logo

18. YANGININ İLK KIVILCIMI

Views 19220 Comments 1658

Keyifli Okumalar!

Şarkı: Requiem for a Dream, Kate Chruscicka

“Savaşımız başladı, baba ve bugün burada senden doğan oğlun olarak değil, seni yıkacak adam olarak duruyorum. Şimdi artık ne renklerin önemi var ne de emirlerinin. Sadece ben varım ve asla yenilmeyeceğim.”

Bu cümlelerin etkisi bütün duygularımın iç içe geçmesine sebep olmuştu. Az önce kemanla yasaklı olan şarkıyı çalarak zaten büyük bir kuralın üzerini çiğnemişti ve her şey bir yana, bir Köksüz’ü yani beni herkesin gözü önünde öperek büyük bir devrim başlatmıştı. Yolun sonuna geldiğimizi düşündüğüm o anda ise aslında arkamızdaki kocaman muhafız ordusu Veyn’in her şeyi düşündüğünü gösteriyordu.

Veyn’in bir adım gerisindeydim, saklanmak için değil, o beni korumak için önüme geçtiği için fakat hemen bizim arkamızda da Veyn’i destekleyen muhafızlar durduğu gibi tam karşımızda da Veymor’u destekleyen muhafızlar vardı. Ortada kalan sınıflar hangi tarafa bakacağını şaşırmıştı ve birçok insanın gözlerindeki korkuyu görebiliyordum.

O kalabalığın içinde Tanya’yla göz göze geldim, gözlerinde öyle büyük bir korku vardı ki bana bakarken sadece bir kez başını iki yana sallamıştı ve o an bu korkusunun benim için olduğunu anlamıştım.

Hemen onun yanında Korven duruyordu, onun bakışları da benden ayrılmıyordu ama korkudan daha ziyade öfkesini görebiliyordum. Çok büyük bir hata yapmışım gibi beni gözlerini ayırmadan izliyordu fakat benim kalbim, yaptığımın sonuna kadar doğru olduğunu haykırıyordu.

Ben Svalbard’da doğmuş, savaşın izleriyle büyümüş ve en sonunda Thalron’a getirilmiştim. Buraya geldiğimde Valenka ne demek onunla yüzleşmiştim fakat şimdi bir Valenka’nın kendisine tam karşı olan bir Thalron adamının ellerinde kalbi vardı. Ben kalbimi Veyn’in ellerine çoktan vermiştim.

Ve yaptığım hiçbir şey adına da pişman değildim.

Veyn, büyük bir nefes verdikten sonra elinde tuttuğu hançerini daha sıkı bir şekilde kavradı ve karşısındaki o kocaman muhafız ordusuna doğru baktı. Yeşil gözlerini kırpmıyordu bile. Tam o esnada adımlarca uzakta bizi izleyen Maris’i gördüm, gözlerinde mutsuzluk değil, saf bir hırs vardı. Ve saf bir nefret. Bu kez o nefreti bana değil, Veyn’e yönelikti çünkü ona göre yalnız bırakılmıştı.

Bakışlarım yeniden gökyüzüne doğru döndüğünde Kuzey Işıklarının gökyüzünün her yerini kapladığını gördüm, başka insanlar için muhteşem görünebilecek bu güzellik bizim için savaşı getirmişti çünkü Velruna artık kanla kirlenmişti veya kirlenecekti.

Veymor, hiçbir şeyi göremiyordu ama hâlâ tahtında otururken bir muhafızın onun arkasından kulağına bir şeyler fısıldadığını görebiliyordum. Ağzından çıkacak her cümle, yolun gidişinin ateşle mi, kanla mı yoksa barışla mı yazılacağını gösterecekti ama içimden bir ses, Veymor’un zaten bütün bunları düşündüğünü söylüyordu.

Çünkü kemanı çalarken bir an bile olsun Veyn’i durdurmamıştı, beni öperken de öyle. Belki de hesaba katamadığı Veyn’i destekleyen muhafız ordusuydu ve bu belki de geri adım atmasına sebep olur diye düşünüyordum.

Fakat öyle olmadı. Muhafızın her kelimesinin ardından Veymor’un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu; zafer gülümsemesi değil, beklediği sonun yaklaştığını gösteren bir gülümsemeydi.

Başını yavaşça aşağı yukarı salladı ve elleri oturduğu tahtın kollarını kavradı. Oldukça sakin bir şekilde ayağa kalktığında hemen arkasındaki muhafız ordusu itaat edermiş gibi dizlerinin üzerine çöktüler ve hep bir ağızdan Veymor’un adını haykırdılar. Ellerindeki hançerlerin keskin yüzeyleri parlıyordu, o keskin yüzeyler birazdan kanla da boyanabilirdi, barışla da.

Veymor tamamen ayağa kalktığında boşlukta olan gözlerini yavaşça bize doğru çevirdi, elbette ki göz göze gelemedik ama o boş bakan gözlerinde bile hâlâ kibir vardı.

Dudaklarını ıslattı, yüzündeki o silik tebessüm bir an bile olsun silinmedi. “Veyn Thalron,” dedi baskın bir sesle ama yüksek değildi. Yine de herkes öyle bir ölüm sessizliği içindeydi ki, onu duyamamak imkansız olurdu. “Babana karşı savaş mı açıyorsun?”

Veyn, öne doğru eğildiği yerde gözlerini kıstı ve tiksintiyle nefesini verdiğinde “Thalron artık benim,” dedi üzerine basa basa, kendinden emin bir sesle. “Eğer karşımda duracaksan bu bir savaş, baba fakat yolumdan çekileceksen senin canını bağışlarım.” Senin canını bağışlarım.

Veyn, her şeyi ama her şeyi gözden çıkarmıştı, babasının canını bile. Bir gecede mi olmuştu yoksa bütün geceler yaşadıkları sadece bir gecede mi karar vermesine sebep olmuştu bilmiyordum ama son cümlelerinin ardından herkesin ürktüğünü görebiliyordum.

Veymor ise gülümsemeye devam etti. “Thalron’da doğmak ve ölmek yasaktır,” dedi Veymor, kendi yasasını dile getirerek. “Bunu da çiğneyip beni öldürebileceğini mi söylüyorsun?”

Veyn de gülümsediğinde aynı kibirle babasına doğru baktı. “Thalron yasaları, savaş zamanları geçerli değildir, baba,” dedi. “Eğer savaş başladıysa hiçbir yasa geçerli sayılamaz ve ben bu savaşı başlattım.”

Buz gibi bir sessizlik, öyle bir sessizlik ki gürültüden bile daha etkiliydi. Veymor, ağır ağır başını aşağı yukarı salladığında zaten çoktan kararını verdiğini ona baktığımda anlayabiliyordum fakat kararından emin olamıyordum. Şimdi bir savaş başlatırsa Thalron’da nasıl yaşanırdı, bilmiyordum fakat savaşı başlatmazsa da bütün itibarı yerle yeksan olacaktı.

Veymor, çenesini havaya kaldırdığında ve bakışlarını gökyüzüne doğru çevirdiğinde o renkleri onun da görememesi içime soğuk su serpilmesine sebep olmuştu. Veyn’in renklerini aldığı gibi o da artık kördü. Fakat o gökyüzüne bakarken sanki kör değilmiş de büyülenir gibi gökyüzünü izledi.

Ardından bakışlarını aşağıya doğru indirdiğinde yüzündeki gülümseme silindi, gözleri kısıldı ve gerçek nefreti o zaman gördüm. Ellerini havaya kaldırdığında hemen arkasına dizilen muhafız ordusu ayağa kalktılar. Bütün hırsıyla ve nefretiyle beraber “Oğlum Veyn Thalron’u canlı,” dedi Veymor. “Yanındaki Valenka’yı ise ölü istiyorum. Hemen.” Ellerini sertçe aşağıya indirdiğinde muhafızlar birbirine baktı ve sonrasında herkes o anın geldiğini anladı.

Savaş gerçekten başlamıştı.

Bir anda Veymor’un hemen arkasındaki muhafız bizim olduğumuz tarafa doğru koşmaya başladığında, bizim arkamızdaki muhafızlar da savunma için öne geçti fakat her şey için artık çok geçti. Veyn, bir an bile şüpheye düşmeden hançeriyle öne doğru atıldığında ben de kemerimdeki hançerimi çıkardım ve etrafıma baktım.

Her şey ise bir anda oldu.

Bütün muhafızlar birbiriyle savaşmaya başladığında Veyn, bir adım önümde “Kendini koru Liora!” diye bağırdı gür bir sesle. “Senin zarar görmene asla ama asla izin vermeyeceğim.”

Bizi koruyan muhafızlar daire oluşturup bizi içlerine aldıklarında diğer muhafızlarla dövüşüyorlardı. Bu dairenin içinden çıkmamız gerektiğini biliyordum fakat her şey öylesine bir anda olmuştu ki, kalbimin atışları kulaklarımdaydı ve o an ne yapacağımı bilemeyerek etrafıma baktım.

Fakat beni kendime getiren o daireden sıyrılıp elinde hançeriyle bana doğru koşan Veymor’un muhafızıydı. Bir anlık gafletle afallayıp ona baktım fakat içgüdülerim, belki de ruhum buna izin vermediğinde tam bana yaklaştığında eğildim ve sonrasında arkasını döndüğünde sertçe elimdeki hançeri muhafızın omzuna sapladım gür bir çığlıkla. Bu çığlığın ardından ise o daire tamamen dağıldı artık muhafızlarla biz de dövüşüyorduk.

Öylesine dev, öylesine güçlülerdi ki, hangisinin bizim tarafımızda olduğunu bile kestiremiyordum ama birkaç muhafızın daha bana doğru koştuğunu gördüğümde geriye doğru kaçıp diğer tarafa doğru ilerledim. Tam o esnada Veyn’i bir muhafızla dövüşürken gördüm; öyle çevik, öyle kendinden emin adımlar atıyordu ki, muhafız daha bir sonraki hamlesini düşünmemişken Veyn bir sonraki hamlesini biliyormuş gibi atak yapıyor ve onu kıskıvrak yakalıyordu.

Bir muhafız yeniden bana doğru saldırdığında yere doğru eğilip ondan kurtuldum fakat saç köklerimden tutup başımı geriye doğru çektiğinde ve sonrasında beni bütün gücüyle diğer tarafa doğru fırlattığında başka bir muhafızın ayaklarının dibine düştüm. Elindeki hançeri kaldırıp tam bana saplayacağı sırada başımı çevirdim, hançer kum zeminle buluştu ve onun hançeri çıkarmasına fırsat bile tanımadan boynuna hançeri sapladığımda oluk oluk kanlar yüzüme, ellerime sıçramaya başladı. Durmadım, diğer muhafıza doğru atıldığımda elindeki hançer kolumu kesmiş olacak ki keskin bir acı hissettim fakat bu acı çok kısa sürdü çünkü bu kez hançeri diğer muhafızın gözüne sapladığımda çığlığım kulaklarımı acıtacak kadar fazlaydı. Heyecandan, korkudan veya hissettiğim bambaşka bir duygudan dolayı acı bile hissedemez hale gelmiştim.

“Liora!” Bakışlarımı tanıdık gelen o sese doğru çevirdiğimde Tanya’yla karşılaştım. İnsanların hiçbirisi bu savaşa dahil olmazken Tanya dahil olmuştu. Benim için. O da artık o muhafız ordusunun oluşturduğu dairenin içindeydi.

“Tanya!” dedim ona doğru ilerleyip sırtımı sırtına yaslayarak. “Buradan uzaklaş!”

“Senin yanında olacağımı söylemiştim,” dedi fakat Tanya benim kadar iyi dövüşemezdi, o her zaman bunlardan sıkılırdı, bundan olmalı ki elinde tuttuğu hançeri bile titriyordu fakat bakışları netti. O kocaman muhafız ordusunun ortasında ben Tanya ve Veyn dışında başka sınıflardan insan yoktu. Kimse karışmıyordu, kimse elini bile sürmek istemiyordu.

Bir anda ayaklarımın ucuna bir muhafız devrildiğinde hemen arkasındaki Veyn’i gördüm. Yüzünün yarısı kanla kaplanmıştı, saçları da öyle. Elleri kan içindeydi, üzerindeki kıyafetler kanlar içindeydi, belki yaralanmıştı ama birçok kanın muhafızlara ait olduğunu biliyordum çünkü benimle göz göze geldiği anda yüzünde silik bir tebessüm oluştu. Ben de ona gülümsediğimde sırtımı yasladığım Tanya’nın titrediğini hissedebiliyordum.

“Tanya,” dedim başımı ona doğru çevirip ellerimi omuzlarına yerleştirerek. “Burada olamazsın, bu şekilde beni koruyamazsın, uzaklaş.”

Tanya, başını iki yana salladığında gözlerindeki korkuyu görebiliyordum ama gitmeye de niyeti yok gibiydi. “Biz küçükken birbirimize söz verdik,” dedi titreyerek. “Seni yalnız bırakamam, Liora. Bunu benden isteme.”

Bir muhafızın bize doğru koştuğunu gördüm fakat bizi koruyan başka bir muhafız onun önüne geçip engellediğinde kanın kokusu artık burnuma geliyor, kolumun acısı gitgide artıyordu.

Tam o anda, Tanya’nın hemen arkasından gelen Korven’i gördüm; muhafızlarla bir savaş içerisindeydi ve onu gördüğüm anda yüzümde ister istemez bir tebessüm oluştu. Beni her ne olursa olsun yalnız bırakmayacağını biliyordum, onun da sözünden dönmeyeceğinden neredeyse emindim.

“Korven!” dedim yüksek bir sesle Tanya’yı korumaya devam ederek. Korven’in bakışları direkt bana doğru döndü ve tam o anda bir muhafızın boynunu yavaşça kestiğini gördüm. Gözlerinde harlanan bir ateş vardı, o ateşle bana bakıyordu.

Bizim olduğumuz tarafa doğru yürürken yüzümdeki gülümseme bir an bile olsun eksilmedi. Korven tam gözlerimin içine bakarak hemen yanımdan yürüyüp geçti ve ben daha ne olduğunu bile anlamazken elindeki hançeri havaya kaldırıp Veyn’e doğru yürüdü. Yüzümdeki gülümseme donuklaştı, kalbim son kez attı sanki ve Korven, hançeri Veyn’in sırtına saplamak için kaldırdığında “Hayır!” diye haykırdım bütün gücümle. “Veyn!”

Veyn, hızlı bir şekilde arkasını döndü fakat her şey için artık çok geçti, onu daha erken uyarmam gerekiyordu. Korven’in kaldırdığı hançer, Veyn’in göğsüne isabet ettiğinde Veyn geri çekilip kendini kurtarmak istedi fakat göğüs kafesinden kanlar akmaya başlamıştı. Veyn’in eli, hançerin isabet ettiği yere doğru gitti ve gözleri yavaşça Korven’e doğru döndüğünde onun da bunu beklemediği açıktı.

Korven, tarafını artık açıkça belli ediyordu; o Veymor’un yanındaydı ve Veyn’i öldürmek istiyordu.

Korven durmadı, Veyn yaralanmışken bir kez daha hamle yaptı fakat Veyn, eli göğüs kafesinde kendini korurken Korven’den kurtulup hemen arkasına geçti. O an o hançerin saplanmadığını anladım ama her ne olursa olsun Veyn çok kan kaybediyordu ama o da bunu hissetmiyor gibiydi.

Veyn, Korven’i arkadan kavramak istedi ama Korven, çevik bir hareketle onun elinden kurtulduğunda ve ikisi de karşı karşıya geldiklerinde Veyn, ağzının içinde “Bizim gibi dövüşmeye başlamışsın,” dedi nefretle. “Babam öğretti değil mi?”

Korven, nefretle nefesini verdi ve yere tükürdükten sonra “Seni yenemeyeceğimi mi düşünüyordun?” diye sordu öfkeyle. “Bu zamana kadar benim kim olduğumu hiç bilmedin, kurucunun oğlu.”

Veyn aşağılayıcı bir tebessümle Korven’e baktı ve sonrasında onun üzerine öyle bir atıldı ki, Korven’in geriye doğru çekilmesine fırsat bile vermedi. İlk önce yüzüne ağır bir yumruk attı ardından başını çevirmişken sert bir tekmeyi karnına geçirdiğinde Korven’in düşmesini bekledim ama o düşmek yerine öne doğru eğildi ve sonrasında aynı şekilde karşılık verdiğinde Veyn onun elinden kurtuldu.

Daha fazla orada duramayarak Veyn’in hemen yanına geçtim ve Korven’e bakarak “Ne yaptığını sanıyorsun?” diye bağırdım gür bir sesle. “Şu an savaş açtığın sadece Veyn değil, bana da savaş açıyorsun.”

Korven, elinin tersiyle burnundan akan kanı sildi ve kısık gözlerle bana bakıp kaldırdığı hançerle beraber “Sen zaten bunu çoktan yapmışsın, Liora,” dedi hayal kırıklığıyla. “Tarafını seçmişsin, kim olduğunu bile unutmuşsun.”

Veyn, dişlerinin arasından nefesini verdiğinde bir adım öne çıkıp Veyn ile olan savaşlarının arasına girdim çünkü biliyordum ki sonucunda hangi taraf zarar görürse benim canım yanacaktı. “Bunu yapmak zorunda değilsin, Korven,” dedim acıyla. “Sen Veymor’un tarafında olamazsın asıl bu sen değilsin.”

Korven güldüğünde ağzının da kanadığını gördüm. “Aradan çekil, Liora.”

Başımı olumsuz anlamda art arda iki yana salladım. “Buna bir son ver, lütfen, son ver.”

Korven, söylediğim hiçbir şeyi duymuyormuş gibi gözlerimin içine baktı ve sonrasında bir adım atıp beni elinin tersiyle diğer tarafa doğru itekledi, Veyn’in üzerine doğru gitti.

Şarkı: She Remembers, Max Richter

Tam o anda, Tanya’nın bir muhafızla savaştığını gördüm; kendi kendine kaçıyor, hançerini savuruyor ve ondan kurtulmaya çalışıyordu. Bu bir savaş değildi, sadece hayatta kalmaya çalışıyordu. O an yapmam gereken tek şey vardı, Tanya’yı kurtarmak.

Öyle hızlı bir şekilde koştum ki adımlarım sarsılmadı bile ama son adımımdayken muhafız, Tanya’ya hançeri öyle bir sapladı ki, sanki göğsüme bir şey saplanmış gibi durdum. Nefesim kesildi. Durmadı muhafız, hançeri çıkardı ve bir kez daha sapladı. İçimde bir şey yırtıldı. Tanya’nın gözleri kocaman açıldığında muhafızın yüzünde iğrenç bir gülümseme oluştu ve hançeri çıkarıp üçüncü kez sapladığında sanki ben dizlerimin üzerine çökmüşüm gibi hissettim. Ama çöken Tanya oldu.

Sanki zaman durdu, savaş durdu, insanlar durdu, sesler kesildi. O an sadece Tanya vardı. Ne zaman adımlar attım, ne zaman arkadan yaklaşıp o muhafızın boynuna sertçe hançerimi geçirdim hatırlamıyordum çünkü kulaklarım uğulduyor, kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyor, yer ayağımın altından kayıyordu.

Muhafız yüzüstü yere düştüğünde hızlı adımlarla Tanya’nın olduğu tarafa doğru gittim fakat o zorlukla nefes alıyordu, gözleri gökyüzüne sabitlenmişti ve bir eli hançerlendiği yerdeydi. Parmaklarının arasından oluk oluk kan akarken zorlukla nefes alarak “Liora,” demeye çalıştı ama diyemedi. Dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı. Gözleri hâlâ gökyüzündeydi, gözleri benimle göz göze gelmiyordu. Bu en çok canımı yakan şeydi. Bana bakmıyordu. Sanki ben artık orada yoktum.

Yere çöktüm ve Tanya’yı kucağıma doğru çektiğimde elimi kanın aktığı yere bastırdım, kısık bir sesle “Tanya,” diye fısıldadım. “Beni duyuyorsun değil mi?” Ellerim titriyordu, bastırdıkça kan daha çok akıyordu ve hiçbir şey yapamıyor olmak içimi paramparça ediyordu. Titremeye başladığında gözünden bir damla yaş aktı ve o yaşı silmek istediğimde yüzü kanın rengine boyandı. Daha da kötü yaptım. Daha da kötü. Onu kurtaramıyordum.

Göğüs kafesi bir kalkıp bir inerken elini kaldırmak istedi ama bunu yapamadı, başını çevirmek istedi ama çeviremedi; hareket etmek istiyordu ama edemiyordu. “Tanya,” dedim acıyla ve korkuyla. “Beni duyduğunu söyle, ne olursun.” Sesim yalvarıyordu. İlk defa gerçekten yalvarıyordum.

“Nefes,” dedi tekleyerek. “Nefes alamıyorum.”

O an kalbim sıkıştı. Sanki biri içimden tutup sıkıyordu, ben de onunla birlikte nefes alamıyordum. Boğazımdan ses çıkmadı bir an. Sadece ona baktım. Yardım edemiyordum.
Boğazından zorlukla nefes alıyormuş gibi sesler gelmeye başladığında bulunduğu yer tamamen kanın rengini aldı, öyle bir kan kaybediyordu ki ne yaparsam yapayım durmayacağını o an anladım. Bu düşünce içime oturdu. Soğuk, sert ve geri dönüşsüz. Yaşadığım şaşkınlık, yaşadığım korku, yaşadığım öfke… Hepsi bir anda üzerime çöktü ve acıyla haykırıp Tanya’yı kendime doğru çektim.

Muhafızlar savaşıyordu, başımı çevirdiğim her yerde kan vardı ama benim en insan tarafım, yanında sakinleştiğim ve çocukluğumun en güzel yüzü olan Tanya, kollarımın arasında can çekişiyordu. “Hayır,” dedim ve ağlamaya başladığımda acıdan benim de nefesimin kesildiğini fark ettim. “Hayır, ölemezsin, hayır bunu yapamazsın!” Sesim kırıldı, kendimden nefret ettim. Çünkü hiçbir şey yapamıyordum.

“Liora,” dedi Tanya, titreyerek ve elini boynuna doğru götürmek istedi ama başarısız oldu. “Nefes alamıyorum, yardım et.”

Yardım et. Bu iki kelime içimde yankılandı. Ama edemiyordum.

“Yardım edin!” diye haykırdım bütün gücümle ve etrafıma baktım. Tam o anda, benden adımlarca uzaktaki Korven ve Veyn’le göz göze geldim; belki birkaç saniye olmuştu Tanya’nın yanına geleli belki birkaç dakika bilmiyordum ama onlarla göz göze geldiğim anda içimdeki o son umut da kırıldı. “O ölüyor! Biri yardım etsin!”

Korven’in gözleri kocaman açıldığında ve bizim olduğumuz yere doğru koştuğunda o da savaşı görmezden gelerek yere çöktü; Tanya’ya doğru eğildi. Büyük bir korkuyla nefes alıyor mu diye baktığında “Tanya,” diye mırıldandı acıyla. Ama cevabı yoktu.

Tanya’nın titremeleri çok daha fazla arttı, gözleri kaymaya başladığında burnundan kan gelmeye başladı. Onu izlemek dayanılmazdı. Ama gözlerimi de ondan alamıyordum.
Sadece Veyn’i bir anlık gördüm, koruma içgüdüsüyle önümüzde duruyordu ama muhafızlar hâlâ saldırmaya devam ediyordu. “Veyn!” dedim haykırarak ve gözlerimden yaşlar akarken başımı iki yana salladım. “Onu kaybediyorum, hayır, kaybedemem!”

Bunu söylerken bile içimde bir yer bunun doğru olmadığını biliyordu. Onu kaybediyordum. Ve bunu durduramıyordum.

Onunla göz göze gelebildim mi, onu bile bilmiyordum fakat kalabalığın içinden bir Asil bize doğru koşarak yaklaştığında bulanık gören gözlerimin arasından o kişinin Nord olduğunu anladım.

Hızlı bir şekilde yere eğildi, Tanya’yı benim kucağımdan çekti ve elini yaralı yerine doğru bastırdı. Ben yapamamıştım. Aynı yere bastırmıştım ama kanı durduramamıştım. Tanya’nın üzerindeki kırmızı Tüccar kıyafeti artık tamamen kanın rengine boyanmış gibiydi. Gözleri bir yabancı gibi bakıyor, gözlerinden kendisi bile farkında olmadan yaşlar dökülüyordu.

“Tanya,” dedi Nord, kollarının arasına onu çekerek. “Bana bak, buradayım, bana bak.”

“Nord,” dedim ağlayarak. “O nefes alamıyor, onu buradan çıkarmamız gerek.” Sesim titriyordu ama içimde başka bir şey daha vardı; geç kaldığımı biliyordum.

Tanya, bakışlarını bana çevirdiğinde ve gözünden bir damla yaş daha süzüldüğünde bu kez elini zorlukla da olsa kaldırabildi ve kanın rengini alan parmaklarını bana doğru uzattı. Elim elini tuttuğunda zorlukla “Özür dilerim,” diye fısıldadı. “Sözümü tutamadım.”

“Hayır,” dedim hemen, sesim titreyerek. “Özür dileme.” Özür dilemesi gereken bendim. Onu burada bırakan, onu yalnız bırakan bendim. Onu bütün bu karmaşanın içine sürükleyen bendim. “Tanya, yalvarırım dayan,” dedim elinin tersini öperken. “Nefes almaya çalış, gözlerini açık tutmaya çalış!”

Nord, onu kucağına aldı ve çevik bir hareketle ayağa kalktığında birkaç muhafız dönüp Nord’a baktı ama ona dokunmadılar çünkü bu savaşa o dahil değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Ama Tanya dahildi. Ben dahil etmiştim.

“Açılın!” Nord’un haykırışını kimse dinlemedi, ayaklarımın ucuna başka bir muhafız daha düştüğünde gözlerim Veyn’i aradı ama onu da göremedim. Şimdi her yer daha kanlı, daha acılı ve daha kederliydi. Başımın döndüğünü, nefesimin kesildiğini hissediyordum. Yeniden Tanya’ya dönüp baktığımda onun Nord’un kollarında titremeye devam ettiğini gördüm; elini bir an bile olsun bırakmazken yalvarır gibi ona baktım. Onu bırakmaya hakkım yoktu. Ama tutamıyordum.

“Beni azıcık seviyorsan yaşa,” dedim fısıldayarak ama biliyordum, o beni duyardı. “Ne olursun, benim için dayan.”

Benim için… Ve tam da bu yüzden ölüyordu.

Hemen yan tarafımda duran Korven ellerini saçlarına geçirdi ve aynı acıyı onun da hissettiğini gördüm; her ne olursa olsun Tanya ikimizin de en insan tarafıydı. Biz kavga ederdik, o bizi barıştırırdı, biz başımızın dikine giderdik, Tanya daima yaşamamız için başka yollar önerirdi; o hayatı boyunca ölümden daima korkmuştu ve şimdi burada benim yüzümden ölüyordu. Bu düşünce içime saplandı. Çıkaramadım.

“Açılın!” diye haykırdı bir kez daha Nord ve onun da korkudan titrediğini gördüm; kucağında Tanya’yı tutarken buna bile zorlandığını görebiliyordum. “Size emrediyorum, yolumu açın!”

Tanya’nın başı geriye doğru düştüğünde kıvırcık saçları da aşağıya doğru sarktı, gözleri ters bir şekilde bana bakarken artık gözlerinde korku değil, bambaşka bir duygu vardı. Dudaklarına bir gülümseme oturduğunda “Annemin yanına gidiyorum,” diye mırıldandı zorlukla. Yüzü bembeyaz olmuştu artık, nefes alamaması bile umurunda değilmiş gibi bana bakıyordu. Sanki beni rahatlatmaya çalışıyordu. Ben onu kurtaramamışken.

“Vazgeçme, Tanya,” dedim acıyla ona. “Bunu yapma, bunu bana yapma.”

Tanya, daha içten bir şekilde gülümsedi ve sonrasında son bir kez daha titredikten sonra başı tamamen geriye düştü, gözleri ise kapandı. Vücudu ise tamamen hissizleşti. “Tanya!” diye haykırdığımda sesim parçalandı.

Nord, bakışlarını Tanya’ya çevirdi ve dişlerinin arasından acıyla nefesini verip muhafızların arasına öyle bir daldı ki, ona gelecek hiçbir hançeri, hiçbir acıyı bile umursamadı. Acıyla ağlamaya başladığımda dizlerimin üzerine düşmemek için beni engelleyen tek şey, bir hissimin olmamasıydı. Sanki içimde bir şey kopmuştu ve onunla birlikte ben de gitmiştim. Nord, muhafızların arasından kucağında Tanya’yla beraber geçerken onu kaybetmiş olduğuma inanmak bile istemiyordum.

Ama biliyordum. Onu kaybetmemiştim sadece. Ben onu koruyamamıştım.

Bir anda, birisi beni sertçe iteklediğinde bu kişinin Korven olduğunu gördüm. “Senin yüzünden!” diye haykırdı yüksek bir sesle. Korven’in de gözünden yaşlar döküldüğünü gördüğümde titreyerek ona baktım. “Senin yüzünden!” dedi bir kez daha omzumdan itekleyip. “O senin yüzünden öldü! Onu senin yüzünden kaybettik!”

Başımı iki yana sallarken elimde tuttuğum hançer titriyordu, ben titriyordum ve bunun bir kabus olması için içten içe her şeyi diliyordum. Ömrümü Tanya’ya tam şu an verebilirdim çünkü insanlığımı kaybedemezdim, çocukluğumu kaybedemezdim, bu yükle yaşamaya devam edemezdim. Elly’den sonra bir de Tanya’ya veda edemezdim.

“Her şey senin suçun,” dedi Korven bana doğru yaklaşıp dişlerini sıkarak. Gözünden bir damla yaş daha aktı. “Bizi sen bu hale getirdin, bizi sen yok ettin, Liora.”

Tam o anda Veyn, hemen arkamdan çıkıp Korven’i sertçe iteklediğinde “Şu an canını almıyorsam bu sadece Liora için,” dedi öfkeyle. “Fakat biraz daha devam edersen artık Liora’yı da umursamayacağım ve senin o nefesini keseceğim.”

Korven, burnundan sert nefesler verirken elindeki hançeri havaya kaldırdı ama az önce yaşananlardan sonra artık onun da şu ana hakim olamadığını görebiliyordum. Öne doğru atılıp hançerini Veyn’e doğru savurdu fakat Veyn, çevik bir hareketle kurtulduğunda bunu birkaç kez daha tekrar etti. En sonunda o hançeri saplamak için elini kaldırdığında Veyn, boşta kalan eliyle Korven’in hançer tutan elini kavradı ve sonra hemen arkasına geçip boynuna hançeri dayadı.

Ellerimle ağzımı kapattığımda ve başımı iki yana salladığımda Veyn’in yeşil gözleri benimle kesişti. Korven ise nefes nefese gözlerini kapatıp o hançerin boynunu keseceği anı bekledi. “Hayır,” diye fısıldadım acıyla Veyn’e doğru. O şu an çok güçsüzdü, o şu an ben ne hissediyorsam onu hissediyordu ve bu sadece benim acıma daha fazla acı katmak demek olurdu. Fakat Veyn öyle acımasız gözlerle bakıyordu ki, Korven’i yok etmesi bile an meselesiydi. “Hayır,” dedim bu kez daha yüksek bir sesle. “Bunu yapma.”

Veyn, keskin nefesler verirken yüzü neredeyse kandan tanınmayacak haldeydi. Benim ise kalbim acıyordu ve hatta kalbim en çok neye acıması gerektiğini bile kestiremiyordu. Biliyordum, savaşlarda ölümler olurdu, biliyordum, savaşırken dönüp bir kez bile arkana bakmaman gerekirdi ama bu darbe bana hiç olmadık bir yerden gelmişti.

“Yap şunu,” dedi Korven dişlerinin arasından. “Çünkü bunu sen yapmazsan, bir gün ben yapacağım ve seni öldüreceğim.”

Bir insanın hayatının en güzel anı sonrasında böyle bir kabusa dönebilir miydi? Bir başkası hayatının en güzel öpücüğünü aldıktan sonra böyle bir cehennemin içinde nefes alabilir miydi? Ben alıyordum, bu gerçek kabusun içinde nefes alıyordum ve öylesine çaresizdim ki, sonrasını düşünemiyordum bile.

“Hayır,” dedim acıyla Veyn’in gözlerinin içine bakarak. “Benim için bunu yapma.”

Veyn, hançeri biraz daha Korven’in boynuna dayadı hatta keskin tarafı boynunda kesik açtı. Nefesini verdi ve geri aldığında Korven’i öne doğru sertçe itekleyip hançeri ondan uzaklaştırdı. Büyük bir nefes verdiğimde Korven öksürerek öne doğru eğildi ve elini boynuna doğru götürdü. Veyn bana, sadece senin için dermiş gibi bakarken ben sanki artık orada değil gibiydim.

Muhafızlar birbiriyle dövüşüyor, halk uzaktan olanları izliyordu. Görünen iki tarafın da kaybedeceğiydi çünkü muhafızların çoğu yerlere serilmişti, ne bizi alabileceklerdi ne de biz bir şeyi kazanabilecektik. Her şey br yana ben kendi adıma kaybetmiştim, Tanya’yı kaybetmiştim.

“Veyn,” dedim acıyla yutkunarak. Korven, hâlâ nefesini kontrol altına almaya çalışıyordu. “Şimdi değil,” diye fısıldadım. “Bu şekilde olmaz, kazanamayız.” Bir muhafız Veyn’e saldırmak için hamle yaptığında Veyn, zorlukla o muhafızdan kurtuldu ve sonrasında hançerini ona sapladığında Veyn’in de yaralandığını görebiliyordum. “Bu şekilde değil,” dedim ellerimi saçlarıma götürerek. “Başka bir yol bulmalısın.”

Veyn, elinin tersiyle yüzünü sildiğinde çok daha fazla kana bulandı. Kolundan ve karnından kan akıyordu, kesikleri vardı ve gitgide güçten düşecekti. En sonunda güçsüz kalacak ve belki de kıskıvrak yakalanacaktı.

Veyn, başını önüne doğru eğdi ardından kirpiklerinin arasından bana doğru bakarken bir anda “Veymor!” diye haykırdı gür bir sesle. Orada savaşan bütün muhafızların bakışları ona doğru döndüğünde bir anlık hançer seslerinin kesildiğini işittim. Omzumun üzerinden arkama doğru baktığımda Veymor’un hâlâ uzakta, tahtında oturduğunu gördüm.

Veyn, nefes nefese öne doğru zorlukla birkaç adım attığında bacağından da yaralandığını gördüm; durmadı adım atmaya devam etti ve Veymor’a doğru ilerledi. Veymor’un önünde onu koruyan muhafızlar etten bir duvar ördüğünde Veyn, bunu da görmezden geldi. Her adım atışında sanki yer sarsılıyordu fakat o yine de dimdik yürümeye devam ediyordu.

Aralarında birkaç adımlık mesafe kaldığında diğerlerini de görebildim. Maris, Veymor’un hemen yanındaydı, Veymor’un arkasında Alva duruyordu ve gözlerinde cayır cayır ateşler yanıyordu. Bütün Din İnsanları Veymor’un arkasındaydı, hiçbirisi Veyn’in tarafında değildi bu oldukça ortadaydı.

Şarkı: Esme Rose, Blood & Fire

“Veymor,” dedi Veyn, yüksek bir sesle herkesin duyabileceği şekilde. “Şimdi burada, herkesin ortasında sana dövüşmeyi teklif ediyorum,” dediğinde sesi hiç olmadığı kadar baskındı. “Muhafızlar değil, geriye kalan insanlar değil, senle ben, birebir dövüşeceğiz ve ben seninle aynı seviyede olabilmek için gözlerimi kapattıracağım.” Başını aşağı yukarı salladığında bir kez daha elinin tersiyle yüzünü sildi. “Şimdiye kadar benimle savaşmaktan hep kaçtın, herkesi yenebiliyorken benimle bunu denemedin. Thalron için benimle dövüş, adil bir dövüş olsun, kim kazanırsa Thalron ona ait olacak.”

Veymor, duyduklarının ardından kaşlarını kaldırdığında insanların da birbirine baktıklarını gördüm. Veyn durmadı, devam etti. “Bu şekilde sadece karşılıklı askerlerimizi kaybedeceğiz, Thalron ise güçsüz kalacak. Bu ikimizin savaşı, sonuçlandıracak olan da sadece biziz.”

Veymor, yeniden oturduğu yerden yavaşça kalktığında derin bir nefes aldı, onun da kanın kokusunu aldığını net bir şekilde hissedebiliyordum. Gözüyle görmese de bu savaşın Thalron için tam bir felaket olacağını bilecek bir yaşa sahipti fakat yüzündeki o gülümseme bir an bile olsun silinmiyordu. Sanki bunu da beklediği açıktı, Veyn’in her hamlesini biliyor gibiydi.

İnsanlar nefesini tutmuş, Veymor’un vereceği cevabı bekliyordu. Önünde duran muhafız ordusu bile büyük bir merakla Veymor’a doğru bakıyordu, bazılarının yüzünde sorgulama bile vardı.

Veymor, gözlerini kıstığında bakışlarını bizim olduğumuz yerden ayırdı ve tahta tutunarak diğer tarafa doğru döndü, insanların olduğu yere doğru. Her ne olursa olsun sınıflara göre ayrılmış olan insanlar elleri kalplerinde gelecek yanıtı bekliyorlardı. Ben ise o an sanki orada değildim, tek istediğim bir an önce bütün bunların son bulmasıydı.

Veymor, büyük başka bir nefes daha aldıktan sonra “Şu andan itibaren!” diye bağırdı insanlara doğru. “Veyn Thalron artık bir varis değil, bir haindir. Kendisinin tarafında olan, onu destekleyen herkes de hain sayılacaktır!” Asiller birbirine baktı. “Bir Asil değildir, bir varis değildir ve hatta benim kanımı ne kadar taşıyorsa taşısın, benimle bir bağı da kalmamıştır!”

Bu, Veyn’in dokunulmazlığının kalkması demekti. Bu zamana kadar bir Asil ve hatta bir Varis olduğu için herkes ona saygı duyarken şimdi artık kimse ona saygı duymayacak ve hatta düşmanları çok daha fazla artacaktı.

“Bu bir cevap değil,” dedi Veyn babasına bakmaya devam ederken. “Ben seninle birebir savaşmak istiyorum, benden korkuyor musun, baba?”

Veymor, bakışlarını ağır ağır bizim olduğumuz tarafa doğru çevirdi ve sonrasında tek nefeste “Seni ben öldürmeyeceğim,” dedi başını sallayarak. “Seni ihanetin ve hatta seni Thalron öldürecek, oğlum. Çünkü artık seni ben de korumayacağım. Belki bugün değil ama bir gün ansızın, hiç olmadık bir yerden aldığın darbeyle yok olacaksın ve ben her zaman darbeyi nereden vurmam gerektiğini bilirim, bunu çok iyi biliyorsun.”

Veyn, acımasız bir şekilde gülümsediğinde “Beni Thalron’da hiç kimse yaparak cezalandıracağını mı sanıyorsun?” diye sordu ve sonra parmağındaki Veyn yüzüğünü çıkarıp Veymor’un ayaklarının ucuna fırlattı. “Gerekirse bütün Thalron tam karşımda dursun, bir adım geri atmayacağım.”

Kimse sorgulamıyordu, kimse Veymor’un neden dövüşmediğini soramıyordu. Bu kaçmaktı, başka bir anlamı yoktu ve emindim ki insanlar da bunu biliyordu ama kimse ağzını açıp da tek kelime edemiyordu.

Veymor, ellerini havaya kaldırdı ve sonra geri indirdiğinde onu destekleyen muhafızlardan geriye kalanlar birbirine bakıp hançlerini aşağıya indirdiler ama Veyn’i destekleyenler hâlâ hançerleri elinde sonuna kadar sadakatle beklemeye devam ettiler. Veymor, Veyn’e gözlerini çevirdiğinde sanki onu görüyormuş gibi cüretkar bir şekilde “Bu cümlelerim herkese,” dedi Veymor bağırarak. “Tam şu an, hainin tarafına geçmek isteyenler kendini belli etsin.”

Bakışlarım insanlara doğru döndü ve onların bir şeyler yapmasını bekledim. Herkes ilk önce birbirine baktı ardından bazıları başlarını önüne eğdi, bazıları da büyük bir nefretle Veyn’e bakmaya devam etti.

Fakat hiç kimse ama hiç kimse Veyn’in tarafına geçmedi.

Veymor, görmediği halde gülümsediğinde saniyeler dakikaya dönüştü ama kimse yerinden bir adım bile olsun hareket etmedi. “Şimdi söyle,” dedi Veymor kibirle. “Thalron sana ait olacaksa bu insanlar neden seni istemiyor?” Veyn’in çenesi kasıldığında ne kadar muhafızlar onun tarafında olursa olsun, insanlar onun tarafına geçmiyordu. Kimisi ona olan nefretinden, kimisi Veymor’a olan sonsuz sadakatinden, kimisi de sadece korkusundan. “Yanındaki Valenka’dan başka kimsen yok, yapayalnızsın.”

Veyn, bakışlarını üstünkörü o kalabalığa doğru çevirdi ve yeniden Veymor’a döndüğünde “Benim tek istediğim seninle birebir dövüşmekti,” dedi. “Sen söyle, dövüşmekten bile korkan birini bu insanlar neden istesin?”

Veymor’a bu söylenilen cümlelerin hiçbirisi dokunmuyormuş gibiydi. Kaşlarını kaldırıp gülmeye başladığında yüzünde korkunun tek bir parçası bile yoktu. “Seninle şu an dövüşmeyeceğim çünkü bir hain olarak Thalron’da yaşamanın nasıl olduğunu tatmak zorundasın,” dedi Veymor. “Elimde tuttuğum güç, seni tam şu an yerle bir edebilecekken ben bunu yapmıyorum çünkü bu insanlar benim merhametimi de görüyor ama sen, Thalron sınırları içerisinde her nefes aldığında biraz daha ölüme yaklaşacaksın.” Eliyle arkasında kalan kalabalığı işaret etti. “Çünkü bu insanlar artık senin bir varis olmadığını biliyor, sen bir Köksüz’den bile daha aşağıdasın ve bunun ne demek olduğunu çok iyi biliyorsun.” Veyn’in çenesi kasıldığında onu destekleyen muhafızlar da birbirine baktı. “Hata yaptın, zaafını seçtin ve bilmen gerekiyor ki, o zaafın senin sonunu getirecek.” Veymor çenesini kaldırdı. “Valenka senin sonun olacak çünkü bir gün o da seni terk edecek, tamamen yalnız kalacaksın.”

Veymor’un cümleleri diken gibi batmaya başladığında acının içinde ona karşı duyduğum o öfkeyle yüzüne baktım ama o bunu göremezdi.

“Sen artık hiç kimsesin,” dedi Veymor üzerine basa basa. “Ve ben seni bu halinle yalnız bırakıyorum.”

Muhafızlarına bir baş hareketi yaptığında bir tanesi direkt Veymor’un koluna girdi, diğeri ise önünü açtı. Arkasını döndüğünde ve yürümeye başladığında Din İnsanları da onu takip etmeye başladı, hemen ardından geriye insanlar kaldığında hepsinin gözleri Veyn’in üzerindeydi. Belki de aralarından bazıları tam o anda Veyn’e saldırmak bile istiyor olabilirdi fakat hâlâ arkamızda bizi koruyan muhafızlar olduğundan ötürü yaklaşamıyorlardı.

Maris, Veymor’un peşine takılmak yerine aynı yerde durmaya devam etti ve gözlerindeki o çok büyük nefretle bize bakarken öne doğru birkaç adım attı. Veyn, Veymor’un arkası dönük sırtına bakmaya devam ederken Maris tam karşısına geçti ve kinle nefesini verip onun gözlerinin içine baktı. En sonunda Veyn, bakışlarını Maris’e çevirdiğinde yeşil gözleri artık hissiz değil, büyük bir öfkeyle bakıyordu.

“Senin hayatını mahvedeceğim,” dedi Maris tane tane konuşarak Veyn’e doğru. “Bana bu yaptığının bedelini sana ödeteceğim, her gün her an nefes alırken bana bu yaptığının cezasını çekmen için elimden gelen her şeyi yapacağım.”

Veyn, gözlerini birkaç saniye kapattı ve geri açtığında “Ben sadece kendimi değil, seni de kurtardım,” diye karşılık verdi. “Çünkü sana dokunmayı aklımın ucundan bir an bile geçirmedim, Maris. Bu ikimizin de zaferiydi.”

Maris, yüzünü buruşturdu. “Artık varis değilsin,” dedi ve sonrasında hiç beklemiyorken Veyn’in yüzüne sert bir tokat attı herkesin gözü önünde. Veyn’in başı diğer tarafa doğru döndüğünde derin bir nefes verdi ve gözlerini kapattı.

Kaskatı kesildiğim yerde öne doğru atıldığımda ve Maris’in tam karşısına geçtiğimde onun hâlâ büyük bir öfkeyle Veyn’e baktığını gördüm. “Sen artık hiç kimsesin!” diye bağırdığında bunu herkese duyurdu. “Bir Köksüz için her şeyini kaybettin, şimdi kazandığını sandığın bu yalanla her gün yok oluşunu izleyeceğim.”

Veyn, gözlerini açtı ve bakışlarını Maris’e doğru çevirdiğinde çenesini havaya kaldırdı. Eskiden olsa bir varise tokat atmak saygısızlık sayılırdı fakat şimdi bunu rahatça yapabiliyordu hatta bilerek herkesin gözü önünde yapıyordu ki, bu cesareti de onlara veriyordu. Aslında Veyn de şu an arkasında kalıp onu destekleyen muhafızlara emir verebilir ve Maris’in canını yakabilirdi ama bunu yapmadı.

Maris de arkasını dönüp Veymor’un gittiği tarafa doğru yürümeye başladığında geriye sadece Asillerin bazıları, Tüccarlar ve Köksüzler kaldı. Velruna vakti gelmişti, Velruna kendisiyle beraber lanetini de getirmişti.

Veyn, yerinden hareket etmeden herkesin gözlerinin içine bakmaya devam etti; kimisi nefretle kimisi tiksintiyle kimisi de gerçek bir haine bakıyormuş gibi onu izlediler ama yaklaşamadılar. Muhafızlar öne doğru çıkıp kalabalığı dağıtmaya başladıklarında uzaktan bizi izleyen Korven’in gözlerini bile kırpmadığını gördüm.

Tercihler, insanın yolunu değiştirirdi; Veyn’in tek bir tercihi her şeyi kaybetmesine sebep olmuştu.

Ortada sadece ben, Veyn ve muhafızlar kalana kadar yerimizden ufacık bile hareket etmedik. En sonunda “Muhafızların bazıları neden senin yanında?” diye sordum çünkü onların da Veymor’un tarafına geçmesini bekliyordum.

Veyn, tekdüze bir sesle, boşluğa bakarak “Çünkü onları insan yerine koyan sadece bendim,” dedi.

Başımı salladım, elim boynuma doğru gitti ve sonrasında “Tanya’yı görmek istiyorum,” dedim acıyla.

Veyn, boşluğa bakmaya devam ederken bir süre sessiz kaldı ve bana bir cevap vermedi. O an ne hissettiğini anlamıştım, korktuğu tam olarak buydu ve Veymor aslında onunla dövüşmeyerek asıl korktuğunu eline vermişti. Eğer dövüşseydi ve Veyn bu savaşı kazansaydı, o zaman bir hain olmayacaktı, Thalron’un sahibi olacaktı ama Veymor gücünü kullanarak onu hain ilan etmiş, hiç kimse olmasını sağlamıştı.

Artık bir adı bile yoktu. Bir hükmü yoktu. Varisliği yoktu.

Veyn Arthur Thalron tamamen hiç kimse olmuştu.

**

Şifahanenin önüne geldiğimizde arkamızda bizi takip eden tam on kişilik bir muhafız ordusu duruyordu, geriye kalanlar ise kalenin önüne gidip orayı koruma altına almışlardı. Adımlarca aşılabilecek Thalron’da şu an iç savaş vardı ve muhafızlardan başka hiç kimse yoktu.

Kapının önünde beklerken bizi içeri almalarını bekliyordum fakat Veyn’in ağzını hâlâ bıçak açmıyordu. İçeride hem Liten vardı, hem de Tanya. İkisi hakkında da ufacık bir bilgi edinememiştim, belki de ikisini de kaybetmiştim bilmiyordum ama bu kaldırılabilecek gibi de değildi.

En sonunda şifahanenin kapısı açıldığında ve bir şifacıyı görmek yerine Nord’u gördüğümde endişeyle ona bakıp “Tanya nasıl?” diye sordum gözlerimi açarak.

Nord, şifahanenin kapısını kapattı ve Veyn’e şöyle bir dönüp baktıktan sonra beyaz saçlarını dağıtarak başını ağır ağır iki yana salladı. Kalbime çok büyük bir sancı girdiğinde “Çok ağır yaralanmış,” dedi Nord hayal kırıklığıyla. “Şifacılar uyanamayacağını söylüyor.”

“Hayır,” diye fısıldadım ve şifahaneye girmek için hamle yaptım fakat Nord, önüme geçerek beni durdurdu.

“Şifacılar ilgileniyor, Köksüz,” dedi Nord baskın bir sesle.

“Onu görmek istiyorum.”

“Onu şu an görmesen daha iyi,” diyen Nord’un sesinde gerçek bir hüzün vardı ve hatta öyle kötü görünüyordu ki, bu kadar yıkılması beklenilemezdi. “Şu an ayak bağı olmaktan başka hiçbir işe yaramazsın.”

“Peki ya Liten?” diye sordum.

“Liten?” dedi sorgularmış gibi.

“Rad9,” diyerek düzelttim. “O nasıl?” Nord, bilmiyorum anlamında başını iki yana salladı. Onu kimse umursamıyordu, onun canını kimse umursamıyordu. Bu daha fazla canımın yanmasına sebep olduğunda “Onun durumunu da öğrenmek istiyorum,” dedim başımı sallayarak.

Nord, bakışlarını yeniden Veyn’e çevirdiğinde Veyn’in donuk bir şekilde şifahanenin kapısına doğru baktığını gördüm. Sanki konuşulan hiçbir şeyi duymuyormuş gibiydi fakat “Rad9 güçlüdür,” dediğinde her şeyi dinlediğini anladım. “Kendine gelecektir.”

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Nord keskin bir sesle ve o an onu hiç bu kadar ciddi görmediğimi fark ettim. “Her şeyi nasıl toparlayacağını mı yoksa her şeyi daha fazla nasıl mahvedeceğini mi?”

Veyn’in bakışları Nord’a doğru döndüğünde bir şey söyleyecek gibi oldu fakat hemen sonra bundan vazgeçti.

“Eğer Veymor’un yasaları şu an geçerli olmasaydı ne Tanya ne de Rad9 tedavi bile edilemiyordu,” dedi Nord. “Fakat ölmek yasak olduğu için onların iyileşmesine bile göz yumuluyor. Senin yasalarında ölüm var öyle değil mi?” Bir cevap vermesini bile beklemeden hızlıca devam etti. “Ne bekliyordun?” diye sordu daha yüksek bir sesle. “Babama canının istediği gibi başkaldırabileceğini ve sonrasında da Thalron’un senin olacağını mı?” diye sordu. “Şimdi her şeyini kaybettin, her şeyini.”

Veyn, Nord’un her kelimesinin ardından ağır ağır başını salladı ama bu hak vermek değildi sanki cümlelerinin artık bitmesini bekliyordu. En sonunda boşluğa doğru bakarken “Babamı öldürebilirdim,” dedi kendi kendine konuşuyormuş gibi. “Ama bunu yapamadım.”

Nord alayla gülüp “Neden?” diye sordu. “Onu sevdiğin için mi yoksa?”

Veyn, bakışlarını yavaş yavaş boşluktan ayırdı ve Nord’un tam gözlerinin içine baktı. “Hayır, onun beni sevdiğine inandığım için.”

Sessizlik oluştuğunda Nord’un yüzündeki öfke yavaş yavaş yerini yeniden kedere bıraktı. “O zaten en çok seni seviyordu,” dedi Nord. “Sen onun göz bebeğiydin, kendi ellerinle her şeyi yok ettin.”

“Hayır, Nord, o beni sevmiyordu,” diyen Veyn hayal kırıklığıyla gülümsedi. “Beni yönetmeyi seviyordu; ben onun sadece gölgesi olabilecek bir kölesiydim. Kendi elleriyle beni kendisine dönüştürdü, Thalron sınırları içerisinde herkesin ondan değil, benden nefret etmesini sağladı. Bunun benim itibarım için olduğunu söyledi ama asıl planı her zaman o insanların benden nefret etmesini sağlamaktı çünkü günü geldiğinde ona başkaldırırsam bunun önüne geçmek istedi.” Veyn yutkundu. “Benimle dövüşerek kazanmayı ya da kaybetmeyi değil, uğruna can vereceğim Thalron sınırları içerisinde hiç kimse olmamı istedi.”

Nord, çaresiz bir bakışla “Yaptığından sonra ne bekliyordun?” diye sordu. “Velruna gecesini mahvettin, yasaklı olan o şarkıyı çaldın ve sonrasında,” bakışları bana döndü, “bir Köksüz’ü öptün. Her şeyi hiçe saydın.” Veyn’in kaşları çatıldığında bakışları bana doğru döndü ve döndüğü anda eli hançer kesiklerinin olduğu yere doğru gitti, yüzü acıyla kasıldı. Hâlâ kanlar içindeydi ve berbat görünüyordu. “Yaralarına baktırman gerekiyor,” dedi Nord ve sonrasında şifahanenin kapısını açıp içerideki bir şifacıyı dışarıya doğru çağırdı.

Birkaç saniye sonra yaşlı bir şifacı kapının önüne geldiğinde gözleri bizimle kesişti ve kaşlarının çatıldığını gördüm. “Yüce Veyn’in yaralarıyla ilgilenin,” dedi Nord keskin bir emirle.

Şifacı bir Nord’a bir Veyn’e baktı ve hemen sonra “Bir haini iyileştiremem, Yüce Nord,” dedi başını önüne eğerek. “Bu yasak.”

Veyn başını salladığında ve gülümsediğinde daha fazla dayanamayarak “Ben hallederim,” dedim üstün bir sesle. “Ama öncesinde Tanya’yı görmek istiyorum ve Liten’i.”

“Göremezsin.” Şifacı direkt bana doğru konuştuğunda sesi oldukça baskındı. “Bir hainin şifahaneye girmesi kesinlikle…”

Bir anda Veyn, bütün hırsıyla kolunu şifacının boynuna dayadı ve onu duvara yasladığında şifacı gözlerini kocaman açarak ona baktı. “Liora Valenka sana ne söylüyorsa onu yapmak zorundasın,” dedi sert bir sesle. “Şimdi ya kapının önünden çekil ya da senin kemiklerinden kendime kolye yapmama bütün Thalron’un şahitlik etmesini sağla.”

Şifacı, korkuyla Nord’a döndüğünde kendini Veyn’den kurtarmaya çalıştı ama bu imkansızdı. Öyle ki en sonunda zorlukla başını aşağı yukarı salladığında Veyn, kolunu şifacının boynundan çekti ve şifacı öksürerek öne doğru eğildi.

Veyn, başıyla bana işaret verdiğinde açık olan kapıdan içeriye girdi ve ben de onu takip ettim. Şifahaneye girdiğim ilk an onu gördüm, Tanya’yı. Bembeyaz çarşafların üzerinde sırtüstü uzanıyordu ve gözleri kapalıydı. Boynuna kadar battaniyeyle örtmüşlerdi, rengi bembeyazdı, dudakları ise mosmordu.

Bir an bile düşünmeden hızlı adımlarla ona doğru ilerlediğimde Veyn hemen arkamda kalmıştı. Yatağın hemen yanına, dizlerimin üzerine çöktüğümde uzanıp elimi yüzüne yerleştirdim ve buz gibi olduğunu gördüm. “O çok soğuk,” dedim arkama doğru bakarak ve o anda Veyn’in hemen karşıdaki yatakta duran Liten’in yanında olduğunu gördüm. Çöktüğüm yerden kalkıp o tarafa doğru yürüdüğümde Liten’in de gözlerinin kapalı olduğunu ama Tanya’dan çok daha iyi bir durumda olduğunu fark ettim, en azından rengi bembeyaz değildi, dudakları morarmamıştı.

Hâlâ bir hayat kalıntısı varmış gibi duruyordu. Veyn, yutkunduğunda ve Liten’e doğru baktığında başını bir kez iki yana salladı. Bu çaresizliktendi biliyordum, öyle çaresizdi ki, öyle bir çıkmazdaydı ki, onu şu an anlayabilmek çok zordu.

“Burada durduğunuz sürece her şey daha berbat bir hal alacak,” dedi Nord arkadan. “Ben size gereken her şeyin haberini vereceğim.”

“Nord,” dedim Tanya’yı işaret ederek. “O çok soğuk.”

“Çünkü çok kan kaybetti,” dedi Nord. “Ve ona kan verilmesi gerekiyor.”

“Kan mı verilmesi gerekiyor?” diye sordum. “Ben verebilirim.”

“Sen veremezsin,” diyerek gözlerini Tanya’ya çevirdi. “Sadece onun kanından olan birisi verebilir.”

Elim boynuma doğru gittiğinde boğulduğumu hissediyordum sanki. “O halde Korven’e söylemeliyim, o kanını verir.” Veyn gülmeye başladığında bakışlarım hızlıca ona döndü ama o gülmeye devam etti. Aldırış etmediğimde “Ben Korven’i bulmalıyım,” dedim ve hızlıca ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdüm. “Ben onunla konuşmalıyım.”

“Liora,” dedi Veyn arkamdan fakat ben çoktan kapıdan çıkmış hızlıca koridoru geçerken muhafızlar arkamdan baktılar ama beni takip etmediler. Umurumda değildi, Tanya için ne gerekiyorsa yapmalıydım.

Uzun koridoru geçip sağa döndüğüm sırada tam karşımda Korven’i ve hemen arkasındaki iki muhafızı gördüm. Derin bir nefes verdiğimde ve sonra Korven’e doğru atıldığımda muhafızlar korumak istermiş gibi önüne geçtiler. Durdum, alayla o muhafızlara baktım ve sonra Korven’e “Bu saçmalığa bir son ver,” diyerek çıkıştım. “Sana zarar verecek değilim.”

Korven, dediğimi duymazdan gelerek “Tanya nasıl?” diye sordu.

“İyi olacak,” dedim kendim için de en büyük dileğimi dile getirirken. “Sadece çok kan kaybetti ve ona kan verilmesi gerekiyormuş fakat bunu bir Tüccarın yapması gerek yani aynı kandan birisinin.” Çenemle onu işaret ettim. “Hemen Tanya’ya kanını ver, Korven ve onun iyileşmesini sağla çünkü şu an sana ihtiyacı var.” Başımla şifahaneyi gösterdim. “Şifacılar orada, bunu hemen yaparsan eğer…” Korven bakışlarını benden ayırıp şifahaneye doğru baktığında aklından neler geçtiğini anlamakta zorlandım ve kalbim acıyla kasıldı. “Bunu yapacaksın, değil mi Korven?”

Korven yutkundu, eli ensesine doğru gitti ve sonrasında gözleri başka bir noktaya doğru döndüğünde “Yapamam,” dedi tek nefeste.

“Ne?” dedim acıyla bağırarak. “Ne demek yapamam?” Muhafızları bile umursamadan öne doğru atıldım ve onun yakalarını toplayıp kendime çektim; muhafızlar omuzlarımdan tuttu ama aldırış etmedim. “Tanya’dan söz ediyoruz, Korven. Tanya. Ben ve sen belki bu kötülüğün içinde yaşadığımız her şeyi hak ediyoruz ama o hak etmiyor. Nasıl yapamazsın?”

Korven, kollarımı bileklerimden tutup ellerimi aşağıya doğru indirdiğinde bir kez daha yutkundu ve sonrasında kaşları çatılırken “O da bir hain,” dedi üzerine basarak. “Bir haine kanımı verirsem Thalron’un bir yasasını çiğnemiş olacağım.”

Şaşkınlık, öfke, nefret, hayal kırıklığı, hüzün… Hepsini aynı anda hissettim ama ilk kez Korven’e bakarken kalbimden bir parçanın söküldüğünü anladım. O benim adımı verip yargılanmamı bile istediğinde böyle hissetmemiştim fakat şimdi kalbimin çok büyük bir parçasını avcunun içine alıp ezmiş gibiydi. Gözlerim dolduğunda bunun acıdan mı, öfkeden mi yoksa hayal kırıklığından mı olduğunu bilmiyordum. “Sen,” dedim kekeleyerek. “Tanya’nın ölmesine göz mü yumacaksın, Korven?”

Korven hiç düşünmeden tek bir cümle kurdu: “Başka çarem yok.”

Kulaklarıma inanamıyormuş gibi ona bakarken hemen arkamda bir gölge hissettim ve sonrasında Veyn’in nefesini işittiğimde “Kabul etmedi, öyle değil mi?” diye sordu.

Korven, Veyn’i gördüğü anda kaşları çatıldı, gözlerine gerçek bir nefret oturdu. Tanya yere yığıldığında hissettiği o hüzün, o acı, hiçbirisi gerçek değil miydi? Bunu nasıl yapardı.

“Şifahanede bulunmanız yasak,” dedi Korven çenesini havaya kaldırıp ellerini arkada birleştirerek. Üstünlükle Veyn’e baktı. “Çık dışarı.”

Veyn, tek kaşını havaya kaldırdığında öne doğru bir adım attı ve tam Korven’in karşısına geçtiğinde “Artık hiç kimse olduğum için benimle böyle konuşabileceğini mi sanıyorsun?” diye sordu ciddiyetsiz bir sesle. Sonra biraz daha yaklaştığında hem Korven’in muhafızları hem de Veyn’in muhafızları öne doğru atıldı. “Ama bilmen gerekiyor ki artık her şeyini kaybetmiş birisiyim ve benim için yasalar yok. Bir gece vakti, ansızın,” elini boynuna doğru götürdü ve kesiyormuş gibi yaptı, “seni öldürebileceğimi bilerek yaşa, alt köken. Çünkü şu saatten sonra sana rahat bir nefes aldırmayacağım.”

Korven alayla kaşlarını kaldırdığında “Alt köken mi?” diye sordu. “Senin bir kökün bile yok artık, hiçbir şeysin ve hiç kimsesin.” Bundan keyif alıyormuş gibi kafasını salladı ve sonrasında gözlerini devirdi. “Belki de Köksüz’ünün hizmetkarı olursun, kim bilir?”

Veyn büyük bir nefes verdiğinde bakışlarını bana çevirdi, sanki bir izin istermiş gibi ya da kendini engellemeye çalışır gibi. O an sadece başımı iki yana sallamakla yetindim. Korven ise yanımdan rüzgar gibi geçip şifahaneye doğru yürüdü; yanındaki muhafızlar da öyle. Buzdan bir heykel gibi durdum orada. Her şey, bu zamana kadar yaşadığımız her şey gözümün önünden geçtiğinde onun bu kadar acımasız, bu kadar kötü biri olması öyle bir tokat etkisi yaratmıştı ki, yerimden hareket bile edemedim. Sanki yıkıldığım o yerde en sevdiğim insanlar tarafından bir kez daha itekleniyordum ve bu darbe, hiç beklemediğim bir yerden gelmişti.

“Tanya’ya yardım etmeyecek,” dedim Veyn’e dönüp bakarak. “Ve hiçbir Tüccarın da yardım etmek istemeyeceğine eminim çünkü korkarlar.”

“Bir yolu var,” dedi Veyn bakışlarını koridorun sonuna doğru çevirerek. “Ama öncesinde bunu kesinleştirmem gerekiyor.”

Şarkı: Placebo, I Know

Gözlerim dakikalar sonra ilk kez ona alıcı gözüyle döndü ve kanlar içinde olduğuyla bir kez daha yüzleştim. Benim kolumdaki kesiğin acısı bile şu an çıkıyorken onu düşünemiyordum. Yutkunduğumda ve ona doğru eğildiğimde “İlk önce gidip senin yaralarını saralım,” dedim sakin bir sesle.

Veyn’in gözleri bana öyle bir döndü ki, sanki bu dünya üzerinde birinin onu düşünebilmesi bir mucize gibiydi. Şaşırdı ama sonrasında yüzünde acılı bir gülümseme oluştuğunda “Bir hainin yaralarını sarmak istediğine emin misin?” diye sordu yarı alaylı yarı ciddi.

Ben de gülümsemeye çalıştım ama bu imkansızdı. “İki hain, birbirimizin yaralarını saralım.”

Hiçbir cevap vermedi fakat bakışlarındaki o minneti gördüm. Birlikte şifahanenin olduğu yerden çıktığımızda aynı muhafız ordusu bizi kaleye kadar takip etti ve kaleden içeriye girdiğimizde yarısı kapının önünde kaldı, yarısı da bizimle beraber merdivenleri tırmandı. En sonunda yatak odasının kapısının önüne geldiğimizde Veyn, muhafızlara dönüp başıyla onay verdi.

Yatak odasından içeriye girdiğimizde ve kapıyı arkamızdan kapattığımızda Veyn, beklemeden kapıyı kilitledi sonrasında ise kapıyı kilitlediği anda üzerindeki kıyafetleri yırtarmış gibi üzerinden çıkardı. İlk önce pardösüsünü çıkardı hemen sonrasında ise üzerindeki siyah gömlekten kurtuldu. Tam karşımda yarı çıplak kaldığında vücudunun birçok yerinin hançer kesikleriyle dolu olduğunu gördüm; o kadar kötü görünüyordu ki, bakışlarımı bile ondan gizleyemedim fakat o, benimle göz teması kurmadan banyosuna doğru ilerledi ve küvetin suyu açıp en sıcağa getirdi.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum.

Küvet dolarken altındaki siyah pantolonundan da kurtuldu ve sadece kısa bir şortla kaldığında yutkunmakta zorlandım. Sırtı bana dönük olduğunda birçok kesik iziyle sırtında da karşılaştım. Omzunun üzerinden bana doğru baktığında “Sen neden duruyorsun?” diye sordu. “Bu yaralar sadece bende açılmadı Liora.”

Tek ayağımın üzerinde durmaya başladığımda nedense o an ne yapacağımı bilemedim fakat Veyn, derin bir nefes vererek elini altındaki şorta doğru götürdü fakat öne doğru atılıp “En azından o kalsa olmaz mı?” diye sordum.

Veyn, kaşlarını kaldırdı, şorta baktı ve sonrasında başını bir kez sallayıp küvetteki su tamamen dolmadan içine girdi. Suyun rengi o girdiği anda kıpkırmızı renge boyandığında yüzünü buruşturdu acıyla ama biraz daha kendini batırırken tamamen sıcak suyun içine gömüldü. “Bu şekilde iyileşemezsin,” dedim küvete doğru yürüyerek. “Sarmamız ve ilaç sürmemiz gerekiyor.”

“Alışığım, Liora,” dedi Veyn, gözlerini kapatırken. “Genelde yaralarım kendiliğinden iyileşir.”

“Ama artık ben varım,” dediğimde kapalı gözlerinin arasından bana doğru baktı.

“O zaman yanıma gel, beraber arınalım.”

Bu bir çözüm değil demek istedim, defalarca iyileştirmemiz gerektiğini söylemek konusunda tartışmayı bile düşündüm ama hem öylesine berbat hem de öylesine söz dinlemez görünüyordu ki, şu an sanki tek ihtiyacı olan buymuş gibiydi.

Her şeyi boş verdim, her şeyi görmezden geldim ve üzerimdeki pardösüden tek çırpıda kurtuldum. Sonrasında içimdeki kazaktan da öyle ve altımdaki tayttan da. Sadece iç çamaşırım ve bir atletle kaldığımda Veyn’in gözleri hâlâ kapalıydı. Hiçbir şey söylemeden küvetin içine adımımı attım ve su o kadar sıcaktı ki, acıyla irkildim fakat Veyn’in gücü bana da güç olduğunda dizlerime kadar suya girdim ve sonra onun ayaklarını uzattığı kısıma doğru oturduğumda dişlerimin arasından acılı bir inleme döküldü, sıcak su kesik izimi öyle bir yakıyordu ki bu katlanılamazdı.

“Alışacaksın,” dedi Veyn, gözleri kapalı bir şekilde. Su artık benim kanımla da kıpkırmızıydı, bu iyileşmek değildi, bu daha fazla acı çekmek demekti ama yine de bir kez olsun ona ayak uydurmak istedim. Sırtımı küvetin fayansına dayadığımda su neredeyse omuzlarıma kadar geliyordu; cayır cayır yanıyorduk ve acı dolu inlemelerim devam ediyordu ama bir süreden sonra hissizleştim hatta öyle hissizleştim ki, kesik izinin acısını da hissetmemeye başladım.

Veyn, dakikalar sonra gözlerini açtığında küvetin hemen yanında duran sürahiden bardağa içki doldurdu ve onu içerken gözlerini benden bir an bile olsun ayırmadı. İkinci bardağını doldurdu ve onu da içti, hemen sonrasında üçüncü bardağını da öyle. Ben de ona ayak uydurduğumda ve aynısını yaptığımda ikinci bardakta artık tamamen uyuştuğumu hissediyordum.

Sessizlik. Aramızda sanki aşılamaz bir sessizlik vardı ve o gözlerini bir an bile olsun benden ayırmıyordu.

“Pişman mısın?” diye sordum en sonunda dayanamayarak.

Benim için, benim sayemde veya benim yüzümden her şeyini kaybetmişti. Emindim ki eğer ben olmasaydım, benimle hiç tanışmasaydı şu an Maris’le eş olmuş, Velruna vaktine yakıştığı gibi davranıyordu.

“Asla,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Ufacık bir dünyam vardı, Liora ve o dünyayı kaybettim ama neyi kazandım biliyor musun?” Çenesiyle beni işaret etti. “Seni kazandım ve şu an görüyorum, dünyamı sen yaptım.”

Kalbim teklediğinde bacaklarım bacaklarının arasındaydı ve dizleri dizlerime dokunuyordu. “Eğer ben olmasaydım, Maris’le evlenecektin, öyle değil mi?”

Veyn, başını aşağı yukarı salladı. “Çünkü benim için sadece Thalron yasaları vardı. Eğer Thalron benden evlenmemi istiyorsa evlenirdim.” Veyn gülümsedi, hem kederli hem de içten bir gülümsemeydi. “Fakat sonra sen geldin, Liora ve bu dünya üzerinde senden başka bir kadına dokunma düşüncesi bile midemi bulandırmaya başladı. Bütün dünyamı karşıma aldım sonra o dünyamı yıktım ama sen şu an karşımdasın, bu yüzden pişmanlık hissedemem.”

Dudaklarımı ıslattığımda “Nasıl hissettiğini anlayabiliyorum, Veyn,” dedim ve sonra bu adı söylediğim anda duraksadım. Veyn ise tebessüm etti. “Nasıl hissettiğini anlayabiliyorum, en korktuğun şeylerden birini yaşadın.”

“Artık hiç kimseyim,” dedi omzunu indirip kaldırarak. “Veyn değilim, kimse Arthur demiyor.” Gözlerine acı bulaştığında yüzünde buruk bir tebessümle beraber “Artık yapayalnızım, Işık Veren,” dedi. “Koskoca dünyada yapayalnız olmak bir yana dursun, kendi dünyamda bile artık yalnızım.”

Bir anda ona doğru kaydığımda ve öne doğru eğildiğimde ellerimi yüzüne yerleştirdim. “Yalnız değilsin,” dedim nefesimi vererek tam gözlerinin içine bakıp. “Ben daima yanında olacağım.”

Veyn, gözlerimin içine bakarken yutkundu ve içinden bir parçanın koptuğunu hissettim. “Bir gün benden vazgeçecek olursan bile,” dedi derinden gelen bir sesle. “Verdiğim bu karardan hiçbir zaman pişman olmayacağımı bil.”

Başımı iki yana salladığımda “Kanım üzerine söz veriyorum ki, senden hiçbir vazgeçmeyeceğim,” dedim tek nefeste. “Ve hep yanında olacağım.”

Veyn, gülümsedi ve başını arkaya doğru yaslayıp beni izlemeye devam etti. Sanki her zerremi ezberlemek istiyormuş gibi ya da kaçırdığı bir şey olacakmış gibi. En sonunda çaresiz bir sesle “Bana dünya hakkında bilmediğim bir şey söyle,” dedi. “Bana öyle bir şey söyle ki, bu dünyamın gerçeklerini unutayım.”

Gözlerimi kıstığımda çok kısa bir an düşündüm ve sonrasında yeniden sırtımı küvete dayadığımda gözlerim kocaman açıldı. “Fotoğraf ne demek biliyor musun?”

“Daha önce duydum,” dedi Veyn yüzünü buruşturarak. “Fakat ne olduğunu bilmiyorum.”

“Fotoğraf makineleri var,” dedim başımı sallayarak. “Ölümsüz bir şekilde kendi fotoğrafını ya da başka bir şeylerin fotoğrafını çekebiliyorsun. Resim çizmek gibi düşün ama bu anlık gözünün gördüğünü yakalıyor ve saklayabiliyorsun.”

Veyn’in de heyecanlandığını hissettiğimde “Şu an seni birkaç saniye içerisinde çizebiliyorum yani,” dedi başını sallayarak. “Öyle mi?”

“Evet,” dedim heyecanla. “Hatta bu fotoğraflardan albüm de yapabiliyorsun. Yani bir deftere tek tek o fotoğrafları yapıştırabiliyorsun.”

“Bunu sevdim,” dediğinde dikkatini çekmişti ve kafası dağılmıştı. “Sürekli senin fotoğraflarını çekerdim sanırım çünkü sürekli resmini de çizmek istiyorum.”

Gülümsediğimde “Keşke bir fotoğraf makinemiz olsaydı,” dedim derin bir nefes vererek. “Seninle birlikte bir fotoğrafım olmasını isterdim.” Başımı iki yana salladım. “Bazen yaşadığım dünya gerçek değilmiş gibi geliyor, o zamanlar fotoğrafımıza bakıp gerçekliği görebilirdim.”

O da gülümsedi. “Sence başka yerlerde de hayat buradaki gibi midir?”

“Bilmiyorum,” dedim dudaklarımı bükerek. “Elly bana her zaman başka ülkelerde de hayat olduğunu ve belki de onların bizden seneler boyunca ileride olduğunu söylerdi. Bir yerlerde insanlar elektriği kullanıyor olabilir, telefonları da öyle ve belki de bazı yerlerde artık savaşın kalıntıları bile kalmamıştır.” Veyn, donuklaştığında kaşları çatıldı. “Ne oldu?” diye sordum merakla.

“Korkutucu,” dedi yavaşça doğrularak. “O insanlar benden nefret ederdi çünkü hiçbir şey bilmiyorum.”

Onun aksine bu bana korkutucu gelmiyordu. “Belki bir gün, bir gemiye binip okyanusun ötesine gideriz,” diye mırıldandım. “Belki bir gün başka ülkeleri de gezebiliriz, ne dersin?”

Veyn’in gözlerine çok daha büyük bir korku oturdu ve bir anda ayağa kalkıp küvetten çıktığında havluya doğru ilerledi. Kendini kurularken kaşları hâlâ çatıktı, havluyu beline sardığında altındaki şorttan kurtuldu ve sonra giysi dolabını açarak kıyafetleri aramaya başladı.

“Ne oldu?” dedim bir kez daha.

“Hiç.” Dolabın içinden yeni bir şort çıkarıp altına giydiğinde belindeki havludan kurtuldu. Karşımda şimdi yarı çıplaktı, kesik izleri kabarmıştı ama kan temizlenmişti. Yine de sarılması gerekiyordu ama bu konuda Veyn’in beni dinlemeyeceğini çok iyi biliyordum.

Ben de küvetten çıktığımda ve diğer havluya doğru uzandığımda sırtı neyse ki bana dönüktü. “Başka dünyalar seni bu kadar çok mu korkutuyor?” diye sordum ve havluyu göğsümün üzerinden sardım. “Hiç mi merak etmiyorsun?”

Veyn, derin bir nefes verdi ve sonrasında bakışlarını bana çevirdiğinde “Ben yirmi yaşına kadar sadece tek bir odada kaldım, Liora,” dedi bulunduğumuz yeri işaret ederek. “Sonraki dokuz senede ise Thalron dışına bir kez bile çıkmadım. Ben kabul edilemez bir insanım, başka dünyalarda yaşayamam.”

Ona doğru yürüdüm ve tam karşısına geçtiğimde “Ben de yanında olacağım,” dedim başımı sallayarak. “Sadece bir hayalden söz ediyorum, belki bir gün buradan çıkabiliriz ve seninle beraber güneşin tepede ve sıcak olduğu bir yere gideriz. Karların hiç yağmadığı, insanların güneşlendiği bir yere. Kabul et, sen de bunu merak ediyorsun.”

Giysi dolabından bol siyah bir gömleği bana doğru uzattı. “Bunu giy.”

Elinden gömleği çektim. “İtiraf etmiyorsun ama sen de merak ediyorsun.” Havlunun üzerinden atleti ve iç çamaşırımı çıkarıp gömleği giymeye başladığımda bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmadı. “Ben çok merak ediyorum, hem oralarda belki fotoğraf makinesi de vardır.” Gömleğin son düğmesini ilikledikten sonra havludan kurtuldum, gömlek dizimin biraz daha üzerinde bitiyordu. “Neden bana öyle bakıyorsun?”

“Tanya’ya kan verebilecek tek kişi, annen Ravna,” dedi Veyn bir anda.

Buz kestiğimde annemin adını duymak ürpermeme sebep olmuştu. Durmaksızın onu aklımdan çıkarmaya çalışıyor, elimden geldiğince kaçıyordum ama şimdi Veyn’in dudaklarının arasından çıkan bu cümle, beni bozguna uğratmıştı. Yutkunarak “O bir Tüccar mıydı?” diye sordum. Veyn beni onayladı. “Peki o nerede?”

“Onu ve annemi gizliyorum,” dedi Veyn diğer tarafa doğru yürüyerek. “Gizli bir şekilde haber göndermem gerekiyor, geç olmadan onu Tanya’nın yanına götürmeliyiz.” Başımı onu onaylamak için salladığım anda, Veyn kapıya doğru yürüdü ve kilidi açtıktan sonra muhafızlardan bir tanesine doğru eğilip bir şeyler söyledi. Çok kısa bir konuşmanın hemen ardından geri kapıyı kapattı ve yatağa doğru ilerledi.

“Liten dışındaki başka muhafızlara nasıl güveniyorsun?” diye sordum. “Onlar seni yarı yolda bırakabilir.”

“Emin ol, Veymor’a olan nefretleri, bana olan nefretlerinden büyük,” dedi Veyn, kendini sırtüstü yatağa atıp kolunu alnına koyarken.

“Neden?”

“Çünkü hepsi radyasyondan dolayı bu hale geldi,” dedi gözlerini tavana çevirerek. “Rad9 da dahil. Hepsi intikam almak istiyor, babam herkesin beynini yıkayabildi ama onların kötü anılarını bir türlü silemedi.”

“Anladım.” Bakışlarım bir ona bir de kapıya doğru döndü ve sonrasında ne yapacağımı bilemeyerek “Ben Tanya’ya bakmaya gideceğim,” dedim o tarafa doğru yürüyerek.

Veyn, başını kaldırmadan “Oraya gittiğin her an tehlikedesin, Liora,” dedi sakin bir sesle. “Ravna’ya haber göndertiyorum, o gelene kadar kaleden çıkmamamız bizim için daha iyi olacaktır.”

Yutkunduğumda “O halde daireme dönüyorum,” dedim ağzımın ucuyla.

Veyn, başını yavaşça kaldırdı ve gözlerini kıstı ardından bakışlarını pencereye doğru çevirdiğinde “Benim yatağımdan gökyüzü görünüyor, Işık Veren,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Baksana, auroralar hâlâ gökyüzünde ve yıldızlar da var.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum kalbim hızlanmaya başladığında.

Veyn oldukça net bir sesle “Benimle uyu bu gece,” dedi baskın bir sesle. “Yanımda, güvende. O zaman rahat olacağım.” Kalbim göğüs kafesimi kıracak kadar hızlandığında öyle zor bir gün geçirmiştik ki, emindim daireme döndüğümde asla uyuyamayacaktım fakat bir yanım da onun yanında uyumak için deliriyordu. Çok daha fazla anı demek, çok daha fazla yakınlık demekti ama bu kez kalbime söz geçirmek istemiyordum; ne olacaksa olacaktı çünkü Veyn, her şeyi göze alıp hiç kimse bile olmuştu.

Benim için teslimiyet zamanıydı çünkü artık ona sonsuz bir şekilde güveniyordum. Elly bir keresinde, kalbine söz geçiremediğin bir zaman olduğunda onunla savaşma, demişti. Neden diye sorduğumda, kalp kaderin kardeşidir, demişti. Kader ne derse, kalp de onu istermiş.

Benim kaderim Thalron’da Veyn’le beraber başlamıştı.

Hiçbir cevap vermedim fakat adımlarım sakin bir şekilde yatağa doğru ilerlediğinde birazcık kaydı ve benim için yatakta yer açtı. Islanan saçlarımı bir omzuma doğru attım ve yatağa hemen yanına uzandığımda gözlerim tavanla kesişti. Her yer ışıktı, her yer öylesine parlaktı ki, bu ışıkla nasıl uyuyabildiğini düşünmeden edemedim.

Bakışlarımı yavaşça pencereye doğru çevirdiğimde sahiden de buradan gökyüzü görünüyordu. Kuzey Işıkları yavaş yavaş silikleşmeye başlamıştı fakat yıldızlar gökyüzündeki yerini almıştı.

Gülümsediğimde yıldızlara doğru baktım ve tam o anda, Veyn, bir kolunu belime attı ardından beni kendisine öyle bir çekti ki, vücudum sertçe vücuduna çarptı. Yüzüm yüzüne dönüktü, nefesi yüzüme çarpıyordu ve dudaklarımız arasında neredeyse bir karışlık bir mesafe vardı. Kolunu biraz daha belime doladıktan sonra vücuduyla vücudum tek bir beden haline geldi, her zerresini her zerremde hissederken güçlü kolları altında hiç olmadığım kadar güvende olduğumu hissettim.

Gözleri gözlerimin her parçasında gezinirken “Sana söylemek istediğim bir şey var,” dedi kısık bir sesle.

“Nedir?” diye sorduğumda kalbim çok daha hızlı atmaya başladı.

Veyn’in kolu belimdeyken parmakları bir an sıkılaştı. Gözleri gözlerimdeydi, kaçmama izin vermiyordu. “Babam beni diğerlerinden ayırdı,” dedi düz bir sesle. “Beni eğitti. Beni yalnız bıraktı.” Yutkundum ama bir şey söyleyemedim. “Her şeyi öğretti bana,” diye devam etti. “İnsanları nasıl kontrol edeceğimi, nasıl yaklaşacağımı, nasıl güven kazandıracağımı ve ne zaman öldürmem gerektiğini.” Nefesim kesildi. Veyn gözlerini benden ayırmadan son cümleyi söyledi: “Ben en başından beri seni bulmak için gönderilmiştim, Liora ve amacım seni öldürmekti.”

Selam… İyi akşamlar dilerim efenim… Sizi rahata erdireceğimi düşünmeniz beni kırar, ben asla öyle birisi olmadım. :D