Keyifli Okumalar!
Şarkı: Oscar And The Wolf, Warrior
“Günaydın benim güzeller güzeli Liora’m, Olaf ateşe duyarlı olduğunu söylüyordu hep, ben de merak ettim ne kadar duyarlı olabileceğini çünkü o henüz benim ateşimle tanışmamıştı.” Veyn, gözlerini bir an bile alevlerden ayırmadı. “Benim için yangın çoktan başlamıştı, onun için ise biraz gecikti.” Sonra başını hafifçe bana doğru çevirdi, gözlerindeki o sakinlik ürkütücüydü. “Bana aklımı kaybettirebilecekleri tek yer sadece sendin, sana el uzatmalarıydı ve şimdi aklını kaybetmiş Arthur Thalron’la baş etmek zorunda kalacaklar, kutlayalım bunu.”
Cümlelerinin ağırlığı altında ezilirken gözlerini bir an bile olsun ayırmadan bana bakmaya devam ediyordu ve ben o gözlerde hep tanıdım Veyn’i değil, gerçekten kendini bile ateşe atacak kadar gözü dönmüş o adamı görüyordum. Hangi aşamada bu hale gelmişti bilmiyordum ama başlangıcın nerede olduğuna emindim.
Hiç kimse olmak, onun için fazlasıyla ağır gelmişti. Thalron’un varisi ve hatta her şeyiyken şimdi artık hiçbir şeyiydi. İlk kıvılcımın başlangıcı orasıydı çünkü kendini bildi bileli Veyn olarak hayatına devam ederken şimdi Arthur olarak yoluna devam ediyordu ve onun Arthur olduğunu kendisinden başka kimse kabullenmiyordu.
Ben bile.
Bakışlarım yeniden yanan kaleye doğru döndüğünde uçan küller etrafa dağılıyor, ateş kendisini daha fazla harlıyordu. “Bu,” dedim zorlukla konuşarak. “Bu çok fazla.” Dudaklarımdan çıkan kelimeler sadece bunlardı. Bu gerçekten çok fazlaydı.
Veyn, hâlâ gözlerini ayırmadan bana bakıyordu, hissediyordum ama ben o yangından gözlerimi alamıyordum. Kısa bir sessizlik oluştu, insanların çığlıkları ve koşuşturmalarından başka hiçbir ses yoktu, öyle ki kimse Veyn’in bulunduğu yere bile yaklaşamıyordu, ateşiyle onları da yakmasın diye. Ona yaklaşabilen ve belki de ondan şu an tek korkmayan kişi bendim.
Sadece bir gün ben de ondan korkacak mıyım, diye düşünmeden edemedim. Onun bana yapacaklarından değil, dönüşeceği kişiden. Bir yanım bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini söylüyordu ama diğer yanım, gözünü kararttığı zaman dönüştüğü kişinin sınırları olmadığını görüyordu.
“Fazla,” dedi en sonunda söylediğimi tekrar ederek. Gözlerim yeniden ona döndü. Yeşil gözlerinde okunabilen tek duygu, hırstı. Belki Thalron’a karşı duyduğu hırs, belki babasına, belki Olaf’a belki de kendine. “Fazla olan ne biliyor musun?” diye sordu. “İçimdeki tarifi olmayan bu duygu.” Gözlerini kıstığında her ne düşünüyorsa bu çenesinin kasılmasına sebep olmuştu. “Ve bunu anlayabilmen için benim gibi hiç kimse olman lazım.”
Yutkunduğumda söyleyeceklerimi toparlamaya çalışıyordum fakat tam o esnada, ileriden Veymor’un muhafızları hızlı adımlarla yanan kalenin önüne doğru geliyordu. Hemen önlerinde Nord da vardı ve ne kadar uzakta olursa olsun, gözlerindeki şaşkınlık açıkça okunuyordu.
Veyn, benim baktığım yöne doğru döndü, buna şaşırmamıştı ama dudaklarında silik bir tebessüm oluştuğunda bakışları yeniden kaleye doğru döndü. “Seni Thalash’a götürecekmiş, öyle mi?” dedi ağzının içinde, gülümsemesi hâlâ silinmemişti. “Bunu aklından geçirmenin bedelini bile henüz ödemedi.”
Veymor’un muhafızları, Veyn’in muhafızlarının daire yaptığı yere gittiğinde onları oradan uzaklaştırmak için hamle yaptılar fakat Veymor’un muhafızları öylesine kalabalıktı ki, Veyn’in muhafızları onların yanında bir avuç kalıyordu. Öyle ki, Veyn’in muhafızları kalenin önünden çekilmek için bir çaba sarf etmek isteseler de Veyn’in elini kaldırıp onlara çekilin işareti vermesi aynı anda oldu.
Çünkü şu an iki muhafız ordusunun savaşında kaybeden tarafının kendisi muhafızları olacağını çok iyi biliyordu.
“Ne yaptığını sanıyorsun?” Nord’un sesi ağır bir çekiç darbesi gibi aramıza girdiğinde artık Veyn’e yaklaşabilen diğer kişi de Nord olmuştu. Öfkeliden ziyade, gözlerinde çok büyük bir şaşkınlık vardı. “Bunu gerçekten yaptın mı?” Gözleri yanan kaleye doğru döndüğünde muhafızlar kilitli olan kapıyı kırarak açmaya çalışıyorlardı, ellerinde ağır bir odunla üstelik. Nord’un gözleri yeniden Veyn’e döndü. “Thalron’da yangın çıkarmanın cezasının ne olduğunu biliyorsun üstelik sen Thalash liderini yakarak…” Nord eliyle ağzını kapattı. “Bu saatten sonra neler olacağını kimse tahmin bile edemez.”
Veyn gülümseyerek Nord’a döndü. “Böyle heyecanlardan hoşlanırsın sanıyordum kardeşim.”
Nord’un gülümseyişine karşılık vermedi. “Hoşlandığım heyecanlar genelde dünyamın yanması olmaz,” dedi başını iki yana sallayarak. “Bu kez çok ileri gittin.”
“Henüz hiçbir şey yapmadım.” Sesi o kadar kendinden emindi ki aklından neler geçiyordu, anlayamıyordum.
Nord’un bakışları bana döndüğünde ne diyeceğini bilemez bir halde şaşkınlıkla kaşlarını havaya kaldırdı. Çok kısa bir sessizlik daha oldu ardından kalenin kapısını en sonunda muhafızlar kırdığında büyük alevler dışarıya doğru taşmaya başladı; başka muhafızların ellerinde hortumlarla kalenin önüne geldiklerini gördüğümde bu yangının bir an önce son bulmasını istiyordum.
“Thalash’ın ne kadar deli bir birlik olduğunu biliyorsun,” dedi Nord üzerine basa basa. “Eğer bu onların kulağına giderse…” Nord ellerini yüzüne yerleştirdiğinde bakışlarındaki asıl ateşi o zaman gördüm. “Bu çok kötü olur.”
“Belki de istediğim budur,” dedi Veyn en sonunda aklından geçenleri dile getirerek. “Babam ve Olaf barış içerisinde benim üzerimi çizerken ve hatta Liora Valenka’yı bir kumar masasına yatırıp üzerine onu benden alabileceklerini düşünürlerken ben de onların barışını bozuyorum. Şimdi Olaf dilerse Thalash’ı buraya getirebilir ve Thalron’un şu an sahibi olan Veymor’la savaşabilir.” Tek kaşını kaldırdı ve imayla Nord’a baktı. “Ben attığım her adımda sonraki adımlarımı hesaplarım, Nord ve belki de istediğim tam olarak o savaşın başlamasıdır.”
Nord kaskatı kesildiğinde “Sana neler olduğunu anlayamıyorum,” dedi. “Thalron senin de evin.”
Veyn, gülmeye başladığında başını iki yana salladı ve gözlerini yeniden alevler içindeki kaleye doğru çevirdi. “Ben evimi,” dedi çenesiyle kaleyi işaret ederek. “Çoktan yakmaya başladım çünkü bana ait değilse kimseye ait olmayacak.”
Kurduğu cümlelerin altında bambaşka anlamlar da yatıyordu ama o anlamların neler olduğunu tam olarak çözemiyordum. Tek bildiğim artık Veyn’in bir sonraki gün ve ondan sonraki gün neler yapabileceğini bilemiyor olduğumdu.
Muhafızlar hortumlarıyla kaleyi söndürmeye devam ederken birkaç muhafız alev alev yanan kale kapısından içeriye girmişlerdi. Ne zamandır yanıyordu, ne zamandır bu haldeydi bilmiyordum ama Olaf’ın yaşama ihtimali öylesine düşük geliyordu ki çünkü hiçbir insanın ateşe duyarlı olabileceğine inanmıyordum. Vücudu yanıklarla doluydu evet çünkü elbet bir kurtuluşunu bulmuştu ama bu şekilde bir kurtuluşu yokmuş gibi görünüyordu.
Veyn’i koruyan muhafızlar bizim olduğumuz yere doğru yürümeye başladıklarında diğer insanların Veyn’e olan nefret dolu bakışlarını görebiliyordum. Birkaç Tüccar ve aralarında Köksüzlerin de olduğu bir grup kalenin köşesinden Veyn’i öldürmek isteyecek kadar gözleriyle onu süzüyorlardı.
Veymor’un muhafızlardan bazıları da olduğumuz yere doğru yöneldiklerinde ister istemez hareketlendim ve Veyn’in önüne doğru geçmek istedim fakat Veyn, öylesine rahat görünüyordu ki, yüzündeki gülümseme bir an bile olsun silinmiyordu.
Veyn’in muhafızlarıyla Veymor’un muhafızları aynı anda önümüzde durduklarında Nord’un da aynı benim gibi yavaşça Veyn’in önüne doğru geçtiğini gördüm. O an, Nord’un gerçekten yürekten Veyn’i sevdiğine inandım çünkü gözlerinde gerçek bir korku vardı.
“Yüce Veymor sizi yargı odasında bekliyor,” dedi Veymor’un muhafızlarından bir tanesi.
Yargı odası mı?
Veyn, dudaklarını büktü ve başını ağır ağır aşağı yukarı salladıktan sonra kendi muhafızlarına doğru döndü. O an tek bir cümlesiyle iki taraf arasında da savaş çıkabilirdi, bunu biliyordu ama yüzündeki gülümseme öyle rahat görünmesine sebep oluyordu ki, Veymor’un muhafızları bile afalladı.
Bakışları Nord’a döndü, göz kırptı ona öğrettiğim gibi. “Bir sonraki aşamaya geçiyoruz.”
Nord, son bir çare gibi öne doğru bir adım atıp kısık bir sesle “Bütün bunlardan vazgeç,” dedi. “Af dile babamdan. Varisliğini geri alamasan bile yeniden Asil olabilirsin, onun seni sevdiğini ve hatta onun göz bebeği olduğunu biliyorum.”
Veyn kahkaha attığında söylediklerinin imkansız olduğunu çok iyi biliyordum, canından vazgeçerdi ama asla af dilemezdi ve artık sevgi ya da saygı namına hiçbir şey kalmamıştı. İkisi de en güçlü taraflarını ortaya koymaya çalışıyorlardı, birisi kazanabilmek için.
Hemen sonrasında Nord’a bir cevap bile vermeden öne doğru bir adım attı ve Veyn’in muhafızları da aynı anda hareketlendi fakat Veyn, yine onları bakışlarıyla durdurduktan sonra “Gidelim,” dedi Veymor’un muhafızlarına. “Ben de bu anı bekliyordum.”
Veymor’un muhafızları birbirine baktı, hem şaşkınlıkla hem de neler olduğunu anlamıyormuş gibi fakat Veyn’in iki yanına geçtiklerinde yürümesini beklediler. Her ne olursa olsun ona temas etmediklerini fark ettiğimde bunun hâlâ geçmişten gelen o saygıdan mı yoksa başka bir sebepten mi olduğunu anlamadım.
Veyn yürümeye başladığında kendimi tutamayarak “Ben de geliyorum,” diye öne atıldım fakat Veymor’un iki muhafızı önümde durup yolumu kestiklerinde buna izin vermeyeceklerini anladım. Kalbime çok büyük bir ağırlık oturduğunda ve kaşlarımı çattığımda bir şeyler yapabilmek adına öne doğru bir adım daha attım ama muhafız elini kaldırıp beni durdurdu.
“Liora,” dedi Veyn’in sesi. Önümdeki muhafızdan dolayı onu göremiyordum ama sesi endişesiz geliyordu. “Geri döneceğim.”
“Umurumda değil,” dedim hırsla. “Ben de geleceğim.”
Fakat bu kez Nord, uzanıp beni kolumdan tuttuğunda ve bakışlarıyla adeta bana güven verdiğinde önümde duran muhafızlara bir baş hareketi yaptı ve onların benden uzaklaşmasını sağladı. Muhafızlar da geri çekildiğinde ve Veyn yeniden yürümeye başladığında Veymor’un olduğu kaleye doğru yürümeye başladıklarını gördüm.
“Ben de gideceğim,” dedim bu kez Nord’a baskın bir sesle. “Beni oraya götür.”
“Sadece biraz sabırlı olmaya ne dersin, Köksüz?” diye sordu Nord kaşlarını çatarak. Kollarımı önümde bağladım fakat aynı ifadeyle ona bakmaya devam ettiğimde derin bir nefes verdi. “Biraz uzaklaşsınlar sonrasında Yargı Odasını izleyebileceğimiz gizli yere gideceğiz.”
Bu kalbimin biraz daha rahatlamasına sebep olduğunda bakışlarım yeniden yanan kalenin olduğu tarafa doğru döndü. Hortumlardan gelen su, kalenin bir kısmını söndürebilmişti fakat bazı yerler hâlâ yanıyordu ve içeride olan kimse dışarı çıkmamıştı. Sonradan giren muhafızlar bile.
Saniyeler sonra Nord’un “Beni takip et,” dediğini işittim ve Veyn’in gittiği yöne doğru değil, başka bir tarafa doğru yürümeye başladığında hızlı adımlarla ona ayak uydurdum.
“Yargı odası ne demek?” diye sordum. “Bir mahkemeye mi çıkacak?”
Nord, başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Thalron’da Asiller ve Din İnsanları ne kadar üst sınıflarda görünse de yaptıkları hataların cezasını çektikleri bir oda var,” dedi. “Veyn eskiden bir Asil olduğu için yargı odasında cezasını çekecek.”
“Ceza mı?” diye sordum korkuyla, o kadar hızlı yürüyordu ki ona yetişmek için çaba sarf ediyordum. “Nasıl bir cezadan söz ediyorsun?”
“Buna sadece Veymor karar verebilir,” dedi Nord ama sesindeki korkuyu işitebilmiştim. “Tek bildiğim, af dileyene kadar bu cezanın devam edeceği.”
Saçlarımı hızlı bir şekilde kulağımın arkasına sıkıştırdığımda tedirginlikle yutkundum. “Neden bu zamana kadar Veymor onu yargı odasına çağırmadı?” diye sordum. “Başka hatalar da yaptı.”
“Daha önce yaptığı bütün hatalar bir hainin hatalarıydı Köksüz fakat Thalron’da yangın çıkarmak, en büyük yasaklardan birini çiğnemektir çünkü inanışımıza göre ateş, kötülüğün temsilidir çünkü bundan seneler önce Thalron’da başka birisi tarafından çıkan o büyük yangından sonra Thalron bir daha asla eskisi gibi olmamış ve buna lanet demişler. Derler ki, her yangın, başka bir yangını doğurur; bu Thalron’un cehennemi demektir.”
Söyledikleri arasında en şaşırdığım daha önce birisinin Thalron’u yakmaya çalışmasıydı. “Daha önce yangın çıkaran kimmiş?”
Nord, duraksadı, gözlerini kıstı ve bakışlarını bana çevirdi. “Morna Valenka.”
Dudaklarım aralandı ve şaşkınlıkla ona baktım. “Morna Thalron’u yaktı mı?”
“Her yer kül olana dek yakmış,” dedi Nord yutkunarak. “Ve en garibi de ne biliyor musun?” Başını yavaş yavaş iki yana salladı. “Sadece Thalron’u değil, Thalron’da yaşayan herkesi de yakmış.” Gözlerimin içine baktı. “Kendisi de dahil.”
Elimle ağzımı kapattığımda duyduklarımın vücudumun bile titremesine sebep olmuştu. “Morna,” dedim kekeleyerek. “Yanarak mı öldü?”
Nord, bilmiyorum anlamında dudaklarını büktü. “Kızıl Kitap’ta bütün bunlar yazıyor olmalı, henüz okumadın mı?”
“Hayır,” dedim sadece.
“Ben de duyduklarımı anlatıyorum,” dedi eliyle geçiştirip.
“Yani,” dedim bakışlarımı yürüdüğümüz yola doğru çevirerek. “Veyn, Morna Valenka’nın lanetiyle mi Veymor’a hançer çekti?”
“En şaşırtıcı olanı da bu,” dedi Nord. “Çünkü Veyn, Morna Valenka’dan nefret ederdi ve Kızıl Kitap’ı okumayı hep reddeder ama şimdi Veymor’u vurabileceği en hassas yerden vurdu.”
Dudaklarım hem endişeden hem de şaşkınlıktan kurumuştu. Islattığımda “Veyn, Kızıl Kitap’ı okudu,” dedim kısık bir sesle. Nord’un hızlı bir şekilde bana baktığını hissettim ama ona dönmedim. “Bitirdi mi bilmiyorum ama okuduğuna eminim.”
“Neler oluyor anlamıyorum,” dedi Nord en sonunda bir kalenin köşesinden dönerken. Gökyüzü yine mavinin en koyu tonundaydı, gece değil sanki geceye saniyeler varmış gibi hissettiriyordu ama uzun süre kapkaranlık bir gökyüzü olmayacaktı. Hava yine çok soğuktu ama ben şu an hissettiğim soğukla kendime gelmeyi bekliyordum. “Bir planı olmalı.”
Gördü mü görmedi mi bilmiyordum ama başımı iki yana salladım. Aklım hâlâ Morna Valenka’nın çok büyük bir yangın çıkardığında, Thalron’da kendisi de dahil herkesi yaktığındaydı. Bu aslında biraz da Thalron’u yok etmek demekti ama benim Kızıl Kitap’ta okuduğum yere kadar Thalron’u yakmak istemek bir yana dursun, tek bir taşına bile zarar gelmesini isteyeceğini sanmıyordum.
“Tanya gözlerini açtı,” dedi Nord ve bunu söylediği an ona öyle bir baktım ki dakikalar sonra gülümsediğini ilk kez gördüm; resmen gözlerinin içi gülüyordu. “Kendisini benim daireme aldım.”
“Nasıl peki?” diye sordum heyecanla ve merakla. Onu görmek için can atıyordum. “Kendini nasıl hissediyor?” Nord’un duraksadığını gördüm. “Bir şey mi var?”
“Hayır,” dedi Nord hızlı bir şekilde. “Hayır, o iyi… Sadece…” Boğazını temizledi. “O artık bir Valenka kanı taşıyor, Köksüz ve bu yüzden olmalı ki tavırları biraz değişik.”
Yüzümü buruşturdum. “Bu sadece Thalron inanışı, Nord. Valenka kanı onu değiştiremez, o bildiğimiz Tanya.”
“Evet, elbette, o bildiğimiz Tanya,” dedi ama kafasının karışık olduğu her halinden belliydi. “Sadece artık daha öfkeli, daha hırçın ve daha hırslı. Belki de çektiği acıdan böyledir.”
“Hırslı mı?” dedim şaşkınlıkla. “Tanya hırslı değildir ki.”
“Bana, Thalron tohumu, dedi.” Nord bunu söylerken gülmekle gülmemek arasında gidip geliyordu. “Ve Thalron sıçanı. Ayrıca yüzüme bakıp ‘Veymor’un oğlu olsam her gün kusardım’ diyerek güldü.” Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda Nord bana katıldı. “Sanki damarlarına Valenka kanı girdikten sonra Thalron’a karşı daha farklı bir nefret beslemeye başladı.”
“Onu görmek için can atıyorum,” dedim gülerek. “Bu fazlasıyla tuhaf ve heyecanlı olacak.”
Nord, en sonunda bir kalenin arkasına doğru geçtiğinde orada eski bir kapı olduğunu gördüm, muhafızlar yoktu sadece muhafızlar değil, hiç kimse yoktu. “Burada bir tünel var,” dedi Nord çenesiyle işaret ederek. “Ucu yargı odasını gören pencereye çıkıyor fakat olabildiğince sessiz olman gerek çünkü diğer tünelin ucunu bir muhafız koruyor.”
“Thalron’da kaç tane tünel var?” dedim yüzümü buruşturarak.
“Saymadım,” dedi Nord omzunu silkerek. “Bilmediklerim bile vardır ama bildiklerim fazlasıyla işe yarıyor.”
Ağır tahta kapıyı yavaşça çektiğinde ikimizin yan yana değil, art arda sığabileceği o tüneli gördüm. Daha önce başka bir tünele girdiğimde mahzene inmiştim fakat bu tünel ondan daha dar görünüyordu.
“Pekala,” dedim başımı sallayarak. “Önce kim gitsin?”
“Benim omuzlarım buraya sığar mı, bilmiyorum,” dedi Nord yarı alaylı yarı ciddi. “Önden ben gitsem daha iyi olur hem bizi korurum.”
Kaşlarımı çattım, başımı eğdim, tünele doğru baktım ardından Nord’a döndüm. “Tünelin ucunda hiçbir şey yok, Nord. Bizi korumak istiyorsan arkadan gelmen gerekmez mi?”
Nord, gözlerini kıstı, arkamıza doğru baktı ve sonra öne doğru eğilerek “Hayaletler, Köksüz,” dedi kısık bir sesle. “Onlar tünellerde yaşıyorlar, bizi onlardan koruyacağım.”
Gözlerimi devirdiğimde “Resmen beni yem olarak kullanıyorsun,” diye çıkıştım.
“Bir Asil olarak altın kemerime rağmen tünele bu omuzlarla girip kutup ayısı gibi ilerleyerek kendimi zaten rezil bir konuma koyacağım,” dedi Nord gözlerini açarak. “En azından en arkada olmayayım ki, bir muhafız gelirse Yüce Nord’u yakalamak için onu götünden tutmasın.”
Ağzım kocaman açıldı. “Beni mi tutsunlar?”
“Hayır,” dedi Nord yapay bir üzüntüyle. “Sadece yakalanırsan seni görürler ve sen Thalron sınırları içerisinde bir deli olarak anıldığın için…”
“Diyene bak,” dedim onu yavaşça itip tünelin girişine dönerek. “Eğer bir Asil olmasaydın, çoktan Thalron’u asıl sen yakmıştın. Hâlâ burada duruyor olmanın tek sebebi bir Asil olarak muhteşem bir hayat sürmen.”
Bu kez o beni yavaşça itti ve bir dizini tünelin girişine yerleştirdi, omzunun üzerinden ise bana baktı. “Kıskandığını hissediyorum, Köksüz fakat insan kanını seçemiyor, Yüce Nord bu dünyaya Asil olmak için gelmiş.”
Diğer dizini de kaldırdığında tünele girdi ve yavaşça ilerlemeye başladı. Derin bir nefes aldıktan sonra ben de tünelden içeriye girdim ve karşımda maalesef ki upuzun bir karanlık ve Nord’un kalçasından başka hiçbir şey yoktu. Bir kez daha omzumun üzerinden arkama doğru baktığımda ürpermeden edemedim çünkü dışarıdaki ışık biraz ilerlediğimizde yok olmaya başlamıştı.
Nord ilerlerken ben de onu takip etmeye başladım, ilerledikçe tünelin içindeki hava berbat bir hal alıyor, nefes almak biraz zorlaşıyordu. “Ne kadar ilerleyeceğiz?” diye sordum ve sesimin yankı yaptığını fark ettiğimde kendime kızdım.
“Biraz daha bağırırsan ilerlememize gerek kalmadan bir muhafız seni bulacak ve ben de muhafıza beni zorla bu tünele soktuğunu söyleyeceğim,” diye fısıldadı homurdanarak.
Derin bir nefes verdim. “Tanya kendine geldikten sonra eski haline kavuştuğuna sevindim ama ben yanarsam seni de yakarım.”
Nord bir anda durdu ve başım neredeyse kalçasına çarpıyordu. Omzunun üzerinden bana baktığını hissettim, öylesine karanlıktı ki, onu zar zor seçiyordum. “Yakmak konusunu tam da bu tünelde açman ne güzel bir tercih,” diye çıkıştı. “Fakat bilmeni isterim ki Köksüz,” üzerine basa basa söylemişti, “konu insan satmak olduğunda bir Tüccar’dan bile daha iyiyimdir.”
“İlerleyecek misin?” dedim öfkeyle. “Yoksa bağırayım mı?”
Nord nefesini sesli bir şekilde verdi ve daha fazla ilerlemeye başladı. Sadece bir anlık omzumun arkasından geriye baktığımda tünelin girişinin çok geride kaldığını ve neredeyse görünmediğini fark ettim. Dakikalar sonra ilk kez korkuyu hissettiğimde yutkundum ve tünelin içinde ağır bir koku olduğunu fark ettim. Kan gibi. Nord da aynı kokuyu almış olacak ki duraksadı. “Kan kokuyor,” diye mırıldandı kısık bir sesle.
“Gerçekten mi?” dedim alayla. “Bir kurt kadar keskin koku alıyorsun, tebrik ederim.”
“Bu tünel bir yandan Radholl kapısına da açılıyor,” dedi. “Koku oradan geliyor olmalı.”
“Radholl’da insanları radyasyona maruz bıraktıklarını sanıyordum,” diye fısıldadım. “Kan da nereden çıktı?”
“Birbirlerini yiyorlar.”
Afalladım, ilerleyişim durdu ve boş boş kalçasına doğru baktım ama elbette ki o beni görmedi. “Bu da ne demek?”
“Radholl sadece insanların yok edildiği yer değildir,” dedi Nord ve durduğumu anladığında o da duraksadı. “Orada yaşamaya devam edenler var ve bize benzemiyorlar.”
Yutkundum. “Nasıl yani?”
“Hepsi radyasyona maruz kaldı, Köksüz,” diye açıkladı. “Oraya hiç gitmedim fakat söylentilere göre üç gözlü, dört kollu ve hatta bazen organları dışarıda insanlar bile varmış.” Midemin bulandığını hissettiğimde Nord devam etti. “Bazıları cezalandırılmak için oraya götürüldü ve yaşamaya devam ettiler, bazıları da Thalron’a geldiğinde radyasyona maruz kaldıkları için oraya kapatıldılar.”
“Onlar insan ama öyle değil mi?”
“Evet.”
“Bunu Veymor mu yaptı?”
“Evet.”
“Bu acımasızlık,” diye tısladım. “Onların da bir canı var.”
“Sadece canları var,” dedi Nord umursamaz bir sesle. “Bir akılları ve düşünceleri yok ve sana çok büyük bir sır vermemi ister misin?”
“Hemen o sırrı bana söyle,” dedim gözlerimi açarak.
“Ondan önce sen de bana istediğim bir sırrı vereceksin.” Nord’un gülümsediğini hissettim.
“Ne istiyorsun?” diye sordum.
“Tanya’yı bu hayatta en çok ne mutlu eder?” diye sordu bir anda. Kalbimin yumuşadığını hissettiğimde ben de gülümsedim.
“Ondan gerçekten hoşlanıyorsun değil mi?”
“Bir Asil olarak ona benden hoşlanma hakkı veriyorum diyelim,” diyerek karşılık verdi ama sesinden anlamıştım, ondan gerçekten hoşlanıyordu ve belki de daha ilerisiydi. “Şimdi söyle, o en çok neyden hoşlanır?”
Durdum ve çok kısa bir an düşündüm. “Tanya’yı mutlu etmek çok kolaydır,” dedim içten bir sesle. “Onu en mutlu edecek olan ailesine yeniden kavuşmasıdır ama bu imkansız görünüyor.” Yüzümü buruşturdum. “Onun dışında…” Düşünmeye başladım ve bu epey uzun sürdüğünde Nord’un ağzından sabırsız bir nefes verdiğini işittim. “Buldum,” dedim heyecanla. “Onu gerçekten mutlu etmek istiyorsan renkli elbiseler alabilirsin çünkü Tanya Thalron’a gelmeden önce rengarenk kıyafetler giymeye bayılırdı ve Elly elinden geldiğince ona rengarenk kıyafetler dikerdi.”
Görmedim ama Nord’un göz devirdiğine yemin edebilirdim. “Thalron’da Tüccarların kırmızıdan başka renk giymesi yasak, bilmiyor musun?”
“Olabilir,” dedim omzumu silkerek. “Sen de şu rahatlıktan vazgeçip birkaç yasak çiğnemeye ne dersin? Kimse görmese bile sadece onun görebileceği bir yerde ona renkli bir şeyler ver, bu bir kıyafet olmak zorunda değil.”
“Saçlarımı boyasam?” dedi Nord ciddiyetle. Evet, ciddiyetle.
Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Nord’un saçları beyaza çalan gri renkteydi ve o saçlarını boyatırsa nasıl olurdu, hayal bile edemedim. “Bu Tanya için değil, Thalron halkı için bir sürpriz olurdu,” dedim gülüşümün arasından. “Hepimizden daha fazla dünyayı gördün, Nord, elbet bir şeyler bulabilirsin.”
“Düşüneceğim,” dedi ağzının içinde. “Ve en güzelini onun için yapacağım, her ne kadar bana Thalron sıçanı dese de.”
“Sıra sende,” dedim lafı değiştirmeyerek. “O büyük sırrı ver bana.”
Kısa bir sessizlik oldu ve Nord sanki dakikalardır fısıldamıyormuşuz gibi daha kısık bir sesle konuşmaya başladı. “Veymor, Radholl’daki insanları olası bir savaşta asker gibi kullanacak çünkü onlar canavar gibi dövüşüyor ve hepsi yabani, birbirlerini yiyecek kadar üstelik.” Ensemden aşağıya bir ürperti geçtiğinde hem şaşkınlıkla hem de büyük bir korkuyla Nord’un bulunduğu yere baktım. “Kaç kişiler bilmiyorum ama ortak kafeslerde kalıyorlar, esasen birinin yok edilmesi de sadece radyasyonla olmuyor, bizim gibi insanlar oraya girse bir saniyeden fazla yaşayamaz.”
“Korkunç,” dedim zorlukla konuşarak. “Aslında Veymor’un en başından beri amacı o insanları askeri yapmaktı öyle değil mi? Sadece bahanelere sığındı.”
Nord, babasını ne savunmayı ne de yermeyi tercih etti. “Bilmiyorum,” dedi sadece. “Tek bildiğim bu sırrı sadece birkaç Din İnsanı ve Asil’in bildiği. Diğer birliklerin bilmediği gibi Thalron sınırları içerisinde yaşayan birçok kişi de bilmiyor.”
“Peki ya Veyn?” dedim kendimi tutamayarak. “O biliyor mu?”
“Elbette, Köksüz,” dedi Nord bıkkın bir sesle. “O benden çok daha fazlasını biliyor çünkü Veymor’un gölgesi gibidir. Her adımında onu hep takip etti, baştan aşağı Veymor olmak için yetiştirildi ve ona göre davrandı. Onu ilk tanıdığımda yirmi yaşındaydı ve babasından başka kimseyle konuşmuyor, o isterse yemek yiyor, o isterse uyuyordu. Hatta çoğu zaman onu dışladığımız da oluyordu çünkü…” Nord duraksadı, “nasıl söyleyebilirim bilmiyorum ama o da yabaniydi.” Kalbimin parçalandığını hissettim. “Bizim barbar olmadığımızı savunmuyorum elbette ama Veyn çok daha kötüsüydü. Veymor’u öfkelendirdiği zamanlar kendisini cezalandırmak için hançerle avuç içlerini keserdi. Bir keresinde onu dairesinde kanlar içinde bulduğumda hiç canı acımıyormuş gibi bana baktı ve gözümün içine baka baka avuçlarını kesmeye devam etti.” Duyduklarım karşısında buz gibi olmuştum, hayır, hala korkuyu hissetmiyordum, tek hissettiğim hüzündü. “Sonrasında yavaş yavaş insanlara alışmaya başladı, bizimle konuştu ve değişti.” Nord’un derin bir nefes verdiğini işittim. “Az önceki hali ise bana o zamanları hatırlattı, bakışları o yirmi yaşındaki gözü dönmüş Veyn’i anımsatıyor.”
“Bir daha asla aynı kişi olmayacak,” dedim hızlı bir şekilde. “Yirmi sene boyunca bir kaleye kapatılmış, Nord. Siz insanları, hayatı tanıyabiliyorken o hiçbir şey bilmemiş, bildiği sadece babası olmuş. Onun nasıl normal olmasını bekleyebiliriz ki?”
Nord bir süre hareketsiz kaldı fakat cevap vermedi, en sonunda yeniden ilerlemeye başladığında ben de onu takip ettim. Tünel, başka bir yöne doğru kıvrıldığında Nord, sağa doğru ilerledi ve ben de hızlı bir şekilde onunla ilerledim. En sonunda ileriden konuşma sesleri geldiğini işittiğimde yaklaştığımızı anladım.
Birkaç dakika sonra bir ışık gördüğümde başımı salladım. Demir parmaklıkları olan bir pencereydi ve ses, yakınlaştıkça daha fazla artıyordu. Hızlandığımızda Nord en sonunda o pencerenin önüne gelebildi ben ise bir adım arkasında zorlukla açtığı yere sıvıştım. Nord, girdiğimiz tarafa doğru bacaklarını uzattığında sırtını da duvara yasladı ve benim için yer açtı. Ben de bacaklarımı önümde topladım ve kollarımı bacaklarıma sararak ikimize sığabileceğimiz bir alan yarattık.
“Omuzlarıma rağmen nasıl sığdık, anlamıyorum,” dedi Nord ağzının içinde.
“Demek ki o kadar da geniş değilmiş,” diyerek onu tiye aldım.
“Sen bir Asilin omuzlarına…”
İşaret parmağımı dudaklarıma götürüp onu susturduğumda hafifçe öne doğru eğildim ve pencereden dışarıya doğru baktım.
Yüksek tavanlı, taş duvarlı, hiçbir rengin olmadığı ve sadece kandillerin yandığı kocaman bir salondu. Biz yukarıdan izliyorduk ama izlediğim açıdan Veyn’i çok rahat bir şekilde görebiliyordum, ellerini arkada birleştirmişti, çenesi havadaydı ve tam karşısına bakıyordu.
Biraz daha eğildiğimde karşısında oturanları gördüm.
Veymor, kendisi için ayırdığı tahtında oturuyordu, iki yanında yaşları epey geçmiş Din İnsanları vardı. Onların hemen aşağı basamağında beş Din İnsanı’nın oturduğunu gördüm ve bunlardan bir tanesi Alva, bir tanesi de Maris’ti. O an bu insanların Veymor’un ailesi olduğunu anladım ama onun ailesi ise Maris’in bu lanet yerde ne işi vardı çünkü Maris’in ailesi ortalıkta görünmüyordu.
Veymor’un hemen arkasındaki muhafızlar onu korurken, Veyn’i koruyan tek bir kişi bile yoktu.
“Af dilememek konusunda kararlı mısın?” diye sordu Veymor. Bundan önce neler konuşmuşlardı bilmiyordum ama Veyn’in yüzünde hala kibirli ve eğleniyormuş gibi bir ifade vardı.
“Kimseden af dilemeyeceğim çünkü yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim,” dedi Veyn üzerine basa basa. “Ve daha fazlasını yapacağıma emin olabilirsin, baba.”
Veymor’un yüzünü tam olarak göremiyordum ama derin nefesini işittiğimde sanki nefesi bile duvarlarda yankı yaptı. “Thalron yasalarını defalarca hiçe saydın,” dedi Veymor sakin ama korkutucu bir sesle. “Defalarca,” diye yineledi. “Fakat en büyükleri Velruna gecesini bir Valenka’yı öperek lanetlemen ve sonrasında da Thalron’da yangın çıkarmandı. Bana ve Thalron’a bir saygın kalmadığını hain olmandan anlayabiliyorum fakat inançlarına bir saygın kalmaması, her şeyi hiçe saymak demektir.” Maris’in hareketlendiğini gördüm, saçını omzunun arkasından geriye doğru attığında gözlerini kırpmadan Veyn’i izlediğini gördüm. “İsteyerek af dilemeliydin, oğlum, bu kaybettiğin birçok şeyi de geri kazanmanı sağlardı.” Kısa bir sessizlik olduğunda Veymor’un sesi kısıldı. “Varisliğini,” dedi üzerine basa basa. “İtibarını, saygını, ihtişamını hatta adını.” Kelimeleri diken gibiydi. “Ve belki de güzeller güzeli Maris’i.”
Veyn’in bakışları yavaşça Maris’in olduğu tarafa doğru kaydı ardından hızlı bir şekilde yeniden Veymor’a döndü. “Benim için güzeller güzeli olan tek kadın, Liora Valenka’dır ve öyle de kalacak.”
Kısa bir sessizlik oluştuğunda Maris’ten beklemiyordum ama sözü o devraldı. “Sen bu değilsin,” dedi daha çok çaresizlikle hatta sesinde öfke bile yoktu. “Çocukluğumuzdan beri bize anlatılan o Valenka kötülüğü sana bulaştı, bunu nasıl görmezsin? Hatırla, bir Valenka’nın geleceğini ve her şeyi tepetaklak edeceğini bilerek büyüdük ve şimdi o geldi, her şey tepetaklak oldu. Sen artık Veyn değilsin, bütün Thalron senden nefret ediyor ve o kadının içindeki kötülük sana bunları yaptırıyor. O senin kafanı karıştırdı belki de söyledikleri gibi bir büyücüdür.” Maris’in sesinde hüzün vardı, Veyn’e üzülüyormuş gibi. “Bütün bunları kendi isteğinle yapıyor olsaydın, bu zamana kadar yapman gerekirdi, öyle değil mi? Neden o geldikten sonra?”
Veyn göz ucuyla bile Maris’e bakmadı ama onu dinlediği açıktı.
“Alınmıyorsun ya?” dedi Nord yarı alaylı yarı ciddi. “Sen Valenkaların iyi huylususun diyelim, büyü yaptığını düşünmüyorum.” Dik dik ona baktım. “Yani,” dedi bakışlarını kaçırarak. “Umarım.”
“Biz ikimiz doğru olanız,” dedi Maris devam ederek. “Bu dünyaya Thalron’a bir can getirmek için dünyaya geldik ve ikimizden başkası bunu başaramaz. Seneler boyunca Velruna gecesini iple çektik,” elini karnına doğru götürdü, “o gün eğer rahmime bir can düşseydi, Thalron bir daha asla yıkılmayacak ve zarar görmeyecekti çünkü bu dünyanın en kutsal çocuğu dünyaya gelecekti.”
Veyn yine cevapsız kaldığında onu dinliyor mu, dinlemiyor mu emin olamadım fakat yüzündeki gülümseme silinmiş, yerini çatık kaşlara bırakmıştı. Duydukları onu rahatsız etmeye başlamıştı, belki inandıkları yüzünden, belki yaşanacaklar yüzünden.
“Eğer onun zarar görmesini istemiyorsan çözümü var, Valenka’yı Olaf’la beraber Thalash’a gönderebilir ve…”
Veyn, bir anda bakışlarını Maris’e öyle bir çevirdi ki Maris’in cümlesi yarım kaldı. “Liora Valenka sadece ve sadece benimle beraber kalabilir. Başka bir birlik, başka bir insan hatta başka bir nefes onun yanına bile yaklaşamaz, izin vermem.” Ardından bakışları Veymor’a döndüğünde kaşlarını kaldırdı. “Ve belki de Olaf’ın külleri şu an gökyüzünde uçuşuyordur, ne mutlu ki eğer ölmediyse Liora’yı istemeye devam ettiği için onu durmaksızın tekrar tekrar yakacağım, ta ki bundan vazgeçene dek.”
Kısa bir sessizlik olduğunda Maris’in kaskatı kesildiğini gördüm. Söylediklerine sonsuz bir şekilde inanıyordu fakat onun inandıkları bile Thalron’un gereksiz inançlarından başka hiçbir şey değildi. Onun tek istediği Veymora olmaktı, bir çocuk dünyaya getirmekti ve bu kadardı. Bu dünyadan başka bir isteğinin olmaması kulağa acınası geliyordu, onunla başka şartlarda tanışmış olsaydım gözlerini açmak için fazlasıyla çaba verebilirdim ama Thalron kalbine öyle bir işlemişti ki, gerçekleri görebilmesi imkansız görünüyordu.
“Oğlumun bu hale gelmiş olmasına üzülüyorum,” dedi Veymor en sonunda. Sesinde gerçekten de hüzün var gibiydi, bu beni şaşırtmıştı.
“Bir başkasına beni öldürtmek isteyecek kadar mı?” diye sordu Veyn kaşlarını kaldırarak. “Beni neden yok etmiyorsun baba? Yoksa kimsenin bilmediği ve sadece ikimizin sakladığı o sırrı ortaya çıkarırsam asıl senin yok edileceğini bildiğinden ötürü mü?”
Gözlerim açıldı ve Nord’a kısık bir sesle “Ne sırrı?” diye sordum.
“Bilmiyorum,” dedi merakla. O da gözleri kocaman açılmış, salonu izliyordu.
Veymor’un yüzünü göremediğim için kendimi sıkışmış hissediyordum. Şaşkın mıydı, öfkeli miydi, hırslı mıydı? Hiçbirinin cevabını bilmiyordum ama konuşmaya başladığında sesindeki o gülümsemeyi hissettim. “Peki ya sen oğlum?” dedi Veymor baskın bir sesle. “Senin herkesten sakladığın, güzeller güzeli Liora’ndan bile sakladığın ve sadece ikimizin bildiği o sırlar ne olacak?”
Veyn’in yüzündeki ifade değiştiğinde bütün o rahatlık toz bulutu olup uçtu, yerini bambaşka bir duyguya bıraktı: Endişe. Benden sakladığı sırlar vardı, hayır, bu beni şaşırtmamıştı ama Veymor’un onu tehdit edeceği kadar büyük sırlar ne olabilirdi? Beni en başından beri öldürecek olması mıydı? Belki de bir planı vardı, belki de bir süre o planı devreye sokmaya beklemişti, kim bilir.
Esasen bu konunun üzerini de çok kolay bir şekilde kapattığımın farkındaydım ama Veyn’i tanıdığımda o Thalron’un çocuğuydu, baştan aşağı Thalron için yaşıyordu fakat bir süreden sonra ve özellikle şu zamandan sonra benden saklayacağı her sır, sırtıma hançer yemişim gibi hissetmeme neden olurdu.
Nord’un bakışları yavaşça bana kaydığında “Bilmiyorsun, değil mi?” diye sordu.
“Emin değilim,” diyebildim sadece ve Veyn’in bir cevap vermesini bekledim. Peki ya Veymor neden bu sır her neyse bana söylemiyordu? Bizim birbirimize kalbimizi açmadan öncesine ait hiçbir sır umurumda olmazdı, eğer bu sırlar şu anımı etkilemiyorsa. Ama Veyn’in bunu yapacağına inanmıyordum.
Çünkü ona güveniyordum, en güvenmemem gereken zamanlarda güvendiğim gibi ve benim için birine güvenmek, ona kalbimi açmak demekti.
“Beni tehdit ediyorsun,” dedi Veyn, Veymor’a sadece.
“Hayır,” dedi Veymor rahat bir sesle. “Sadece o sırları neden sakladığını biliyorum, ne istediğini de öyle ama o bir Valenka, oğlum. Bir gün gerçekleri öğrendiğinde seni bile ezmekten geri durmayacaktır.”
Kasıldığımda Nord’un nefesini tuttuğunu fark ettim ve o ana kadar ben de nefesimi tuttuğumun farkında değildim. İçimi bir karanlık kapladığında Veyn’le o boya yaptığımız odaya sonsuza kadar kilitli kalmak istedim. Orada hiçbir şey bize dokunmazdı ve Thalron hakkında her şeyi de yok edebilirdim.
“Af dilemeyeceğim,” dedi Veyn üzerine basa basa yüksek bir sesle. “Her ne ceza verirseniz verin.”
İnsanı çıldırtacak kadar ağır bir sessizlik oluştu. Her şeyin ama her şeyin hâlâ Veymor’un iki dudağının arasında olması öfkelenmeme sebep olurken Veymor’un yavaşça ayağa kalktığını gördüm ardından muhafızlara elini uzatarak hiç konuşmadan bir emir verdi.
İki muhafız salonun dışına çıktığında “Neler oluyor?” diye fısıldadım Nord’a doğru.
Nord, yutkunduğunda başını iki yana salladı fakat bir cevap vermedi. Ya o da bilmiyordu ya da bunu dile getirmek bile istemiyordu, bilmiyordum ama birkaç dakika sonra muhafızlar ellerinde büyük, demir bir sandıkla geldiklerinde nefesimin bile kesildiğini hissettim çünkü sandığın üzerinden duman tütüyordu ve içinde harlanan kömürler vardı.
“Hayır,” diye fısıldadığımda sesim çıkmadığı için fısıldamıştım fakat parmaklarım demir parmaklıkları tuttuğunda yüzümü biraz daha yaklaştırdım. “Ona ne yapacaklar?”
“Bilmiyorum,” dedi Nord ve onun sesinde de endişeyi duydum.
Demir sandığı Veyn’in ayaklarının ucuna koyduklarında Veyn yerinden hareket bile etmedi. O ne olacağını biliyor olmalıydı. “Her hatanda ne olduğunu hatırlıyorsun değil mi, oğlum?” diye Veymor, Veyn’e.
“Hatırlıyorum, baba,” dedi Veyn soğuk bir sesle. “Ama şimdi senden önce ellerimi kanatamıyorum çünkü bu kez cezalandırılmayı kabul etmiyorum.”
Gözlerim Nord’a döndüğünde az önce konuştuklarımızı yeniden hatırladım. Avuç içlerini keserdi, demişti. Aslında bunu kendisini cezalandırmak için yapmıyordu, bunu babası onu cezalandırmadan kendi kendine yapmak istiyordu.
VEYN 12 YAŞINDAYKEN…
Şarkı: Losing My Religion, BELLSAINT
Bir çocuğun en büyük hayali, pencerenin dışındaki dünyayı merak etmek olmamalıydı fakat Veyn Thalron her gün, her boş kaldığı an, kalenin penceresinden dışarıyı izliyor ve gelip geçen insanları izliyordu. Thalron’u, dışına çıkana kadar fazlasıyla büyük sanıyordu ve onun için buradan başka bir dünya yoktu.
Fakat o gün, güneşin tepede olduğu ve hiç batmayacağı günün başlangıcıydı.
20 Nisan.
Thalron’da yaşayan herkes güneşin tadını çıkarıyor, uyumak yerine o günü kutluyordu. 21 Nisan tarihinde ise gemilere binecekler ve yeniden güneş batana kadar gemilerde yaşayacaklardı çünkü radyasyonun güneş ışığıyla daha fazla yayılması insanlar için zararlıydı, Veymor’un kararı bu yöndeydi.
Veyn Thalron hariç. O her 21 Nisan günü insanların limandan uzaklaşmasını izler, Rad9 ile kalesinde kalmaya devam ederdi. Bugün onun için en mutsuz günlerden birisiydi çünkü yarın kimse kalmayacaktı, hiçbir insanı görmese bile birilerinin varlığını bilmek bile ona iyi hissettiriyordu.
Hava ne kadar soğuk olursa olsun ya da güneş ne kadar ısıtmıyor olsa da Thalron’da yaşayan herkes dışarıdaydı.
Kendisi dışında.
Bakışlarını yavaşça gökyüzüne doğru kaldırdığında güneşin o güzel rengini göremedi, gökyüzünün mavi rengini de öyle. Onun için gece ya da gündüz fark etmiyordu çünkü artık renkleri göremiyordu fakat en azından pencereden dışarıya elini uzattığında parmaklarının ucunda güneşi hissedebiliyordu. Bu yüzünde gülümseme oluşturduğunda hemen arkasındaki Rad9’a “Dışarısı nasıldı?” diye sordu merakla. “Bir daha anlat, ayaklarını okyanusa sokmak nasıl bir his? Balıkların yüzdüğünü görebiliyorsun değil mi?” Bakışlarını Rad9’a çevirdi ve yeşil gözleri parladı, odanın ortasına doğru koşturduğunda boş fanusu havaya kaldırdı. “Bana hala balık getirmedin, ben balık beslemek istiyorum.”
Rad9, ayakta durmuş, büyük bir şefkatle Veyn’e bakıyordu. “Getirmeyi isterdim Yüce Veyn ama Yüce Veymor izin vermiyor.”
“Ama babam bana en çok balığa benzediğimi söylüyor,” dedi kaşlarını çatarak. “Bana fanusumdaki balık diyor. Bir balık beslemek istiyorum ve bu kaleden çıktığımda o balığı da okyanusuna bırakacağım, o benim arkadaşım olacak.”
Rad9, başını önüne doğru eğdi. “Yüce Veyn bunu yapamam, Yüce Veymor çok öfkelenir.”
Kaşları daha fazla çatıldığında yeniden okyanusa doğru döndü. “Ama yarın babam pencerelerin parmaklıklarını takacak ve kapıları da demirleyecek, o zaman bu kaleden hiç çıkamayacağım.” Mutsuz bir şekilde nefesini verdi. “Ben balık istiyorum, onunla arkadaş olacağım.”
“Ben sizin arkadaşınız olurum, Yüce Veyn,” dedi Rad9 mutsuz bir sesle. “İstediğiniz her şeyi yaparım.”
Veyn kollarını önünde bağladı ve pencerenin kenarından geriye doğru çekilip sırtını duvara yasladı. Aslında sadece babası onu balığa benzettiği için istemiyordu, birkaç sene önce turuncunun en güzel tonuna sahip bir balığı vardı ve Rad9 ona hediye etmişti. Küçük bir fanusun içinde onu besliyordu fakat renkleri kaybettikten sonra o balığıyla hiç ilgilenmemiş, her baktığında rengini göremediği için onu bile suçlu bulmuştu. En sonunda balık açlıktan öldüğünde Rad9 ona göstermeden odasından fanusu çıkarmıştı. Sonrasında ise Veyn her sorduğunda geçiştirerek yanıtlar vermişti.
Veyn şimdi tekrardan istiyordu çünkü kalesinde ona arkadaş olabilecek tek canlı, balığı olacaktı, o da tıpkı kendisi gibi bir fanusun içinde yaşayacak ve Veyn özgürlüğe kavuştuğunda onu da özgürlüğüne kavuşturacaktı. Bir çocuk için fazlasıyla masum bir istekti ama Veymor, Veyn’in kendisi hariç hiçbir canlıya duygusal olarak bağlanmasını istemiyordu çünkü bunun onun gücünü kıracağına inanıyordu. Kendisi de hiçbir kimseye bağlanmamak için yemin etmişti.
Nessa Thalron hariç.
“Yüce Veyn,” dedi Rad9 mutsuzlukla. “Üzülmeyin.”
“Arkadaş istiyorum!” dedi Veyn yüksek bir sesle ve sonra pencereye dönüp işaret parmağıyla insanları gösterdi. “Bak, o insanların arkadaşları var. Şu Tüccar adamı görüyor musun? Yanındaki Tüccar kadınla gülüyor, onunla konuşuyor. Benim hiç arkadaşım yok ve yarından sonra da kimse kalmayacak.”
Rad9, bir kez daha “Ben varım, Yüce Veyn,” dedi ve sonrasında hızlıca dizlerinin üzerine çöküp Veyn’le aynı boya gelmeye çalıştı ama gelemedi çünkü Veyn henüz uzamamıştı ve Rad9 bir devdi. “İsterseniz sizinle böyle konuşayım.”
Veyn, öfkeyle Rad9’a baktı. Balık biraz bahanesiydi, istediği dışarı çıkmaktı, istediği okyanusa ayaklarını dokundurmaktı, istediği güneşi tamamen vücudunda hissetmekti. İstediği biraz da olsa nefes almaktı ve istediği bir kez olsun canı ne isterse onu yapmaktı.
Durup sadece birkaç saniye düşündü ve sonrasında masanın üzerindeki fanusa öyle bir sarıldı ve öyle bir kapıya doğru koştu ki, Rad9 elbette ki iki büyük adımda ona yetişti fakat Veyn, ona bağırarak “Bana dokunmanı yasaklıyorum!” diye çıkıştı. “Emrime uymak zorundasın!”
Rad9 kaskatı kesildiğinde Veyn, henüz kilitlenmemiş kapısını açtı ve merdivenlere doğru koşmaya başladı. Elindeki cam fanusa öyle bir sarılıyordu ki yüzündeki gülümseme, uzun zamandır görülmemişti.
Bir an bile tereddüt etmeden merdivenleri indi ve sonrasında kalenin dış kapısına doğru koşmaya devam etti. “Yüce Veyn!” dedi bir adım arkasındaki Rad9. “Lütfen bunu yapmayın!”
Fakat Veyn dinlemedi. Kendisini kalesinden dışarı attığında sadece birkaç saniyelik duraksadı ve yüzünü gökyüzüne doğru kaldırarak baktı. Renkleri görmeyi bir kez daha umdu fakat elbette ki göremedi ama gözlerini kapattığında ve güneş ısıtmasa da vücudunda hissettiğinde sanki renkleri görmüş gibi mutlu oldum. Hemen yanında Rad9 endişeyle duruyor, etrafına bakıyordu. İnsanlar Yüce Veyn’i görecekti, bu Yüce Veymor’un kulağına giderse hem kendisi ceza alacaktı hem de gözü gibi sakındığı Veyn’i. Kendisi önemli değildi fakat Veyn zarar görmesin diye her şeyi yapardı.
Veyn kapalı gözlerini açtı ve sonrasında okyanusun olduğu yere doğru koşmaya başladı; yanından geçtiği birkaç Tüccar ve Köksüz ona baktığında şaşkınlıktan gözleri kocaman açıldı, hemen arkasında onu takip eden Rad9 artık yaşanacak olanları engelleyemeceğini çok iyi biliyordu.
Daha kalabalık bir yere doğru koştuğunda bu kez birkaç Din İnsanı da onu gördü ve bu kez onların gözlerinde şaşkınlık değil, öfke vardı. Okyanusun hemen kenarında Maris ve ailesi limana yanaşan gemileri izliyorlardı, Veyn ise hemen onların birkaç adım gerisinde durdu ve fanusu yere bırakarak ayaklarındaki botlarından kurtuldu.
O an Maris ve ailesinin dikkatini çektiğinde Rad9, Veyn’e yaklaşarak “Yüce Veyn kalenize dönelim,” dedi onu gizlemek istermiş gibi önüne geçip. “Yüce Veymor bunu yasakladı.”
Veyn, ayaklarındaki botlarından kurtulduktan sonra üzerindeki pelerinini de çıkardı ve gömleği ile pantolonuyla kaldı. Paçalarını yavaşça yukarı sıyırdığında “Sakin ol, Rad9,” dedi gülümseyerek. “Hemen geri döneceğim.”
O sırada ailesinin yanından yavaşça ayrılan Maris, Veyn’e doğru ilerledi ve birkaç adım gerisinde durduğunda “Sen Veyn misin?” diye sordu, onu daha önce görmüştü ama hep uzaktandı. Şimdi ilk kez bu kadar yakından görebiliyordu. Veyn, başını çevirdi ve Maris’le göz göze geldi. Saçları hangi renkti, bilmiyordu, gözleri de öyle ama pek umurunda da değildi. Tek istediği okyanusa ayaklarını daldırmak, balıkları görmek ve biraz da olsa özgür hissetmekti.
Maris’e bir cevap vermediğinde, Maris’in kaşları çatıldı. “Ne yapıyorsun?”
Veyn, çıplak ayaklarını kumsala ve oradan okyanusa daldırdığında buz gibi su ayaklarını neredeyse yaktı ama bu hoşuna gitmişti. Keyifle olduğu yerde döndüğünde yine Maris’i cevapsız bıraktı.
“Konuşamıyor musun?” diye sordu Maris bu kez.
“Yüce Maris!” dedi annesi sert bir sesle. “Yanıma gel, Yüce Veymor’un yanına gitmemiz gerekiyor.”
O gün, Veyn’in orada olduğunun haberi Maris’in ailesi verecekti eğer onlar orada olmasaydı belki de biraz daha şansı olabilirdi.
“O benim evleneceğim kişi değil mi anne?” diye sordu Maris sarı saçlarını omzundan geriye atarak. “Benimle konuşmuyor.”
“Buraya gel,” dedi annesi daha sert bir sesle ve Maris ayaklarını yere vura vura bordo pelerinini savurarak annesinin yanına gitti.
Veyn ise bütün bunlar umurunda olmayarak okyanusun soğuk suyunun tadını almaya devam etti, bir yandan da elinde fanusuyla kıyıda balık aramaya başladı fakat hiç balık yoktu. “Rad9,” dedi kaşlarını çatarak. “Burada hiç balık yok.”
Rad9 defalarca onu engellemeye çalışsa da bunu başaramamıştı, en sonunda pes edip kıyıya onun yanına gitti ve suların içinde balık görmeye çalıştı. Genelde Thalron’daki balıklar kıyıda olmazdı fakat bugün güneşin ilk doğduğu gündü bu yüzden kıyıdaki hareketlenme, balıkları da hareketlendirmişti.
Rad9, bakışlarını diğer tarafa doğru çevirdiğinde küçük bir balığın hızlı bir şekilde yüzdüğünü gördü. “Orada, Yüce Veyn,” dedi işaret ederek. “Fakat yakalayabileceğinizi sanmıyorum çünkü çok hızlı…”
Cümlesini tamamlayamadan Veyn, o yüzen balığı gördü ve fanusu suya öyle bir daldırıp çıkardı ki fanusun yarısı hem okyanus suyuyla doldu hem de o yüzden balık fanusun içinde hapsoldu. Veyn, gülmeye başladığında hevesle Rad9’a dönüp “Gördün mü?” diye bağırdı. “İşte bu kadar basitti!”
“Yüce Veyn,” dedi Rad9 tedirginlikle. “Artık gidelim.”
Veyn, onu duymazdan gelerek fanusu havaya kaldırdı ve balığa doğru baktı. Gördüğü sadece gri olduğu için yüzündeki gülümseme yavaşça soldu ve hiçbir şeyin eskisi gibi hissettirmeyeceğini o an anladı. "Rad9," dedi mutsuz bir sesle. "Bu balık hangi renk?"
Rad9, ilk önce balığa ardından Veyn’e baktı. Son zamanlarda durmaksızın Rad9’a gördüğü her şeyin rengini soruyordu ve bu aslında aralarındaki sırdı. Rad9 hiçbir şey sormadan, önünü arkasını bile düşünmeden onun emirlerini yerine getirdiği gibi sorularını da yanıtsız bırakmıyor ve bilmemesi gereken hiçbir şeyi sorgulamıyordu.
Ama biliyordu. Ne olduğunu biliyordu. Veyn Thalron’un artık renkleri göremediğinin farkındaydı.
“Gümüş, Yüce Veyn,” dedi Rad9. “Güneş ışığında parlıyor.”
“Güzel mi rengi?”
“Güzel,” dedi Rad9. “Diğerinden çok daha güzel.”
Veyn gülümsedi ve sonrasında kalesine doğru baktı. “Artık gidebiliriz.” İki koluyla fanusuna sarıldı ve botlarını bile ayağına giymeden kalesine doğru yürümeye başladı, Rad9 onu arkasından takip ederken artık onları izleyen gözlere aldırış etmiyordu çünkü Yüce Veymor’un çoktan haberinin olduğunu anlayabiliyordu, Maris ve ailesi yerinde yoktu.
Yüce Veyn’in mutluluğu oldukça kısa sürecekti.
Kaleden içeri girdiklerinde ve merdivenleri tırmanıp odasına döndüğünde fanusu masasına bıraktı ve karşısına geçerek başını masaya yaslayıp balığı izlemeye başladı. Balık bir o tarafa bir bu tarafa çarpıyor, fanustan sanki çıkmak için yer kolluyordu fakat o da tıpkı Veyn gibi kapalı kalmıştı. Kendisi gibi bir arkadaş bulmuştu artık yalnız hissetmiyordu ve en kötüsü onu anlayabiliyordu.
Bir çocuk, bir fanusun içindeki balıkla kendini eş görüyordu; Thalron’da Veyn Thalron olmak bu demekti.
“Bu kez o gitmeyecek,” dedi Veyn daha çok kendi kendine konuşurmuş gibi. “Ona çok iyi bakacağım.” Rad9 tedirgin bir şekilde dururken başını aşağı yukarı salladı fakat cevapsız kaldı. “Günü geldiğinde onunla beraber bu kaleden çıkacağız ve onu geri okyanusuna göndereceğim.”
“Yüce Veyn,” dedi Rad9 tedirgin bir şekilde. “Onu saklamalıyız.”
Veyn’in bakışları Rad9’a döndü ve başını hızlıca salladı. “Evet, onu babam görmemeli.”
Fakat her şey için artık çok geçti, girdikleri odanın kapısı sertçe açıldığında ve kapıda Veymor belirdiğinde Veyn bir an ne yapacağını bilemeyerek babasına baktı ardından koşarak fanusun önüne gitti. Onu arkasına alıp saklamaya çalıştığında yeşil gözleri kocaman açılmıştı, Rad9 ise Veyn’i koruma iç güdüsüyle onun önüne geçti ama biliyordu ki, Veymor’un karşısında ne kadar isterse istesin duramazdı.
Fakat bu belki de bir gün duramayacağı anlamına gelmiyordu.
Veymor, Veyn’den gözlerini ayırmazken kapıyı arkasından yavaşça kapattı ve içeriye doğru büyük birkaç adım attı. Veyn yutkunduğunda ve sırtının arkasına fanusu biraz daha sakladığında onu göremeyeceğini düşündü fakat babası çoktan ne yaptığını biliyordu, her şeyiyle üstelik.
“Sana bu kaleden çıkmaman gerektiğini daha kaç kez anlatacağım,” dedi Veymor baskın ve sert bir sesle. Veyn uzun zamandır onu bu denli öfkeli görmemişti çünkü uzun zamandır kalbinden geldiği gibi davranmamıştı.
Veyn’in korkudan ağzı kuruduğunda yutkunmakta zorlandı. “Güneş doğdu,” dedi sanki babası bilmiyormuş gibi. “Yarın hepiniz gideceksiniz, ben yalnız kalacağım.”
Veymor’un öfkeden gözleri kızardığında Rad9 ellerini önünde bağlamış, başını önüne doğru eğmişti. Veymor’un bakışları sert bir şekilde Rad9’a döndüğünde onun cezasına henüz karar vermemişti ama en büyük cezayı vereceğini çok iyi biliyordu fakat Rad9 için kendi canı önemli değildi, tek düşünebildiği Yüce Veyn’di.
“Baba,” dedi Veyn yeşil gözlerini kırpıştırarak. “Rad9’un bir suçu yok.”
Fakat bunu söylediği anda, Veymor parmağındaki yüzüğü avuç içine doğru çevirdi ve Rad9’un yüzüne öyle sert bir tokat attı ki, neredeyse tokadın sesi duvarlarda çınladı. Veyn, elleriyle kulaklarını kapattığında Rad9’un yüzü diğer tarafa doğru döndü ama yine düşünebildiği sadece Veyn’di. Veymor başka bir tokadı daha Rad9’un yüzüne indirdiğinde bu kez canı acımıştı ama başını çevirdiği yerde Veyn’le göz göze geldiğinde onu rahatlatmak istermiş gibi gülümsemeye çalıştı. “Sana defalarca söyledim, beyinsiz muhafız,” dedi Veymor sert bir sesle. “Küçük bir çocuğun emirlerini değil, benim emirlerimi dinleyeceksin.”
Rad9, karşı geldiğini bile düşünmeden “Yüce Veyn’in emirlerine karşı gelemem,” dedi, her zaman söylediği gibi. Veymor’un kuralları geçerliydi ama Rad9, Veyn’e o kadar bağlıydı ki, onu Radholl’dan çıkaran kişi Veyn olduğu için sonsuz bir minnet duyuyordu ve eğer duygularını daha net hissedebilseydi onu bir baba gibi sevdiğini de bilirdi ama duygularını anlamayacak kadar zihni bulanıktı.
Veymor öfkeli birkaç nefes daha verdi ve sonrasında Veyn’e bakışlarını çevirdiğinde onun gözlerindeki korkuyu ve yalvarışı gördü. Veymor’a göre güçsüzlük bu demekti, küçücük bir çocuğun korkmasını bile istemiyordu; yalvarmak bir Thalron’a yakışmazdı ve şimdi oğlu yalvarıyormuş gibi ona bakıyordu.
“Bana neden öyle bakıyorsun?” diye sordu Yüce Veymor.
Veyn yutkundu ve omzunun üzerinden fanusa doğru baktı. “Onu benden alma,” dedi korkak bir sesle. “O benim arkadaşım olacak.”
Veymor’un çenesi kasıldığında oğlunun gözlerinin içine baktı uzun uzun. Aradığı vicdan değildi ama vicdan oradaydı, aradığı merhamet değildi ama oradaydı, aradığı korku değildi ama Veyn’in gözlerinde çok büyük bir korku vardı.
Başını oğlunu onaylayarak aşağı yukarı salladığında Veyn’in gözlerindeki korku uzaklaştı, yerini mutluluğa bıraktığında gülümsemeden edemedi. Bakışları Rad9’a doğru döndüğünde mutlulukla ona da gülümsedi ve Rad9 da aynı şekilde karşılık verdi.
İkisi de Veymor’a inandı.
Fakat birkaç saniye sonra Veymor uzanıp sakince Veyn’in arkasına sakladığı fanusu eline aldığında ve havaya doğru kaldırdığında içindeki balığa doğru baktı. Veyn’in yüzündeki gülümseme soldu fakat ağzını açıp hiçbir şey söyleyemedi çünkü ne söylerse söylesin bu babasını öfkelendirecekmiş gibi hissetti.
Veymor’un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştuğunda fanusu biraz daha havaya kaldırdı ve bakışlarını oğlunun gözlerinin içine çevirdi. “Güçsüzlük nedir biliyor musun, oğlum?” dedi sakin ama insanın içini ürpertecek kadar korkunç bir sesle. “Sevgidir. Bu dünyada her neyi seversen sev, seni güçsüz bırakır.”
Veyn, daha ne olduğunu bile anlamadan Veymor havaya kaldırdığı fanusu ellerinden bıraktı ve fanus yere sertçe çarptığında cam parçaları her yere dağıldı, sular bütün zemini kapladı ve Veyn’in az önce büyük bir hevesle fanusun içinde yakaladığı balık cam parçalarının içinde çırpınmaya başladı.
Veyn, bir an bile düşünmeden dizlerinin üzerine çöktüğünde ve balığı kurtarmak için suları tek bir yerde toplamaya çalıştığında cam parçaları avuçlarının içine batmaya başladı ama aldırış etmedi. Konu sadece balık değildi, o onu temsil ediyordu, onunla bir bütün olacaktı fakat şimdi o balık can çekişiyordu. Veymor, gözünü bile kırpmadan oğlunu izliyordu fakat Veyn, çırpınmaya ve onu kurtarmak için çaba vermeye devam ediyordu.
Çünkü onu kurtarırsa kendisinin de kurtulacağına inanıyordu.
Fakat birkaç saniye sonra balık son bir kez daha çırpınıp durdu. Veyn’in elleri duraksadığında balığın yeniden canlanmasını diledi fakat bu artık imkansızdı, çok iyi biliyordu.
Rad9, hissettiği acıyla gözlerini kapattığında elleri yumruk halini aldı fakat hareket edemedi çünkü o Yüce Veymor’du, inanışına göre ona karşı gelemezdi.
Veyn’in gözleri acıyla dolduğunda ve yutkunmakta zorlandığında kalbindeki bu hissi babasının istemediğini biliyordu ama bunun önüne geçemiyordu. Gözlerini kapatıp kendini gizlemek istedi fakat babasının dizlerinin üzerine çöktüğünü fark ettiğinde bunun bir kabus olmasını dilemeye başladı.
Veyn’in çocukken bile “arkadaş” istemesi ama Veymor’un bunu direkt güçsüzlük olarak görmesi geleceğin yansımasıydı. Bu, yetişkin Arthur’un neden sevdiği herkesi ya aşırı sahiplenici ya da yıkıcı sevdiğini açıklıyordu. Çünkü sevginin sonucunu ilk kez o balık ölürken öğrenmişti.
“Veyn Thalron,” dedi babası. “Sevgi, vicdan ve merhamet sadece güçsüzlerin sığındığı limandır.” Bunları dinlemek istemiyordu, gözlerini açmak istemiyordu ve artık bu duyguları da istemiyordu çünkü canının acıdığını hissediyordu. “Bizim dünyamızda bunlara yer yok.”
Veyn gözlerini yavaşça açtığında gözünden bir damla yaş süzüldü ve hızlı bir şekilde elinin tersiyle sildiğinde kirpiklerinin arasından babasına doğru baktı; onun gözlerinde hiçbir duygu yoktu, üzülmüyordu bile.
Veymor, oğlu Veyn’in bileğini tuttu ve kendine doğru sertçe çektiğinde “Thalron inanışlarına göre günahlar ilk önce ellerden başlar,” dedi tek nefeste. “Çünkü aklımızın düşündüğünü ellerimiz gerçekleştirir. İlk önce cezalandırılması gereken ellerimizdir.” Yerden bir parça cam kırığı aldı ve sonra oğlunun gözünün içine bakarak avcunun içini öyle sert bir şekilde kesti ki, Veyn’in dudakların tiz bir çığlık koptu. “Kanın üzerine yemin ediyor musuun, bir daha aklın ne düşünürse düşünsün, ellerin bunu gerçekleştirmeyecek.” Veyn, sessiz kaldığında, Veymor bir kaz daha ve bu kez daha derin bir şekilde oğlunun avcunu kesti. “Kanın üzerine yemin ediyor musun,” dedi bir kez daha. “Sözümün dışına çıkmayacaksın.” Veyn yine sessiz kaldığında bu kez Veymor’un çenesi kasıldı ve oldukça yavaş bir şekilde, camı bastıra bastıra kaydırmaya başladı; bu kez Veyn’in gözleri acıyla dolduğunda dudaklarından acılı bir haykırış döküldü. “Thalron için kanın üzerine yemin ediyor musun? Her ne olursa olsun…”
“Kanım üzerine yemin ediyorum,” dedi Veyn daha fazla acıya dayanamayarak. “Bir daha aklım ne düşünürse düşünsün, ellerim bunu gerçekleştirmeyecek.” Veymor, camı oğlunun avcundan çektiğinde bu onun için bir ayin gibiydi fakat Veyn Thalron için aşılamayacak bir acı olarak kalacaktı. “Ve eğer bir gün ellerim bunu gerçekleştirirse kendi cezamı kendim keseceğim.”
Veymor’un yüzünde bir gülümseme oluştu, hem zafer kazanmış bir gülümsemeydi, hem de karşısında gördüğü oğlunun bir gün kendisine benzeyeceğinin gururunu taşıyordu.
Veymor, eline bulaşan oğlunun kanını umursamadan havaya kaldırdı ve Veyn’in yüzüne yerleştirdi. “Sen benim oğlumsun,” dedi içten bir sesle. “Aklın, kalbin ve…” Avuç içlerini çevirdi, Veymor’un da yaralarla doluydu. “Ellerin bile bana benzeyecek. Sen benim oğlumsun, Veyn Thalron, biz asla hiçbir duyguya yenilmeyeceğiz.”
ŞİMDİ
Veyn ve Veymor arasında sözsüz birkaç saniyelik bir bakışma geçtiğinde Veyn her ne düşünüyorsa bakışlarına anlayamadığım bir duygu oturdu. Neler olacağını düşünmeyi aklımdan bile geçiremezken Veymor, başını sadece bir kez Veyn’in arkasındaki muhafıza doğru salladı ve sonrasında her şey bir anda gerçekleşti.
Bir muhafız, Veyn’i dizinin arkasına vurup dizlerinin üzerine çökerttiğinde diğer muhafız omuzlarından bastırmaya başladı. Veyn çırpınmadı veya kurtulmaya bile çalışmadı; yeşil gözlerini babasının yüzünden bir an bile olsun ayırmazken her ne düşünüyorsa bu zorlukla nefes almasına sebep oldu ve o an ne düşündüğü anladım; ilk önce Veymor’un karşısında dizlerinin üzerine çökmesini sağlıyorlardı. O fazlasıyla itaatkar görünüyordu.
Fakat bu kadarla kalmadılar, muhafızlar, ellerini omuzlarından kollarına doğru indirdiklerinde Veyn’in ellerini harlanmış kömüre doğru uzattılar.
“Thalron inanışlarına göre günahlar ilk önce ellerden başlar,” dedi Veymor keskin bir sesle. “Çünkü aklımızın düşündüğünü ellerimiz gerçekleştirir. İlk önce cezalandırılması gereken ellerimizdir.”
Elim kalbime doğru gittiğinde muhafızlar Veymor’a doğru baktı ve Veymor saniyeler sonra bir kez daha başını salladığında muhafızlar, kurtulmak için çaba bile vermeyen Veyn’in avuç içlerini önündeki harlanmış cayır cayır yanan kömüre bastırdı. Dudaklarımdan tiz bir çığlık koptuğunda Nord’un aynı anda ağzımı kapatması bir oldu. Başımı iki yana sallayarak ondan kurtulmaya çalıştım fakat imkansızdı; bütün gücüyle beni susturmaya çalışırken gözlerimi Veyn’den ayıramıyordum.
İlk önce hiçbir şey hissetmemiş olacak ki Veyn’in yüzünde bir değişim olmadı fakat sonrasında yavaş yavaş titremeye başladığında ve gözlerini kapattığında çenesini acıdan sıktığını anladım. Bağırmamaya çalışıyordu ama acıyı hissediyordu hem de her hücresiyle. Çok daha fazla titredi, çok daha fazla canı acıdı ve en sonunda gözleri kapalıyken dudaklarından hırıltılı bir nefes döküldüğünde bütün vücudu titremeye devam etti.
Elleri harlanmış kömüre yaslı bir şekilde onu yakarlarken sonuna kadar direnmek ve başını dik bir şekilde havada tutmak istedi ama o ateşti; kimseyi yenemezdi ve kömürün bulunduğu yerden dumanlar çok daha süzülmeye devam ettiğinde Veyn’i canlı canlı yavaş yavaş yakacaklarını o an anladım.
Benim de gözlerim acıyla dolduğunda onunla beraber vücudum titriyordu fakat kalbimi parçalayan ve hatta orada paramparça olmama sebep olan Veyn’in en sonunda dayanamayıp acı dolu bir şekilde haykırmasıydı. Sesi, salonun duvarlarına çarpıp bize ulaştığında gözlerini açtı ve tavana doğru baktı fakat muhafızlar hâlâ onun ellerini bastırmaya devam ediyordu. Daha gür bir sesle haykırmaya devam ettiğinde gözlerinin katlanılmaz olan acıya daha fazla dayanamayarak dolduğunu gördüm; gözümden art arda yaşlar dökülürken hıçkırıklar dudaklarımdan fırlıyordu. Nord, daha sıkı bir şekilde ağzımı kapattığında onun da elinin titrediğini fark ettim.
Ne kadar acı çekerse çeksin hatta ne kadar haykırırsa haykırsın çırpınmadı, muhafızları engellemedi, ellerini çekmeye bile çalışmadı. Sadece bağırdı ama sesi öylesine acı doluydu ki, boğazıma oturan yumruyu yutkunmakta zorlanıyordum.
En sonunda Veymor, muhafızlarına bir el hareketi yaptığında muhafızlar Veyn’in ellerine baskı yapmayı bıraktılar ve elleri serbest kaldı. Havaya kaldırdığında ve avuç içlerine baktığında kan toplayan avuçlarını gördüm, yanık izlerini gördüm ve hâlâ titremeye devam eden vücudunu gördüm.
“Af diliyor musun, oğlum?” diye sordu Veymor sakin bir sesle.
Af dilemeliydi, bütün bunları yaparken planları arasında kendini yakmak var mıydı bilmiyordum ama ben daha fazla dayanamıyordum. Şimdi af dilemeliydi, her şeye son vermeliydi.
“Dilemiyorum,” dedi Veyn dişlerinin arasından zorlukla konuşarak.
Muhafızlar yeniden Veyn’in ellerini harlanmış kömüre bastırdıklarında bu kez hissettiği acı az öncekinden çok daha fazlaydı, görebiliyordum. Başı çektiği acıdan dengede durmakta zorlanırken dudaklarından hırıltılı nefesler dökülmeye devam etti ardından bir kez daha haykırdı. Bu kez daha gür bir şekilde. Başımı iki yana sallayarak Nord’un elinden kurtulmaya çalıştım ama bana izin vermedi. Veyn gözlerini açık tutmaya çalıştı fakat acıdan artık dengede duramadığında başı öne doğru düştü, muhafızlardan bir tanesi başını zorlukla kaldırdı. Salonun içine çok kötü bir koku yayıldığında Veymor, kendi oğlunu gözleri önünde yavaş yavaş yakıyordu; bu sevgisizlik değildi bu düpedüz acımasızlıktı, bu Veyn’in çaresizliğiydi.
Haykırışlar kısık nefeslere dönüşmeye başladığında Veyn’in başı muhafız tutmasa tamamen düşüyordu, Veymor bir kez daha muhafızlara eliyle emir verdi durmaları için.
Muhafızlar geriye doğru çekildiğinde Veyn’in vücudu onlar ellerini çeker çekmez öne doğru düştü, yüzüstü uzandığında yarım açabildiği gözleriyle Veymor’a doğru baktı ve ilk bakışlarında babasına bakarken bir sevgi kırıntısı aradığını gördüm. Yanağı yere yaslıydı, vücudu hareket bile etmiyordu sadece yarım gözlerle babasından bakışlarını ayırmıyordu.
“Af diliyor musun, oğlum?” dedi bir kez daha Veymor.
Veyn’in dudakları aralandı, konuşmak istedi fakat gücü yetmediğinde acıdan kusmaya başladı. Veymor ve diğerleri sakince olanları izliyordu fakat ben olduğum yerde titriyor, önümü göremeyecek kadar ağlıyordum. Veyn, öksürmeye başladığında doğrulmaya çalıştı ama o kadar zorlanıyordu ki yerde kıvranmaktan başka hiçbir şey yapamıyordu; yine de var gücüyle dizlerinin üzerine doğru kalkmaya çalıştığında bir kez daha başı öne doğru düştü.
“Af diliyor musun, oğlum?” diye sordu Veymor yine de yılmadan.
Veyn, kapalı gözlerini zorlukla açtı ve sonra yüzünde bir gülümseme oluştuğunda “Dilemiyorum,” dedi zorlukla. “Sen söyle, beni hiç mi sevmiyorsun, baba?”
Bu cümleler, dudaklarından çıkan son cümlelerdi. Yeniden kusmaya başladığında artık vücudu hiç olmadığı kadar sarsılıyor, elleri titriyordu. Avuç içleri yukarıya doğru baktığında yanmış etini gördüm, o kadar kötü durumdaydı ki onun çektiği acıyı ben çeksem çoktan ölmüş olacağıma neredeyse emindim.
Veymor, bir cevap vermek yerine yeniden eliyle muhafızlara emir verdiğinde bu kez muhafızlar Veyn’i kaldırmakla bile uğraşmadı, yüzüstü yattığı yerde çekiştirerek bileklerinden tuttular ve sonrasında bir kez daha o kömüre bastırdılar var güçleriyle. Veyn’in artık çığlıkları yoktu, hırıltılı nefesi yoktu, hiçbir şey yoktu. Cansız gibi yerde uzanırken muhafızlar onu hareket ettirmezse bir insan gibi bile görünmeyecekti.
Şarkı: Gladiator, Jann
Bu benim için son damlaydı. O an tek düşünebildiğim Veyn’in çektiği acı olduğunda Nord’un elini öyle bir ısırdım ki o çekene kadar bir an bile durmadım. En sonunda inleyerek elini çektiğinde Nord’u omuzlarından iteklediğim gibi tünelin girdiğimiz yerine doğru ilerlemeye başladım. Nord’un peşimden geldiğini hissedebiliyordum fakat umurumda bile değildi, yavaş yavaş geldiğim bu yolu dizlerime taşlar bata bata gözlerimde yaşlarla ilerlerken aklımdan tek bir şey vardı: Eğer bir bedel ödenecekse bu bedeli Veymor da ödeyecekti.
Rastgele bir köşeyi döndüğümde tünelin içinde sürünmeye devam ettim ve yeniden ardımda Veyn’in haykıran sesini duymaya başladım; bu daha fazla hızlanmama sebep olduğunda bulanık gören gözlerime rağmen tünele girdiğimiz o çıkışı görebildim. “Köksüz,” diye inledi arkamdan Nord. “Bekle beni.”
Onu duymamazlıktan geldiğimde avuç içlerim yerdeki taşlardan dolayı kanamaya başlamıştı fakat bu da umurumda değildi. En sonunda tünelin çıkışına geldiğimde kendimi hızlıca dışarıya attım ve koşmaya başladım var gücümle. Benden birkaç saniye sonra Nord’un da arkamdan geldiğini işittim ama dönüp bakmadım. Salona ulaşmak için hangi tarafa döneceğimi bilemeyerek etrafıma baktım ardından Nord’un “Bu taraftan,” dediğini işittiğimde bakışlarım ona döndü, gösterdiği tarafa doğru koşmaya devam ederken Veyn’in haykıran sesi yeniden kulaklarıma doldu fakat tam o esnada salonun kapısının önünde, muhafızlar tarafından zorla tutulan Nessa Thalron’u gördüm. Veyn’in bir planı vardı ama Nessa muhafızların engeline takılmıştı ve benim onu kurtarmam gerekiyordu.
Gözlerim irice açıldığında önümdeki duvarın arkasına doğru sindim ve Nord’un da hemen yanıma geçtiğini gördüm. “Nessa Thalron burada,” diye fısıldadım ona doğru.
Nord, başını eğip yeniden baktı ardından kaşları çatıldığında başını sallayarak bakışlarını bana çevirdi, neler olduğunu o da kestiremiyordu. Veyn’in haykırışları sustuğunda bu çok daha fazla korkmama sebep olmuştu çünkü haykırışları sessizliğinden daha iyiydi, her sessizlik canımdan bir kopuş demekti.
“Salonun başka girişi var mı?” diye sordum Nord’a.
İçimde tarifi olmayan bir ses belki de çok uzun zamandır duymadığım o ses bana sadece ‘Yap’ diyordu. Ne olduğu önemsizdi, yapmalıydım, bir adım başka bir adımı doğururdu fakat ben öylece sessiz kalacak bir kadın değildim.
“Arka kapı,” dedi Nord. “Ama orası da muhafızlar tarafından…”
Devam etmesini bile beklemeden oraya doğru koştuğumda Nord arkamdan beni takip etmeye devam etti; nefes nefese kalmıştım ama neyse ki arka kapının önüne geldiğimde iki muhafızın orada beklediğini gördüm. Nord’a baktım ve sonrasında dudaklarımdan sadece “Bana yardım edecek misin?” döküldü.
Hayır derse ona kızmazdım, bunu çok iyi biliyordum çünkü o, hiçbir şeye karışmak istemiyordu fakat Nord, birkaç nefes aldıktan sonra “Evet,” dedi sadece. “Muhafızları alt etmene yardım edeceğim.”
Belli belirsiz gülümsedim ve sonrasında muhafızların olduğu yere doğru döndüğümde belimdeki hançeri çıkarıp keskin bir nefes verdim. Kendi içimde üçe kadar saydıktan sonra üçüncü saniyede yerdeki bir taşı alıp ileriye doğru attım. Muhafızlar bir anlık afalladığında ve bakışlarını sesin geldiği yöne doğru çevirdiklerinde bir tanesi, eliyle kendini işaret ederek karanlığa doğru ilerlemeye başladı ve diğer muhafız sırtı bize dönük bir şekilde onun arkasından baktı.
Nord’la sadece birkaç saniye göz göze geldik, o birkaç saniyenin ardından bir an bile düşünmeden öne doğru atıldığımda muhafızın arkasını dönmesiyle aynı anda hançeri sertçe ve bütün gücümle kalbine doğru sapladım. Eli havada öylece kalan muhafızın zırhın arkasındaki gözleri, gözlerime uzun uzun baktı ve sonra ilk önce dizlerinin üzerine çöktü ardından yüzüstü yere düştüğünde bakışlarım kapıya doğru döndü. Muhafız ölmüştü.
Nord gelecek miydi, bilmiyordum ama tam o sırada, Nord’un bana doğru yaklaşan diğer muhafızın arkasından çıktığını ve sonrasında elindeki hançerle muhafızın boynunu kesmesi gözlerimin önünde gerçekleşti. Diğer muhafız da Nord’un ayaklarının dibine düştüğünde Nord’la çok kısa bir an birbirimize gülümsedik; bu gülümseyiş aramızdaki o dostluğun başlangıcıydı, bunu çok iyi anlamıştım.
Düşünme, dedim kendi kendime. Yap. Her ne gerekiyorsa onu yap.
Tam o anda arka kapıyı sertçe açtığımda ve oradaki insanların bana dönüp bakmasına fırsat bile tanımadan öne doğru atıldığımda ilk gittiğim yer Veymor’un arkası oldu çünkü o kördü, hiçbir şeyi göremediği gibi en son kaçacak kişi de o olurdu.
Din İnsanlarından bazıları beni gördüğü an ayağa kalktıklarında Maris’in dudaklarından sadece “Yüce Veymor,” kelimesi döküldü fakat bunu söylediği anda aslında geç kalmıştı, tahtın arkasına geçip Veymor’un başını geriye yatırmam ve boynuna keskin hançeri dayamam aynı anda oldu.
Etrafı buz gibi bir sessizlik kapladığında bakışlarım yerde yüzüstü uzanan Veyn’e doğru çevrildi, yarı kapalı gözlerinin ardından bana bakarken gülümsemeye çalıştı fakat o kadar zorlandı ki bu kalbimin daha fazla acımasına sebep oldu. Konuşmak için dudakları aralandı ama yeniden öksürmeye başladığında hareket bile edemiyordu.
En sonunda, sadece dudaklarını oynatarak “Beni kurtardın,” dediğini fark ettim. Beni kurtardın. Çünkü ona onu kurtarmayacağımı söylemiştim, ne büyük yanılgıydı. Onun için her şeyi yapabilirdim.
Hırsla burnumdan nefesimi verdikten sonra Veymor’un kafasını biraz daha geriye yatırdım ardından hançeri biraz daha yaslayarak “Beni tanıdın mı Yüce Veymor?” dedim keskin bir sesle. “Ben Liora Valenka’yım ve hiç ummadığın zamanda bir nefes gibi arkanda olacağımı sana söylemiştim.”
Fakat tam o anda, ben de sırtımda bir hançerin sivri ucunu hissettiğimde vücudum kaskatı kesildi, bu kişi Maris’ten başka kimse değildi çünkü omzumun üzerinden geriye doğru baktığımda onun sarı saçlarını seçebiliyordum. “Hançerini indir,” dedi dişlerini sıkarak. “Yoksa seni öldürürüm.”
O an korkuyu hissediyor muyum, diye kendi kendime düşündüm. Hayır, korku yoktu. Birazcık bile yoktu, öyle ki, günler sonra kendimi ilk kez bu kadar canlı hatta bu kadar olması gerektiği yerde hissediyordum. “Eğer şimdi öleceksem,” dedim gülümseyerek. “Tek başıma gitmeyeceğim, yanımda Veymor’u da götüreceğim. Şimdi çekinme, sapla o hançeri, ölümden asla korkmuyorum.”
Bir anlık Maris’in duraksadığını hissettim fakat benim yüzümdeki gülümseme daha fazla genişlediğinde uzun zaman sonra ilk kez Morna’nın kanını damarlarımda hissediyor gibiydim; ben bu kadındım, her şeye rağmen, canım uğruna intikam yemini ettiğim her şeyin bedelini ödetecektim.
Önümde muhafızlar duruyordu, Maris arkamda hançerini bana dayamıştı fakat gözlerim, yerde yüzüstü yatan Veyn’den bir an bile olsun ayrılmadı. Veymor, keskin bir nefes verdiğinde hançerin keskin tarafını yavaşça kaydırdım ve boynunda kesik açılmasına sebep oldum; Veymor’un dişlerini sıktığını fark ettim. “Tek bir hareketimle senin nefesini keserim,” dedim kulağına doğru. “Bu yüzden Liora Valenka ne emrediyorsa onu yapmak zorundasın, bana itaat edeceksin.”
O an Veymor’un yerinde ben olsam gururum uğruna ölmeyi bile göze alacağımı fark ettim; aynı cesaret onda var mıydı, bilmiyordum fakat aldığı keskin öfkeli nefesler ve yumruk yaptığı elleri bana aksini söylüyordu.
“Ne,” dedi dişlerinin arasından. “Ne istiyorsun?”
Çenemi havaya kaldırdım ve sonrasında “Kapıdaki muhafızlarına emir ver,” dedim zorlukla nefes aldığı boynuna biraz daha hançeri yaslayarak. “Nessa Thalron içeriye girecek.”
Maris’in nefesi enseme çarpıyordu, aslında ölüm, bir nefes kadar yakındı demek yanlış olmazdı. Şu an dikkatimin dağılması, bir muhafızın yaptığı darbe veya Maris’in Veymor’u bile umursamayıp bana hançeri saplaması bu hayattan ayrılmama sebep olurdu fakat benim için geçerli bir ölüm sayılırdı; hem kendi gururumla, hem de Veyn için ölebilmek benim için bir şeref nişanesiydi ve bu ana kadar gözümü onun uğruna, Veyn uğruna bu kadar kararttığımı bilmiyordum.
Veymor, yutkundu ve sonrasında muhafızlarına doğru “İçeri alın,” diye mırıldandı.
“Bağır!” dedim kulağına doğru.
“İçeri alın!” dedi Veymor muhafızlarına. Bir tane muhafız hızlı adımlarla koşup ön kapıya gitti ve Nessa Thalron’u tutulduğu yerden ayırıp salona doğru getirdiğinde Nessa’nın gözleri ilk önce oğluna kaydı, ona doğru bir adım atmak istedi fakat sonrasında beni ve Veymor’u gördüğünde gözleri irileşti, gördükleri karşısında vücudu neredeyse buz kesmişti.
Saniyeler sonra en sonunda Nessa, yerde yüzüstü yatan oğluna doğru ilerledi ve onu omzundan tutup kaldırdığında Veyn’in yarı baygın olduğunu gördüm; bunu görmek öfkemi harladığında hançer tutan elim bile titredi fakat isabet alamayacak gibi değil, aksine tam isabetine denk getirecek gibi.
“Bu yaptığına pişman olacaksın,” dedi Veymor ağzının içinde.
Gülmeye başladığımda Veymor’un çenesini daha fazla kavradım ve başı geriye doğru yatarken kulağına yaklaşıp “Benden oğlunu öldürmemi istedin,” dedim diğerlerinin duyabileceği şekilde. Hemen yan tarafta korkuyla olanları izleyen Din İnsanlarının kaşları kalktığında arkamdaki Maris’in bile nefesinin kesildiğini hissettim. “Bu da Thalron yasaları gereği yasaktı, öyle değil mi?”
Nessa’nın gözleri yavaşça yeniden bana doğru döndüğünde Veyn’in avuç içleri yanık içindeydi ve yarı açık bakışları benden ayrılmıyordu; acıyı hissettim, şefkati hissettim ve kalbimin en derinlerinde öyle yoğun bir duygu hissettim ki Veyn için her şeyi yapabileceğimi o an anladım.
“Buradayım,” dedi en sonunda Nessa. “Çünkü beni de öldürmeye çalıştın, bu da Thalron yasalarına göre yasaktı.”
Fakat hiçbir şey bu kadarla sınırlı kalmadı.
Tam o anda, arka kapıdan içeriye muhafız ordusu girmeye başladığında irkilerek Veymor’un başını kendime biraz daha çektim, sanırım Veymor’u korumak için gelmişlerdi ve buradan ölü çıkacaktım ama sadece ölen ben olmayacaktım; Veymor’u da yanımda götürmek için kendi kendime yeminler ediyordum.
Ama beni bozguna uğratan bütün muhafızların en ortasında Liten’i görmekti, neredeyse onu gördüğümde ağlayacaktım. Neredeyse. Fakat bunun yerine onun gözlerinin içine bakmaya devam ettim; o gelmişti, o en sonunda bizim yanımızdaydı. Liten’in varlığı bile kalbimin ferahlamasına sebep olmuştu, kaybedeceksek de onunla beraber kaybetmeyi yeğlerdim.
Liten yanındaki muhafızlara doğru baktı ve sonrasında Veyn’e. Çenesi kasıldığında gözlerindeki hem şefkati hem de öfkeyi gördüm hemen sonrasında ise büyük adımlar atıp Veymor’un muhafızlarının karşısına doğru geçti, onunla beraber diğer muhafızlar da aynısını yaptığında Liten başını eğerek bana selam verdi ardından ellerini önünde birleştirdi itaatle. Bu hareketinin ardından Veyn’in bütün muhafızları da benim için itaat ettiklerinde Liten tek nefeste “Emrindeyiz, Yüce Valenka,” diye bağırdı. “Yüce Veyn’in muhafızları artık büyük bir itaatle size de sonsuz bir şekilde bağlıdır.”
Tek bir nefes verdiler, ellerini kalplerinin üzerine koydular ve muhafızlar tek dizlerinin üzerine çöküp bana saygı gösterdiklerinde o an sadece Liora Valenka’ydım. Bir Valenka’ydım.
Bakışlarım yavaşça o üst pencereye doğru döndüğünde muhafızları gönderen kişinin Nord olduğunu anladım; orada bir gölge vardı ve izlemeye devam ediyordu. Nord bize yardım etmişti.
Yeniden önüme döndüğümde biz artık en azından bu salonun içinde güçsüz tarafta değildik, Veymor’la eşittik.
Tam da bu yüzden dudaklarımdan “Af diliyor musun Veymor?” döküldü. “Oğlunu öldürmek istediğin için.” Sessiz kaldı, öyle bir sessiz kaldı ki bu sessizliği bile gülmeme sebep oldu. “Dilemiyor musun?” diye sordum ve sonrasında Liten’e bir baş hareketi yaptım. “Kömürü buraya getirin, şimdi sıra senin günahlarından arınmanda. Hatırlatmak gerekirse, yeniden söyleyeyim, ben Liora Valenka. Evet, Valenka, soyunu bitirmek istediğin o kadınım ve ne senden ne de Thalron’dan korkmuyorum.”
…
Öhömmm öhöömmm… Hahahaaahha… Efenim itiraf etmek gerekirse zurnanın zırt dediği bölümlere yaklaşıyoruz, söylemek istedim ve bu bütün karakterler için geçerli. Ben ilk önce her şeyi yavaş yavaş işlerim ardından bi bakarsanız konu nerelere gelmiş. Her bölüm yavaş okuyun, detaylara dikkat edin dediğim her şeyi tek tek göreceksiniz.
Teorileriniz?
Paragraf Yorumları