,” diye fısıldadı. “Her anlamda.”
Bu kez içten bir şekilde gülümsediğimde “Sen de beni kurtardın,” dedim karşılık olarak. “Her anlamda.”
“Yanıma gel,” dedi Veyn keskin ve emir verir gibi bir sesle.
“Ellerin,” dedim avuç içlerini göstererek. “Onların temas etmemesi gerekiyor…”
Ben daha ne olduğunu bile anlamadan, Veyn, beni kolumdan yanına çekti ve dişlerinin arasından acı dolu bir inleme dökülse de umursamadan kolunu bana dolayıp başımın boynunun girintisine yerleşmesini sağladı. Derin bir nefes verdiğinde çenesi yavaşça saçlarımda dolaştı ve sonra dudaklarını, saçlarımın tepesinde hissettim; bu onun için öylesine şefkatli bir hareketti ki, bu beni şaşırtmış ama bir yandan da parçalara ayrılmama sebep olmuştu.
“Bana dünya hakkında bilmediğim bir şey söyle,” dedi her zaman söylediği gibi.
Biraz daha ona sokuldum ve bir kolumu karnının üzerine atarak derin bir nefes verdim. Birkaç saniye düşündükten sonra “Sinema diye bir şey duydun mu?” diye sordum.
Veyn yüzünü buruşturarak “Hayır,” dedi. “O ne?”
“Kocaman salonlar ve kocaman ekranlar var, insanlar o salonlara gidip ekranlardan film izliyorlar.” Hevesle gözlerim kocaman açıldı ve geriye çekilip yüzüne baktım. “Eskiden, savaştan önce erkekler kadınları sinemaya davet edermiş, bu ilgisini göstermek demekmiş.”
“Film ne demek biliyorum,” dedim o da kaşlarını kaldırarak. “Ama neden sinemaya götürüyorlarmış?”
“Bilmiyorum.”
“Peki aynı filmi mi izliyorlar?”
“Bilmiyorum.”
“Sinemada ne yapıyorlarmış?”
“Bilmiyorum,” dedim bir kez daha ve nefesimi verdim. “Tek bildiğim insanların kocaman ekranlara bakıp saatlerce bir filmi izlediği ve bunu hayatlarındaki insanla yaptıkları.”
Veyn’in yüzünü buruşturduğunu hissettim ama ona bakmadım. “Biz seninle savaştan önce yaşıyor olsaydık, ben seni sinemaya mı götürecektim?” diye sordu kendi kendine konuşurmuş gibi. “Ama neden filmi izleyeyim ki?” diye sordu çocuksu bir sesle. “Seni izlemek daha keyifli, ben seni saatlerce izleyebileceğim bir yere gitmek isterdim.”
Yanaklarıma ateşin bastığını hissettiğimde bu utançtan dolayı değil, heyecandandı. Yanağım tenine dokunuyordu ve ateşi hissettiğine çok emindim ama geri çekilmedim. “Belki de Elly eksik anlatmıştır,” dedim ağzımın içinde sonra yavaşça başımı kaldırıp ona doğru baktım, gözleri tavandaydı fakat kolları arasında sıkıca beni tutuyordu. “Sen bana dünyan hakkında bir şey söyle,” dedim fısıldayarak. “Ne olduğu hiç önemli değil.”
Veyn’in bakışları yavaşça bana doğru döndüğünde dudakları alnıma dokunuyordu, gözleri fazlasıyla yorgundu fakat bana baktığı anda sanki onun da gözlerinin içi parlıyordu. Düşündüğümden daha uzun bir süre gözlerimin içine baktı ve sonrasında “Sendeki ize benzer bir iz bende de var,” dedi tek nefeste.
Gözlerim açıldı, şaşkınlıkla “Ne?” diye inledim. “Nerede?”
Veyn, başını yavaşça çevirdi ardından biraz daha çevirdiğinde sol kulağının arkasındaki o sembolle karşılaştım. Benimkine benziyordu ama aynı değildi, bir çizgi ve köşesinde çıkıntı var gibiydi, öylesine silik bir izdi ki, seçebilmekte zorlanmıştım ama Veyn, odasını daima en aydınlık şekilde kullandığı için ne olursa olsun, o izi görebilmiştim.
Parmağını ucuyla yavaşça dokunup “Bu ne?” diye sordum şaşkınlıkla.
“Kaun sembolü,” dedi Veyn başını yeniden çevirerek.
“Ne demekmiş?”
Alayla güldü. “Yara.”
“Ne?” dedim kaşlarımı çatarak. “Bildiğimiz yara mı?”
“Evet, genel olarak yara diye biliniyor. Başka anlamları da vardır elbet ama yaradan sonra hiç merak etmedim çünkü birinin yarasını taşıyor gibiyim.” Büyük bir nefes verdi ve gülümseyerek bana baktığında ona öğrettiğim gibi göz kırptı. “Annem bunu neden yaptı, bilmiyorum ama sormak da istemiyorum.”
Duraksadığımda “Annen mi yapmış?” diye sordum.
“Evet,” dedi. “Ben çocukken, hatırlamıyorum bile.”
Kaşlarımı kaldırdım ve yeniden boynunun girintisine yerleştiğimde “Seni koruyor olabilir mi?” diye sordum aklıma ilk geleni söyleyerek. “Çünkü annen sana fazlasıyla değer veriyor.”
Veyn, sessiz kaldı. İkimizde de farklı yerlerde run sembollerinden vardı. Benimkinin anlamıyla, onunkinin anlamı birbirine fazlasıyla zıt duruyordu ama nedense ikisini yan yana getirdiğimde sanki bir anlamı varmış gibi hissetmiştim, tuhaftı.
Nessa’yı ilk gördüğüm yerde bu izin anlamını da sormayı aklıma not ettim, aslında ona bu kadar rahat rahat sorular soruyor olmam da tuhaftı çünkü ben normalde başka insanlar hakkında hiçbir şeyi merak etmem ve sorgulamazdım ama Nessa fazlasıyla ilgimi çekiyordu.
Benim hakkımda bildiği sırlar nelerdi sadece sırlar değil, Thalron’da geçirdiği vakitlerde neler yaşamıştı öğrenmek için çıldırıyordum.
Şarkı: House Of Red, Burn Me
Veyn’in düzensiz nefesleri, düzenli ve derin bir hal aldığında onun uyuduğunu anladım ve başımı yavaşça kaldırıp ona baktığımda bu kez yüzünde huzurlu bir ifadesi vardı. Kapalı gözleri gergin değildi, dudakları da öyle. Hatta çenesini bile sıkmıyordu. Bir süre, hatta uzun bir süre hareket bile etmeden onu izledim. Yüzünü, kirpiklerini, dudaklarını, burnunu, saçlarını… Hepsini aklıma kazıyacak ve ezberleyecek kadar uzun izledim çünkü o hayatımda gördüğüm en güzel adamlardan bir tanesiydi ve ben gözlerimi kapattığımda onun her zerresini hayal etmek istiyordum.
İşaret parmağımı kaldırıp yavaşça yüzünde gezdirdim, dudaklarının çizgisinde oyalandıktan sonra bunun beni heyecanlandırdığını fark edip parmağımı yanağına doğru götürdüm. Salondan çıkarılışı onu fazlasıyla yıpratmıştı ama şu andan sonra yapacakları da beni korkutmaya başlamıştı.
Büyük bir nefes verip bakışlarımı pencereye doğru çevirdiğimde gökyüzü değil, başka bir şey dikkatimi çekti.
Komodinin üzerinde duran Kızıl Kitap.
Bir yanım Veyn’in kollarında uyumak ve en azından birkaç saat de olsa huzurlu vakit geçirmek istiyordu fakat içimde yenemediğim merak duygusu o kadar fazlasıydı ki, yavaşça, onu uyandırmamaya dikkat ederek Veyn’in kollarından ayrıldım ve yatağın diğer tarafına gidip sırtımı başlığa yasladım. Veyn, bir anlık uyandıysa bile geri uykusuna devam etti çünkü hâlâ onun yanında olduğumu bilmek için kolunu karnımın üzerine atmıştı.
Uyuduğuna emin olduktan sonra Kızıl Kitap’ı elime aldım ve parmaklarımı sayfaların kenarında gezdirdim ardından sayfaları çevirmeye başladım hızlı hızlı. Bazı yerlerde yazılar vardı, bazı yerlerde çizimler fakat kaldığım yerden devam etmek yerine aklıma gelen başka bir düşünceyle kitabın sonuna gittim.
Nord, Morna’nın her yeri yaktığını söylemişti, bunu günlüğüne yazdı mı, merak ediyordum.
Son iki sayfayı açtığımda kitabın başındaki düzenli el yazısını değil, kendinden geçmiş ve birbirine karışmış harflerle aceleyle yazılmış o satırları okumaya başladım.
“Günlüğümün bu sayfasına geldin ve artık hayatımın tamamını neredeyse biliyorsun ama bilmediğin ne var biliyor musun?
Dakikalar sonra Thalron’u cayır cayır yakacağım ve içinde ben de yanacağım, bunu sana tamamen okutamadığım için üzgünüm ama bir gün Morna Valenka bu dünyadan nasıl göçüp gitti diye düşünecek olursan, sana ölümümü de kendi ağzımla anlatıyorum.
Yakacağım Thalron’u, yakacağım insanları, yakacağım kendimi.
Ve yakacağım Arthur’u.”
Kaskatı kesildiğimde Veyn, inlemeyle karışık bir nefes verdi ve yüzünü buruşturdu; canı acımaya başlamıştı fakat uykusundan uyanmadı.
Elim kalbime doğru gittiğinde Morna’nın satırlarını okumaya başladığım an, kalbimin deli gibi atması ama bir yandan da yazdıklarının ağırlığını taşıyamıyor olmam beni zorluyordu.
Yine de durmadım, devam ettim çünkü artık her ne olursa olsun, bu günlüğü yarım bırakmayacaktım.
“Şu an bu satırları yazarken büyük bir acı, büyük bir keder ve büyük bir öfke içerisindeyim çünkü dakikalar önce bebeğimi dünyaya getirdim ama hayır, ona sarılamadım bile çünkü elimden aldılar.
Kokusunu bilmiyorum, nefesini bilmiyorum, ellerini bilmiyorum, hiçbir şeyini bilmiyorum; tek bildiğim onu benim elimden aldıkları ve kendi inanışlarına göre adayacakları. Haykırdım, haykırmayı sevmezken üstelik. Ağladım, gözyaşlarımı herkesten normalde sakınırım.
Ve yalvardım, Morna Valenka yalvardı, onlara çocuğum için yalvardım ama beni geri vermediler.
Ne onu verdiler, ne Arthur’umu geri verdiler.
Saatler önce karnımda bebeğimi taşıyorken, şimdi acılar içinde, ondan ayrı bir şekilde nefes alıyorum ama bu savaşın kaybedeni olmayacağım çünkü bir Valenka, ölmeden dakikalar önce bile intikamını almadan bu dünyadan çekip gidemez.
Onlar benim hayatımı yok ettiler; ben de kalbimin ateşiyle onların hayatını yakacağım. Günü geldiğinde insanlar Morna Valenka’nın ateşi diyecekler benim için, öyle bir ateş ki bu bir lanet gibi her bir adım attığımda onların peşlerinden ayrılmayacak.
Bu satırları okuyan o kişi, bir düşmansan eğer bu son satırlar sana haz verebilir ama içinde büyüttüğün o korkuyu da hissedebiliyorum.
Bu satırları okuyan o kişi, bir dostsan ve hatta bir Valenka’ysan sana söyleyeceklerim, benim Thalron’u yakıp yıkmadan ve hayatıma son vermeden önce son cümlelerim olacak.
Belki de son gerçeklerim.
Dinle;
Bir sonraki sayfaya geçtiğimde kocaman bir boşlukla karşılaştım çünkü devamı yoktu, sayfa yoktu fakat yaklaştığımda kitabın bu sayfasının yırtıldığını gördüm. Birisi bu kitabın son sayfasını yırtmıştı ve içimden bir ses, o son sayfanın bir düşman için değil, bir dost için ve hatta bir Valenka için yazıldığını söylüyordu.
Yutkunmakta zorlandığımda bakışlarım yeniden Veyn'e doğru döndü hâlâ derin bir uykunun içinde gibiydi fakat içimden bir ses, bu uykunun sadece onun için değil, benim için de geçerli olduğunu söyledi. Üstelik ben uyanıktım ama sanki bir yanım uyuyormuş gibi hissediyordum; şimdi ise yavaş yavaş uyanmaya başlamıştım.
…
Yavaş yavaş yaklaşıyor ama neyin yaklaştığını söylemem...
Bu bölüm üzerinde düşünmeniz ve teorilerden teoriler seçmeniz için bir bölümdü. Ben daima yolu gösteririm, siz görürsünüz görmezsiniz bilmem :)):):)):):)):
Keyifli Okumalar!
GÜNLER ÖNCESİ…
Henüz Velruna vaktinden bile öncesiydi. Kararlar verilmemiş, yollar çizilmemiş veya Veyn Arthur Thalron kendi adından bile vazgeçme noktasına gelmemişti ama bir gün bunu yapacağını da çok iyi biliyordu.
Yemek masasında tek başına otururken gözleri önünde duran çelik bardaktan ayrılmıyordu, zihninin bulanıklığı içkiden miydi yoksa düşündüklerinden miydi emin değildi ama elinde tuttuğu bir parça kağıt, ona sanki bütün dünyasına bedelmiş gibi geliyordu.
İçkisini kafasına dikti ve yeniden çelik bardağı masaya koyarken bakışları yeniden o kağıda doğru döndü ardından kandillere doğru baktı. O kağıt parçasını yakması ve tamamen yok etmesi an meselesiydi fakat bir dürtü, bir his veya bambaşka bir duygu onu engelliyordu. Bu duygunun ne olduğunu bilmiyordu.
Zihnindeki bütün karmaşıklığa rağmen Liora Valenka’nın yüzünü düşündüğünde bütün o karmaşıklık, dalgalı okyanus, fırtınalı gökyüzü duraksadı ve geriye sanki güneşi teninde hissediyormuş hatta renkleri görebiliyormuş gibi bir hisle kaldı.
Liora’yı düşünmek, onu aklına getirmek iyileştirici değil, yıkıcıydı fakat Veyn, yıkıcı olan bütün taraflarıyla onu kabul ediyordu; bir gün Liora da onu her şeye rağmen kabul edecek miydi, bilmiyordu.
Derin bir nefes verdiğinde kapının önündeki çanın sesi yükseldi ve Veyn’in bakışları kapıya doğru döndü. Kimin geldiğini biliyordu, neden geldiğini de biliyordu. Son bir şansı vardı o kağıdı ateşe tutup yok etmek için. Hızlıca ayaklandı, oturduğu sandalye geriye doğru giderken kağıdı elinde sıkıca tutarak kandile doğru ilerledi fakat çan bir kez daha çaldı.
Kağıdı havaya kaldırdı, havaya kaldırdığı anda kağıdın üzerinde yazan cümlelerle yeniden göz göze geldi ve bunu gördüğü anda kaşları çatıldı. Hemen yakması, yok etmesi gerekiyordu fakat içindeki o dürtü onu öyle bir engelliyordu ki kağıt havada eli ateşin üzerinde öylece kaldı ve sonrasında hızlıca kağıdı çekip kapıya doğru yürümeye başladı.
Çan bir kez daha çalmıştı ki, Veyn, hızlıca kilitli olmayan kapısını açtı ve karşısında birkaç gün önce büyük sırlarla kurtardığı annesini gördü.
Nessa Thalron.
Göz göze geldikleri anda, Veyn, kapının önündeki Rad9’a sadece başıyla bir kez emir verdi kapıyı koruması için. Konuşmadan da anlaşabiliyorlardı, onların arasındaki bağ birçok insanın arasındaki bağdan çok daha güçlüydü.
Rad9, emrine karşılık başını önüne doğru eğdiğinde Nessa Thalron açık kapıdan içeriye girdi ve Veyn, annesi girer girmez kapıyı arkasından kilitleyip kağıdı tutan elini arkasına doğru götürdü, boşta kalan eliyle annesine elini uzattı. Annesi ona elini uzattığında küçüklüğünden beri öğrendiği gibi annesinin elini eğilip sadece bir kez öptü.
Nessa Thalron buna karşılık olarak ellerini oğlunun yüzüne yerleştirdi ve sonrasında büyük bir şefkatle onu kendisine çekip sarıldığında Veyn, her zaman olduğu gibi kaskatı kesildi. Birinin ona sarılmasına alışık değildi, birinin şefkatini hissetmeye de öyle. Annesini çok uzun zaman sonra bulmuş, şimdi onu bir inci gibi gizlerken aklından geçen tek düşünce onu nasıl korumaya devam edeceğiydi.
Nessa Thalron geriye çekildiğinde oğlunun her zaman olduğu gibi kasıldığını anladı fakat bunu görmezden gelerek gülümsemeye çalıştı. Çoğu zaman Veymor ona ulaşamasın diye sadece Veyn’in bildiği bir yerde gizli bir şekilde tutuluyordu.
Ravna Valenka’yla birlikte.
Ve Veyn’in bilmediği en büyük sır, Nessa ve Ravna arasındaki sırlardı.
“Beni buraya getirdiğine göre önemli bir şey olmalı,” dedi Nessa gülümsemeye devam ederken çünkü oğlunu özlediğini ona bakarken bile hissediyordu ama bir yanı fazlasıyla tedirgindi.
Veyn’in dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu ve belki de ne söyleyeceğini bile o an bilemedi ardından ilk aklına gelenden vazgeçip “Hiç çok büyük bir sırrı saklamak zorunda kaldın mı, anne?” diye sordu tek nefeste.
Nessa Thalron duraksadıktan sonra yutkundu ve gülümsemesi solarken, tedirginliğini gizlemeyerek “Elbette,” dedi kısık bir sesle. “Her insanın sırları vardır, oğlum.”
“Çok büyük bir sır,” dedi Veyn bir kez daha.
“Çok büyük bir sır,” diye tekrar etti Nessa ve kaşları çatıldı. “Fakat sırlar ikiye ayrılır, oğlum. Kimi sır sadece o sırrın sahibini çürütür, kimi sır da saklandıkça başkalarını yok eder.”
Veyn, normalde annesini gördüğü zaman gülümserdi, annesini gördüğü o kısacık zamanlarda kendi benliğinden sıyrılır, küçük bir erkek çocuğuna dönüşürdü fakat şimdi öyle bir bataklığın içine batmış gibi hissediyordu ki, annesinin gözlerinin içine bakarken bile onu göremiyor gibiydi. Tek istediği içindekileri konuşmaktı ama bir yandan da içindekiler onu da çürütüyordu.
“Ya her ikisiyse?” dedi Veyn duraksayarak. “Ya hem beni çürütüyorsa hem de saklandığı noktada başkalarını yok ediyorsa?”
Nessa, üzerindeki Köksüz pelerinini yavaşça düzeltti ve söyleyeceklerini kendi kendine toparlamaya çalışarak “Neler oluyor?” diye sordu.
Veyn, annesinin gözlerinin içine baktı ve hatta o an, annesine bile güvenememe ihtimalini düşündü. Birkaç saniyelik duraksama her şeyden vazgeçmesine bile sebep olacak gibiydi ama annesinin bakışlarındaki o şefkat, yavaşça koluna dokunurken hissettirdiği şefkat yeniden on bir yaşında bir erkek çocuğu gibi hissetmesine sebep oldu.
Yavaşça arkada tuttuğu kağıdı ortaya çıkardı ve Nessa’ya zamana bile meydan okuyacak yavaşlıkta uzattığında “Bunu senin saklamanı istiyorum,” dedi tek nefeste. “Çünkü eğer bende kalırsa onu bir gün yok etmek isteyeceğimi çok iyi biliyorum."
Nessa’nın kaşları düz bir çizgi halini aldığında gözleri kağıda doğru indi ve uzanıp kağıdı almak istedi. Veyn, bir an ona kağıdı vermemek için daha sıkı tuttu ve bu Nessa’nın gözünden kaçmadı ama daha sonra Veyn, gözlerini kapatıp büyük bir nefes verdiğinde elindeki kağıdı tamamen annesinin eline bıraktı.
Nessa kağıdın üzerinde gözlerini gezdirdi, ilk önce o kağıdın nereden geldiğini anladı ardından o çizime ve altında yazan cümleleri tek tek okurken dudakları aralandı, göz bebekleri bile büyüdü ve nefesini tuttu. Vücudu buzdan bir heykelmiş gibi kaskatı kesildiğinde bakışlarını Veyn’e doğru çevirdi, Veyn ise o kağıtta yazan her cümleyi ezbere bildiği için bakışlarını bir an bile olsun annesinden ayırmadı.
Nessa yeniden kağıda döndüğünde ve her kelimeyi yeniden baştan aşağı okuduğunda “Bunu,” dedi tekleyerek. “Bunu başka kim biliyor?”
“Bilmiyorum,” dedi Veyn. “Tek bildiğim…” Durdu, nefesini verdi ve sonra gözlerine gerçek bir acı oturdu. “Tek bildiğim bu sırrı saklamanın da ortaya çıkarmanın da beni mahvedeceği.”
Nessa üçüncü kez kağıtta yazılanları okuduğunda içinden bir ürpertinin geçtiğini hissetti. Oğlunun bunu neden yakıp yok edemediğini biliyordu: Liora Valenka’ya karşı duyduğu ve içinde karşı gelemediği ona karşı adanma duygusuydu.
Fakat yine oğlunun bunu neden saklamak istediğini çok iyi biliyordu: Thalron’a karşı duyduğu ve içinde karşı gelemediği ona sahip olma arzusuydu ve çocukluğundan beri çabasını verdiği her şeyi kazanma dürtüsüydü.
Nessa bir kez daha oğluna baktığında kağıdı dörde katladı ve sonrasında pelerininin büyük cebine koydu. “Eğer bu kağıdı yakmak istersen sonuna kadar arkandayım,” dedi Nessa oğluna yürekten bir sesle. “Eğer bu kağıdı sonsuza kadar saklamak istersen onu ben öldükten sonra bile bulamazlar.” Yutkundu, geleceği görüyormuş gibi. “Fakat eğer bu kağıt bir gün seni mahvedecek olursa işte o zaman karşımda kimse duramaz.”
Veyn başını ağır bir şekilde aşağıya doğru eğdi ve kirpiklerinin arasından annesine baktı. Aslında kaderinin en büyük kararlarından birisini veriyordu ve o an tek güvendiği annesinden başka kimse değildi.
“Senin karşında Liora Valenka durabilir, anne,” dedi Veyn derinden gelen bir sesle. “Çünkü benim karşımda da sadece o durabilir ve en kötüsü, o benim karşımda durduğunda ben bütün her şeyi unutuyorum ve kaderimi onun gözlerinde görüyorum.”
***
Şarkı: Perfectly ImperfeKt
“Af diliyor musun Veymor? Oğlunu öldürmek istediğin için.” Sessiz kaldı, öyle bir sessiz kaldı ki bu sessizliği bile gülmeme sebep oldu. “Dilemiyor musun?” diye sordum ve sonrasında Liten’e bir baş hareketi yaptım. “Kömürü buraya getirin, şimdi sıra senin günahlarından arınmanda. Hatırlatmak gerekirse, yeniden söyleyeyim, ben Liora Valenka. Evet, Valenka, soyunu bitirmek istediğin o kadınım ve ne senden ne de Thalron’dan korkmuyorum.”
Zamanın bile durduğunu hissediyor gibiydim. Elimde bir hançer tutuyordum, o hançer Veymor’un boynuna yaslıydı ve tek hareketimle onun nefesini kesebilirdim ama bu benim de ölümüm demek olurdu çünkü hemen arkamdaki Maris bir an bile olsun ayrılmıyordu.
Svalbard’daki yerli halk benim bir büyücü olduğumdan, bir cani olduğumdan ve çoğu zaman da felaketler getireceğimden söz ediyorlardı ama bütün bunların dışında artık söyledikleri bir şeye ben de inanıyordum: Frog diyorlardı bana, Frog dilimizde yönsüz demekti. Ne yapacağı belli olmayan, yolu belli olmayan, her şeyi yapabilecek potansiyeldeki o insan.
Evet, ben buydum. Dakikalar önce yukarıda bir gölge gibi olanları izlerken şimdi burada, herkesin gözü önünde Veymor’un boynuna hançer dayayabiliyordum. Belki birkaç dakika sonra kendi ölümümü bile düşünmeden o hançeri kaydırıp nefesini kesebilirdim veya herkesi şaşırtıp Maris’in kalbine bir hançer de saplayabilirdim. Önümü göremiyordum, bana bütün bunları yaptıran bir dürtüydü, Veymora’yı öldürdüğüm zaman da bu dürtüye karşı gelememiştim.
O an, hiç olmadığım kadar güçlü hissettim ve aslında benim istediğimin bu olduğunu bir kez daha anladım. Morna’nın günlüğünü okurken hissettiğim o dürtü şimdi kalbimin üzerindeydi. Bir büyücü değildim, sihirli güçlerim yoktu ama eğer olsaydı şu an tek bir çığlığımla Thalron’u bile yıkabileceğimi çok iyi biliyordum.
Liten ve yanındaki diğer muhafız hızlı bir şekilde kömür dolu demir sandığı Veymor’un oturduğu tahtın önüne getirdiklerinde bakışlarım bir kez daha Veyn’in bulunduğu yere doğru döndü. Beni görüyor muydu bilmiyordum ama kalkıp inen göğüs kafesinden en azından hâlâ nefes alabildiğini seçebiliyordum ve bu da benim için yeterliydi.
Nessa’nın bakışları da bir an bile olsun benden ayrılmıyordu, belki cesaretim için belki de bambaşka bir sebepten ötürü anlayamadığım bir duyguyla beni izliyordu ama kötülüğü hissetmiyordum.
Liten ve yanındaki diğer muhafıza doğru baktığımda bir an bile düşünmeden “Thalron inanışlarına göre günahlar ilk önce ellerden başlar,” dedim onu taklit ederek. “Çünkü aklımızın düşündüğünü ellerimiz gerçekleştirir. İlk önce cezalandırılması gereken ellerimizdir.” Gülümsediğimde Veymor’un kulağına doğru eğildim. “Sana zarar vermiyorum, Yüce Veymor, seni senin inancınla terbiye ediyorum.”
Liten ve yanındaki muhafıza sadece bir kez başımı eğdiğimde onlar beni Veymor’un üstünde tuttular, emrime karşı gelmediler ve Veymor’un kollarını tuttular. Veymor tuttuğu nefesini ağzından yüksek bir sesle verdiğinde “Veymor’a bunu yapmanın cezasını biliyorsunuz,” dedi muhafızlara doğru. Bir uyarı, bir tehdit.
Liten duraksadı, zırhının arkasından göz ucuyla bana baktı ve sonrasında bakışları Veymor’a doğru döndüğünde “Yüce Veymor bizi emirleri yerine getirmek için eğitti,” dedi. “Ve biz de onu yapıyoruz.” Bir kez daha bana doğru baktığında neredeyse gülümsediğini bile hisseder gibi oldum ama sesi oldukça ciddiydi. “Biz Yüce Liora Valenka’nın emrindeyiz.”
Sonrasında ise Veymor’un bir cevap vermesini bile beklemeden kolunu tutup öyle bir kömür bastırdı ki, diğer muhafız bile birkaç saniye kalakaldı. Bu onların kişisel tercihi değildi fakat bir gün Liten kişisel tercihiyle Veymor’un karşısına geçse neler olurdu, tahmin bile edemiyordum.
Diğer muhafız da elini kömüre bastırdığında Veymor öne doğru eğildi ve ben de onunla beraber eğildim. İlk önce boğazından hafif hırıltılı bir ses çıktı ve sonrasında vücudunun titrediğini fark ettim fakat o Veyn gibi değildi, ellerini çekmek için çaba veriyor fakat muhafızlar onu engelliyordu.
Saniyeler sonra tıpkı Veyn gibi haykırış sesi salonun içini doldurduğunda Liten çok daha fazla bastırdı elini. Veymor ağzından nefes almaya çalıştı fakat nefesi bile çığlığıyla karıştığında burnuma yanık et kokusu gelmeye başladı. Gözlerimi o yanan ellerden ayırmazken ne acıma duygusu hissediyordum, ne pişmanlık ne de korku. Hatta yüzümde bir gülümseme oluştuğunda bakışlarım diğer Din İnsanları’na doğru kaydı; hepsi çok büyük bir şaşkınlıkla yaşananları izliyorlardı.
Liten’e bir kez başımı salladığımda ellerini Veymor’un kollarından çektiler ve Veymor irkilerek ellerini havaya kaldırdığında bu kez dişlerinin arasından nefeslerini vererek bir kez daha çığlık attı. “Af diliyor musun?” diye sordum az önce Veyn’e yaptığı gibi.
Veymor’un boğazından sesler gelmeye başladığında öyle bir titriyordu ki, kendi boğazını hançerle kesmek zorunda kalacaktı.
“Buna bir son ver!” diye haykırdı hemen arkamda duran Maris ve sonrasında hareketlendiğini hissettim ama olduğu yerden ayrılmadı. “Bir şeyler yapın,” dedi, Din İnsanları’na sesleniyor olmalıydı. “Muhafızlar, öylece durmayın, karşınızdaki Yüce Veymor! Bir şeyler yapın!”
Bu kez kahkaha atmaya başladığında bakışlarımı salondaki herkesin üzerinde gezdirdim. Kimisi Veymor’un boynuna bir hançer dayalı olduğu için hareket etmiyordu, kimisi kendi muhafızlarının yeterli gelmeyeceğine inanıyor olmalıydı ama kimisi de bundan haz alıyor gibiydi.
Alva gibi. Oturduğu yerden kalkmamıştı, gözleri bizden ayrılmıyordu ama bana bakarken onun da bulunduğu yerde şevkten cayır cayır yandığını hissedebiliyordum. Hem Veymor’un yaşadığı için, hem de benim dönüştüğüm bu kadın için. Hayır, dönüştüğüm değildi ben aslında hep bu kadındım fakat içimdeki bu kadını bazen neyin uyandıracağı belli olmuyordu.
Başımı omzuma doğru yatırdım ve bir kez daha “Af diliyor musun, Veymor?” diye sordum. “Bana bir cevap vermek zorundasın.”
Veymor inleyerek “Beni bu zamana kadar kimlerin yenmeye çalıştığını bilmiyorsun,” dedi dişlerinin arasından. “Henüz küçücük bir çocuksun, Liora Valenka ve o kadar toysun ki, bunun intikamını senden alabileceğimi bile düşünemiyorsun.”
Başımı ağır ağır aşağı yukarı salladım ve sonrasında Liten’e bir kez daha emir verdim. Liten şüpheye düşmedi, yeniden Veymor’un koluna doğru uzandığında ve diğer muhafızla beraber ellerini bir kez daha kömüre yasladıklarında Veymor acıyla hırladı ve sonra yeniden çığlık atmaya başladığında hayatımda duyduğum en güzel ikinci melodi gibiydi.
Birincisi, Veyn’in kemanla çaldığı Sennora’ydı.
Gözlerimi kapatıp onun çığlık sesiyle keyif alabilmeyi bile diledim fakat gözümü kapatmak için bile vaktim yoktu. Veymor’un vücudu, elimin altında titrerken ve Veyn gibi nefes almakta bile zorlandığını anladığımda Liten’e geriye çekilmeleri için başımı salladım.
Liten ve diğer muhafız Veymor’un kollarını bıraktıklarında Veymor’un acıdan dolayı başı öne doğru düştü ve neredeyse kömür dolu demir sandığın içine düşüyordu. Çenesini tutup havaya kaldırdığımda ve boynuna hançeri biraz daha yasladığımda “Af diliyor musun?” diye sordum bir kez daha. “Eğer beni merak ediyorsan, hayatımın sonuna kadar bunu yapabilirim.”
Veymor’un görmeyen gözleri boşluğa takılıp bir açılıp bir kapanırken “Sana sunduğum teklif, bir oyun değildi,” dedi zorlukla. “Gerçek bir teklifti.”
“Sen bana, sen öldükten sonra Thalron’u vermekten söz ettin,” dedim herkesin duyabileceği şekilde. Din İnsanları bile birbirine baktığında bunu kimsenin bilmediğini anladım. “Fakat ben senden sonra değil, sana rağmen Thalron’u istiyorum çünkü ikimiz de biliyoruz, burası Valenka toprakları, Veymor. Sana ait değil, hiçbir zaman da olmadı.”
Veymor o kadar acıya rağmen beni öfkelendirecek bir şekilde gülmeye başladı. Avuçlarının içi yanıklarla doluydu ama öyle bir kahkaha atıyordu ki, bu kez duvarlara onun kahkaha sesi vurmaya başladı. Bir anlık ister istemez afalladım ve göz ucuyla Veyn ile Nessa’nın olduğu tarafa doğru baktım. Veyn tamamen bayılmış görünüyordu, gözleri açık değildi fakat Nessa’nın da kaşları bu kahkahanın ardından çatıldığında onun da öfkelendiğini anladım.
“Küçük bir kız çocuğusun,” dedi Veymor bir kez daha zorlukla. “Thalron’a sahip olmak isterken bile neden sahip olman gerektiğini bile bilmiyorsun değil mi?” Bir kez daha güldü ardından gülüşünün arasından öksürmeye başladığında dişlerini sıktı, canı yanıyordu. “Bir Valenka olduğundan başka ne biliyorsun? Hiçbir şey.”
Veymor’a geçip de içimdeki bu dürtüden, gördüğüm onlarca rüyadan, Thalron’a ayak bastığım ilk günden beri bir amacım varmış gibi hissettiğimden elbette ki söz etmeyecektim. Hatta kaderimin sanki bu topraklarda yaşamak için yazıldığını hissettiğimi bile söyleyemezdim fakat bir konuda haklıydı, hiçbir şey bilmiyordum. Hem de hiçbir şey. Ve bu tamamen benim aptallığımdı. Morna’nın günlüğünün beni gitgide değiştirdiğine inanmıştım hatta öyle çok etkisinde kalmıştım ki, o günlüğün bana zarar verdiğini bile düşünmüştüm fakat şimdi Veymor’un karşısında bunun bir hata olduğunu çok daha net bir şekilde hissediyordum.
Burnumdan keskin bir nefes verdiğimde bakışlarımı Liten’e çevirdim ve sert bir şekilde başımı salladım. Yansın istiyordum, elleri, yüzü ve belki de bütün vücudu.
Liten ve diğer muhafız bir kez daha Veymor’un kollarını tuttular ve yeniden kömüre bastırmak için hamle yaptıklarında Veymor’un dudaklarından “Dur!” döküldü ve yüzündeki gülümsemenin silindiğini fark ettim. “Dur.”
“Af diliyor musun?” dedim tek kaşımı havaya kaldırarak. Bu dünyada yani onun dünyasında kimse Veymor’a boyun eğdirememişti ama bu kişi Liora Valenka olacaktı ve bunu da herkes görecekti. Veymor sessiz kaldığında “Af dilemediğin sürece bu devam edecek,” diye mırıldandım. “Çünkü senden bile daha acımasız olabildiğime çok eminim.”
Veymor gözlerini kapattı, yutkundu ve dudaklarının düz bir çizgi halini aldığını gördüm. Bu hareketi tamamen sessizlik demek olacaktı ki, af dilemiyordu. Yeniden Liten’e döndüm ve bir kez daha başımı salladığımda onlar yeniden hamle yaptı fakat Veymor, bu kez dişlerinin arasından haykırdığında ve sonrasında “Diliyorum!” diye bağırdı. “Af diliyorum! Oğlumdan onu öldürmek istediğim için af diliyorum!”
Din İnsanları hızlıca birbirine döndü ve büyük bir şaşkınlıkla gözlerini açtıklarında Alva’nın bile kaşları havalanmıştı. Salonu buz gibi bir sessizlik kapladığında Veyn gibi değildi, o pes etmişti ve af dilemişti. Bakışlarım ellerine doğru kaydığında berbat halde olduklarını gördüm, burnuma hâlâ gelen yanık et kokusu nefesimi bile kesiliyordu ama işte orada, af dilemişti.
Yutkunduğumda gözlerim bu kez boynuna dayalı olan hançere doğru kaydı, itibarı, Yüce Veymor oluşu ve sarsılmaz duruşu yerle yeksan olmuştu. Din İnsanların yüzündeki o şaşkınlık ve kibir, Veymor’a karşı bakış açılarının değiştiğini bile bana haykırıyor gibiydi.
Bir kez daha Liten’e baktığımda onunla göz göze geldik ve hiçbir şey söylemeden ne olduğunu anlamış olması beni şaşırttı çünkü bana bir adım yaklaştığında ve hemen yanıma geçtiğinde bakışlarını Maris’e çevirdi. Maris’in öfkeli nefesleri ensemdeydi fakat bu umurumda bile değildi.
Bakışlarım yavaşça tahtın hemen önündeki Veymor yazılı mühüre doğru döndüğünde alayla gülümsedim ve sonra hançeri Veymor’un boynundan çekmeden hemen önce, Veymor yazılı mührü kömür dolu sandığın içine doğru attım. Din İnsanları bile hareketlenip o tarafa doğru geldiğinde diğer muhafızlar önüme geçip beni korudular.
Hançerimi hızlı bir şekilde Veymor’un boynundan çektiğim an, Liten de arkama geçip Maris’in hançer tutan elini itekledi. Hızlı bir şekilde önüme dönmem ve sırtımı bana itaat yemini eden muhafızlara dönmem aynı anda oldu. Geri geri yürürken bakışlarımı Veymor’un olduğu yerden ayırmıyordum ama onun görmeyen gözleri neler olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan da acıdan hâlâ titriyor ve avuç içlerini yukarıya doğru kaldırıyordu. Her an bayılacak gibiydi fakat inatla gözlerini açık tutmaya çalışıyordu, bu ise onun için en kötüsüydü. Birkaç saniye sonra titreyen parmak uçları mührünün olduğu tarafa doğru gittiğinde onu yerinde bulamadı ve çenesinin kasıldığını gördüm.
Tamamen geriye çekildiğimde ve Veyn’in bulunduğu alana geçtiğimde “Bugün,” dedim başımı sallayarak. “Yüce Veymor’un öldüğü değil ama hiç edildiği gündü; kendine yeni bir mühür edinmen gerekecek fakat artık hiçbir şekilde o mührün üzerinde bir ağırlığın olmayacak çünkü kabul et, bugün sen de Liora Valenka’ya itaat etmek zorunda kaldın, bunu ne sen unutabilirsin ne de bu salonun içindekiler.”
Bakışlarım yeniden hepsinin üzerinde gezindi, Maris’in öfkeli ve nefret dolu bakışları bana öyle bir haykırıyordu ki, bu bana ister istemez haz vermişti ve Alva’nın yüzündeki silik tebessüm ruhumun ferahlamasına sebep olmuştu.
Veymor, bu cümlelerin ardından kaskatı kesilmiş bir halde bana bakmaya devam etti; dudaklarından ise dökülen cümle, ürpermeme sebep oldu. “İtaat gelip geçicidir, asıl olan ise kazanmaktır,” dedi solgun bir sesle. “Senin savaşın ise sadece benimle değil, Valenka. Bunu sonradan anlayacaksın.”
Kaşlarımı kaldırdım ve sonrasında gözlerimi ondan ayırıp Liten’e doğru döndüm. “Veyn’i kalesine götür Liten,” dedim tek nefeste. “Ona ben bakacağım.” Liten başını salladıktan sonra Veyn’in bulunduğu yere doğru döndü ve o sırada Nessa’nın bütün olan bitenleri izlediğini gördüm. “Ve Nessa Thalron’u güvenli yerine götür,” diye fısıldadım onun bildiğine inanarak. Neyse ki Liten karşı gelmedi. “Bir zarar görmediğinden de emin ol.”
Liten, yere doğru eğildiğinde diğer muhafızlar etrafımızda daire oluşturdu ve bakışlarımı bir kez daha Nessa’ya çevirdiğimde elimi uzattım ona bana tutunup kalkması için. Nessa ilk önce gözlerimin içine baktı ardından uzattığım elime ve yavaşça elimi tuttuğunda onu yerden kaldırdım.
Şarkı: Lost, Most Elion
Çok kısa bir an birbirimize baktık ve onun yutkunduğunu gördüm. “Ona benziyorsun,” dedi Nessa en sonunda.
“Kime?” diye sordum.
“Morna Valenka’ya.”
Kaşlarım çatıldığında onun da Thalron hakkında birçok sır bildiğinden emindim fakat şu an burada onunla konuşup bu sırları ortaya dökebileceğim bir zamanım yoktu.
Liten, Veyn’i iri cüssesiyle omzuna attığında ve Veyn, baygın bir şekilde kolları aşağı doğru sallandığında kalbimin yeniden sızlamaya başladığını hissettim, öyle bir sızıydı ki, gözlerimi onlardan ayırmak zorunda kaldım ve salonun dış kapısına doğru yürümeye başladım. Hemen bir adım arkamda Nessa yürüyordu, diğer yanımda ise Liten vardı, omzunda baygın olan Veyn ile birlikte.
Muhafızlardan bir tanesi salonun ağır kapısını açtığında saçlarımı geriye doğru attım, çenemi havaya kaldırdım ve salondan dışarıya çıktığımda çok büyük bir kalabalığın orada, salonun ilerisinde beklediğini gördüm. Birçok Köksüz, Tüccar ve Asil buradaydı, gözlerini bile ayırmadan bize doğru bakıyorlardı.
Hayır, bize değil. Bana.
“O Yüce Veymor’a af diletti,” dedi bir Köksüz işaret parmağını kaldırıp beni göstererek. “Bir Valenka, Yüce Veymor’a boyun eğdirdi.”
Duraksadım, salonun kapısı kapanırken bir kez daha omzumun üzerinden arkama doğru baktım ve Veymor’un oturduğu yerde olmadığını gördüm; Maris ise hâlâ aynı yerde büyük bir öfkeyle bana bakıyordu. Gülümsedim, gülümseyişim daha fazla kaşlarını çatmasına sebep oldu ama kapı kapandığında bir kez daha önüme döndüm.
Karşımdaki topluluğun gözlerinin içine baktım. Hepsinin tek tek. Hangi duyguyla beni izlediklerini merak ediyordum ve en belirgin duygu şaşkınlıktı ama bunun yanında Köksüzlerin gözlerinde ilk kez bambaşka bir duyguyu gördüm: İnanç.
Bana inanıyorlardı.
“Gidelim,” dedim Liten’e doğru ve diğer tarafa doğru çenem havada, dimdik bir şekilde yürümeye başladığımda bu kez arkamdaki fısıldaşmalar, bir lanet olduğumu söylemiyordu, bir büyücü olduğumu da öyle. Ve hatta benden nefret ettiklerini işittiğim oldukça azdı, çoğu aynı cümleyi tekrar ediyordu: “Boyun eğdirdi.” Bazısından Valenka kelimesini işitebiliyordum fakat ilk kez Thalron sınırları içerisinde benim kim olduğumu görmüşlerdi.
“Bu yaptığın Thalron’da daha önce hiç yaşanmadı.” Nessa’nın sesiyle bakışlarım o yöne doğru döndüğünde onun da dimdik bir şekilde, çenesi havada yürüdüğünü gördüm. Kumral saçları, Veyn’in saçlarıyla aynı renkti ve gözleri yeşilin en acı tonuydu. Fazlasıyla güzel bir kadındı ama bakışlarındaki yaşanmışlık ve hatta sanki dünyanın bütün sırlarını taşıyormuş gibi ifadesi duraksamama sebep oldu.
“Çünkü Thalron korkuyla yönetiliyor,” dediğimde gözlerimi yeşil gözlerinden ayırmadım. Mavinin en koyu tonuna sahip gökyüzüne rağmen yeşil gözleri parıl parıldı. “Fakat ben korkuyu hissedemeyecek kadar Veymor’dan nefret ediyorum.”
Nessa, bakışlarını Liten’in omzundaki baygın olan Veyn’e doğru çevirdiğinde bir anlık o soğuk görüntüsünün kırıldığını fark ettim, gözlerine acı oturduğunda yeniden bana döndü. “Sanırım tam anlamıyla şimdi tanışabiliyoruz, Liora Valenka,” dedi hem saygılı hem de mesafeli bir sesle. “Benim kim olduğumu ise zaten biliyorsun.”
Gülümsemeye çalıştım ama pek başarılı olamadım çünkü az önce yaşadıklarımın ağırlığını hala atlatabilmiş değildim ve o kalabalığın hâlâ gözlerini ayırmadan beni izlediğini biliyordum. “Nessa Thalron,” dedim başımı sallayarak. “Yüce Veymor’un eski eşi ve Yüce Veyn’in annesi ama bütün bunların dışında başka bir hikayen olduğuna çok eminim.”
Nessa’nın bu hoşuna gitmiş olacak ki ilk defa gülümsediğini gördüm. “Hangi hikayemi merak ediyorsun, bilmiyorum, Liora ama ben de seni tanıyorum.” Gözleri gözlerimde gezindi, saçlarımda ve sonra baştan aşağı beni süzdü. “Liora Valenka,” dedi adımı söylerken. “Thalron ve Svalbard sınırları içerisinde ateş kızılı saçları olan tek kadın ve Valenka soyunda seneler sonra tek kızıl saçlı doğan o kız çocuğu.” Bir anlık duraksadım, bu kadarına hakim miydi? “Ravna’nın kızısın ve Elly tarafından bir savaşçı olarak büyütüldün öyle değil mi?”
“Savaşçı mı?” dedim bu tabire şaşırarak. “Hiç bu açıdan düşünmemiştim.”
“Elly sana dövüşmeyi öğretmiş olmalı,” dedi Nessa. “Öyle değil mi?”
“Elly’i nereden tanıyorsun?” Bu beni şaşırtmıştı. “Onu pek kimse bilmez.”
Nessa dudaklarını ıslattı. “Ben Ravna’nın arkadaşıyım.” Yüzümdeki ifade öyle bir değişti ki, bu Nessa’nın da duraksamasına sebep oldu. “Elly seni bir savaşçı olarak büyütmek istedi çünkü bir gün Thalron’a geleceğini biliyordu.”
Bu duyduğumun ardından dudaklarım aralandığında “Elly beni daima Thalron’da korumak istedi,” dedim savunmaya geçerek. “Son ana dek üstelik.”
“Korumak istemediğini söylemedim,” dedi Nessa sakin bir sesle. “Ama bir gün Thalron’a yolunun düşeceğini biliyordu ve sen bu şekilde eğitti çünkü diğer türlü kendini koruyamazdın.”
Eğer bu cümleleri kuran kişi Ravna olsaydı onu dinlemek bile istemeyeceğimi çok iyi biliyordum fakat Nessa’nın sesi hem öylesine dinlendirici ve hem de öylesine saygılıydı ki, sadece ben değil, bütün dünya ona öfkelenmekte zorlanabilirdi. “Benim hakkımda başka neler biliyorsun?” diye sordum umursamaz görünmeye çalışarak fakat yaptığım hiçbir rolü Nessa yutmayacak kadar akıllı görünüyordu.
“Birçok şey,” dedi Nessa. “Ama ben bildiklerimden önce tanımayı isterim, Liora,” dedi Nessa sakince. “Çünkü bir insan hakkında bildiklerin o insanın haritasını eline verir ama bir insanı gerçekten tanımak o haritaya ihtiyaç bile duymamaktır. Genelde düşmanlarımı bilmek, yakınımdakileri ise tanımak isterim ve seni tanımak istiyorum.”
Büyü yoktu, sihir yoktu, hiçbir şey yoktu evet ama Nessa’nın da bir anlık bir büyücü olduğunu düşünmeden edemedim. Kendisini öyle bir dinletiyor ve öyle bir konuşuyordu ki, bir anlık ona kapılabiliyordum.
Bakışlarım yeniden Veyn’e doğru döndüğünde “Beni tanımak isteme sebebin Veyn mi?” diye sordum.
Gözünden elbette ki Veyn dediğim kaçmamıştı ama bunu dile getirmek istememiş olacak ki gülümsedi. “Elbette onun da bir parçası var ama ben Liora Valenka’yı da tanımak istiyorum çünkü bugün yaptığın fazlasıyla cesur bir hareketti.”
“Ben de Nessa Thalron’u tanımak isterim,” dedim kendimi durduramayarak. “Çünkü Veymor’un sana karşı çok büyük bir zaafı olduğunu görebiliyorum.”
Veymor’un adı geçtiği anda, Nessa’nın yüzündeki gülümseme silindi ve bakışlarını benden ayırıp ileriye doğru baktı. Veyn’in kalesine gelmek üzereydik. Sessizlik oluştuğunda onu tam olarak rahatsız eden Veymor’un adının geçmesi miydi, çözemedim.
Fakat neredeyse bir dakika sonra “Veymor benim ilk ve tek aşkımdı,” dedi ve bunu dile getirirken öyle açık sözlüydü ki, Veyn’in bu noktada da annesine benzediğini anladım. “Thalron’a otuz yaşında Rusya’dan getirildim ve bir Asil’dim.” Üzerindeki Köksüz pelerinine baktı. “Henüz geldiğim ilk sene Veymor’a deliler gibi aşık oldum ve fazla zaman geçmeden Velruna vakti onunla evlendim, o gün de rahmime oğlum düştü.” O da Arthur dememişti, bu gözümden kaçmadı. “İlk kutsal çocuk, benim oğlum olacaktı ve Thalron ayaklarımın altındaydı.” Gülümsedi, bir hayali düşünüyor gibiydi. “O zaman savaşın ilk zamanlarıydı, bu kadar kötüye gideceğini kimse tahmin edemezdi ama Thalron’da dışarıdaki savaşa rağmen çok mutluydum çünkü hem aşkı yaşıyordum, hem itibarı, hem zenginliği hem de anne olacaktım.” Elini karnına doğru götürdüğünde seneler öncesine gittiğini anlamıştım. “Fakat her şey o gün bozuldu.” Gülümsemesi silindi, gözlerine gerçek bir acı oturdu. “Oğlum, 11 Kasım günü dünyaya geldi ve kuzey inanışlarını bilirsin, geceyi getiren gün doğanlar uğursuzluğuyla gelir derler.”
Veyn 11 Kasım geceyi getiren gün doğmuştu, ben ise 20 Nisan gündüzü getiren gün. İkimiz birbirimize bu konuda nasıl bu kadar zıt olabilmiştik, yeniden buna şaşırdım.
“Din İnsanları oğlumun kutsal olmadığını, Thalron’un geleceği için fazla lanetli olduğunu ve onu adamam gerektiğini söylediler.”
“Adamak mı?” dedim ürpertiyle.
“Ya birine adanmış olacaktı ya da onu kanının son damlasına kadar okyanusa adayacaktım.”
“Anlamadım,” dedim kekeleyerek ve adımlarım duraksadı, muhafızlar da bana ayak uyduruyordu. “Kanının son damlasına kadar demek, ölüm demek mi?”
Nessa’nın yeşil gözleri hâlâ bana dönmüyordu. “Thalron kutsalları hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, değil mi Liora? Burada neden hiç bebek yok, düşünmedin mi?” Bir anlık bunu düşündüysem bile umursamadığımı fark ettim. Çünkü insanlar aşk bile yaşamıyordu ve bu yüzden… Hayır, başka bir sebebi olmalıydı. Nessa devam etti. “Thalron’da Velruna vakti dışında ana rahmine düşen bebekler, lanet olarak anılır çünkü…” Bakışlarını bana çevirdi, gözlerimin içine baktı. “Morna Valenka’nın yeniden doğacağına inanılır sadece Velruna vakti Veymor ve soyundan olanlar birliktelik yaşayabilir, geriye kalanların buna hakkı yoktur çünkü kan, seçilmez.”
“Bu korkunç,” dedim nefesimi verirken. “Bu berbat, bu çok kötü.” Tiksintiyle nefesimi verdim. “İnsanların kaderiyle oynamak bunun adı.”
“Tam da bu yüzden, Thalron sınırları içerisinde Velruna vakti dışında hamile kalan bütün kadınlar doğum yapmadan önce adanır ve kanları sonuna kadar akıtılıp okyanusa feda edilir.” Sırtımdan aşağıya bir ürperti geçti. “Benim için ise çok geçti çünkü doğum yapmıştım ve tek bir tercih hakkım vardı, ya oğlumu adayacaktım ya da onu adanmış yapacaktım.”
Bakışlarım yeniden Veyn’e döndüğünde onun hayatına devam ediyor olması aklıma tek bir şey getirmişti. “Onu birine mi adadın?”
Nessa ilk önce yutkundu ve sonrasında gülerek “Valenka,” dedi yüzünü buruşturarak. “Thalron yasalarına inanmadığını düşünüyordum, nasıl da can kulağıyla beni dinliyorsun.”
Bir an, yolun ortasında öylece durduğumu ve onu gözümü bile kırpmadan dinlediğimi fark ettim. Kendimi silkeleyerek bakışlarımı kaçırdım ve yeniden yürümeye başladım. “Sadece ne yaptığını merak ettim,” dedim elimle geçiştirerek. “Ve sen de Thalron yasalarına ne kadar karşı gelirsen gel, o yasalara inanıyor gibi görünüyorsun.”
Nessa yeniden güldü. “Thalron sen bile farkında olmadan damarlarına işler,” dedi. “Senelerimi burada geçirdim ve ilk senelerimde Thalron’a sonsuz bağlıydım bu yüzden arada sırada hâlâ o inançlı kadın olabiliyorum.”
“Ama bana hâlâ cevap vermedin,” dedim inatla. “Veyn’i birine mi adadın? Bildiğim kadarıyla adanmış olmak, o kişinin başka birinin hükmünde yaşaması, yol alması ve hatta nefes alması demek.”
“Bu Morna Valenka’nın adanmış tanımıdır,” dedi Nessa dikkatle. “Fakat sonrasında bu elbette ki bazı noktalarda değişikliğe uğradı.”
“Ne gibi?” diye sordum.
Nessa’nın yeşil gözleri solgun bir hal aldı ve bakışları yeniden benden ayrıldığında “Thalron’un adanmışı olmak daha kanlıdır,” dediğinde sesindeki kederi hissettim. “Thalron der ki, eğer doğduğunda adanmadıysan yaşarken adanmak zorundasın ve en sonunda adandığın kişi senin canını almak zorunda.”
Kendimi tutamayıp güldüğümde Nessa aynı şekilde karşılık vermedi. “Ve buna inananlar var öyle mi?” Başımı iki yana salladım gülerek. “Eğer canını almazsa ne olur yoksa o hep bahsettiğiniz lanet peşini mi bırakmaz?” Başımı çevirdim ve daha hızlı yürümeye başladım. “Morna’nın adanmışı kulağa çok daha güzel geliyordu, Thalron inanışı her zaman olduğu gibi nefret edilesi ve hayali.”
“Aslında hayali değil ve sadece bu kadarla da sınırlı değil,” dedi Nessa fakat ona yeniden döndüğümde inançtan çok korkuyu gördüm. “Neye inanırsan ona dönüşürsün, Liora ve sen henüz hiçbir inancı olmayan bir kadınsın, yanlış düşünmüyorum öyle değil mi? Ama burada elbet bir gün ya Morna’ya ya da Thalron’a…”
“Thalron’a inanabileceğimi de nereden çıkardın?” diye sordum.
“Ya zorunda kalırsan?” diye sordu Nessa. “Thalron’u ve ona sahip olmayı gözünde çok küçültüyorsun ama burası insanı ya yok eder ya yönetir ya da kendisine itaat ettirir. Bu üçünün dışına çıkabilen kimse olmadı.”
Tek kaşımı kaldırdığımda “Bir ilk olacağım desene,” dedim gülümseyerek. Nessa da aynı şekilde gülümsedi fakat gözlerini benden ayırmadı. Veyn’in kalesine neredeyse varmak üzereydik fakat hâlâ onunla konuşma dürtüsü içerisindeydim ve bunu aşamıyordum. “Fakat yine de bir şeyi merak ediyorum, Veyn’i birine adadın mı yoksa bunun bir saçmalıktan ibaret olduğunu mu düşündün?”
Nessa, düşündüğümden daha uzun süre sessiz kaldığında bakışlarını benden bir an bile olsun ayırmadı. En sonunda bakışları oğluna doğru döndüğünde şefkati en derinimde hissettim ve yeniden bana döndüğünde “Söylediğin gibi bunlar bir saçmalıktan ibaret, Liora,” dedi başını sallayarak. “Her insan kendi yolunu çizer, oğlum da kendi yolunu çizecektir.”
Kalenin önüne geldiğimizde Liten, beni beklemeden içeriye geçti ve Veyn’i yatağına götürdüğünü anladım. Bazı muhafızlar benimle kaldığında bazıları da Nessa ve benim çevremde daire oluşturdu. Aslında konuşma bitmişti ama ben sessizce öylece duruyor, söyleyecek başka bir şeyi var mıydı, diye bekliyordum.
“Yukarı çıkıp oğlumun yanında kalmak isterdim ama bu onun da hoşuna gitmeyecektir çünkü gizli bir yerde kalıyorum,” dedi Nessa kaleye doğru bakarak. “Ama belki bir gün, sen benim yanıma gelirsin.”
“Yerini bilmiyorum,” dedim hızlı bir şekilde.
Nessa, kaşlarını kaldırdığında alnında kırışıklıklar oluştu. Aslında fazlasıyla yaşı vardı hatta kumral saçlarında yer yer beyaz saçları da vardı fakat yüzü öylesine güzeldi ki, yaşını çok sonradan fark edebiliyordum. “Bir gün oğlum seni getirir,” dedi ve sonra Liten’in kaleden çıkmasını beklediğini anladım.
Aklımdan binlerce soru, binlerce düşünce geçiyordu fakat dayanamayıp “Thalron inanışında birine adandığında eğer kan akmazsa ne olur?” diye sordum. “Veya bu kanın ne zaman akacağı nasıl bilinebilir?”
Nessa hâlâ ilgili olduğumu fark ettiğinde gülümsemeden edemedi. “Kader, Liora,” dedi sadece. “Kaderi yenemezsin. Kaderi kimse yenemez, bazı adaklar seneler öncesinden yapılır. Bu bir büyü değil, kuzey inanışıdır. İki ruh eğer birbirine bağlıysa bütün zamanlarda ve bütün yerlerde o iki ruh yine birbirini bulur ve eğer kadere karşı gelirlerse, o kader onları cezalandırır.”
Ürperdiğimi hissettiğimde kollarımı önümde bağladım. “Bu bir cevap değildi.”
“Aslında cevaptı,” dedi Nessa. “Sadece inancın olmadığı için dediklerimi anlamıyorsun ama aslında şu an için önemi de yok.” Gözlerini kıstı ve yeniden kaleye döndü. “Oğlum, adanma hikayesi hakkında hiçbir şey bilmiyor, sen de ona bundan bahsetmezsen sevinirim.”
Şaşkınlıkla “Bilmiyor mu?” diye sordum.
“Hayır,” dedi Nessa direkt. “Bu onun aklının ermediği zamanlarda yaşananlardı ve o zamanlarda yaşayıp bunu isteyen herkes Veymor tarafından yok edildi.”
Kaşlarım havalandığında “Oğlu adanmasın diye o kadar insanı mı yok etti?” diye sordum.
Nessa, “Evet,” dedi sadece.
“Buna şaşırdım,” dedim duraksayarak. “O, oğlundan tamamen nefret ediyor sanıyordum ama neyse ki buna gerek görmemiş ve bu adak saçmalığından vazgeçmiş.”
Nessa ise hiçbir cevap vermedi söylediğime ama gözlerimin içine bakmaya devam etti. Tam o anda, kalenin içinden Liten çıktığında yüzündeki zırhı düzeltti ve Nessa’nın yanına doğru ilerledi. Sırlarla, düşüncelerle ve birçok geçmişle doluydu. Thalron’dan nefret mi ediyor yoksa o da Thalron’u yenmek mi istiyordu anlayamamıştım.
“Hoşça kal, Liora,” dedi Nessa gülümseyerek. “Yeniden görüşeceğiz.”
“Dur,” dedim tam arkasını döneceği sırada. Nessa duraksadı ve omzunun üzerinden bana baktı. “Morna’ya benzediğimi nereden çıkardın?”
“Onu hiç gördün mü?” diye sordu Nessa.
“Evet,” dedim. “Ama bana pek benzediğini düşünmüyorum, saçlarımız dışında.”
Nessa güldü. “Benzer taraflarınız var.”
“Valenkaları çok iyi biliyor gibi konuşuyorsun,” dedim yine de vazgeçmeyerek.
“Thalron’da yaşayan herkes az ya da çok Valenkaları bilir,” dedi ucu açık bir yanıt vererek.
Başımı salladım, dudaklarımı ıslattım ve yine de bütün cüretimle “Ona neden Arthur ismini koydun?” diye sordum.
Bu soruyu sorduğum an, Nessa’nın yüzündeki gülümseme silindi ve bakışlarının sert bir ifadeyi aldığını gördüm. Her ne düşünüyorsa bu yutkunmasına sebep olduğunda “Pişmanım,” dedi. “Hem de her şeyden çok.”
“Neden ama?” diye sordum ayak direterek. “Valenkalara bu kadar hakimsen, Morna’nın Arthur’unu…”
Nessa elini kaldırıp beni susturduğunda gözlerini kapattı ve derin bir nefes verdi. Gözlerini açtığında “Bu bir hataydı,” dedi bir kez daha fakat o kadar net konuşmuştu ki, üzerine daha fazla gidemedim. Hemen sonrasında sadece bir kez başını salladı ve sonra arkasını dönüp Liten ve üç muhafızla daha diğer tarafa doğru yürümeye başladı.
Muhafızlar ve ben geride kaldığımızda bir süre arkasından öylece baktım. Hem hiçbir şey anlamamıştım hem de zihnimin gerisinde bir şeyleri zorladığımda onu anlayabileceğimi düşünüyordum. Tek anladığım bir süre Nessa, Thalron inanışlarına sahipti ve burayı çok seviyordu ama sonrasında Veyn doğduktan sonra o inanışların nasıl bir hançere dönüştüğüyle yüzleşti ve buradan nefret etti. Etti mi? Belki de sonrasında nefret etmişti çünkü bana anlattığı kısım sadece başıydı, hikayenin en başı bu kadar kötü başlamışken sonrasında neler olmuştu, tahmin bile edemiyordum.
Geriye döndüğümde kaleye doğru ilerledim ve muhafızlardan bir tanesine dönüp baktığımda ellerini önünde birleştirip başını eğdi direkt. Gerçekten hâlâ beni Yüce Valenka olarak görüyorlardı. “Bana kutup yosunu lapası getirin,” dedim muhafıza doğru. “Şifahanede olması gerek, yanıklar için iyi geliyor. Bir de balık yağı.”
Muhafız başını salladı ve yanımdan uzaklaşması aynı anda oldu. Ben de kaleden içeriye girdiğimde arkamdan tam altı muhafız beni takip etti. Bu biraz sinir bozucu olsa da hiçbir şey diyemedim çünkü onların beni koruduğunu çok iyi biliyordum.
Kaleden içeri girdiğimde ilk başta adımlarım merdivenlere doğru ilerledi fakat hemen sonrasında kendi daireme bir bakış attığımda aklımda dönen tek bir düşünce vardı. Bir adım attığım merdiven basamağından geri indim ve kendi daireme doğru hızlı adımlarla ilerledim. Kilitli kapıyı cebimden çıkardığım anahtarla açıp kapıyı geri kapattığımda muhafızlar dışarıda kaldı.
Hızlı adımlarla yatağın olduğu yere gidip derin bir nefes verdim ve sonrasında sert yatağı havaya kaldırdım, hemen altındaki tahta karyolanın kestiğim bir köşesini çıkardım ve hemen altındaki Kızıl Kitap’ı elime aldım. Elimde şöyle bir döndürdüğümde benden sonra kimsenin onu ellemediğine emin oldum ve pelerinimin içine saklayıp geri dairemden çıktım.
Merdivenleri hızlı adımlarla çıkıp Veyn’in yatak odasından içeriye girdiğimde omzumun üzerinden muhafızlara baktım, ikisi yatak odasının kapısının önünde dururken, diğerleri aşağı kapıda bekliyorlardı.
Şarkı: Nocturna, Henry Neeson
Kapıyı kapattım ve sonrasında ne olur ne olmaz diye kilitlediğimde pelerinimin içindeki Kızıl Kitap’ı ortaya çıkarıp yatağa doğru yürüdüm ve Veyn’le yüz yüze geldim. Onu gördüğüm anda, içimde biriken bütün sorular toz gibi uçup gittiler çünkü hâlâ baygındı fakat kaşları çatıktı ve nefes alırken hırıltılı sesler çıkarıyordu, bu canının hâlâ yandığını gösteriyordu ama tamamen kendine geldiğinde acı katlanılmaz bir hal alacaktı, bunu çok iyi biliyordum.
Kızıl Kitap’ı yatağın hemen yanındaki komodine bıraktım ve sonra odanın köşesindeki musluğu açıp pelerinimden bir parçayı hançerle koparttım. Soğuk suyu açıp biraz bekledikten sonra bezi ıslattım ve sonra musluğu kapatıp Veyn’in yanına ilerledim.
Yatağın ortasında uzanıyordu, bu yüzden hemen yan tarafına oturup bir elini kucağıma doğru çektim ve sonra soğuk suyla yıkadığım bezi avcunun içine sürtmeden bıraktım. İlk önce irkildiğini hissettim fakat hemen sonra kaşları düz bir çizgi halini aldığında diğer elini de kucağıma çektim ve ona da bez koydum. Avuçlarının içi, kemiği görünecek kadar yanmıştı ve tamamen iyileşmeyeceğini çok iyi biliyordum.
“Bu iyi gelecek,” diye fısıldadım kısık bir sesle, beni duyduğuna inanarak. “Küçükken Svalbard’da defalarca yakmaya çalıştılar beni, çoğundan kurtuldum ama kurtulmadıklarım olmuştur.” Bezin diğer tarafını çevirdim ve o şekilde avcuna yasladım. “Yirmi altı yaşındaydım, çocuk değildim ve gecenin hüküm sürdüğü bir gündü. Mahzen’de durmayı çok sevmiyordum ama Elly dışarı çıkmamı da yasaklamıştı. Tanya o gün erkenden uyumuştu ve Korven, başka bir Mahzen’de kalıyordu çünkü bana küsmüştü.” Gözlerimi devirip yeniden ayağa kalktım ve musluğu açıp bezi yine soğuk suyla ıslattım. “O gün, o gece Mahzen’den çıkmak hayatımın en kötü kararıydı çünkü okyanus kenarına bile varmadan beni yakaladılar.” Yeniden yatağa döndüm ve ellerini kucağıma çekip bezi yasladım, yüzü biraz daha rahatlamış görünüyordu. “Svalbard’ın yerli halkı, tam altı tane adam beni kayalıkların orada sıkıştırdılar.”
Sustum çünkü kötü anılarımı düşünmeyi sevmediğim gibi anlatmaktan da hoşlanmazdım, bu kendine acımak gibi gelirdi fakat o anı zihnimde dönerken hem öfkeyi, hem acıyı hem de yenilgiyi hissetmek çok ağır gelmişti.
Benim suskunluğumun arasında çan çaldı ve hızlı adımlarla kalkıp kapıyı açtığımda az önce gönderdiğim muhafızın elinde balık yağı ve yosunla geldiğini gördüm. Onu ellerinden aldıktan sonra geri kapıyı kilitledim ve yeniden Veyn’in yanına döndüm.
Bir kez daha bezi ıslatıp avcunun içine koyduktan sonra “Kokuları, tenleri, tükürük saçan ağızları, hepsi aklımda,” dedim kısık bir sesle. “O kadar barbarlardı ki, bana tecavüz etmeye kalkıştılar.” Derin bir nefes verdim. “Svalbard’da yaşadığımız yerde erkekler daha fazlaydı ve Mahzenlerde kalsan da erkekler bütün pisliklerini gösterip kadınlara yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Yalnız, eşi ölmüş veya terk edilmiş bütün kadınları hor kullanıyorlardı, orası iğrenç bir yerdi,” dedim dürüstçe. “Hatta itiraf etmek gerekirse Thalron’un bazen oradan daha güvenli olduğunu düşünüyorum. Beni öldürebilirler evet ama bana dokunmak buradaki birçok insanın aklına gelmez çünkü kanları buna izin vermez.”
Bezi ellerinin üzerinden kaldırdım ardından bir kavanozun içinde olan balık yağının kapağını açtım, bu acıyı dindirecekti ve uyuşmasını sağlayacaktı.
“O ana tekrar geri dönüp her anını anlatmak istemiyorum ama nefeslerini hâlâ hissedebiliyorum fakat sonrasında ne oldu biliyor musun?” Balık yağını yavaşça avcunun içine sürmeye başladım, belki de en narin hareketimle. “Aralarından bir tanesi, üzerimdeki kıyafet yırtılmış, sırtım dönükken tam ense kökümdeki izi gördü ve ‘Ona dokunmayın!’ diye bağırdı. Diğerleri ne olduğunu anlamadı, ben de o an anlayabilecek durumda değildim zaten ama benden gerçekten o an büyü yapmışım gibi kaçtı. Sonrasında ise yakılmam gerektiğini söyleyerek bir meşaleyi bana fırlattı. Yüzüstü öylece kalakaldığımda bacaklarımdaki o ateşi hissettim hatta o ateşi hissetmeseydim oradan kalkacağımı da sanmıyordum ama öyle bir acıydı ki, son bir gücümle ayağa kalkıp kendimi okyanusu bırakasım aynı anda oldu. Sonra çığlık seslerime bütün Svalbard halkı geldi, çoğu umursamadı çoğu da beni ötekileştirdi ama en sonunda o yanıklarıma iyi gelen, Elly’nin bu tarifi oldu. Balık yağı ve kutup yosunu izleri tamamen geçirmese de hem acını hafifletiyor hem de yanık bölgeyi az da olsa iyileştiriyor.”
Balık yağının avcunun içine ağır ağır sürerken zihnim, geçmişteki o anının içinde yuvarlanıyordu. Aç bırakıldığım olmuştu, başka yakılmaya çalışıldığım zamanlarım da vardı ve hatta dövüldüğüm de öyle ama yirmi altı yaşında yaşadığım o anı, asla zihnim silmiyordu. Gücüm hiçbirine yetmemişti ve en sonunda ilk kez ölmeyi değil ama hiçbir şey hissetmemeyi dilemiştim fakat ense kökümdeki o iz, tuhaf bir şekilde beni kurtarmıştı.
“O iz neydi?” Veyn’in sesiyle gözlerim kocaman açıldı ve bakışlarım ona döndü. Zorlukla konuşuyordu, yüzünde gerçekten acı çekiyormuş gibi bir ifade vardı fakat gözleri yarı açık beni izliyordu. Gülümsemeden edemedim ve hemen ardından hızlı bir şekilde ayağa kalkıp sürahiden bardağa su doldurdum. Aynı gülümsemeyle yerime oturduğumda elimi yavaşça ensesine yerleştirdim ve suyu yavaşça içmesini sağladım. Birkaç büyük yudumdan sonra başını yeniden yastığa yasladığında gözleri tavanda yutkundu ve dudaklarını ıslattı. “O iz neydi, Işık Veren?”
Işık Veren. Bunu duyabilmek bana çok iyi gelmişti ve hatta bütün o kötü anıları bile silmiş gibiydi.
“Ensemde doğduğumdan beri olan bir izim var,” dedim gülümsemeye devam ederken. “Kimi inanışlar buna doğum lekesi diyor, kimisi kara leke diyor, kimisi de geçmiş yaşamından bir iz taşıdığını söylüyor. Bana sorarsan hayatımı kurtaran ama ne olduğunu bilmediğim bir iz sadece.”
Veyn, tavandan gözlerini ayırdı ve yeniden bana baktığında “Merak ettim,” dedi kısık bir sesle. “Göster bana.”
Kaşlarım havalandı, bu kadar dikkatini çekmesini beklemiyordum fakat yine de ellerini kucağımdan yavaşça indirip oturduğum yerde arkamı döndüm ve saçlarımı havaya kaldırdım. “Görüyor musun?” diye sordum yüksek bir sesle. “Hemen saçımın bittiği yerde.” Veyn’in hareketlendiğini hissettiğimde geriye dönüp baktım ve gözlerinde gerçek bir şaşkınlık gördüm. Başını kaldırmış, kaşları havada öylece bakıyordu. “Ne oldu?” diye sordum afallayarak. “Neden öyle bakıyorsun?”
“Bunun anlamını bilmiyor musun?” diye sordu Veyn, kulaklarına inanamıyormuş gibi.
“Hayır,” dedim yüzümü buruşturarak. “Y harfine benziyor veya geyik boynuzu. Elly’e sorduğumda o da bilmediğini söylemişti…” Duraksadım ve kaşlarım çatıldı. “Aslında bilmediğini değil, bilmek istemediğini söylemişti ve benim de bilmemem gerektiğini.”
Veyn, yutkundu ve sonrasında “Run sembollerini biliyor musun?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Sen biliyor musun?”
“Biliyorum,” dedi Veyn ve ilk kez benim bilmediğim bir şeyi bildiği için heyecanlanmıştım. “Thalron adı da aslında run sembollerinden gelir, Kutsal Kader Vadisi demektir. Her sembol, bir inanışı temsil eder ve sendeki sembol, Algiz.”
“Algiz,” diye tekrar ettim kafası karışmış bir şekilde. “Ve sen bunları nereden biliyorsun?”
Veyn, gözlerini kıstığında “Sana dünya hakkında bir şeyler söylüyorum, Liora,” dedi yarı alaylı yarı ciddi. Bütün acısına rağmen beni güldürmeye çalışıyordu. “Thalron inanışları, İskandinav inanışlarıyla iç içedir ve küçükken run senbollerinin hepsini ezberlemiştim.”
Kaşlarım havalandı. “Algiz ne demek?”
“Belli bir tanımı yok,” dedi Veyn kısık bir sesle. “Ama hatırladığım kadarıyla ilahi koruma ve cesareti temsil ediyor, bu kadarla da sınırlı değil. Valkyrie biliyor musun?” Olumsuz anlamda başımı iki yana salladım, bunu da bilmiyor olmam onu şaşırtmıştı. “İskandinav dinleri hakkında hiçbir şey bilmiyor musun?”
“Elly, hiçbir şeye inanmıyordu,” dedim omzumu silkerek. “Veya inanıyorsa beni o şekilde yetiştirmedi, ben de pek merak etmedim.”
Birbirimize zıt olduğumuz başka bir nokta da burasıydı. “Valkyrieleri ilk ortaya çıkaran kişinin Odin olduğuna inanılır,” dedi Veyn yavaşça. “Eski dünyanın insanları, bakire ve güzel olan bu kadınların savaş alanlarında dolaştığını söylermiş. Beyaz atların üzerinde, kuzey ışıklarının içinden geçerek gelirlermiş.” Kısa bir an sustu. “Görevleri sadece öldürmek değilmiş. Savaşta ölenler arasından seçim yaparlarmış ve korkakları değil son ana kadar savaşanları seçerlermiş.” Yeşil gözleri karanlığa kaydı. “Seçtikleri savaşçıların ve askerlerin ruhlarını Valhalla’ya götürdüklerine inanılıyor. Odin’in salonuna. Orada sonsuza kadar şölen verir, içer ve yaklaşan son savaş için beklerlermiş.” Sonra hafifçe gülümsedi. “İnsanlar ölmekten korkarmış ama bazıları Valkyrie tarafından seçilmeyi ödül sayarmış. Çünkü bu unutulmamak demekmiş. Algiz, Valkyrieleri de temsil ediyor.”
Elim yavaşça enseme doğru gittiğinde parmaklarımla o ize dokunmak istedim ama tenime işlemişti, parmaklarımın ucuyla dokunduğumda hissedebileceğim düzeyde değildi. Kafam karışmış bir şekilde ona bakarken, o da aynı ifadeyle bana bakmaya devam ediyordu. “Bu ne demek?” dedim tedirginlikle. “Birisi mi bunu bana yaptı?”
Veyn, dudaklarını büktü. “Bilmiyorum,” dedi hırıltılı bir sesle. “Ama eğer birisi yaptıysa eski inanışlara sahip birisi yapmış olmalı.”
“Elly, öyle birisi değildi,” dedim kendimden emin bir şekilde. “Ve beni Elly büyüttü.” Ensemi yavaşça sıktım, bu bana rahatsız hissettirmişti. “O halde, o adam bu inanışlara sahip birisiydi ve beni Valkyrie mi sandı?” Kendi kendime hızlı bir şekilde cevap verdim. “Evet, elbette öyle sandı çünkü gözlerinde çok büyük bir korku vardı.”
Veyn, gözümün içine bakarken bir şey söyleyip söylememek arasında kararsız kalmıştı ama en sonunda “Valenkaların, Valkyrielerden geldiğine inanan bir topluluk var,” dedi rahatsız bir sesle. “Olaf buna inanıyor.”
Gözlerim açıldı. “Nereden biliyorsun?”
“Bunu anlamak zor değil,” dedi. “Seni kurtarıcı olarak görüyor ve Thalash İskandinav inanışlarına sahiptir her ne kadar kabul etmeseler de.” Kaşlarım çatıldığında yeniden ellerine baktım ve biraz daha balık yağı sürdüm. “Ne oldu?” diye sordu Veyn yüzümün düştüğünü fark ettiğinde.
“Kendim hakkımda bilmediğim o kadar çok şey var ki, bu artık beni rahatsız etmeye başladı,” dedim can sıkıntısıyla. “Senelerdir öylesine sandığım bir izin anlamına bak, bu sinir bozucu ve ben artık ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum.”
Balık yağını komodinin üzerine bıraktıktan sonra yosunu aldım elimdeki ıslak beze yavaşça sardım. “O altı kişi yaşıyor mudur?” diye sordu Veyn, bakışlarımı ona çevirdiğimde tavana baktığını ve kaşlarının çatık olduğunu gördüm.
“İki tanesi radyasyon zehirlenmesinden öldü,” dedim yosunlu bezi avcunun içine yerleştirirken. “Diğerlerini bilmiyorum, o günden sonra onları neredeyse hiç görmedim veya görmek istemedim.”
Veyn, bakışlarını tavandan ayırmazken “Onlardan birini bile Thalron’a getirme ihtimalimiz var mıdır?” diye sordu.
“Bilmiyorum, neden sordun?”
Veyn, tavandaki bakışlarını yavaşça bana doğru çevirdi ve yeşil gözleri tam gözlerimin içine bakarak “Eğer bir tanesi bile buradaysa onu ayak parmaklarından kancalayıp ciğerlerini kargalara yedireceğim,” dedi sakin bir sesle. “Çünkü bunu yapmazsam içim hiç rahat etmeyecek.”
Gülümsemeden edemedim ve diğer eline de yosunu sararken “İlk önce ellerini iyileştirmemiz gerekiyor,” diye mırıldandım. “Sonra ayak parmağı için bir adet kanca buluruz.” Veyn dayanamayıp güldüğünde ben de ona katıldım.
İki avcuna da yosunu sardığımda avuçları yukarı bakıyordu ama çoktan uyuştuğunu biliyordum çünkü acıyı artık hissetmiyor olacaktı ki, yarı kapalı gözleri tamamen açılmıştı. Bakışlarım bir onun bir de ellerinin üzerinde gezinirken bir şeyler düşündüğü fazlasıyla açıktı ama bunu dile getirmiyordu. Belki az önce Veymor’un yanında olanları düşünüyordu, belki hâlâ acısına odaklıydı ve belki de bütün bunların dışında bir şeydi, emin olamıyordum.
“Uyuman gerekiyor,” dedim en sonunda kısık bir sesle. “Yosun yaralarını uyuşturacak ama uyanık kalırsan tekrardan o acıyı hissedersin.”
Yeşil gözleri bana doğru döndüğünde büyük bir nefes verdi ve sonrasında “O salondan nasıl çıkarıldım, Liora?” diye sordu, sanki bu utanılacak bir şeymiş gibi sessizce.
“Liten seni çıkardı,” dediğimde onu neyin rahatsız ettiğini anlamıştım.
“Bir ölü gibi değil mi?” Soruyu sorarken gözlerini benden ayırdı ve boşluğa doğru baktı. “Bunu gören oldu mu?”
Bir an ne diyeceğimi bilemeyerek saçımı kulağımın arkasına itekledim fakat ne kadar kaçınırsam kaçınayım, elbet bir gün öğrenecekti. “Bazı insanlar gördü,” dedim çok abartmayarak. “Bazı Tüccarlar ve Köksüzler.” Bunu duyduğu an burnundan keskin bir nefes verdi ve gözlerini kapattığında çenesini öyle bir sıktı ki, aklından geçen düşünceleri silmeye çalıştığının farkındaydım. “Bu önemli değil,” dedim öne doğru eğilerek. “Çünkü bütün o insanlar af dilemediğini de biliyordur.”
“Liora,” dedi Veyn gözlerini kapalıyken. “Bir ölü gibi ve hatta ölü de değil, yenilmiş bir asker gibi Liten’in omzunda o salondan çıkarıldım.” Gözlerini açtı ve bakışlarını bana çevirdiğinde bakışlarındaki duygu sanki yerin bile sarsılmasına sebep oldu. “Sadece birkaç ay önce dimdik yürüyebiliyorken şimdi dik bile duramadım, bütün o insanların gözünde zaten hiçbir şey olmuştum fakat şimdi yeniden birisi olma şansımı bile kaybettim. Thalron’da güç önemlidir, onlar benim en güçsüz halimi gördüler.” Başını iki yana salladı ve bunu kabullenemiyormuş gibi art arda tekrar etti. “Bunun nasıl bir his olduğunu tahmin edemezsin,” diye mırıldandı. “Doğduğum ve yaşadığım bu topraklarda kendimi kaybettim, tamamen hem de.”
“Hayır,” dedim atılarak ve biraz daha ona yaklaştığımda elimi kaldırıp yüzüne yerleştirdim, bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerindeki o kaybolmuş adamı gördüm ama Veyn’i tanımıştım, yolundan vazgeçmezdi. Bugün düşerse yarın ayağa kalkış, birçok insanı geri yerine oturtabilecek kadar sağlam olurdu. “Sen pes etmedin ve bunu herkes biliyor,” dedim başımı sallayarak. Parmaklarım yeni çıkmaya başlayan sakallarının üzerinde gezindiğinde sanki ateşi, bu kez avuçlarımda ben hissettim; sebebi sadece ona dokunuyor olduğum içindi. “Af dilemedin ama o af dileyen taraf olurdu, insanlar seni değil, Veymor’un itaatini konuşuyor.”
Veyn’in yüzündeki ifade değiştiğinde “Babam af mı diledi?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Evet,” dedim rahat bir sesle. “Boynuna bir hançer dayadım ve ölüm korkusu, gururunun önüne geçti. O salondaki herkesin önünde seni öldürmek istediği için af diledi.”
Bir süre gözlerimin içine baktı, uzunca bir süre hatta. Hatta öyle çok baktı ki, kaşlarımı kaldırmak zorunda kaldım. Aklından her ne geçiyorsa bunu bana söylemeyecekti, biliyordum ama daha derinlere daldığımda hâlâ kendisinin o salondan çıkarılışını düşündüğüne emindim. “Annem nerede?”
“Onu da Liten’le beraber güvenli alanına gönderdim,” dedim gülümsemeye çalışarak.
Veyn, hareketsiz bir şekilde bana bakarken “Beni kurtardın,” diye fısıldadı. “Her anlamda.”
Bu kez içten bir şekilde gülümsediğimde “Sen de beni kurtardın,” dedim karşılık olarak. “Her anlamda.”
“Yanıma gel,” dedi Veyn keskin ve emir verir gibi bir sesle.
“Ellerin,” dedim avuç içlerini göstererek. “Onların temas etmemesi gerekiyor…”
Ben daha ne olduğunu bile anlamadan, Veyn, beni kolumdan yanına çekti ve dişlerinin arasından acı dolu bir inleme dökülse de umursamadan kolunu bana dolayıp başımın boynunun girintisine yerleşmesini sağladı. Derin bir nefes verdiğinde çenesi yavaşça saçlarımda dolaştı ve sonra dudaklarını, saçlarımın tepesinde hissettim; bu onun için öylesine şefkatli bir hareketti ki, bu beni şaşırtmış ama bir yandan da parçalara ayrılmama sebep olmuştu.
“Bana dünya hakkında bilmediğim bir şey söyle,” dedi her zaman söylediği gibi.
Biraz daha ona sokuldum ve bir kolumu karnının üzerine atarak derin bir nefes verdim. Birkaç saniye düşündükten sonra “Sinema diye bir şey duydun mu?” diye sordum.
Veyn yüzünü buruşturarak “Hayır,” dedi. “O ne?”
“Kocaman salonlar ve kocaman ekranlar var, insanlar o salonlara gidip ekranlardan film izliyorlar.” Hevesle gözlerim kocaman açıldı ve geriye çekilip yüzüne baktım. “Eskiden, savaştan önce erkekler kadınları sinemaya davet edermiş, bu ilgisini göstermek demekmiş.”
“Film ne demek biliyorum,” dedim o da kaşlarını kaldırarak. “Ama neden sinemaya götürüyorlarmış?”
“Bilmiyorum.”
“Peki aynı filmi mi izliyorlar?”
“Bilmiyorum.”
“Sinemada ne yapıyorlarmış?”
“Bilmiyorum,” dedim bir kez daha ve nefesimi verdim. “Tek bildiğim insanların kocaman ekranlara bakıp saatlerce bir filmi izlediği ve bunu hayatlarındaki insanla yaptıkları.”
Veyn’in yüzünü buruşturduğunu hissettim ama ona bakmadım. “Biz seninle savaştan önce yaşıyor olsaydık, ben seni sinemaya mı götürecektim?” diye sordu kendi kendine konuşurmuş gibi. “Ama neden filmi izleyeyim ki?” diye sordu çocuksu bir sesle. “Seni izlemek daha keyifli, ben seni saatlerce izleyebileceğim bir yere gitmek isterdim.”
Yanaklarıma ateşin bastığını hissettiğimde bu utançtan dolayı değil, heyecandandı. Yanağım tenine dokunuyordu ve ateşi hissettiğine çok emindim ama geri çekilmedim. “Belki de Elly eksik anlatmıştır,” dedim ağzımın içinde sonra yavaşça başımı kaldırıp ona doğru baktım, gözleri tavandaydı fakat kolları arasında sıkıca beni tutuyordu. “Sen bana dünyan hakkında bir şey söyle,” dedim fısıldayarak. “Ne olduğu hiç önemli değil.”
Veyn’in bakışları yavaşça bana doğru döndüğünde dudakları alnıma dokunuyordu, gözleri fazlasıyla yorgundu fakat bana baktığı anda sanki onun da gözlerinin içi parlıyordu. Düşündüğümden daha uzun bir süre gözlerimin içine baktı ve sonrasında “Sendeki ize benzer bir iz bende de var,” dedi tek nefeste.
Gözlerim açıldı, şaşkınlıkla “Ne?” diye inledim. “Nerede?”
Veyn, başını yavaşça çevirdi ardından biraz daha çevirdiğinde sol kulağının arkasındaki o sembolle karşılaştım. Benimkine benziyordu ama aynı değildi, bir çizgi ve köşesinde çıkıntı var gibiydi, öylesine silik bir izdi ki, seçebilmekte zorlanmıştım ama Veyn, odasını daima en aydınlık şekilde kullandığı için ne olursa olsun, o izi görebilmiştim.
Parmağını ucuyla yavaşça dokunup “Bu ne?” diye sordum şaşkınlıkla.
“Kaun sembolü,” dedi Veyn başını yeniden çevirerek.
“Ne demekmiş?”
Alayla güldü. “Yara.”
“Ne?” dedim kaşlarımı çatarak. “Bildiğimiz yara mı?”
“Evet, genel olarak yara diye biliniyor. Başka anlamları da vardır elbet ama yaradan sonra hiç merak etmedim çünkü birinin yarasını taşıyor gibiyim.” Büyük bir nefes verdi ve gülümseyerek bana baktığında ona öğrettiğim gibi göz kırptı. “Annem bunu neden yaptı, bilmiyorum ama sormak da istemiyorum.”
Duraksadığımda “Annen mi yapmış?” diye sordum.
“Evet,” dedi. “Ben çocukken, hatırlamıyorum bile.”
Kaşlarımı kaldırdım ve yeniden boynunun girintisine yerleştiğimde “Seni koruyor olabilir mi?” diye sordum aklıma ilk geleni söyleyerek. “Çünkü annen sana fazlasıyla değer veriyor.”
Veyn, sessiz kaldı. İkimizde de farklı yerlerde run sembollerinden vardı. Benimkinin anlamıyla, onunkinin anlamı birbirine fazlasıyla zıt duruyordu ama nedense ikisini yan yana getirdiğimde sanki bir anlamı varmış gibi hissetmiştim, tuhaftı.
Nessa’yı ilk gördüğüm yerde bu izin anlamını da sormayı aklıma not ettim, aslında ona bu kadar rahat rahat sorular soruyor olmam da tuhaftı çünkü ben normalde başka insanlar hakkında hiçbir şeyi merak etmem ve sorgulamazdım ama Nessa fazlasıyla ilgimi çekiyordu.
Benim hakkımda bildiği sırlar nelerdi sadece sırlar değil, Thalron’da geçirdiği vakitlerde neler yaşamıştı öğrenmek için çıldırıyordum.
Şarkı: House Of Red, Burn Me
Veyn’in düzensiz nefesleri, düzenli ve derin bir hal aldığında onun uyuduğunu anladım ve başımı yavaşça kaldırıp ona baktığımda bu kez yüzünde huzurlu bir ifadesi vardı. Kapalı gözleri gergin değildi, dudakları da öyle. Hatta çenesini bile sıkmıyordu. Bir süre, hatta uzun bir süre hareket bile etmeden onu izledim. Yüzünü, kirpiklerini, dudaklarını, burnunu, saçlarını… Hepsini aklıma kazıyacak ve ezberleyecek kadar uzun izledim çünkü o hayatımda gördüğüm en güzel adamlardan bir tanesiydi ve ben gözlerimi kapattığımda onun her zerresini hayal etmek istiyordum.
İşaret parmağımı kaldırıp yavaşça yüzünde gezdirdim, dudaklarının çizgisinde oyalandıktan sonra bunun beni heyecanlandırdığını fark edip parmağımı yanağına doğru götürdüm. Salondan çıkarılışı onu fazlasıyla yıpratmıştı ama şu andan sonra yapacakları da beni korkutmaya başlamıştı.
Büyük bir nefes verip bakışlarımı pencereye doğru çevirdiğimde gökyüzü değil, başka bir şey dikkatimi çekti.
Komodinin üzerinde duran Kızıl Kitap.
Bir yanım Veyn’in kollarında uyumak ve en azından birkaç saat de olsa huzurlu vakit geçirmek istiyordu fakat içimde yenemediğim merak duygusu o kadar fazlasıydı ki, yavaşça, onu uyandırmamaya dikkat ederek Veyn’in kollarından ayrıldım ve yatağın diğer tarafına gidip sırtımı başlığa yasladım. Veyn, bir anlık uyandıysa bile geri uykusuna devam etti çünkü hâlâ onun yanında olduğumu bilmek için kolunu karnımın üzerine atmıştı.
Uyuduğuna emin olduktan sonra Kızıl Kitap’ı elime aldım ve parmaklarımı sayfaların kenarında gezdirdim ardından sayfaları çevirmeye başladım hızlı hızlı. Bazı yerlerde yazılar vardı, bazı yerlerde çizimler fakat kaldığım yerden devam etmek yerine aklıma gelen başka bir düşünceyle kitabın sonuna gittim.
Nord, Morna’nın her yeri yaktığını söylemişti, bunu günlüğüne yazdı mı, merak ediyordum.
Son iki sayfayı açtığımda kitabın başındaki düzenli el yazısını değil, kendinden geçmiş ve birbirine karışmış harflerle aceleyle yazılmış o satırları okumaya başladım.
“Günlüğümün bu sayfasına geldin ve artık hayatımın tamamını neredeyse biliyorsun ama bilmediğin ne var biliyor musun?
Dakikalar sonra Thalron’u cayır cayır yakacağım ve içinde ben de yanacağım, bunu sana tamamen okutamadığım için üzgünüm ama bir gün Morna Valenka bu dünyadan nasıl göçüp gitti diye düşünecek olursan, sana ölümümü de kendi ağzımla anlatıyorum.
Yakacağım Thalron’u, yakacağım insanları, yakacağım kendimi.
Ve yakacağım Arthur’u.”
Kaskatı kesildiğimde Veyn, inlemeyle karışık bir nefes verdi ve yüzünü buruşturdu; canı acımaya başlamıştı fakat uykusundan uyanmadı.
Elim kalbime doğru gittiğinde Morna’nın satırlarını okumaya başladığım an, kalbimin deli gibi atması ama bir yandan da yazdıklarının ağırlığını taşıyamıyor olmam beni zorluyordu.
Yine de durmadım, devam ettim çünkü artık her ne olursa olsun, bu günlüğü yarım bırakmayacaktım.
“Şu an bu satırları yazarken büyük bir acı, büyük bir keder ve büyük bir öfke içerisindeyim çünkü dakikalar önce bebeğimi dünyaya getirdim ama hayır, ona sarılamadım bile çünkü elimden aldılar.
Kokusunu bilmiyorum, nefesini bilmiyorum, ellerini bilmiyorum, hiçbir şeyini bilmiyorum; tek bildiğim onu benim elimden aldıkları ve kendi inanışlarına göre adayacakları. Haykırdım, haykırmayı sevmezken üstelik. Ağladım, gözyaşlarımı herkesten normalde sakınırım.
Ve yalvardım, Morna Valenka yalvardı, onlara çocuğum için yalvardım ama beni geri vermediler.
Ne onu verdiler, ne Arthur’umu geri verdiler.
Saatler önce karnımda bebeğimi taşıyorken, şimdi acılar içinde, ondan ayrı bir şekilde nefes alıyorum ama bu savaşın kaybedeni olmayacağım çünkü bir Valenka, ölmeden dakikalar önce bile intikamını almadan bu dünyadan çekip gidemez.
Onlar benim hayatımı yok ettiler; ben de kalbimin ateşiyle onların hayatını yakacağım. Günü geldiğinde insanlar Morna Valenka’nın ateşi diyecekler benim için, öyle bir ateş ki bu bir lanet gibi her bir adım attığımda onların peşlerinden ayrılmayacak.
Bu satırları okuyan o kişi, bir düşmansan eğer bu son satırlar sana haz verebilir ama içinde büyüttüğün o korkuyu da hissedebiliyorum.
Bu satırları okuyan o kişi, bir dostsan ve hatta bir Valenka’ysan sana söyleyeceklerim, benim Thalron’u yakıp yıkmadan ve hayatıma son vermeden önce son cümlelerim olacak.
Belki de son gerçeklerim.
Dinle;
Bir sonraki sayfaya geçtiğimde kocaman bir boşlukla karşılaştım çünkü devamı yoktu, sayfa yoktu fakat yaklaştığımda kitabın bu sayfasının yırtıldığını gördüm. Birisi bu kitabın son sayfasını yırtmıştı ve içimden bir ses, o son sayfanın bir düşman için değil, bir dost için ve hatta bir Valenka için yazıldığını söylüyordu.
Yutkunmakta zorlandığımda bakışlarım yeniden Veyn'e doğru döndü hâlâ derin bir uykunun içinde gibiydi fakat içimden bir ses, bu uykunun sadece onun için değil, benim için de geçerli olduğunu söyledi. Üstelik ben uyanıktım ama sanki bir yanım uyuyormuş gibi hissediyordum; şimdi ise yavaş yavaş uyanmaya başlamıştım.
…
Yavaş yavaş yaklaşıyor ama neyin yaklaştığını söylemem...
Bu bölüm üzerinde düşünmeniz ve teorilerden teoriler seçmeniz için bir bölümdü. Ben daima yolu gösteririm, siz görürsünüz görmezsiniz bilmem :)):):)):):)):
Paragraf Yorumları