Keyifli Okumalar!
Şarkı: Arcanine, Ursine Vulpine
Kaybolduğumu hissediyordum, Thalron’a geldiğimden beri üstelik. Hem doğrularımı kaybetmiştim, hem aklımı, hem de kalbimi ve bu kayboluşun sonucunda ya tamamen kendimi de kaybedecektim ya da her şey son bulduğunda bambaşka birisine dönüşüp bu savaşı kazanacaktım.
Burada güçlü kalabilmek, her ne olursa olsun yola devam edebilmek her şeyden çok daha zordu. İlk önce buraya zorla getirilmiştim, Veyn tarafından. Eskiden Veyn, şimdi artık adı bile yoktu çünkü tamamen kendisinden vazgeçmişti.
Sonrasında buradan gidebilmek için yollar bulmaya çalışmıştım ama Thalron öyle bir yerdi ki, kaçmak istediğin her an bir bataklık gibi seni içine çekiyordu ve en sonunda tercih edebileceğin iki yolun kalıyordu: Thalron için savaşmak veya Thalron’a karşı savaşmak.
Ben ikinci yolu seçmeye karar verdiğimde bunun hiçbir şekilde kolay olmayacağını biliyordum çünkü savaştığım sadece tek bir insan değildi, savaştığım koskocaman bir iradeydi, savaştığım bana nefretle bakan gözlerdi, savaştığım değişmeyecek olan düşüncelerdi. Güçlenmem gerektiğini biliyordum ama nasıl güçlenmem gerektiğinin yolunu bile bulamıyordum; güven benim için ince bir ipin üzerinde yürümek gibi olmuştu.
Ve bütün bunların ortasında kalbimin seçtiği yol, Veyn’in kalbiydi. O Veymor’un oğluydu, Veyn isminin anlamı kurucunun oğlu demekti ve bu iradeyle büyümüş, yirmi yaşına kadar bir kaleye kapatılmış, dünyadan bihaber bir şekilde asker olarak yetiştirilmişti. Onu gördüğüm ilk gün bile ona karşı bir nefret hissetmemiştim ama şimdi ona dönüp baktığımda kalbimin göğüs kafesimi kıracak kadar hızlı atması da planlarım içinde değildi.
Alva ve Ravna bir konuda haklıydı; bütün bu savaşın ortasında, her ne kadar kabul etmesem de zaafıma dönüşen Veyn, benim en büyük çıkmazlarımdan birisi olmuştu. Düzen, irade, inanç; hepsi hep beraber bizim yan yana bile olmamıza karşıydı ama ikimiz inatla yan yana kalmaya devam ediyorduk. Ben onun düşüncelerini değiştiremiyordum, o ise benim düşüncelerimi.
Bir gün Thalron ya ikimizi mahvedecekti ya da biz birbirimizi mahvedecektik; bu tek yol gibi görünüyordu.
Karşımda dikilen muhafız ordusuna bakarken bunları düşünmek pek akıl karı değildi. Elleri bağlı bir şekilde bir suçlu gibi karşımızda dikilen Ravna, gözlerini ayırmadan beni izliyordu ve ileride, çok ileride Veymor ve yanındaki Olaf’ın bakışları bizim olduğumuz yerden bir an bile olsun ayrılmıyordu.
Veyn’in muhafızları etten bir duvar gibi önümüze geçmeye başladığında korkuyu hissediyor muyum, diye sadece birkaç saniye düşündüm fakat korkuyu hissetmiyordum. Thalron öyle bir yerdi ki, korkuyu hissettiğin zaman çok daha büyük bir korku elbet gelip seni buluyordu ve ben burada geçirdiğim zamanlarda öylesine büyük hasarlar almıştım ki artık korku hissedemeyecek kadar uyuşmuştum.
Veyn, çenesini havaya kaldırdığında ve ellerini arkada birleştirdiğinde bütün muhafız ordusuna karşı dimdik durmaya çalıştı. Belki Tanya’ya kan verildiği için buradalardı, belki de Köksüzlere bütün kuralları hiçe sayıp yardım ettiğim için ve belki de sadece yan yana kalmaya devam ettiğimiz için.
O an emin olduğum tek bir şey vardı, eğer Veyn’in seçtiği yol sadece kendisi olsaydı bütün bunlar başına gelmeyecekti; o beni de seçtiği için bütün Thalron’un ve babasının nefretini kazanmıştı.
Fakat bakışlarımı ona çevirip baktığımda yemyeşil gözlerinde kendinden eminlikten başka hiçbir şey görmedim; onda da herhangi bir korku yoktu ve hatta sanki yaşanacak her şeye hazırlıklı gibiydi.
Veymor’un muhafızlardan bir tanesi öne doğru bir adım attığında elim yavaşça belimdeki hançerime doğru gitti ama muhafız bu hareketimi görse bile aynı şekilde karşılık vermedi. Bakışları benim üzerimde gezinirken Veyn’i görmezden geliyor gibiydi, şu an asıl olan ben gibiydim.
“Köksüz,” dedi muhafız baskın bir sesle, gözlerimin içine bakarak. “Yüce Veymor, sizi yanına davet ediyor.”
Kaşlarım çatıldı, bu kadar sakin bir emir beklemediğim için bakışlarım yeniden Ravna’ya doğru döndü; onun da bakışlarında korku yoktu fakat duruşundaki tereddüt sorgulamama sebep olmuştu.
“Neden?” dedi Veyn, diğer taraftan oldukça net bir sesle.
Muhafız, Veyn’in söylediğini duymazdan geldiğinde Korven’in hemen arkamdan öne doğru bir adım attığını gördüm, yanıma geçtiğinde bu beni korumak istiyormuş gibi görünmesine sebep olmuştu ama asıl neden Veyn’e karşı benim yanımdaki varlığını göstermekti.
“Köksüz,” dedi bir kez daha muhafız. “Hemen bekleniyorsun.”
Dudaklarımı ıslattığımda ve gözlerimi kıstığımda “Ya gelmeyi kabul etmezsem?” diye sordum. Tam o esnada Köksüz kalesindeki insanların da yavaş yavaş kapıdan çıktığını ve olanları izlediğini gördüm. Tuhaf bir şekilde bazılarının gözlerinin içinde bana karşı bir nefret yoktu hatta minneti seçebildiğime bile emindim.
“Eğer gelmeyi kabul etmezsen, Ravna Valenka için yok edilme emri verilecektir.” Kaskatı kesildim, gözlerim ağır ağır Ravna’nın olduğu tarafa doğru yeniden döndü.
“Ravna Valenka yok edilmek için hiçbir suç işlemedi,” dediğimde bu söylediğime kendim bile inanamıyor gibiydim.
Muhafız, zırhının arkasından gözlerini kıstı ve bakışlarından kendinden emin bir ifade geçti. Ravna ise yavaşça başını önüne doğru eğdi. Tanya’ya kan verdiğini mi öğrenmişlerdi? Eğer öyle olmuş olsaydı şu anki tavırlarının daha farklı olacağına neredeyse emindim, başka bir şeyler vardı. Bilmediğim ve belki de hiç bilmeyeceğim başka bir şeyler vardı.
Bakışlarım Veyn’e doğru döndüğünde onun da bana baktığını gördüm; yeşil gözlerinde hâlâ korku yoktu ama bir şeyleri sorguladığı fazlasıyla açıktı. Öyle ki, tek kaşını havaya kaldırdığında kendi içindeki sorgusu bir türlü bitmiyor gibiydi.
“Liora Valenka tek başına gelmeyecek,” dedi Veyn, gözlerini benden ayırmazken. “Onunla ben de geleceğim.”
Muhafız yeniden onu duymazdan geldi. Sanki ona adeta hiç kimse olduğunu haykırıyormuş gibi görmezden geldiğinde bir Köksüz’den bile daha değersiz olduğunu o an anladım. Her şeyini kaybettiğini söylerken onu anlıyordum evet ama tam şu an hiçbir şey olduğuyla en net şekilde yüzleşiyordum.
Bir kez daha Ravna’ya döndüğümde onun yok edilişinin benim dudaklarımdan çıkacak birkaç kelimeye bağlı olmasına o an tahammül edemedim. Ona karşı bir bağ hissetmiyordum hatta içimde bir yerlerde ona karşı sevgimi bile bulamıyordum ama her ne olursa olsun onu koruma dürtümün önüne geçemiyordum, üstelik onun beni kurtardığı bir zaman olmuştu. Kayboluşumda ne kadar hakkı olursa olsun, o annem olduğu için değil, başka bir Valenka’nın yok edilişine izin vermek benim gururumu hiçe saymak demek olduğu için bunu kabul edemezdim.
Yutkundum ve öne doğru bir adım attığımda Veyn’i arkamda bıraktım. “Gidelim.”
Tam o esnada Veyn’in tarafındaki iki muhafız da benimle beraber adım attığında, Veymor’un muhafızı eliyle onları durdurdu. “Yalnız geleceksin, Köksüz.”
Alayla gülümsedim. “Bu kabul edilemez,” dediğimde Veyn’in de öfkelendiğini görebiliyordum.
Veymor’un muhafızı hızlı bir şekilde devam etti. “Şu an buradaki herkes, senin Veymor’un yanına gideceğine şahit,” dedi başını sallayarak. “Eğer geri dönmezsen Veymor, kendi iradesini hiçe sayacağına söz veriyor ve bugün canın üzerine kanı üzerine yemin ediyor.” Arkamızda bizi izleyen Köksüzlere doğru baktı muhafız. “Buna herkes şahit mi?” diye sordu. Köksüzler başını salladığında muhafız yeniden bakışlarını bana çevirdi.
Burada herkesin önünde beni davet etmişti çünkü eğer başıma bir şey gelirse bunu Veymor’un yaptığına herkes emin olacaktı; tam da bu yüzden benimle yalnız görüşmek istediği için böyle bir yol denemişti. İçimden bir ses, canımla şu an için hiçbir derdi olmadığını söylüyordu şayet olsaydı, bu görüşmeyi bu şekilde gerçekleştirmezdi, çok iyi biliyordum.
Omzumun üzerinden arkama doğru baktığımda ilk önce bana bakan Köksüzlerle göz göze geldim, hemen sonrasında Veyn’le. O da canımın bir tehlikede olmadığına emin gibiydi çünkü Veymor birine zarar vereceği zaman bunu adını göstererek değil, başka birinin adının arkasına saklanarak yapardı, bunu çok iyi biliyordu.
Veyn’in yeşil gözlerine olduğundan daha uzun bir süre baktım. Ne hissettiğini ya da ne düşündüğünü bilmiyordum ama benim gitmemden başka hiçbir çarem de yoktu, o da bunun farkındaydı. Fakat neden yalnız gidiyordum, buna bir cevap bulamıyordum. Öyle ki Veyn de buna bir yanıt bulamamış olacak ki sorgulayan bakışlarla muhafızları izliyordu.
Yeniden önüme döndüğümde bakışlarımı muhafıza doğru çevirdim ve bir kez başımı aşağı yukarı sallayıp öne doğru bir adım daha attım. Benimle beraber Korven de ilerlediğinde muhafız onu durdurmadı. Muhafız ordusu önümü açtığında ve onların açtığı yoldan yürümeye başladığımda hemen yanımda Korven de benimle birlikteydi ve Veymor’la Olaf artık yerinde bile durmuyordu.
Her adım atışımda arkamda kalan gözlerin sırtımdaki varlığını hissedebiliyordum, en çok da Veyn’in. Ravna adımlarca ileriden aynı şekilde yürümeye devam ediyordu, o da bizimle birlikte geliyordu. Gökyüzü koyu maviydi, geceden hemen sonrası, gündüze oldukça uzak bir gökyüzüydü. Yağan karlar neredeyse dize kadar gelecek kadar fazlaydı ama benim yavaş yürüme sebebim bunlar değildi, yavaş yürüyordum çünkü ilk kez ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum.
Muhafızların bizi Veymor’un kalesine doğru götürdüğünü anladığımda Ravna, elleri önünde bağlı, sırtı bize dönük, başı öndeydi. “Korkmamalısın,” dedi hemen yanımdaki Korven ve sessizliği bir çekiç darbesiyle yok etti.
“Korktuğumu da nereden çıkardın?” diye mırıldandığımda kaşlarım çatıldı. “Sadece neler olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
Korven, hiç tereddüt etmeden, “Yüce Veymor seninle ilk kez konuşmak istedi, Liora,” dedi ve hızlı bir şekilde ters bakışlarla ona döndüğümde onun bakışlarında umut ışığı olduğunu gördüm. “Belki de artık Valenkaları kabul etmesi gerektiğini düşünüyordur, kim bilir?”
Gözlerimi devirdiğimde ve yeniden önüme döndüğümde aylar önce yanımda Korven varken güvende hissediyordum fakat şimdi güven duygusu hiçbir şekilde kalbime uğramıyordu. Ona cevap bile vermek istemedim, dakikalar önce yaptığı konuşma hâlâ aklımdan silinmiyordu. Beni, ona karşı olan çocukça hislerimden vurmuştu ama bunu yaparken düşünemediği tek bir şey vardı; o zamanlar bile bunun farkındayken beni görmezden geldiğini bana itiraf etmişti. Şimdi neden böyle bir konuşma yapma gereği duymuştu?
Korven’e karşı duyduğum hisler, çocukken dinlediğim masallarda kendime bir prens arayışımdan başka hiçbir şey değildi. Svalbard’da hayallerime dahil edebileceğim tek kişi Korven’di, öyle ki, ne kadar çabalarsam çabalayayım onu bile bir süreden sonra o prensler gibi hayal edememiştim. Sadece o duyguyu merak etmek ve o duyguyu yaşamak istemekten ibaretti fakat Veyn’i tanıdıktan sonra bunun zaten kocaman bir aptallık olduğunu anlamıştım.
Hisler, arayışla bizi bulmazdı; hisler kalbimizden gelirdi, Veyn dinlediğim o masallardaki prens değildi sadece, Veyn benim kendime ait masalımın da baş karakteri olmuştu.
“Az önce söylediklerimin seni kızdırdığının farkındayım,” dedi Korven kısık bir sesle. “Fakat sana bazı gerçekleri göstermem gerekiyordu, kim olduğunu ve…”
“Ben kim olduğumu biliyorum, Korven,” dedim sert bir sesle, lafını yarıda keserek. “Ve sen hiçbir zaman benim kalbimdeki o adam olmadın, olmayacaksın da. Çocukken dinlediğim masallarda bir prense ihtiyacım vardı çünkü o harika duyguyu merak ediyordum ve senden başka kimse yoktu fakat en garibi de ne biliyor musun? Kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, sen o adam da olamadın hiç.”
Korven, yüzüne tokat yemiş gibi kaskatı kesildiğinde mavi gözlerinden anlayamadığım bir duygunun geçtiğine şahit oldum. “Onu tanıdın ve her şey değişti, öyle mi?” dedi Veyn’i kastederek.
“Veyn beni başka bir masalın içine dahil etmedi, kendi masalımın içindeymiş gibi hissettirdi,” dedim net bir sesle, Korven’in gözlerinin içine bakarak. “O benim dinlediğim masallardaki prens değildi, ben onunla yeni bir masalın içinde gibi hissettim.” Bir an bile susmadan devam ettim. “Ve en tuhafı da ne biliyor musun? Bu bir masal olmasa bile onunla birlikteyken çoğu zaman bir masalın içindeymiş gibi hissediyor olmam. En kötü zamanlarda bile.”
Korven öfkeyle nefesini verdiğinde ve dişlerini sıktığında bakışlarını önüne doğru çevirdi. Aldığı keskin nefesler bütün öfkesini adeta bana haykırıyordu. “Kendini kandırıyorsun, Liora. Ya da o seni kandırıyor, bilmiyorum.”
Ağzımın ucuyla gülümsediğimde “Kendimi kandırdığım zamanlar, senin bir prens olduğunu düşündüğüm zamanlardı,” diye yanıt verdim. “Bu en büyük aptallığımdı.”
Sessizlik oluştu. Ona bakmıyordum ama yüzümü izlediğini çok iyi biliyordum. Kendini daha fazla tutamadığını hissettiğimde öfkeyle “Onun ne kadar tehlikeli birisi olduğunun farkında bile değilsin,” diyerek adeta tısladı.
“Farkındayım,” dedim hızlı bir şekilde.
“Ve ne kadar kalpsiz,” diye devam etti.
“Farkındayım.”
“O halde Liora?” dedi ısrarla. “O halde bunu neden kendine yapıyorsun?”
Bakışlarıma ona çevirdim. “Çünkü onun her şeye rağmen insan kalan tarafını sadece ben görebiliyorum.”
Korven durmaksızın devam etti. “Bir gün o tarafının da olmadığını göreceksin çünkü senin bu nefret ettiğin düzenle büyüdü. Merak etme o zaman her ne olursa olsun, ben yine de yanında olacağım.”
Söylediklerini duymazdan geldiğimde neredeyse Veymor’un kalesinin olduğu yere gelmiştik. Son bir kez arkamı dönüp baktığımda Veyn’i bıraktığım yerde göremedim fakat Köksüzler hâlâ benim gittiğim yöne bakmaya devam ediyordu. Birkaç adım sonra muhafızlardan bazıları durduğunda beni yürüten muhafızlar kaleye doğru ilerlemeye devam etti. Duran muhafızların Ravna’nın etrafını sardığını fark ettim, onlar artık ilerlemiyorlardı.
“Neden o da bizimle gelmiyor?” diye sordum önümde yürüyen muhafıza doğru. Elbette ki bir cevap vermedi, hemen yanından geçtiğim Ravna ise gözleriyle beni takip ederken sadece bir kez başını aşağı yukarı salladı.
Saniyeler sonra kaleden içeriye girdiğimizde önümde tam beş muhafız yürüyordu, hemen yanımda ise Korven vardı. Büyük merdivenlere doğru ilerlediklerinde Veymor’un kalesinin ihtişamı karşısında bir kez daha şaşkınlığımı gizleyemedim. Her yer altın detaylarla süslenmişti, kalesi bile aslında Veyn’den nasıl da ayrı bir kişi olduğunu bana gösteriyordu.
Hayır, Veyn, Veymor’a benzemiyordu ve benzemeyecekti de.
Merdivenin son basamaklarına geldiğimizde muhafızlar beni yolun devamındaki kapıya doğru yürütmeye devam ettiler; iki muhafızın önünde beklediği kapıyı gördüğümde Veymor’un içeride olduğuna emindim. Adımlarım yavaş yavaş duraksadığında kapıdaki muhafızların bakışları bize doğru döndü ve sonrasında Korven’e dönerek “Köksüz tek başına içeriye girecek,” dedi bir tanesi.
Korven’in adımları teklediğinde buna karşı gelemeyeceğini bilemiyordu ama göz göze geldiğimizde onun bakışlarındaki korkuya şahit oldum. Her ne olursa olsun, Veymor’dan korkan tarafını gizleyemiyordu, belki de onu yöneten tam olarak bu korkuydu.
Kapının tam karşısına geçip çenemi kaldırdığımda belimdeki hançerimi elimle yokladım fakat muhafız, sanki bu anı bekliyormuş gibi, “Hançerin,” dedi elini öne uzatarak.
“Hayır,” dedim direkt. “Onu size vermeyeceğim.”
“Yüce Veymor’un karşısına bu şekilde çıkman yasak.” Muhafızın sesinde keskin bir emir vardı. Elini daha fazla öne uzattı. “Hançer.”
Dişlerimi sıktığımda derin bir nefes verdim ve sonrasında belimdeki hançeri çıkarıp muhafızın avcunun içine bıraktım. Başını sadece bir kez aşağı yukarı salladığında ikisi de yolumu açtı ve sonrasında kapının önündeki çanı bir kez çaldılar. Birkaç saniye sonra içeriden Veymor’un sesi yükseldiğinde muhafızlardan bir tanesi ağır tahta kapıyı açtı, kapının topuzu ise altındandı.
Kapı açıldığı anda ilk önce karşıma devasa bir masa çıktı, masa Veyn’in dairesindeki gibi bir yemek masası değildi, sandalyeler yoktu fakat öylesine büyüktü ki, masanın hemen arkasında Veymor tek başına oturuyordu.
Veymor’un hemen yan tarafında ise ayakta duran kişi Olaf’tı.
Onu gördüğüm anda kaşlarım çatıldı fakat Olaf’ın beni gördüğüne öfkelendiğini hissetmedim, aksine yine her ne olursa olsun saygılı bir şekilde başıyla selam verdiğinde içeriye doğru birkaç adım attım; ben içeri girdikten sonra kapı sert bir şekilde kapandı.
O an içeride sadece üç kişiydik; ben Veymor ve Olaf. Şu an canımı almaya kalksalar onları engelleyecek hiçbir şey yoktu fakat ben yine de korkuyu hissetmiyordum.
Başımdaki başlığı geriye doğru attığımda saçlarım omuzlarımdan döküldü ve Olaf’ın bakışlarının saçlarımda oyalandığını gördüm, Veymor ise kör olduğu için hiçbir şey göremiyordu ama baktığı yön, benim tarafımdı. Eliyle önünü gösterdiğinde beni biraz daha yaklaşmam için davet ettiğini anladım ama dairenin tam ortasında durduğumda gözlerimi odanın içinde gezdirmeden duramadım.
Odanın içinde büyük dolaplar vardı, dolapların içinde ise birçok kitap. Bazılarının dili bizim konuştuğumuz dille aynıydı fakat bazılarını tanımıyordum. O kadar çok kitap vardı ki, bütün yasakların olduğu bu yerde Veymor bir tek kendisine yasaklar koymamış gibiydi. Öyle ki, bir dünya haritası, tam duvarına asılmıştı ve bazı yerlere daireler çizilmişti. Bir resim yoktu hiçbir yerde ama bomboş bir tuval odanın köşesinde duruyordu. Veymor’un oturduğu yerin hemen arkasında kocaman pencere, gökyüzünü kucaklıyormuş gibi hissettiriyordu.
Düşündüğümden daha uzun süren bir sessizlik oluştuğunda gözlerimi odanın içinden ayırdım. Veymor, “Raflardaki kitaplara mı bakıyorsun?” diye sordu beni şaşırtarak. “Hepsini tek tek okudum ve birçoğu da kütüphanemde hâlâ durmaya devam eder.”
Kaşlarım çatıldığında Olaf’ın ağzının ucuyla gülümsediğini gördüm. “Burada ne işim var?” diye sordum net bir sesle.
Veymor söylediğimi duymazdan gelerek benim bulunduğum yere bakmaya devam etti. “Bütün bu kitaplar, bana dünyayı anlattı,” dedi sakin bir sesle. “Her kültüre, her inanışa ve dünya üzerindeki her yere hakimim.” Bakışlarımı yeniden kitaplara doğru çevirdim. “Seneler boyunca süren bütün savaşları ezbere bilirim, kıtlıkla kaç insanın öldüğünü ve hastalıktan kaç insanın telef olduğunu.” Bakışlarımı yeniden ona çevirdiğimde onun da yüzünde silik bir tebessüm oluştu. “Ve öğrendiğim her şey, bana hangi konularda yanlış yapmamam gerektiğini gösterdi, Valenka.” Bana Valenka diyordu, bu da bir kabullenişti.
Söylediklerine hiçbir cevap vermeyerek “Burada ne işim var?” diye sordum bir kez daha.
Veymor bu kez daha geniş bir şekilde gülümsediğinde önündeki çelik bardağından birkaç yudum aldı ve yeniden masasına koyarken “Thalron’u seneler önce kurduğumda…”
“Thalron’u sen kurmadın,” dedim net bir sesle lafını yarıda kesip.
Fakat Veymor, söylediğimi duymazdan geldi. “Thalron’u seneler önce kurduğumda onu öyle bir düzene oturttum ki, okuduğum, gördüğüm ve duyduğum hiçbir yere benzememesi için çaba sarf ettim. İnsanları ilk önce sınıflara göre ayırdım çünkü bu dünya üzerinde eğer insanlar sınıflara göre ayrılmazsa nasıl bir kargaşa çıkacağını tarih kitaplarında okudum. Sonrasında o sınıfları adaletli bir düzenle ilerletmek için kanlarına göre ayırdım, yüzyıllardır süregelen bir gerçeklik vardır ki, insanın kanı, onun itibarını, geçmişini ve soyunu temsil eder…”
“Bana bunları neden anlatıyorsun?” diyerek bir kez daha lafını yarıda kestim.
Veymor’un yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silindi ve kirpiklerinin arasından direkt gözlerimin içine baktı sanki görebiliyormuş gibi. “Çünkü seninle bir anlaşma yapmak istiyorum, Valenka.”
Buna karşı şaşkınlığımı gizleyemediğim için kaşlarım havalandı ve bunu Olaf gördü ama aldırış etmedim. Alayla güldüğümde “Benimle anlaşma yapmak mı?” diye sordum. “Ölmemi istediğini sanıyordum.”
Veymor yeniden gülümsedi. “Seni öldürmenin bir kayıp olacağını düşünmeden önceydi o,” dediğinde çenesini havaya kaldırdı. “Şimdi burada bir Valenka’yla anlaşma yapmanın artık çok doğru olduğunu düşünüyorum.”
“Neden?” diye sordum net bir sesle. “Neden benimle anlaşma yapmak istiyorsun?”
Veymor uzun bir süre sessiz kaldığında bir şeyler düşündüğü oldukça ortadaydı. “Çünkü senin çabasını verdiğin savaşı anlıyorum,” dedi Veymor. “Thalron’un senin atalarına ait olduğunu inanıyorsun ve hatta kanın, bu düzeni kabul etmiyor. Ne kadar sivri taraflarım olursa olsun, üzerinde düşündüğümde sana hak vermediğimi söyleyemem, Valenka.”
Bu bir oyun olmalıydı, Veymor benden, köklerimden, kanımdan ve Valenka soyadından bu denli nefret ederken nasıl olurdu da şimdi benimle anlaşabileceğini söylerdi. “Nasıl bir anlaşmadan söz ediyorsun?” diye sordum ciddiyetle ama içimde çığlık çığlığa benimle oyun oynadıklarını söyleyen tarafımı susturamıyordum fakat en dürüst yanım bunun oyun olmadığını bana fısıldıyordu.
Veymor, derin bir nefes verdi ve gözlerini yavaşça Olaf’ın olduğu tarafa doğru çevirdi. “Ben Thalron’u yönetirken sen de Thalash’a gidecek ve Olaf’ın dilersen eşi olacaksın,” dedi, bunu söylediği an gözlerim kocaman açılmıştı. “Sen bir Valenka olarak orayı yönetirken, ben Thalron’u yönetmeye devam edeceğim.”
Gülmeye başladığımda “Ve?” dedim ellerimi iki yana açarak. “Sonra ne olacak?”
Veymor ise ne kadar gülersem güleyim, ciddiyetle beni izlemeye devam etti. “Sonra ne mi olacak?” Başını yavaşça önüne eğdi, keskin gözlerle bana doğru baktı. “Ben öldükten sonra Thalron sana ait olacak, yeniden bir Valenka’nın ellerinde can bulacak ve istediğin gibi yönetebileceksin. Thalron'u yönetmesi için seni seçeceğim.”
Yüzümdeki gülümseme bile donakaldığında bir Olaf’a bir Veymor’a baktım. Ciddiydi, hiç olmadığı kadar ciddiydi belki de ve ben doğru duyup duymadığımı anlamaya çalışıyordum. Artık bir varisi yoktu ve Thalron’u bana bırakabileceğinden söz ediyordu, buna inanmak için kocaman bir aptal olmak gerekirdi.
Bir kez daha gülmeye başladığımda bu kez kahkaham duvarlara çarpıp geri bana döndü. “Planınız ne?” diye sordum ikisine bakarak. “Beni Thalash’a sürgün etmek, asıl orada öldürmek ve sonrasında benden kurtulmak mı? Böyle bir oyuna gelebileceğime nasıl inanırsınız?” Ellerimle yüzümü kapatıp başımı iki yana salladım, benimle resmen dalga geçiyorlardı. “Ve bunun karşılığında benden istediğin ne? Sana sonsuz itaat mi?”
Veymor, diğer söylediklerimi duymazdan geldi, böyle bir tepki beklediği elbette ki ortadaydı ama kendisini savunma ihtiyacı bile hissetmiyordu. “Senden iki isteğim olacak,” dedi Veymor, ellerimi yüzümden çektiğimde yavaşça oturduğu sandalyeden ayağa kalktı ve ellerini arkada birleştirdi. “Birincisi Kızıl Kitap’ı bana vermeni istiyorum çünkü yeniden görmemi sağlayacak panzehir sadece o kitapta var.”
Gözlerimi devirdim ama elbette ki bunu görmedi. “İkincisi nedir?” diye sordum alayla.
Veymor’un bakışlarındaki ifade değişti, gözleri kısıldı ve büyük bir öfkeyle “Eğer Thalron’u gerçekten istiyorsan oğlumu yok edeceksin,” diyerek keskin bir nefes verdi. “Çünkü bunu sen yapmazsan o sana yapacaktır ve ben Thalron’u bir Valenka’ya bile emanet edebilirim ama oğluma asla.” Yüzünde buz gibi bir tebessüm oluştu. "Fakat elbette ki bir Valenka olarak seçtiğin Thalron değil, oğlum olacaksa kendi kanına bile ihanet etmiş olacaksın."
Kulaklarımdan uğultulu bir gürültü geçtiğinde bunun kalbimden geldiğine neredeyse emindim. Benden kendi ağzıyla oğlunu yok etmemi istiyordu ve bunun karşılığında bana Thalron’u veriyordu. Kendi oğluna değil, bana Thalron’u veriyordu; nefretine, Valenka’ya. Yasakladığına.
“Bu dediklerine inanacağımı sana düşündüren ne?” diye mırıldandığımda sesim kısık çıkmıştı çünkü her şeye hazırlıklıydım ama Veymor tarafından böyle bir teklife tamamen hazırlıksızdım.
Veymor, boğazını temizledi ve sonra masaya tutunarak etrafında döndü. “Eğer şimdi teklifimi kabul edersen,” dedi tane tane konuşarak, “Thalron halkına benden sonraki kişinin sen olduğunu hemen söyleyeceğim.”
Ciddiydi. Yüzünde hiçbir şekilde dalga geçiyormuş gibi bir ifade yoktu. Tam şu an Veyn’i yok etmeyi ve Kızıl Kitap’ı vermeyi kabul edersem, Thalron halkının karşısına geçip ondan sonraki Thalron sahibinin ben olduğumu söyleyecekti.
“Oğlunu yok etmeyi neden sen denemiyorsun?” diye sordum ucu açık bir şekilde. Çünkü benden istediğini kendisi de yapabilirdi, belki bunu başaramazdı ama bu yöne doğru bir çabasını görmemiştim.
Veymor, ağzının ucuyla gülümsedi. “Veymor, kendi kanından olanı yok edemez ve öldüremez,” dedi başını sallayarak. “Thalron’un kesin kuralıdır ve ben kendi yarattığım inanç sistemine sonuna kadar bağlıyım.”
Yüzümü buruşturduğumda “Emin misin?” diye sordum imayla. Veymor bir yanıt vermedi ama öylece yüzüme bakmaya devam etti, benden bir yanıt beklediği fazlasıyla ortadaydı. Gözlerim Olaf’ın olduğu tarafa doğru döndüğünde onun neden burada bütün bu konuşmalara seyirci kaldığını anlayamıyordum, bildiğim kadarıyla Veymor’la herhangi bir yakınlığı yoktu ve en son onu Veyn, zindana kapatmıştı ama şimdi özgürdü. Bu Veymor sayesinde olmuştu.
“Teklifime hemen cevap vermek zorunda değilsin, Valenka,” dedi Veymor başını iki yana sallayarak. “Henüz ölmeyi düşünmüyorum, zamanımız çok.” Bir kez daha gülümsedi, bu kez keyifli görünüyordu.
Tiksintiyle burnumdan nefesimi verdiğimde “Ravna’yı özgür bırak,” diye soludum. “Ve bir daha onunla beni tehdit etme.” Veymor sessiz kaldı. Ona aslında birçok soru yöneltebilir, yanıtlar arayabilirdim fakat buradaki varlığım bile birçok açıdan bana yanlış gelmeye başlamıştı.
Veyn’e ihanet ediyormuş gibi.
Geriye doğru yarım adım attığım sırada “O artık hiç kimse, Valenka,” dedi Veymor derinden gelen bir sesle, Veyn’i kastederek. “Ondan varisliğini aldım, bir adı bile yok, o Thalron sınırları içerisinde bir Köksüz kadar bile değerli değil sadece hainden ibaret. Ve sen bir hainle yan yana yürüdüğün sürece bir Valenka olarak varlığını sürdüremeyeceksin.”
“Valenkalardan nefret ettiğini biliyorum,” dedim üzerine basa basa.
“Oğlum da Valenkalardan nefret eder,” diyerek karşılık verdi.
“Oğlun hakkında bildiğin hiçbir şey yok.” Fakat kurduğu cümle canımı yakmıştı. “Öfkelisin çünkü artık senin askerin olmayı bıraktı, öfkelisin çünkü karşında dimdik duruyor, öfkelisin çünkü ondan korkuyorsun.”
Veymor, soğuk bir şekilde gülmeye başladığında söylediklerim onu etkilememiş görünüyordu. “Onu benden iyi kimse tanıyamaz,” dedi kendinden emin bir sesle. “Ve biliyorum ki bir gün teklifimi reddedersen buna seni pişman edecektir.” Veymor doğruldu ve öne doğru adım attığında gözleri boşluğa odaklandı. “Bir kez ihanet eden, daima ve herkese ihanet eder, Valenka. Bunu hiçbir zaman unutma. O bana ihanet etti, sana da edecektir.”
Gözlerimi kıstığımda Olaf’ı tanıdım tanıyalı ilk kez yüzünde dalga geçen bir ifadesi yoktu. “Bu konuşma hiçbir şekilde yaşanmamış varsayıyorum,” dedim başımı aşağı yukarı sallayarak. Bir cevap vermesini bile beklemeden arkamı döndüm ve kapıya doğru yürüyüp kapının topuzunu çevirdiğimde kilitli olduğunu fark ettim. Tam o anda içimden çok büyük bir korku geçtiğinde hızlı bir şekilde arkamı döndüm ve Veymor’a doğru baktım. “Muhafızlarına kapıyı açmalarını söyle.”
Veymor, sessizce boşluğa bakmaya devam etti, dakikalar sonra kalbimdeki korkuyu hissettiğimde bir kez daha topuzu çevirdim fakat açılmadı. Bakışlarım Olaf’ın olduğu yere doğru döndüğünde onun da hareket etmeden öylece durduğunu fark ettim.
“Henüz konuşacaklarımız bitmedi,” dedi Veymor keskin bir emir veriyormuş gibi.
Gözlerim kısıldı ve neler olduğunu anlamaya çalışarak onlara baktım. Veymor bulunduğu yerden ayrıldı ve bana doğru küçük adımlar atmaya devam etti; görememesine rağmen adımları öyle sağlamdı ki, aramızda çok az bir mesafe kala durdu ve bakışları yüzüme odaklandı.
Elini bana doğru uzattığında avcunun içinde bir yüzük tuttuğunu gördüm; eski altın rengi bir yüzüktü, üzerinde ise Veyna yazıyordu. Veyna. Bu Morna’nın yüzüğüydü. Broşunu biliyordum ama yüzüğünü ilk kez görmüştüm. Gözlerimi o yüzükten ayırmazken kalbimin hızlandığını hissettim.
“Eğer teklifimi kabul edersen,” dedi Veymor, derinden gelen bir sesle, “Morna Valenka’ya ait olan bu yüzük senin olacak ve parmağından hiçbir zaman çıkarmayacaksın.”
Yüzükten gözlerimi ayırmazken “O yüzüğü bir teklifle değil, savaşarak almayı yeğlerim,” diye fısıldadım fakat kalbimin atışları kulaklarıma doluyordu.
Veymor, öylece benim olduğum yere bakmaya devam etti ve en sonunda avcunu geri kapattığında derin bir nefes verdi. Birkaç saniye sonra “Kapı açılsın!” diye bağırdığında muhafızlar kilitli olan kapıyı açtılar ve dışarıdaki hava içeriye doldu, ben ise gözlerimi Veymor’dan bir an bile olsun ayırmadım.
En sonunda o arkasını döndüğünde ve yeniden masasına doğru ilerlediğinde son bir kez Olaf’a dönüp baktım ve daireden öyle hızlı adımlarla çıktım ki, arkamdan gölgem bile beni takip edemedi. Hızlı ve sağlam adımlarla merdivenlerin olduğu yere doğru ilerlerken hiçbir muhafız bana eşlik etmedi, duyduklarımın etkisi üzerimde ağırlığını bırakırken merdiven basamaklarını koşar adımlarla inmeye başladım.
Tam kapının oraya geldiğimde ise arkamdan “Liora Valenka!” diye seslenen Olaf’ın sesini işittim. Adımlarım bıçak gibi kesildiğinde omzumun üzerinden ona doğru baktım ve beni takip ettiğini gördüm. O an oradan çıkabilir ve onu dinlemeyebilirdim fakat bakışlarındaki ifade bir yandan çaresiz, bir yandan da fazlasıyla öfkeliydi.
“Ne istiyorsun?” dedim en sonunda karşımda durduğunda.
Olaf, gözlerini kıstı ve eliyle yüzünün yanık olan tarafını kaşıdı. “O, benim ailemden iki kişiyi öldürdü,” dedi Olaf, üzerine basa basa, Veyn’i kastederek.
Kaşlarım çatıldı ve vücudumu tamamen ona doğru çevirdiğimde “Beni hangi cüretle kaçırmaya çalışırsın?” diye sordum sert bir sesle. “Her ne olursa olsun, seni anlamaya başladığımı düşünüyordum ama sen beni kaçırmaya çalıştın.”
Olaf’ın gözlerindeki öfke yavaş yavaş silindiğinde yerini hüzne bıraktı. “Başka bir çarem yoktu,” dedi başını iki yana sallayarak. “Thalash’ın nasıl bir yer olduğunu bilmiyorsun, hangi şartlar altında nefes aldığımızdan bile bihabersin. Buraya gelmemin asıl amacı, seni alıp götürmekti çünkü Thalash’ı kurtarabilecek olan sadece sensin.” Olaf, bana doğru bir adım daha attığında hızlı bir şekilde elim, bacağımda bağlı olan gizli hançerime doğru gitti ama Olaf’ın o an derdi, bana zarar vermek değildi. “Thalash halkının çoğu açlıktan çoğu da zehirlenmekten ölüyor,” diye fısıldadı Olaf. “Ve hepsi bir umut seni bekliyor çünkü onlara güzellikler getireceğine inanıyorlar.”
Başımı iki yana salladığımda “Ben sadece bir insanım,” dedim baskın bir sesle. “Bir büyücü değilim, sihirli güçlerim de yok. Thalash’a adım attığım an size güzellikler getireceğime inanıyor olmanız sizin yanılgınız sadece.”
Olaf, söylediklerimi dinlemiyormuş gibi başını iki yana salladı. “Bu sadece bir inanış değil, Valenka,” diye mırıldandı. “Başka hiçbir birlik bize yardım etmiyor, bize yaklaşmıyorlar çünkü bir canavar gibi görüyorlar ama biz de birer insanız. Thalash burası gibi değil, orada,” Olaf yutkundu, “çocuklar var ve hepsi aç, ben onları kurtarmak zorundayım. Buraya gelirken onlara umut verdim ve hepsinin tek yaşama hevesi sensin. Sadece bu kadar da değil, Veymor eğer benimle gelirsen her türlü desteği vereceğini söyledi.”
İçimde bir yerlerin sızladığını hissettiğimde buna bir son vermem gerektiğini de biliyordum. “Seni zindandan Veymor bunun karşılığında mı çıkardı?” diye sordum.
“Hayır,” dedi Olaf. “Beni zindandan çıkardı çünkü Thalash her ne kadar berbat durumda olsa da daha önce söylediğim gibi birbirimize kardeş gibi bağlıyızdır ve kaybettiğimiz bir savaş da olmamıştır. Eğer beni o zindandan çıkarmasaydı, birkaç haftaya Thalash buraya gelecekti ve Thalron’un her yerini yakmadan geri dönmeyecekti.” Olaf’ın gözlerine yeniden nefret oturdu. “Şimdi sadece öldürülmesi gereken tek bir kişi var: Veymor’un oğlu.”
Bakışları, sesi, duruşu… Öylesine ciddiydi ki, Veyn’e karşı duyduğu öfke ve nefret ölçülemeyecek kadar fazlaydı. “Beni kaçırmaya çalıştın, Olaf,” dedim işaret parmağımı kaldırıp ona sallayarak. “Beni istemediğim bir şeye zorunlu bıraktın ve bu affedilecek bir şey değildi.”
Veyn’in o kadar düşmanı olmuştu ki, başımı çevirdiğim her yerde onlarla karşılaşıyordum. Veymor, oğlunun yok edilmesini istiyordu, Olaf, Veyn’in canını istiyordu, Thalron sınırları içerisindeki herkes Veyn’den nefret ediyordu. Bütün bunların ortasında her şeyini kaybetmişti ve öylesine yalnızdı ki, bu benim canımı acıtmıştı.
Olaf, bir anda beni bozguna uğratarak dizlerinin üzerine doğru çöktü ve ellerini birleştirerek “Beni affetmeni istiyorum, Liora Valenka,” dedi adeta yalvarır gibi. “Beni affet ve benimle Thalash’a gel, bunun için yalvarmam gerekiyorsa yalvarırım ama ailemi kurtarmama yardım et.”
Dudaklarım aralandığında “Olaf,” dedim zorlukla konuşarak. “Ayağa kalk.”
“Anlamıyorsun,” dedi Olaf çaresizce. “Bütün kardeşlerimin umudu benim ve sensin. Şimdi buradan seni almadan dönüp gidersem onların son umudu da sönmüş olacak ve Thalash’ın artık başka hiçbir çaresi kalmayacak.” Sesi öylesine çaresiz geliyordu ki bu canımı acıtmıştı. “Ben annemi açlıktan, babamı hastalıktan kaybettim, Liora Valenka, dünyanın çok daha kötü yüzleri var. Seni kaçırmak zorundaydım çünkü ailemi, bana inanan insanları kurtarmam gerekiyordu fakat şimdi gerekirse sana benimle gelmen için yalvarıyorum.”
Ne yapacağımı bilemeyerek ona baktım, çaresizliği her halinden belli oluyordu ve onu anladığım için kendime içten içe öfkeleniyordum fakat yapabilecek hiçbir şeyim olmadığının da farkındaydım. “Ben,” dedim tekleyerek. “Başka bir yolu olmalı…”
“Veymor’un tek şartı seni alıp götürmem,” dedi Olaf üzerine basa basa. “Başka türlü yardım etmeyeceğini çok iyi biliyorum.”
Sessizlik olduğunda hâlâ dizlerinin üzerinde durmaya devam ediyordu. “Başka bir çaresi elbette ki bulunur,” dedim başımı sallayarak. “Veyn’le konuşmayı…”
Olaf’ın bakışları değişti, çöktüğü yerden yavaşça doğruldu ve çenesini havaya kaldırarak büyük bir nefretle “Başka bir çaresi ne biliyor musun?” diye fısıldadı. “Thalron’u işgal etmek ve ellerindeki her şeyi almak fakat ben bunu istemiyordum, beni buna zorunlu bırakıyorsunuz.”
“Hayır,” dediğimde ellerimi kaldırdım sanki o an onu durdurabilecek ve fikirlerinden vazgeçirebilecekmişim gibi. “Bu çok daha fazla kardeşini kaybetmene sebep olacak çünkü Thalron’un güçsüz olmadığını çok iyi biliyorsun.”
“Ben zaten kaybediyorum, Liora Valenka,” dedi Olaf omzunu indirip kaldırarak. “Başka hiçbir çaren kalmadığında tek çaren savaşmaktır ve ben de bunu gerçekleştireceğim.” Gözlerimin içine baktı. “O gün, senin dışında Thalron’da yaşayan herkesi cayır cayır yakacağım, buna Veymor’un oğlu da dahil.”
Bir cevap vermemi bile beklemeden kapıya doğru yürüdü ve sertçe açarak dışarıya çıktığında arkasından öylece bakakaldım. Ona sonsuz bir şekilde öfkeli hissetmem gerekirken içimin acıdığını hissediyordum. Thalash’ı hiç görmemiştim elbette ama anlattığından çok daha kötü bir durumda olduklarına emindim. Çünkü Olaf gibi bir adam başka türlü dizlerinin üzerine çöküp yalvaracak birisi değildi.
Şarkı: Light Of The Seven, L’Orchestra Cinematique
Olaf’ın hemen arkasından Veymor’un kalesinden ben de çıktığımda karlar yeniden yavaş yavaş yağmaya başlamıştı fakat hava o kadar da soğuk değildi veya ben yaşadıklarımdan dolayı hissetmeyi bile unutmuştum.
Kollarımı kendime doladığımda etrafıma baktım ve çevrede kimsenin olmadığını gördüm, büyük ihtimal herkesin uyuduğu bir saatteydik. Veyn neredeydi? O ne hissediyordu? Bunu düşündüğüm an bile Veymor’un bana söyledikleri kulaklarımda yeniden çınlamaya başlamıştı. Peki ya Korven nereye kaybolmuştu? Ravna’yı serbest bırakmışlar mıydı, Tanya ve Liten’in durumu nasıldı?
İlk gitmek istediğim yer şifahane olduğunda adımlarımı o yöne doğru çevirdim ve hızlı bir şekilde yürümeye başladım. Şu an muhafızlar tarafından korunmuyordum ve her an birisi bana saldırabilirdi fakat öyle ki, yanımdan geçen iki Tüccar şöyle bir dönüp bana baksa da herhangi bir şey söylemediler veya yapmadılar.
O an anladım ki, insanların en büyük nefreti Veyn’e karşıydı.
Şifahaneden içeriye girdiğimde uzun koridorda kimseyle karşılaşmadım. Nord buralarda mıydı, bilmiyordum fakat Tanya’yla Liten’in bulunduğu dairenin önüne geldiğimde iki muhafızın kapıda beklediğini gördüm; beni gördükleri anda duruşları değişti.
Veyn’in muhafızlarıydı.
O buradaydı.
Yutkunduğumda yüzleşmemizin burada gerçekleşecek olmasına hazırlıksız yakalanmıştım fakat geriye gitmek pek benlik olmazdı, bunu çok iyi biliyordum. Duraksasam bile adımlarımı o daireye doğru yönlendirdim ve muhafızlar önümden çekildiğinde kapıyı yavaşça açıp içeriye girdim.
Tanya, hâlâ gözleri kapalı bir şekilde aynı şekilde yatıyordu fakat Liten’in olduğu tarafa doğru döndüğümde gördüğüm görüntü boğazımın düğümlenmesine sebep oldu. Liten’in gözleri açıktı, kendine gelmişti ve hemen yanındaki sandalyede Veyn oturuyordu. Bir konuşma içinde gibi değillerdi, daha çok sessizliği paylaştıklarına neredeyse emindim çünkü beni gördükleri anda ikisi de söyleyecek bir şeyi varmış gibi görünmüyordu.
Veyn’in üzerinde yine sadece siyah gömleği vardı, saçları dağılmıştı ve gözleri yorgun bakıyordu. Dirseklerini dizlerine yaslamış, öne doğru eğilmişti, elinde çelik bir bardak tutuyordu. İçki olduğuna neredeyse emindim. Başını kaldırıp bana doğru baktığında Liten de aynı anda bana doğru döndü ve gülümsemeden edemedim. “Liten,” diye mırıldandım yattığı yatağın ucuna doğru giderken. “Gözlerini açmışsın neyse ki.”
Liten de gülümsediğinde doğrulmaya çalıştı fakat başarısız oldu. Veyn’in bütün bu yalnızlığın ortasında geldiği kişi Liten olmuştu çünkü her koşulda ne olursa olsun yanında olan tek kişi de senelerdir Liten’di, bunu çok iyi biliyordum.
“Veyn’in Liora’sı,” dedi Liten o meşhur hitabını dile getirerek. “Seni görmek güzel.”
Onu özlemiştim hatta sesini duyduğumda neredeyse gözlerim dolacaktı. “Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordum.
“İyiyim,” dedi Liten hızlı bir şekilde ve Veyn’e döndü. “Yüce Veyn için her şeye hazırım.”
Yüce Veyn dediği an Veyn nefesini vererek güldü ve başını iki yana salladı alayla. Ben ise bozuntuya vermeden “Biraz daha dinlenmen gerekecektir,” dedim rahat bir sesle ve biraz daha yatağa doğru yaklaştım. Bu halinin sorumlusu sadece bendim; beni korurken bu hale gelmişti. “Teşekkür ederim, beni koruduğun için.”
Liten, teşekkür ne demek bilmiyormuş gibi bana baktı ve sonrasında başını bir kez aşağı yukarı sallayarak kapıya doğru döndü. Sanki birini bekliyormuş gibi nefesini verdiğinde yeniden bakışlarını bana çevirdi ve yutkundu. “Rüyamda ailemi gördüm.” Devamında bir şeyler söylemesini bekledim fakat cümleyi devam ettirmedi, bakışları ise hâlâ kapının üzerindeydi. Sanki ailesini bekliyor gibiydi.
“Onları hatırlıyor musun?” diye sordum kısık bir sesle.
Liten, gözlerini kapıdan ayırmazken “Sadece ailemi gördüm,” dedi ama onları hatırlamadığını ve bunun sadece bir histen ibaret olduğunu o an anladım. Kötüyken ve acı çekerken geçmiş onun yakasını bırakmamış, ailesini gördüğünü sanmıştı ama ihtiyaç duyduğu sadece ve sadece ailesiydi.
Sessizlik oluştuğunda bir kez daha bakışlarımı Veyn’e çevirdim ve onun gözlerini ayırmadan aynı noktaya baktığını gördüm, hareket bile etmiyordu. Ne hissettiğini anlayamıyordum, üzgün müydü bilmiyordum öfkeli miydi bilmiyordum, tek bildiğim her ne düşünüyorsa bunun onu çok daha fazla dibe götürdüğüydü.
“Ne zamandan beri buradasın?” diye sordum Veyn’e doğru.
İlk başta bir cevap vermedi, beni duymadığını bile düşündüm fakat en sonunda “Seni götürdüklerinden beri,” dedi Veyn başını kaldırmadan. Yüzünde bir gülümseme oluştuğunda Liten’in yüzüne dikkatli bir şekilde baktı. “Ondan başka yanına gidebileceğim kimse yoktu.”
Bir anda ayağa kalktığında ve üzerini düzelttiğinde Liten’in bakışları ona doğru döndü; Veyn ise saygıyla değil, büyük bir sevgiyle başıyla selam verdi Liten’e. Liten ise aynı karşılık olarak doğrulmaya çalıştı fakat Veyn, omzundan yavaşça itip onun geri uzanmasını sağladı.
“İyileş, Rad9,” dedi Veyn, ona bakarken. “Benim sana ihtiyacım var, her zaman ihtiyacım olduğu gibi.”
“Yüce Veyn,” dedi Liten hem çekimser hem de büyük bir şefkatle. “Yanıma geldiniz.” Buna inanmıyormuş gibi değildi ama Veyn’in sanki ona olan sevgisiyle ilk kez yüzleşiyordu.
Veyn, bir kez daha eğilip Liten’in omzuna elini yerleştirdi ve bu kez daha şefkatli bir şekilde sıvazladığında ikisinin bakışları uzun bir süre kesişti. Bir babayla oğul gibi, belki de iki arkadaş gibi ve bir yandan da çocukluk arkadaşına bakıyor gibi Veyn gülümsedi.
Sonrasında geriye doğru çekildi ve dairenin kapısına doğru yürüdü ve bir kez daha bana dönüp bakmadan kapıyı açıp dışarı çıktığında arkasından öylece bakakaldım. Bana karşı bir tavır değildi bu, Veyn gerçekten büyük bir çıkmazın içinde gibiydi. Dudaklarım aralandı fakat o an sanki bacaklarımdaki his bile onun peşinden gidebilmek için benden uzaklaştı.
“Veyn’in Liora’sı,” dedi Liten ve bakışlarım ona döndü. “Yüce Veyn’i en son bu kadar yalnız gördüğümde bir çocuktu.” Gözlerine gerçek bir hüzün oturduğunda yutkundu ve elini yaralı yerine yerleştirip yüzünü buruşturdu. Bir an önce ayağa kalkmak istiyordu hem de Veyn için. Fakat o kadar da gücü yoktu.
Liten’in yüzüne baktım uzun uzun ardından hiçbir cevap vermeden kapıya doğru koştum ve daireden çıktığımda ne muhafızlarla karşılaştım, ne de Veyn’le. Uzun koridoru geçip koşar adımlarla merdivenleri inmeye başladığımda Veyn’i, şifahanenin kapısından çıkarken gördüm. “Veyn!” diye seslendiğimde elimle ağzımı kapattım ve böyle seslendiğim için kendime lanetler ettim fakat her ne olursa olsun o benim için Veyn’di, onu tanıdığım adam Veyn’di, gücü Veyn’di, duruşu Veyn’di. Bunu hiçbir yasak değiştiremezdi.
Veyn’in adımları duraksadı ve omzunun üzerinden bana doğru baktığında kapının önündeydi, hızlı bir şekilde ona yetiştiğimde ve hemen yanına geçtiğimde iki muhafız birkaç adım gerisinde onu koruyordu. O an, eğer onu destekleyen muhafızlar da onu bırakırsa neler olabileceğini düşünmeden edemedim.
Yeşil gözleri, gözlerimin içine odaklandığında her ne olursa olsun duruşu dikti, bakışları güçlüydü fakat artık onu tanımıştım, düşündüğü başka şeyler olduğunu anlayabiliyordum. Yutkundum ve sonrasında dudaklarımı ıslattığımda “Konuşmamız gerekiyor,” diye mırıldandım. Veyn, sadece bir kez başını aşağı yukarı salladı ve sonra şifahanenin dışına çıktığında ben de onun yanında yürümeye başladım. Üzerindeki gömleğe baktığımda bir kez daha “Üşüyeceksin,” dedim kaşlarımı çatarak.
“Sana söyledim,” dedi Veyn umursamaz bir sesle. “Ben soğuğa alışığım.” Fakat az önce hava bu denli soğuk değilken şimdi daha soğuktu. Ben bile üzerimdeki kalın pelerine rağmen üşüyordum, onun sadece bir gömlekle üşümemesi imkansızdı.
Kaşlarım daha fazla çatıldı fakat onunla bu tartışmaya girmek istemediğim için sessizliğe gömüldüm. Çevrede kimse yoktu, bu daha güvenli olduğumuzu gösteriyordu fakat Veyn, çevreye dönüp bakmıyordu. Bana soru sormuyordu, hiçbir şey öğrenmek istemiyordu. “Merak etmiyor musun Veymor’un beni neden yanına çağırdığını?” diye sordum en sonunda dayanamayarak.
Veyn çenesini havaya doğru kaldırdı ve gözlerini kıstığında ilerideki kalesine doğru baktı; kalenin önünü kendi muhafızları koruyordu fakat kalenin hemen karşısındaki yerde öldürdüğü şifacı ellerinden bağlı bir şekilde hâlâ duruyordu. Onu ne Veymor kaldırtmıştı, ne de başkası. Veyn, o şifacıya doğru baktığında gülümsedi, bundan zerre pişmanlık duymadığı her halinden belli oluyordu. “Babamı kendimden bile iyi tanıyorum,” dedi gözlerini şifacıdan ayırmazken. “Sana zarar vermeyeceğinden emindim ve o an benim için önemli olan da sadece buydu.”
Kalbimin acıdığını hissettim ve hızlı adımlarına yetişmek için daha hızlı bir şekilde yürüdüm. “Fakat merak etmiyor musun?” diye sordum bir kez daha. “Veymor ilk kez benimle konuşmak istedi.”
Veyn’in bakışları ağır ağır bana döndüğünde yeşil gözlerinden anlayamadığım bir duygu geçti; her ne düşünüyorsa bu onu rahatsız etmiş olacak ki kaşları yavaşça çatıldı. “Köksüzlere battaniye ve yiyecek mi dağıttın?”
Duraksadım ve sonrasında hızlı bir şekilde “Evet,” diye mırıldandım. “Çünkü Thalron sınırları içerisinde yaşayan herkesi bir tek onları anladığımızı belli ederek yanımızda tutabiliriz.”
Veyn’in dudakları kavislendiğinde onun kalesine varmak üzereydik. “Neden çoğul konuşuyorsun?” diye sordu. “Bunu ikimiz için mi yaptın?”
“Evet,” dedim hızlı bir şekilde. Veyn, bakışlarını bana doğru çevirdiğinde kaşlarını kalırdı. “Sen buna karşıydın fakat benim için doğru olan onlara yardım etmekti. Hâlâ benden nefret ediyorlar mı bilmiyorum ama zamanla etmeyeceklerdir çünkü onlara asıl ihtiyacı olanları verdim: Isınma ve yiyecek.”
Veyn, başını ağır ağır aşağı yukarı salladı. “Merak etme, nefret ettikleri sadece benim, sen değilsin.”
Kalesinin önüne geldiğimizde kapının önündeki muhafızlar yolumuzu açtı ve ikimiz de içeriye girdiğimizde Veyn, direkt merdivenlere doğru yöneldi. “Çünkü onları korkutmaya devam ediyorsun,” dedim kendimi tutamayarak merdivenleri tırmanırken. “Eğer bana yardım etseydin, onlara çok daha fazlasını yapabilir ve…”
Veyn’in adımları bir anda durdu ve üst basamaktayken bakışlarını bana doğru çevirdi. “Benden yardım istemedin, bana bunu yapacağını söylemedin.” Yeşil gözlerindeki ifadede hayal kırıklığı mı vardı?
“Çünkü bunu sana söyleseydim eminim doğru olmadığını söylerdin,” dedim başımı sallayarak. “Bir şifacıyı öldürüp ibret için onu ellerinden astın ve bütün Thalron’a bu acımasızlığını gösterdin, buna karşılık olarak Köksüzlere yardım edeceğine inanmalarını ya da benim inanmamı nasıl beklersin?” Veyn, başını çevirdi ve merdiven basamaklarını çıkmaya devam etti, onu takip ettim. “Değiştirmen gereken düşüncelerin var, bu şekilde onların sadece nefret ettiği kişi olacaksın.”
Veyn, yatak odasının kapısını sertçe açtığında ardından kapıyı açık bıraktı ve benim de içeriye girmemi bekledi. Onun hemen ardından içeriye girdiğimde kapıyı kapattım, sırtı bana dönük bir şekilde pencereye doğru baktığında derin bir nefes verdiğini kalkıp inen omuzlarından anladım. “Benim inanışıma göre yaptığın yanlış,” dedi omzunun üzerinden bana dönüp bakarak. “Eğer Köksüzlere yardım etmeye devam edersen Tüccarlar ve Din İnsanları buna tepki verir çünkü sınıf farkını ortadan kaldırırsın, bu çok daha büyük bir kaosun ortaya çıkmasına sebep olur.”
“Zaten istediğim sınıf farkının ortadan kalkması,” dedim üzerine basa basa. “Çabam da bunun için.” Veyn, gözlerini kapattı ve bir kez daha nefesini verdiğinde bunun ona tamamen yanlış geldiğini anlamıştım. Birkaç adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım ve gözlerini yeniden açtığında ona yaklaştığımı gördü. “Fazla dik başlı ve inatçısın ama her zaman bütün doğruları sen bilemezsin, bazı inanışlarını değiştirmen gerekiyor.”
Veyn, başını yavaşça iki yana salladığında “Thalron’u tanımıyorsun,” dedi net bir sesle. “Burada iyilik sadece bir gün konuşulur; yasaklar ve kurallar olmazsa sadece savaş çıkar.”
“Thalron’u tanımıyor olabilirim ama insanları tanıyorum,” diyerek karşılık verdim. “Ve doğru bildiğimi yapmaktan da hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim.”
Veyn, vücudunu bana doğru çevirdiğinde gözlerini kıstı ve yüzünde tarifi olmayan bir tebessüm oluştu. Bu tebessüm fazlasıyla mutluluktan uzaktı, o şekilde uzun uzun yüzüne baktığımda kaşlarımı kaldırarak onu sorguladım. Fakat hemen sonrasında her ne düşünüyorsa bundan hoşlanmadığı için başını iki yana salladı ve bu düşünceden uzaklaşmak istedi.
Düşündüğü canını sıkmıştı ve onu hayal kırıklığına uğratmıştı.
Yine de ona ne düşündüğünü sormadım ve gözlerimi gözlerinden ayırmazken “Veymor benimle anlaşma yapmak istiyor,” dedim tek nefeste.
Veyn, şaşırmış gibi görünmüyordu. “Kızıl Kitap’ı mı istiyor?” diye sordu.
“Evet,” dedim başımı sallayarak ve sonrasında elimi enseme doğru götürüp doğru kelimeleri bulmaya çalıştım. Veyn ise kıvrandığımı anlayıp daha dikkatli bir şekilde yüzüme baktı. “Bana,” dedim dudaklarımı ıslattıktan sonra. “Thalron’u yönetmeyi teklif etti.”
Veyn’in yüzündeki ifade tamamen değiştiğinde ve hatta dudakları aralandığında bunu beklemediği fazlasıyla açıktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu fakat sonrasında bundan vazgeçtiğinde kaşları hafifçe çatıldı. “Bir planı olmalı.”
“Bilmiyorum,” diye mırıldandım omzumu indirerek kaldırarak. “Belki oyun, belki gerçek, belki de bir plan ama bana bunu teklif etti.”
Veyn, yüzüme bakarken sorguladığı her halinden belli oluyordu; beni tanımıştı. “Başka bir şey var,” dedi üzerine basa basa. “Ve o şeyi bana söylemiyorsun.”
Bunu ondan gizlememem gerektiğini biliyordum ama nasıl söyleyebileceğimi ise kestiremiyordum. Derin bir nefes verdiğimde “Bana o ölene kadar Thalash’a Olaf’ın eşi olarak gitmem gerektiğini ve o öldükten sonra Thalron’u yönetebileceğimi söyledi. Hatta kabul edersem bunu Thalron halkına hemen duyurabileceğini de belirtti.”
Veyn’in bakışlarındaki ifade öyle bir değişti ki, ateşin altında kalmış gibi hissettim. Elleri yumruk halini aldığında “Bunu karşılıksız yapmaz,” dedi fakat bir yanı da öylesine şaşkındı ki, babasından böyle bir hamle beklemediği her halinden belli oluyordu. “Senden bir isteği olmuş olmalı.”
Yutkunduğumda “Bana iki şart sundu,” dedim kısık bir sesle ve biraz daha ona yaklaştım. Aramızdaki mesafe bir adımdan daha kısa olduğunda gözlerini çok daha yakından görebiliyordum ve yeşil gözlerinin hiç olmadığı kadar yorgun baktığına şahittim. “Birinci olarak Kızıl Kitap’ı benden istedi,” dedim başımı sallayarak. “Panzehir için.”
Veyn, bunu beklediği için “İkincisi?” diye sordu başını omzuna doğru yatırarak.
Kısık bir nefes verdim ve sonrasında geri aldığımda ona çok daha yalnız hissettireceğimi bile bile “Seni yok etmemi istiyor,” diye fısıldadım. “Bana Thalron’u bir Valenka’ya bile verebileceğini ama sana asla bırakmayacağını söyledi.”
Şaşkınlık değil, kırgınlık değil, öfke değil; gözlerine yavaş yavaş büyük bir nefret oturduğunda gözleri gözlerimden ayrıldı, ilk önce bir boşluğa doğru baktı sonrasında kendi kendine gülmeye başladığında kahkahası gitgide arttı. Aklını kaçırmış gibi gülmeye devam ederken başını iki yana salladı ve elini saçlarına geçirip dağıttı. Bir şeyler söylemesini bekledim ama o gülmeye devam etti, dışarıdan gören birisi çok komik bir şaka yaptığımı bile düşünebilirdi ama asıl olan öyle değildi.
Gözlerimi ayırmadan onu izlerken o gülmeye devam etti. En sonunda gülüşü artık solduğunda yüzünde ufacık bir tebessümle kalakaldı ve kendisini hemen önünde durduğu yatağa doğru bıraktığında ağzından nefesini verip gözlerini boşluğa dikti. Düşündükleri ifadesini değiştirirken ilk önce kaşlarını kaldırdı ve sonrasında başını ağır ağır aşağı yukarı salladı.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordum daha fazla dayanamayarak. Sessiz kaldı. Yatağa oturuşu sanki daha çok bir çöküş gibiydi, babasını iyi tanıdığını söylüyordu ama onun bu hamlesine hazırlıksız olduğu her halinden belliydi. Karşısına geçtim ve kollarımı önümde bağlayarak “Ne düşünüyorsun?” diye sordum bir kez daha. “Bana aklından geçenleri söylemelisin.”
Birkaç keskin nefes verdikten sonra gözlerini odaklandığı boşluktan ayırdı ve kirpiklerinin arasından bana baktığında çaresiz bir şekilde “Seni zaafım yaptım, Liora Valenka,” dedi kabullenilmesi zor bir şeyi dile getiriyormuş gibi. “Ve bütün dünya değil, benim şu ufacık dünyam seni bana karşı bir silah gibi kullanacak, ta ki seni benim ellerimden alana kadar da durmayacaklar.” Çenesi kasıldı. “İlk önce adımı aldılar sonra itibarımı yok ettiler en sonunda seni benden söküp almak istiyorlar.” Bakışlarındaki ifade değiştiğinde omuzlarını dikleştirdi ve çenesini havaya kaldırdı. “Beni vazgeçirmeye çalışıyorlar ama unuttukları bir şey var,” dediğinde ayağa kalktı ve bana doğru yaklaştıktan sonra çenemi tutup yavaşça havaya kaldırdı. “Adımdan vazgeçerim, senden vazgeçmem, itibarımdan vazgeçerim, Thalron’dan vazgeçmem. Kendimden bile vazgeçerim, sizi bırakmam.”
Dudaklarımı ıslattığımda gözlerimi bir an bile olsun ondan ayırmadım. “Ya bir gün Thalron için benden vazgeçmen gerekirse?” diye sordum dayanamayarak.
“Beni senden vazgeçirebilecek tek şey ne biliyor musun?” diye sordu Veyn derinden gelen bir sesle. “Sensin, senden başka hiç kimse, hiçbir şart, hiçbir yol, hiçbir kural ve hatta hiçbir yasak benim senden vazgeçmeme sebep olamaz.”
Şarkı: Lana Del Rey, Young and Beautiful
Tükendiğimi ve hatta boğulduğumu hissettiğimde “Sadece nefes almak istiyorum,” diye mırıldandım. “Sadece bütün bunlardan biraz olsun uzaklaşmak ve nefes almak istiyorum.”
Veyn, sesimdeki hüznü duyduğu anda kaşları çatıldı ve sonrasında uzanıp önüme gelen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Gözlerini kıstığında her ne düşünüyorsa bu yeniden gülümsemesine sebep oldu. “O halde bütün bunları boş ver ve takip et, sana göstermek istediğim bir şey var.”
“Ne?” dedim büyük bir merakla fakat Veyn, hiç beklemediğim bir anda elini elime yerleştirdi ve beni odanın dışına doğru yürütmeye başladı. Kapıyı açtığında muhafızlarla göz göze geldik fakat Veyn, onları eliyle durduğunda yalnız başımıza gittiğimizi anladım. Elimi bir an bile olsun bırakmadan kalenin dışına çıkmadan koridorun diğer tarafına doğru yürümeye başladı. “Nereye gidiyoruz?” dedim büyük bir merakla.
“Sana göstermek istediğim bir şey var,” dedi Veyn ve az önce yaşanılan bütün karmaşıklık, bütün o kötülükler sanki uzaklaşmıştı. Şimdi artık sadece Veyn ve ben var gibiydik, ikimizden başka hiç kimse yoktu.
Uzun koridor boyunca yürüdük ve en sonunda bir dairenin önüne geldiğinde omzunun üzerinden arkasına doğru baktı; muhafızların gelmediğine ve ikimizden başka kimsenin olmadığına da emin olduğunda kapıyı sakince açtı ve sonra hızlı bir şekilde içeriye girdikten sonra kapıyı ardımızdan kapattı.
Bakışlarım girdiğimiz odaya kilitlendiğinde içeride hiçbir şey ama hiçbir şey yoktu. Bembeyaz duvarlar ve bomboş bir odadan başka hiçbir şeyle karşılaşmadım fakat Veyn, elimi bırakıp odanın köşesine doğru ilerlediğinde ve başka bir kapıyı açıp içeriden kocaman boya fırçaları ve boyalarla çıktığında gözlerim kocaman açıldı.
Boyaları ve fırçaları odanın ortasına bıraktı ve sonrasında kapıyı kilitledikten sonra bakışlarını yeniden bana çevirdi. “Bu oda benim çocukken kaldığım odaydı,” dedi Veyn sakin bir sesle. “Ve buradan nefret ederim çünkü bütün kötü anılarım burada geçti.” Gözleri gözlerimi arşınlarken kalbimin atışları hızlanmıştı. “Şimdi ise bu nefreti, seninle değiştirmek istiyorum.” Eliyle renkli boyaları işaret etti ve başını aşağı yukarı salladı. “Birlikte, bu duvarlara istediğimiz her rengi çizeceğiz, Işık Veren ve ikimizden başka kimse bu odaya girmeyecek.”
Elimle ağzımı kapattığımda ve gülmeye başladığımda bembeyaz duvarlara beraber resim çizeceğimiz düşüncesi beni öylesine heyecanlandırmıştı ki, bütün o karmaşadan sanki adımlarca uzaklaşmış gibi hissediyordum. Odanın küçük bir balkonu vardı ve balkon gökyüzünü görüyordu, birçok kötü anının olduğu bu odayı benimle beraber değiştirmek istemişti.
“Ne,” dedim kekeleyerek. “Ne çizeceğiz peki?”
“Bambaşka bir dünyayı,” dedi Veyn ve onun da heveslendiğini anladım. “İkimizin ortak bir hayalini.”
“Güneşli bir gökyüzü,” dedim gözlerimi kocaman açarak. “Ve güneşte parlayan denizi, çiçekleri, canlı bulutları ve hatta kuşları.” Ellerimi birbirine çarptım ve boyalara doğru ilerledim. “Dünyanın en huzurlu yerini çizmek istiyorum.”
Veyn, gülümsediğinde “Ve sonunda sana bir sürprizim olacak,” dedi.
“Ne?” dedim kaşlarımı çatarak. “Sürpriz mi?”
Veyn, kaşlarını kaldırdı ve “İlk önce resim,” dedi duvarı göstererek. “Birlikte.”
Bir kez daha ellerimi birbirine çarptım ve sonra gökyüzünü boyamak için mavi renge doğru uzandım fakat tam o anda aklıma bir şey geldiğinde duraksayıp Veyn’e bakışlarımı çevirdim. “Renklere senin karar vermeni istiyorum.”
Veyn’in yüzündeki gülümseme donuklaştığında duraksadı ve boyalara bakarak “Doğru olanı seçemem,” dedi yutkunarak. “Ve o resmi mahvederim.”
“İşte güzelliği tam da burada olacak,” dedim. “Bu oda ikimizin sırrı sadece ikimize ait ve hayallerimizde gökyüzü daima mavi olmak zorunda değil. Senin seçtiğin renklerle boyayacağız, bir masaldan fırlamış gibi olacak.” Gözlerinin tam içine baktığımda onun da gözlerinin içinin gülümsediğini fark ettim. “Renkleri göremiyor olabilirsin fakat en güzel renkleri seçeceğine eminim, dünyayı senin ellerinden göreceğiz.”
Veyn, kendini tutamayıp gülmeye başladığında “Berbat renkler seçersem söyle,” dedi.
“Sana sonsuz güveniyorum bu konuda,” dedim ellerimi birleştirerek ve heyecanla renkleri seçmesini bekledim. “İlk önce gökyüzünden başlayalım.”
Veyn, duraksadı, alt dudağını dişlerinin arasına aldı ve küçük bir çocuk gibi çekimser bir şekilde boya kovalarına doğru ilerledi. Renk körü olduğundan beri resim çizmediğini ve çizmekten hoşlanmadığını biliyordum ama bugün, ona resim çizmeyi yeniden sevdirecektim; tek istediğim buydu.
Veyn, bakışlarını renkli boyaların üzerinde gezdirdi ve en sonunda bir boyayı işaret parmağıyla gösterip “Bu,” dedi hevesle. “Gökyüzünü bu renge boyayalım.”
Seçtiği renge baktığımda ilk önce duraksadım ve sonra gülmeye başladığımda “Thalron’a çok yakışacak bir renk,” dedim sırıtarak.
“Ne seçtim?” diye sordu Veyn merakla.
“Pembe.” Gözleri kocaman açıldığında gülmeye başladım ve sonra koşarak boyalara doğru atıldım. Pembe rengi bir kovanın içine boşalttıktan sonra içine birazcık su koydum ve sonra fırçaya uzandığımda Veyn kocaman gözlerle beni izliyordu. Boyayı hazırladıktan sonra duvara doğru ilerledim fakat sonrasında gökyüzünün yukarıda olduğunu ve duvarın fazlasıyla uzun olduğunu fark ettiğimde dudaklarımı büktüm. “Sanırım gökyüzünü senin boyaman gerekecek çünkü o kadar uzun boylu değilim.”
Sırtım Veyn’e dönüktü ama güldüğünü işittim. Sonrasında adım seslerini duydum ve bir anda havalandığımda gözlerim kocaman açıldı; Veyn hiç zorlanmadan beni omzuna bindirdiğinde ve dudaklarımdan tiz bir çığlık koptu ardından da kahkaham odanın içini doldurdu. Kollarını bacaklarıma doladı ve sonrasında aşağıdan yukarıya doğru bakarak “Şimdi Rad9’dan bile daha uzunsun,” dedi alayla. “Boya gökyüzümüzü, Işık Veren. Sana güveniyorum.”
Sırıttım ve sonra heyecanla elimdeki fırçayı boya kovasına batırdım ve heyecanla fırçayı duvara vurduğumda pembe renk, beyaz duvarda kendini belli edecek kadar fazla parladı. Kıkırdamaya başladığımda heyecanla duvarın üst tarafını pembeye boyamaya başladım, ben her hareket ettiğimde Veyn de benimle hareket ediyordu.
“Kuşlar!” dedim heyecanla. “Kuşlar için renk seç!”
Elim havada tam boyayı duvara vuracağım saniye Veyn, geriye doğru çekildi ve elimdeki fırçadaki boya ilk önce benim üzerime ardından Veyn’in yüzüne ve yere damladı. Veyn’in yüzünün yarısı pembe rengini alınca ilk önce ağzımı kapattım sonrasında öyle gür bir kahkaha attım ki, ne Thalron’a yakışmıştı, ne de Veyn’e ama kocaman gözlerle bana öyle bir bakıyordu ki onu daha önce hiç bu kadar sevimli gördüğümü hatırlamıyordum.
Veyn, bir anda beni omzundan indirdi ve elinin tersiyle yüzünü sildiğinde kaşlarını çattı. Kahkaham donakaldığında ve öfkelendiğini hissettiğimde “Yanlışlıkla oldu,” dedim çekimser bir sesle. “Silersek geçer.”
Veyn, bir kez daha elinin tersiyle yüzünü sildi ve sonra bakışlarını bana çevirdiğinde çatık kaşlarla yüzümü izledi. Yutkunduğumda ve bu eğlencenin son bulduğunu düşündüğüm saniyede bir anda beni belimden tuttuğu gibi kendine çekti ve sonra gülerek yüzündeki bütün boyayı benim yüzüme sürmeye başladı. Çığlık atarak ondan kurtulmaya çalıştım fakat öyle bir belime dolanmıştı ki, ondan kurtulabilmem imkansızdı. Kendi yüzüyle beraber benim yüzümü de pembeye boyadığında beni havaya kaldırdı ve yüzüyle yüzümü aynı hizaya getirdi.
Kirpikleri, dudaklarının yarısı, yanağının bir kısmı, burnunun ucu pembeye boyanmıştı ama bana bakarken öyle nefes kesici görünüyordu ki, yemyeşil gözleri parıl parıl parlıyordu. Gözleri dudaklarıma doğru kaydığında ayaklarım havada sallanıyordu, kalbim ise göğüs kafesine yaslı son hızda atıyordu. “Senden daha güzel hiçbir şey görmedim Liora,” dedi Veyn başını iki yana sallayarak. “Bir insandan söz etmiyorum sadece, gözümle gördüğüm her şeyden bahsediyorum. En güzeli sadece sensin ve renkleri göremesem bile sana baktığımda o renkleri hissedebiliyorum.”
Vücudumun ısındığını hissettiğimde “Sen de pembeler içinde hâlâ nefes kesici görünüyorsun,” dedim ve gülmeye başladım.
Veyn de güldüğünde beni kucağından indirdi ve boyaların olduğu tarafa doğru yürüdük. “Bu,” dedi boyaları seçerken. Bu ve bu.”
“Kırmızı, turkuaz ve beyaz.” Gözlerimi kıstım. “Kuşlar biraz rengarenk olacak gibi görünüyor.” Eğildim ve boyaları karıştırırken Veyn, üzerindeki gömlekten hâlâ pembe boya damladığı için kurtuldu ve diğer tarafa doğru attığında yarı çıplak bir şekilde tam karşımda kaldı. Göz ucuyla ona baktığımda o da boyaları karıştırmam konusunda bana yardımcı oluyordu.
Aksi iddia edilemez bir gerçek vardı ki, Veyn Thalron hayatımda görüp görebileceğim en nefes kesici adamlardan birisiydi. Parlak yeşil gözleri, kumral dağınık saçları, dolgun dudakları, yüzüne orantılı burnu ve çıkık elmacık kemikleri. Bütün bunların yanında insana güven veren bir vücudu ve geniş omuzları vardı. Kirpikleri yoğundu, öyle ki başını kaldırıp bana baktığında kirpiklerinin gölgesine bile dikkat ettiğimi fark ettim.
“Beni mi izliyorsun sen?” diye sordu Veyn kaşlarını çatarak. “Gerçekten de komik görünüyor olmalıyım.”
“Sadece…” Boğazımı temizledim ve bakışlarımı kaçırdım. “Sana bakmaktan keyif alıyorum işte.” Utandığımı hissettiğimde kolay kolay bu duyguyu hissetmediğim için kendime şaşırmıştım. Hızlı bir şekilde ona arkama döndüm ve parmaklarımın ucunda yükselip gökyüzünün aşağı tarafına kırmızı renkli kuşu çizmeye çalıştım fakat tam o esnada Veyn, arkamdan gelip beni tek eliyle havaya kaldırdı ve diğer eliyle turkuaz olan kuşları çizmeye başladı. Bir kolunda beni tutuyordu, diğer eliyle çizim yapıyordu. Ona mı bakmalıydım, çizdiğimiz resme mi bakmalıydım, karar veremiyordum ama Veyn’in ciddiyetle işini yaptığını gördüğümde ben de ona ayak uydurdum.
Duvara birçok kuş çizdiğimizde “Güneş!” diye şakıdım Veyn hâlâ beni tutarken. “Güneşi çizmedik.” Veyn beni yere bıraktı ve boyalara dönerek bir tanesini seçti. “Koyu yeşil,” dedim gülerek. “Tuhaf ve dikkat çekici.” O boyayı da hazırladıktan sonra Veyn’in beni yeniden kucağına almasını bekledim ve o aldıktan sonra gökyüzünün tam ortasına kocaman bir güneş çizdim.
Dakikalar sonra ikimiz de geriye çekildiğimizde ve çizdiğimiz gökyüzüne doğru baktığımızda kendimi gülmemek için zor tutuyordum. Pembe gökyüzü, koyu yeşil güneş, turkuaz kırmızı ve beyaz kuşlar… Bu çizim bile aslında Thalron’da bir iç savaş çıkarmak için sebep olurdu ve bu çok hoşuma gitmişti. “Nasıl görünüyor?” dedim bakışlarımı ona çevirerek ve sonra bu sorduğuma pişman oldum çünkü bunu göremeyecekti. “Ah,” dedim lafımı değiştirmek isteyerek. “Bence çok güzel görünüyor.”
Veyn dayanamayıp güldüğünde “Şimdi sırada ne var?” diye sordu.
“Deniz,” dedim hevesle. “Ve balıklar.”
Veyn, boya kovalarına doğru döndü ve sonrasında göz ucuyla bana bakarak “Hangisini seçsem,” dedi yarı alaylı yarı ciddi. “Hepsi de aynı görünüyor.” Gülmekle üzülmek arasında kaldığımda Veyn beni rahatlatmak istermiş gibi ona öğrettiğim gibi göz kırptı. Bunu uzun zamandır yapmadığı için kalbim teklemişti fakat o bunun farkında bile değildi.
“En gri olmayanı seçmeyene ne dersin?” dedim şakasına ayak uydurmaya çalışarak.
Veyn, gülerek başını iki yana salladı ve sonrasında “Şu deniz için,” dedi sakince. “Ve şunlar balıklar için.”
“Sarı deniz,” dedim gözlerimi açarak. “Ve siyah balıklar…”
“Berbat,” dedi ve aynı anda güldük. Boyaları hazırladıktan sonra bu kez duvarın aşağı zeminini boyamaya başladık; o bir tarafı boyarken ben de diğer tarafı boyuyordum ve en ortada buluştuğumuzda bakışlarım yeniden onun vücuduyla kesişti. Daha fazla dayanamadığımda elimdeki sarı boyayı göğüs kafesine sürdüm ve sonra hiçbir şey söylemediğini fark ettiğimde kocaman bir L harfini tam kalbinin üzerine bıraktım.
Veyn başını eğip L harfine baktı ve sonrasında gözlerini kısıp bana döndüğünde “Bunun bir karşılığı olmalı,” diye mırıldandı. “Çünkü beni bilirsin, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmam.”
Kaşlarımı çattığımda elimdeki fırçayı havaya kaldırıp onu durdurmaya çalıştım fakat Veyn hızlı bir şekilde üzerime atıldığında ve ikimiz aynı anda yere düştüğümüzde o benim üzerimdeydi; gülerek ondan kurtulmaya çalıştım fakat o, tek eliyle oldukça çevik bir hareketle ellerimi başımın tepesinde topladı ve bütün ağırlığını bana verdi. Yüzüyle yüzüm arasında bir karışlık bir mesafe kaldığında bir kez daha kurtulmak için çırpındım ama ondan kurtulabilmem imkansızdı.
“Özür dilerim, tamam mı?” dedim gülerek diğer elinde tuttuğu fırçaya bakarak. “Bir daha yapmayacağım, söz veriyorum.”
Dilini üç kez damağına vurduktan sonra boya fırçasını bana doğru yaklaştırdı ve “Arthur yazacağım,” dedi, başını sallayarak. Gözleri göğüs kafesime doğru indi ve gülümsedi. “Hem de şu an hızlı bir şekilde atan kalbinin üzerine.”
“Bunu nasıl duyabilirsin?” diyerek çıkıştım ona utançla.
“Gözlerim renkleri seçemiyor olabilir ama kulaklarım keskindir Liora Valenka ve inanmayabilirsin ama senin kokunu adımlarca öteden bile alacak kadar ezberledim.” Çok daha fazla ağırlığını bana verdiğinde bacaklarımın arasında onun sertliğini hissettim ve bu yanaklarımın kızarmasına sebep oldu. Utançtan ziyade heyecandan. Veyn, renkleri seçemiyor diye yanaklarımın kızardığını göremeyebilirdi ama bakışlarımdan her şeyi anlayabileceğine emindim.
Tam gözlerinin içine bakarken o an, ikimizin ilk kez bu kadar yalın, bu kadar kendimiz olduğumuzla yüzleştim. Varisti, güçtü, güçlü kalması gerekendi ama şu an her şeyden önce sadece sıradan bir adamdı. Bir savaş yoktu, acı yoktu; aslında bütün her şeyin dışındayken nasıl da eğlenebildiğimizi ve nasıl da iyi anlaşabildiğimizi görüyordum.
Veyn, gözlerini dudaklarıma doğru çevirdiğinde onun da bana yaslı olan göğüs kafesinden kalp atışlarını hissettim. “Veya,” dedi Veyn dudaklarıma bakarken. “Yaptığına ceza olarak beni öpmeye ne dersin?” Yeşil gözleri parladı, ellerimi tutan parmakları sıkılaştı ve haylaz bir şekilde gülümsedi. “Ne dediğin umurunda bile değil, Işık Veren çünkü dudakların sadece bana ait ve ben seni biraz daha öpmezsem öleceğim.”
Bir cevap bile vermemi beklemeden dudaklarını dudaklarımın üzerine örttü ve gözlerini kapattı. Aynı anda gözlerimi kapatmam ve kendimi ona teslim etmem bir oldu. Üst dudağı dudaklarımın arasına yerleştiğinde alt dudağımı oldukça sakin, acelesi yokmuş gibi emmeye başladı ve bunu yaparken keskin bir aldı. Dili, beni çıldırtacak kadar yavaş bir sakinlikle alt dudağımda gezindiğinde ve sonrasında üst dudağımı dudaklarının arasına aldığında boya fırçasını elinden fırlattı ve sonra boşta kalan eliyle belimden tutup beni kendisine biraz daha yasladı.
Bacaklarımın arasında hissettiğim sertliği baskısını arttırırken dişlerini alt dudağıma geçirdi ve yavaşça çekiştirdikten sonra bunu birkaç kez daha tekrar etti. Heyecandan vücudum titremeye başladığında ellerimi kurtarma ihtiyacıyla çırpındım çünkü ona dokunmak istiyordum; Veyn’in dudaklarında bir tebessüm oluştuğunda büyük bir nefes verdi ve ellerimi bıraktıktan sonra bu kez dudakları dudaklarımı daha sert bir şekilde buldu. Boşta kalan eliyle yüzümü avuçladığında ve dudaklarımı sertçe öpmeye başladığında belimdeki eli yavaşça kalçama doğru indi ve oradan bacaklarıma doğru ilerlediğinde hırıltılı bir nefes verdiğini işittim.
Durmadım, bir an bile olsun durmak istemedim ve ellerimi ilk önce omuzlarına sapladım ardından sırtına ve en sonunda dağınık kumral saçlarını sertçe kavradığımda onu kendime daha fazla yasladım; çok daha fazlasını ister gibi, çok daha fazlasına ihtiyacım varmış gibi.
Veyn bu hareketimin ardından gözleri parlarken dudaklarını dudaklarımdan uzaklaştırdı, sadece birkaç saniye gözlerimin içine baktı ve sonrasında öyle nefes kesici bir şekilde gülümsedi ki, bu gülümseyişi çok daha fazla heyecanlanmama sebep oldu. Sonrasında hiç beklemediğim bir anda üzerimdeki Köksüz kıyafetini öyle bir parçalayarak ikiye ayırdı ki, dağılan kumaş parçasını diğer tarafa fırlatması ve sonrasında da üzerimdeki kalın kazağı başımdan söker gibi çıkarması aynı anda oldu.
Karşısında sadece yarım siyah bir atlet ve altımda iç çamaşırımla kaldığımda Veyn bakışlarını gözlerimden ayırdı ve yavaşça boynuma ardından göğüslerime ve oradan da karnıma doğru baktı. Sonrasında ise yine belimden sertçe kavradı ve beni hızlı bir şekilde kaldırdığında kucağındaydım, kollarım ise omuzlarındaydı. Benim hareket etmeme bile fırsat tanımadan elleriyle bacaklarımı kavrayıp beline doladı ve sonrasında boşta kalan eli sırtımı buldu, parmakları çıplak olan her yerimi yavaşça okşamaya başladığında diğer eli, oldukça sakin bir şekilde boynuma doğru ilerledi; nabzımın attığı yere dokundu ilk önce ve sonrasında aşağıya inmeye başladığında gözlerini bir an bile olsun benden ayırmadı. “Sonsuza kadar sana dokunabilirim,” dedi Veyn kısık bir sesle. “Ve bunu yaparken bir an bile sıkılmam ama canını acıtmaktan korkuyorum, Liora çünkü şu an bile kendimi zor tutuyorum.”
Boynumdaki eli yavaş yavaş aşağıya inerken omzundaki ellerimi boynuna doğru çıkardım ve sonrasında çenesini kavradıktan sonra onu kendime doğru çektim. “Benim yanımdayken kendini hiçbir konuda sınırlama,” diye fısıldadım dudaklarına doğru. “Çünkü ben seni bütün yüzlerinle kabul ediyorum.”
Bu hareketim onu gülümsettiğinde bu kez daha sert bir şekilde dudaklarını dudaklarımın üzerine örttü ve boynumdaki eli göğüslerime doğru ilerledi. Atletimin üzerinden göğsümün ucuna yavaşça dokunduğunda ve bunu yaparken alt dudağımı dişlerinin arasına aldığında yüksek bir nefes verip kendimi ona daha fazla yasladım. Kalçamı yavaşça hareket ettirdiğimde ve ona sürtündüğümde Veyn’in vücudu kaskatı kesildi ve sonrasında öyle hırıltılı bir nefes verdi ki, ben ne olduğunu bile anlamadan ayağa kalkması ve beni boya yaptığımız o duvara sertçe yaslaması aynı anda oldu. Bacaklarım beline dolanmışken, dudakları dudaklarımda bir eliyle sertçe göğsümü avuçladı ve diğer eliyle bacağımı kavrayıp kendisini bana daha fazla yasladı.
Dudakları dudaklarımdan uzaklaştığında dişleri alt dudağımdan çeneme, çenemden boynuma doğru ilerledi ve hem öpüp hem dişlerini geçirirken bacağımdaki eli, kasıklarıma doğru ilerledi. Dudaklarımdan kısık bir inleme döküldüğünde başım Veyn’in omzuna doğru düştü ve saçlarım onun sırtını okşadı. Bir elimle onun saçlarını kavrarken, diğer elim karnında gezindi ardından parmaklarım karnındaki boşluğa ve oradan da kasıklarına doğru ilerlediğinde Veyn’in nefesi keskinleşti; iç bacağımda dolaşan parmakları yavaşça yukarıya tırmandı, daha yukarıya ve daha yukarıya. En sonunda tam kadınlığımın üzerine geldiğinde başını geriye doğru çekti ve gözlerimin içine baktı.
İşkence çektirecek kadar ağır bir yavaşlıkla ve hatta bir tüy kadar hafif bir şekilde parmağının ucunu iç çamaşırımın üzerinden kadınlığımda gezdirdiğinde nefes almakta bile zorlandım ve bu kez vücudumun titremeye başladığını hissettiğimde yeşil gözleri gözlerimin içine bakıyor, hiç olmadığı kadar acımasız ama bir yandan da hiç olmadığı kadar bana muhtaç görünüyordu. Parmağını aynı yavaşlıkla kaydırmaya devam ederken bir kez daha başımı omzuna gömmek istedim ama diğer eliyle çenemi tutup onun gözlerinin içine bakmamı sağladı.
“Ne yapıyorsan,” dedim zorlukla konuşarak ve titreyerek. “Ne yapıyorsan buna bir son ver.” Öylesine yavaştı ki, bu işkence gibiydi ama hiçbir işkencenin bu kadar aklımı kaybettireceğini tahmin bile edemiyordum. Daha önce hiçbir erkek bana bu şekilde dokunmamıştı, daha önce hiç kimseyle bu kadar yakın olmamıştım ve şimdi o, vücudumun en hassas noktasına dokunurken her an bayılacakmış gibi hissediyordum ve emindim, bu daha hiçbir şey yapmamış haliydi.
Veyn gülümsediğinde “Liora,” dedi adımı fısıldayarak ve sonra dudakları yavaşça dudaklarıma dokundu ardından birkaç kez daha öptüğünde vücudum tir tir titriyordu. Dudakları dudaklarımdan ayrıldı ve yanağımdan kulağıma doğru yaklaştığında “Liora,” dedi bir kez daha. “Sesin, kokun, tenin, nefesin, her şeyin sadece benim için yaratılmış gibi, sanki kaderim seninle yazılmış ve seninle son bulacak, sensiz bir kaderi de kabul etmiyorum.” Geriye doğru çekildi ve gözlerimin içine yeniden baktı. “Tam da bu yüzden seni benden almayı aklından geçiren herkesin dünyasını yakarım, içinde kendim yanacak olsam bile.”
Gözlerindeki ifadede gerçekten de ateş vardı, hem benim için, hem de aramıza girecek olan herkes için. “Veyn,” diye fısıldadım.
Ben Veyn dediğim anda eli durdu ve gözlerindeki ifade değişti. “Arthur,” dedi karşı gelerek. “Bana Arthur de. Kabullen beni.”
Yutkundum ve dudaklarım aralandı ona Arthur diyebilmek için fakat dudaklarımdan o isim dökülmedi. Bunun onun canını acıttığını biliyordum ama onun ismini söyleyemiyordum. Bunu yapamıyordum. Belki onu Veyn olarak tanıdığım için, belki de Arthur ismini kabullenmediğim için ve belki de bilmediğim başka sebeplerden ötürü. Bir yanım Morna’nın Arthur’una bağlıyor ve Arthur Morna için öldüğünden ötürü, kaderinin benzemesinden korkuyordum. Hatta bu öylesine kuvvetli bir dürtüydü ki, bunun kara bir büyü gibi onu da içine almasını istemiyordum ama bunu ona açıklarsam ciddiye bile almayacağından neredeyse emindim.
Sessiz kaldığımda Veyn’in bakışlarındaki ifade tamamen değişti ve beni yavaşça kucağından indirdiğinde ayaklarım yerle buluştu. Hâlâ zorlukla nefes alıyor, hâlâ dizlerim titriyordu. “Thalron sınırları içerisinde herkes için hiç kimse oldum,” dedi gözlerini benden ayırmazken. “Fakat senin için hiç kimse olmak istemiyorum.”
“Benim için Veyn…”
“Veyn değilim artık,” dedi lafımı yarıda keserek. “Bana Veyn demekten vazgeç.” Gözlerini kapattı ve geriye doğru çekildiğinde haklı olduğunu bildiğim için ağzımı açamadım fakat hemen sonrasında dayanamayarak ona doğru uzandım ve yüzünü ellerimin arasına alarak bana bakmasını sağladım.
“Bir gün sana adınla sesleneceğim, söz veriyorum,” dedim kısık bir sesle. “Fakat şimdi değil, şu an değil.” İçimde tarifi olmayan bir his, bir korku var diyemedim. Bunu sesli bile dile getirmek istemedim.
Veyn, söylediğime bir cevap vermedi ve tam o esnada kapının önündeki çanın çalınma sesini işittim. Kaşlarımı çattığımda ve Veyn hızlı adımlarla kapıya doğru yürüdüğünde hızlı bir şekilde yerdeki Veyn’in siyah gömleğini üzerime geçirdim.
Birkaç saniye sonra Veyn, kilitli olan kapıyı açtığında ve aralıktan muhafızı gördüğümde Veyn, “Ne oldu?” diye sordu muhafıza. Muhafız ilk Veyn’in yüzüne sonra vücuduna ardından o boyalara bakarak şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Onu daha önce hiç böyle görmediği ortadaydı. Veyn bu kez daha sert bir sesle “Ne oldu?” diye sordu dikkati kendi üzerine çekmek isteyerek.
“Thalash Lideri Olaf,” dedi Muhafız korkutucu bir sesle. “Otso Evi’nde bir eğlence düzenliyor ve sizin varislikten düşüşünüzü kutluyoruz.”
Kaşlarım çatıldığında ve hırsla nefesimi verdim fakat Veyn’in yüzünde bir gülümseme oluştuğunda bu korkutucuydu. “Sadece bu kadar mı?” diye sordu.
Muhafız duraksadı, boğazını temizledi ve sonrasında “Liora Valenka’yla evleneceğini…” Veyn’in yüzündeki ifade direkt değişti, muhafız cümlesini bile tamamlayamadı. “Onunla evleneceğini söylüyor.”
Veyn, burnundan nefesini verdikten sonra bir süre muhafızın gözlerinin içine baktı ve sonra başını bir kez aşağı yukarı sallayıp kapıyı muhafızın yüzüne kapattı. Gözleri kapalı olan kapıdan ayrılmazken “Onunla konuştum,” dedim daha fazla dayanamayarak. Veyn’in bakışları hızlı bir şekilde bana döndü. “Tek derdi Thalash’ı kurtarmak, beni de bu yüzden istiyor. Anlattığı kadarıyla çok zor durumdalar, Veymor yardım şartı olarak beni Thalash’a götürmesini emretmiş ve…”
“Onunla mı konuştun?” diye sordu Veyn bütün söylediklerimi duymamış gibi. “O seninle konuşabildi, öyle mi?”
“Bana yalvardı,” dedim onu yumuşatmaya çalışarak. “Onun gerçekten de…”
“Liora,” dedi Veyn gözlerini gözlerime dikerek. “Benim hakkımda bilmen gereken en net konu ne biliyor musun? Senin adının yanına kendi adını getirme cesaretini gösterebilen herkesin nefesini keserim, birçok konuda sınırlarımın dışına çıkabilmeyi şöyle bir düşünürüm ama bu konuda asla. Buradayım, sen varsın, ben varım, biz varız, bu sınırın içine kimse giremez, kimse Liora Valenka hakkında hayal bile kuramaz, izin vermem, o hayali kâbusa çeviririm.” Bunun adı kıskançlık mıydı? Veyn bu konuda kıskançlığın bile üzerindeki duygu gibiydi. Konu beni paylaşma ihtimali olduğunda en barbar kişiliği ortaya çıkıyordu.
Öyle keskin ve öyle net konuşmuştu ki, bir anlık duraksamak zorunda kalmıştım. “Ne yapacaksın?” diye sordum kaşlarımı çatarak. “Hiçbir şey yapmamalısın, şu an zamanı değil.”
İlk önce sessiz kaldı ardından “Daireme geçelim,” dedi başıyla kapıyı işaret ederek. “Yorucu bir gündü.”
Duraksadım ve sonra duvara doğru bakarak “Devam edeceğiz, öyle değil mi?” diye sordum.
Veyn’in saniyeler sonra yüzünde bir gülümseme oluştuğunda başını aşağı yukarı salladı. “Bütün duvarları boyayana kadar üstelik.”
Ben de gülümsedim ve dairenin kapısına doğru yürüdüm fakat tam o anda, gözlerim kocaman açıldığında “Sürpriz!” dedim ona dönüp. “Sürprizin olduğunu söylemiştin.”
Veyn de kaşlarını kaldırdığında başını bir kez aşağı yukarı salladı ve sonrasında odanın içindeki diğer kapıya doğru yürüdü. O kapıyı açtı ve birkaç saniye sonra elinde siyah bir eşyayla geldiğinde ne olduğunu anlamayarak ona baktım. Fakat Veyn, gitgide yaklaşıp o eşyayı elime bıraktığında ne olduğunu anlamıştım, daha önce Elly’nin anlattığının aynısıydı.
“Fotoğraf makinesi mi?” diye sordum gözlerim kocaman açılırken. “Bunu nereden buldun? Nasıl buldun?” Elimde fotoğraf makinesini çevirdim, tam ortasında duran yuvarlakta bir cam vardı ve hemen üstünde de düğmeler duruyordu.
“Nord’dan aldım,” dedim Veyn gülümseyerek. “Ve bu tamamen şans eseri oldu.”
Elimle ağzımı kapatıp büyük bir şaşkınlıkla “Biz şimdi fotoğraf çekilebilecek miyiz?” diye sordum.
Veyn, bir kez başını aşağı yukarı salladı ve sonrasında fotoğraf makinesini elimden alıp “Şimdi ilk fotoğrafımızı çekilmeye ne dersin?” diye sordu.
“Çok isterdim,” dedim heyecanla ve ellerimi birbirine çarptım.
Veyn, fotoğraf makinesini elinde çevirdi ve birkaç tuşuna bastığında “Nord’un öğrettiği gibi yapmaya çalışıyorum ama bizi çekebilecek kimse yok,” dedi başını kaldırarak. “Nasıl yapacağız?”
Dudaklarımı büktüm. “Kendimizi çekemez miyiz?” diye mırıldandım mutsuz bir şekilde. Veyn, denemek istiyormuş gibi fotoğraf makinesini bana doğru çevirdi ve bir tuşa bastığında gözümde ışık patladı. “Hey,” dedim gözlerimi ovuşturarak. “Ne yaptın?”
“Sanırım senin fotoğrafını çektim,” dedi Veyn keyifle.
“Nerede?” diye sordum.
Veyn, elinde fotoğraf makinesini çevirdi ve sonrasında “Bilmiyorum,” dedi. “Onu Nord’a sormadım.” Sonrasında kaşlarını çattı. “Bir başkası mı seni görüyor acaba?”
Gözlerimi devirerek “Saçmalama,” dedim ve elimle fotoğraf makinesinin yuvarlak kısmını bize doğru çevirdim. “Bu şekilde tutarsak ikimizi yan yana çekebiliriz bence.”
“Emin misin?”
“Değilim.”
İkimiz de güldüğümüzde Veyn, fotoğraf makinesini elimden aldı ve tıpkı benim yaptığım gibi yuvarlak olan kısmını bize doğru çevirdi. “Dur,” dedim heyecanla. “Arkada çizdiğimiz resim de çıkmalı.” Sırtımızı resme doğru döndük, Veyn, fotoğraf makinesini ikimizi de alacak şekilde havaya doğru kaldırdı ve bir kolunu benim omzuma attı ardından beni kendisine öyle bir çekti ki, yüzüm göğüs kafesine tam kalbinin üzerine yasladı. “Gülümse,” dedim. “Fotoğraf çekilirken insanlar gülümsermiş.”
Veyn, beni şaşırttı ama içten bir şekilde gülümsedi, ben de ona eşlik edip aynı şekilde gülümsediğimde bir tuşa bastı ve yeniden ışık yüzümüzde patladı. Boyalarımızla, yüzümüzdeki o gülümsemeyle fotoğrafı çekildiğimizde Veyn, fotoğraf makinesini aşağıya indirdi ve boş boş bakarak “Resim çizmek daha güzel,” dedi yüzünü buruşturup. “En azından çizdiğimizi görebiliyoruz.”
“Bir yolu olmalı,” dedim yavaşça karnına vurarak. “Bozuk olduğunu düşünmüyorum.”
Veyn, başını aşağı yukarı salladı ve sonra ikimiz de o odadan dışarıya çıktık; Veyn hemen arkamızdan kapıyı kilitledi.
“Bu odaya bir isim vermeliyiz,” dedim koridorda yürümeye başladığımızda.
Veyn gözlerini kıstı, “Hangi aşamasına isim vereceğimi bilemedim,” dedi hem imayla hem de gözlerimin içine bakarak.
Gözlerimi kaçırdığımda utançla başımı çevirdim, bu kez hiç olmadığı kadar yakın olmuştuk ve onun beni çıldırtabileceği her noktayı bilebilmesi ve hatta belki de hissedebilmesi karnıma ağrı girmesine sebep olmuştu. O beni öpmüştü, o bana dokunmuştu ve bu daha hiçbir şeydi, biliyordum. Bir sonraki adım ve sonraki adımları düşünmek kalbimin bile sıkışmasına sebep oluyordu.
Veyn’in dairesinin önüne geldiğimizde muhafızları orada bulamadım, büyük ihtimal aşağıda bekliyorlardı. “Ben,” dedim Veyn yatak odasının kapısını açtığında. “Kendi daireme…”
Cümlemi tamamlamama bile fırsat vermeden belimden yakaladığı gibi beni tek koluyla havaya kaldırıp omzuna attı ve kapıyı açarak birkaç adım sonra beni yatağın üzerine bıraktı. Gözlerim kocaman açıldığında “Senin odan artık burası, Işık Veren,” dedi keskin bir emir verir gibi. “Çünkü her gün seninle uyumak istiyorum.”
“Bu fazlasıyla kabaydı,” dedi gözlerim kocaman açık bir şekilde.
“Sana henüz hiçbir kaba tarafımı göstermedim,” dedi Veyn, gülümseyerek ve odanın içindeki lavaboyu doğru yürüdü. Onun çıplak sırtını izlerken beyaz sabunla ilk önce ellerini yıkadı ardından yüzündeki ve vücudundaki boyalardan kurtuldu. Bu o kadar uzun sürdü ki, yatakta onu izlerken gözlerim kapanmaya başlamıştı ve yorgunlukla beraber uykusuzluk beni kolları arasına çekmeye başlamıştı.
Belki birkaç saniye sonra belki de birkaç dakika bilmiyordum ama Veyn’in “Uyudun mu, Işık Veren?” dediğini işittim. Ağzımın içinde bir şeyler söyledim ama ne söylediğimi bile bilmiyordum. Tek hissettiğim üzerimin örtüldüğü, yatağın diğer tarafına bir ağırlık geldiğiydi. Sonrasında ise bir kol, belimden beni kavradı ve kendisine doğru çektiğinde onun göğüs kafesine yaslandığımı anladım. Beyaz sabun kokusu burnuma dolduğunda bir bacağımı bacağının üzerine yerleştirdim ve biraz daha ona sokuldum.
Uzun zamandır, belki de çok uzun zamandır ve belki de hiç olmadığı kadar huzurlu hissettiğimde yüzümde bir gülümseme oluştu. Tam o anda, yüzümde tekrardan bir ışığın patladığını hissettiğimde Veyn’in güldüğünü işittim ardından bir kez daha yüzümde ışık patladı. Bu kez kaşlarım çatıldığında gözlerimi açmadan “Fotoğrafımı mı çekiyorsun?” diye sordum zorlukla konuşarak.
“Uyu benim güzeller güzeli Liora’m,” dedi Veyn’in o fısıldayan sesi. “Ben ise senin her zerreni ezberlemek için uyanık kalacağım.”
***
Şarkı: Natasha Blume, Black Sea
Kulaklarıma insanların çığlık sesleri dolduğunda bunun rüyamdan ve hatta kabusumdan geldiğini bile düşündüm fakat gözlerimi yavaşça açtığımda bakışlarım hemen yanımdaki boşluğa takıldı; Veyn’in yatak odasına uyuyakalmıştım ve şimdi o burada yoktu.
Kendime gelmeme bile fırsat tanınmıyormuş gibi başka çığlık sesleri de birbirini tamamladığında bu kez gözlerim irice açıldı ve nerede, kimin yanında ve hatta Thalron’da olduğumu bile anımsayıp yataktan doğruldum. İlk önce ellerim yatağa tutundu ve önüme gelen saçlarımı geriye doğru attım ardından yataktan aşağıya indiğimde ve ilk koştuğum yere pencerenin kenarı olduğunda insanların koşturduğunu gördüm; herkes aynı noktaya koşuyordu.
“Neler oluyor?” dedim kendi kendime korkuyla ve sonra üzerime baktım. Veyn’in gömleği hâlâ üzerimdeydi, altımda ise hiçbir şey yoktu. Yüzümde yer yer kuruyan boyalar silinmemişti, saçlarım dağınıktı ve Thalron’da bugün hiç olmadığı kadar fazla çığlık sesi vardı.
Koşar adımlarla odadan dışarıya çıktığımda “Veyn!” diye bağırdım koridora doğru fakat elbette ki herhangi bir karşılık alamadığımda ilk uğradığım yer kendi dairem oldu. Bir an bile nefeslenmeden hızlı bir şekilde üzerime Köksüz pelerinimi geçirdim ve sonra ayaklarıma botlarımı bile giymeden kendimi dairemden dışarıya attım. Ben uyurken Veyn botlarımı bile çıkarmıştı fakat şimdi nerede olduğunu bilmiyordum, bu çığlıklar onun için miydi?
Koşar adımlarla kendimi Veyn’in kalesinden dışarıya attığımda insanların koştuğu yere doğru koşmaya başladım ve ben koşarken burnuma is kokusu gelmeye başladı, sadece bu kadar da değildi, Thalron’da ilk kez küller uçuşuyordu.
Bir yerde yangın vardı.
Daha hızlı bir şekilde koşmaya devam ederken ayaklarım karlara batıp çıkıyordu, gökyüzü karanlıktı fakat dumanın tüttüğü yeri ve lavları görüyordum.
Veymor’un kalesinin olduğu taraftı.
Nefesim kesildiğinde ve öksürmeye başladığımda yanından koştuğum insanlar o yangının bulunduğu yerden uzaklaşıyordu, ben ise ateşe doğru koşuyordum.
Ta ki onu görene kadar.
Veyn’i.
Yangın çıkan kalenin hemen karşısında, muhafızlarla da değil üstelik tek başına elinde bir meşaleyle duruyordu. Hemen karşısındaki kale ise cayır cayır yanıyordu, yüzünde bir gülümseme vardı; delirmiş gibi zaten deliymiş gibi ya da bir sonraki adımında tamamen delirecekmiş gibi.
“Veyn Arthur Thalron, Thalash liderinin kaldığı kaleyi yakmış!” dedi koşup giden bir Köksüz yanındaki diğer Köksüz’e. “Ve kalenin çevresini muhafızlarla doldurmuş, kimse onu kurtaramasın diye!”
Gözlerim kocaman açıldığında duraksayan bacaklarıma sanki yeniden his doldu ve bu kez Veyn’in bulunduğu yere doğru koşmaya başladım. Herkesin kaçtığı yere değil, herkesin kaçtığı o adama doğru koşuyordum ve bu kez gerçekten tamamen delirdiğini ya da deliliğini ortaya çıkardığını görebiliyordum.
Nefes nefese onun bulunduğu yere doğru geldiğimde “Veyn!” diye bağırdım kendimi tutamayarak. Yeşil gözleri kaleden ayrılmazken benim sesimi duyduğu anda bakışları geldiğim tarafa doğru döndü ve beni gördüğü anda gülümsedi; içten bir gülümsemeydi üstelik. Başımı yavaşça iki yana salladığımda gözlerime, kulaklarıma inanamıyor gibiydim, sanki hâlâ uyuyordum ve bu bir kabustu.
“Veyn,” dedim en sonunda yanına gittiğimde ve tam karşısına doğru döndüğümde koca kalenin alevler altında olduğunu gördüm. Muhafızlar çevresini daire şeklinde örmüştü, pencereler ardına kadar kapalıydı. Kale öyle bir yanıyordu ki, onu söndürebilmenin mümkün olmadığını anlamak için bakmak yeterliydi. “Sen,” dedim nefes nefese, zorlukla konuşarak. “Ne yaptın?”
Veyn, gülümsemeye devam etti. “Günaydın benim güzeller güzeli Liora’m,” dedi sakince, sanki karşısında yanan bir kale yokmuş gibi. “Olaf ateşe duyarlı olduğunu söylüyordu hep,” bakışları yavaşça alevlere kaydı, “ben de merak ettim ne kadar duyarlı olabileceğini çünkü o henüz benim ateşimle tanışmamıştı.” Veyn, gözlerini bir an bile alevlerden ayırmadı. “Benim için yangın çoktan başlamıştı,” diye devam etti. “Onun için ise biraz gecikti.” Sonra başını hafifçe bana doğru çevirdi, gözlerindeki o sakinlik ürkütücüydü. “Bana aklımı kaybettirebilecekleri tek yer sadece sendin, sana el uzatmalarıydı ve şimdi aklını kaybetmiş Arthur Thalron’la baş etmek zorunda kalacaklar, kutlayalım bunu.”
…
Huh… Pekala… Arthur’u delirtecek birçok şey yaşandı ama onun en büyük deliliği kıskançlığıdır, bunu hiç unutmayın…
Paragraf Yorumları