Keyifli Okumalar!
Bölümü lütfen koyduğum şarkılarla okuyun :)
Şarkı: Paint it Black (Epic Trailer Version), Hidden Citizens, Ranya
“Sizin dünyanızda ölüm yasaklanmış olabilir ama benim inancımda hâlâ yasak değil ve son çaredir ve sen beni yok etmeye karar vermeden önce ben seni öldürmüş olacağım.”
Hançeri tutan elim sımsıkıydı ve titremiyordu, bakışlarım netti, gözlerimi Veyn’den ayırmıyordum, cümlelerim elimdeki hançer kadar keskin, kendinden emindi. Bana verilen bu hayat tam iki kez yok olmuştu ve Thalron uğruna üçüncü kez yok olmasına izin vermeyecektim.
Dışarıdaki rüzgarın sesi, hızlı yağan karın camda bıraktığı çarpıntılar ve nefes sesimden başka hiçbir ses yoktu. Öyle ki Veyn’in nefes aldığını bile düşünmüyordum çünkü bakışlarında öylesine belirgin bir şaşkınlık vardı ki gözlerini bile kırpmıyordu. Burada olacağımı beklemiyordu, hem de hiçbir şekilde.
Fakat her şeye rağmen bana karşı koymadı.
Saniyeler sonra gözlerindeki o şaşkınlık, yerini bambaşka bir duyguya bıraktığında iki yanında duran elleri hafifçe kıpırdandı ama ağırlığımı daha fazla üzerine verip hançerin keskin yüzeyini biraz daha boynuna yasladım. Yanağındaki yara, belli belirsiz bir iz bırakacaktı, daha şimdiden bunu anlayabiliyordum.
Dudaklarını zamana meydan okuyan bir yavaşlıkta ıslattığında yüzüyle yüzüm arasında bir karışlık bir mesafe olduğunu fark ettim. Aldığım her nefes onun yüzüne çarpıyor, öfkemi çok daha yakından görebiliyordu.
Veyn’in gözlerindeki o yabancı ifade yerini rahatsız edici bir sakinliğe bıraktığında “Liora Valenka,” dedi adeta adımı heceleyerek. “Benden öğrenmen gereken birçok şey var ama öncelikle ne öğrenmelisin biliyor musun?” Gözleri gözlerimin içine odaklandı ve sonrasında bakışları yüzümde gezindiğinde tebessüm mü etti, beni mi aşağıladı yoksa keyif mi aldı, anlayamadım. “Eğer birini öldüreceksen bunu hemen yapmalısın, karşındaki kişiye zaman verirsen ölen kişi sen olursun.”
Yüzümü buruşturduğumda hançeri bir an bile olsun boynundan çekmedim. “Seni öldüremeyeceğimi mi düşünüyorsun sahiden?”
“Hayır,” dedi kaşlarını kaldırarak. “Beni öldürebilirsin ama bugün öldürmeyeceksin.”
Dişlerimi sıktığımda neden hâlâ o boynunda atmakta olan damarı kesmediğimi merak ediyordum. Bir anlık hırsla mıydı bu yaptığım yoksa öldürmek istiyorken şu an mı vazgeçmiştim, bilmiyordum. Hiçbir sorunun cevabına erişemiyordum ama ona öylesine öfkeliydim ki, canını yakmak istiyordum.
“Haklısın,” dedim dişlerimin arasından. “Seni belki bugün öldürmeyeceğim ama bugün, bütün itibarını elinden alacağım çünkü artık biliyorum, Veymor’un benden haberi var.” Yeşil gözlerini kıstığında aklımdan geçenleri okumak istiyor gibiydi. “Ve bu işin sonunda yok edileceksem, tek başıma gitmeyeceğim, emin olabilirsin.”
Veyn, kaşlarını kaldırdı. “Beni tehdit mi ediyorsun?” diye sordu.
“Hayır, yapacaklarımı söylüyorum.”
“Belki de bu odadan çıkamayacaksın bile,” dedi kendinden emin bir sesle. Ardından, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir anda, beni yatağın diğer tarafına savurdu. Dengemi kaybettim. Ellerimi tek bileğimden yakalayıp başımın üzerinde topladı; hançer elimde titredi. Sonra bütün ağırlığını üzerime verdi. Artık o, üzerimdeydi. “Çünkü sana söyledim,” dedi soğukkanlı bir kesinlikle. “Birini öldürmek istiyorsan bunu hemen yapmalısın.”
“Bırak,” dedim dişlerimin arasından. Çırpındım ama nafileydi; öylesine ağırdı ki hareket etmek bile imkânsızdı. “Bırak, yoksa…”
“Beni öldürür müsün?” diye sordu, sesi keskin bir bıçak gibiydi. “Bunun için geç kaldığını söylemiştim.”
Duraksadım. Ciğerlerime dolan havayı güçlükle tuttum, sonra öfkem sözcüklere dönüştü. “Arkadaşım,” dedim. “Arkadaşım senin sırrını biliyor. Bana bir şey olursa, gidip herkese söyleyecek.”
Veyn’in yüzündeki ifade bir anda çöktü. Tehdidim onu yerinden etmişti. Kaşları çatıldı, ardından yüzüne sert bir gerginlik yerleşti. Ne düşündüğünü anlayamadım ama bir anlığına hayal kırıklığına uğradığını bile aklıma getirdim. Bakışları gözlerimden kaydı, yaslandığım yastığa döndü. O an gri gördüğü saçlarıma baktığını fark ettim; ya bir karar veriyordu ya da ihtimallerin içinde kayboluyordu. Bilmiyordum.
Çok kısa düşündü ve eli, beni serbest bırakmak isteyerek gevşediğinde bir anlık öfkeyle, belki de hırsla veya tam olarak onun canını yakmak istediğimden bilinmez elimdeki hançeri büyük bir şiddetle omzuna öyle bir sapladım ki acıyla inlemesine neden oldum, omzunu tuttuğunda onu sertçe yatağın diğer tarafına itekledim.
Kendimi yataktan aşağıya attığımda ve kapıya doğru koşmaya başladığımda hemen ardımda dişlerinin arasından verdiği acı dolu nefeslerini işitebiliyordum ama şu an umurumda bile değildi, beni yok edecekti, beni kandırmıştı ve her şey son bulmadan önce ben onu mahvedecektim.
Kapıyı açtığımda ve ardıma bile bakmadan merdivenlere doğru koştuğumda hemen arkamdaki adım seslerini işitebiliyordum. İşte şimdi bittiğimin resmiydi, işte şimdi her şey mahvolmuştu, bunun farkındaydım.
Merdiven basamaklarını ikişer ikişer inerken aklımdan geçen düşünceler görüş açımı bile kapatıyordu ama tek istediğim buradan kaçmaktı ve sonrasında…
Bir vücuda sertçe çarptığımda ve neredeyse dengemi kaybettiğimde tutunacak yer aradım, ellerim merdivenin tırabzanlarına tutundu. Mide bulantısıyla, heyecanı aynı anda hissederken başımı yavaşça kaldırdım ve hemen karşımda hiç olmaması, hiç ummadığım o kişiyi gördüm.
Maris.
Büyük bir şaşkınlıkla bana bakarken gözleri kocaman açılmıştı. İlk önce benim yüzüme baktı ve sonrasında hemen arkama döndüğünde Veyn’i görmüş olacak ki gözleri daha büyük bir dehşetle bana döndü. “Sen,” dedi sesinde büyük bir korkuyla. “Sen…” Yerimden hareket bile edemedim çünkü öylesine şaşırmıştım ki bunu asla beklemiyordum ve en kötüsü artık beni koruyabilecek ya da koruyormuş gibi rol yapacak bir Veyn de kalmamıştı. “Rad9!” diye haykırdı Maris gür bir sesle. “Rad5! Derhal buraya gelin ve bu Köksüz’ü yargılanana kadar yılanlı zindana götürün!”
Başımı iki yana salladığımda ayaklarım hareketlendi ve kaçmak için hamle yaptım ama Maris, kolumdan öyle sıkı tutup beni durdurdu ki, parmaklarının izinin kolumda kalacağına oldukça emindim. “Bırak,” dedim dişlerimin arasından. “Benden uzak durun.”
Maris, adeta tükürür gibi, “Sen kendini ne sanıyorsun?” diye sordu bana. Sesinde öyle bir aşağılama vardı ki, Veymora bile bu denli beni aşağılamamıştı. “Benimle nasıl böyle konuşabilirsin?”
Kendimi tutamadım, ne olacaksa olacaktı artık ve şu an, son anlarım bile olsa gururumdan ödün vermeyecektim. Elimi, Maris’in beni tutan koluna geçirdim ve öyle bir itekledim ki, şaşkınlıktan neredeyse bayılacaktı. “Sana bırak dedim.” Maris’in hemen arkasında hareketlenme olduğunda muhafızların geldiğini anladım. “Yoksa Veyn’e yaptığımın aynısını sana da yapmaktan bir an bile çekinmem.”
Maris, duraksadığı yerde çok da fazla beklemedi ve sonrasında bana doğru büyük bir adım attığında gözleriyle gözlerimi adeta arşınladı. “Sen,” dedi, Maris, kelimenin üzerine basa basa. “Yok edildin bile.”
Kendimi tutamayıp güldüm. “Sıraya geç, Veymor’un gelini, beni yok edebilecek son insan bile değilsin.”
“Maris.” Veyn’in hemen arkamızdaki sesi aramıza girdiğinde merdiven basamaklarından indiğini işittim ve bakışlarım en sonunda ona döndü. Hançeri çıkarmıştı, eli omzundaydı ve parmaklarının arasından kanlar akıyordu. Gözlerinden düşüncelerini okuyamıyordum. Bakışları Liten’e ve diğer muhafıza doğru döndü. “Köksüz’ü dairesine kilitleyin ve biriniz kapıda bekleyin.” Hepimiz ama hepimiz büyük bir şaşkınlıkla Veyn’e bakıyorduk. Liten bile.
“Ne?” dedi Maris kulaklarına inanamıyor gibi. “Ne demek istiyorsun?” Veyn, başıyla Liten’e emir verdi ve Maris’i duymazdan geldi. Liten birkaç basamak tırmanıp yanıma geldiğinde oldukça nazik bir şekilde kolumdan tuttu ama yerimden hareket bile etmeden Veyn’e bakmaya devam ettim. “Bu Köksüz seni yaraladı, Thalron’a başkaldırıyor ve onu cezalandırmıyorsun, öyle mi?” diye sordu Maris büyük bir şaşkınlıkla. “Benim kulaklarım doğru mu duyuyor?”
“Cezalandırmayacağımı söylemedim fakat onun cezasını sadece ben verebilirim, Maris, sen değil.” Bakışları bana döndü ve yüzünde hırsla karışık zafer kazanmış bir ifade gördüm. “Cezasına karar verene kadar odasında kilitli tutulacak.”
Liten bu kez kolumdan beni çektiğinde gücüne karşı gelemedim ve geriye doğru adım attım ama Veyn’den de bakışlarımı ayırmadım. “Cezasına karar verene kadar zindanda tutulmalı,” dedi bu kez Maris. “Üstelik bana da saygısızlık yaptı.”
“Üstelik bana da saygısızlık yaptı,” dedim Maris’i taklit ederek. “Kan grubundan dolayı sana saygısızlık yapmak yasaksa ben bu üstünlüğü de kabul etmiyorum.”
Liten en sonunda beni kolumdan sertçe çektiğinde Maris’in yüzündeki dehşeti göremedim bile. “Sadece kan grubumdan dolayı değil,” dedi Maris, Liten, beni odaya neredeyse sürüklerken. “Ben Thalron’un geleceğiyim ve sen de yaşamak için bana saygı duymak zorundasın.”
Görüş açımdan çıktığında ağzımı açıp bağırmak istedim ama Liten, koca eliyle ağzımı kapatıp beni belimden tuttuğu gibi kucakladı ve odama doğru götürdü. Kendi kendime öfkeyle çırpınırken ona hiç dokunmadı bile, dairemin kapısının önüne kadar da beni bırakmadı.
En sonunda elini ağzımdan, diğer elini de belimden çektiğinde odamın kapısını açtı ve beni içeriye doğru itekledi. “Hey,” dedim ona öfkeyle bakarak. “Tarafını bu kadar belli etme!”
“Çok sinirlisin.” Liten’in ağzından bu iki kelime dökülmüştü.
Burnumdan keskin bir nefes verip “Thalron’u yakmak istiyorum,” dedim ve öfkeyle ona bakmaya devam ettim. “Thalron’u yakıp kül etmek istiyorum ve küllerini de denize üflemek istiyorum.”
Liten, normalde kapıyı kapatıp gidebilirdi ama bana bakıp “Sen Thalron’a aitsin,” dedi sanki uyarır gibi.
Ellerimi yüzüme geçirdim ve öfkeli birkaç nefes daha verdim. “Değilim,” dedim hırsla. “Değilim, hiç olmadım.” Sonra ellerimi yüzümden çekip yalvarır gibi ona baktım. “Liten,” dedim kısık bir sesle kapıdan ona doğru eğilip. “Lütfen bana ve arkadaşlarıma buradan kaçmam için bir yol göster, burada beni…” biraz daha eğildim ve fısıldayarak devam ettim, “burada beni yok edecekler, Veymor beni yok etmek istiyor ve Veyn de bunun zamanının olduğunu söyledi. Yok olmak istemiyorum, radyasyon istemiyorum.” Boğazıma bir yumru oturdu ve başımı iki yana salladığımda gözlerim dolmuştu. “Liten, beni öldürecekler.”
Liten’in gözlerinden belirgin bir hüzün geçtiğinde kaşları havalandı ve nefesini tuttuğunu fark ettim. Yutkunduğunda ne yapacağını bilemiyormuş gibi etrafına baktı hemen ardından “Sen Thalron’a aitsin,” dedi bir kez daha. Fakat bu kadarla kalmadı. “Sen Thalron’un sahibisin.”
“Ne?” dedim anlamayarak. “Bu da ne demek?”
“Sen Thalron’un sahibisin,” dedi bir kez daha. “Sen Thalron’un sahibisin.” Art arda aynı cümleyi söylüyordu ama ben ne demek istediğini bile anlamıyordum. Kapıyı üzerime kapatıp kilitlemeden hemen önce yine aynı cümleyi söyledi: “Sen Thalron’un sahibisin.”
Ve kapı kapandı, hemen ardından da kilitlendi. Kapalı olan kapıyla bakıştığımda dolu gözlerle öfkeli bir nefes verdim ve art arda kapıyı tekmelemeye ve vurmaya başladım, ta ki ayaklarım ve ellerim acıyana kadar. En sonunda gücüm tükendiğinde duvara sırtımı dayayıp sürtünerek yere oturdum ve dizlerimi karnıma doğru çekip bacaklarıma sarıldım, alnımı dizlerime yasladığımda uzun zamandır ağlamadığım kadar yüksek bir sesle, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Bu ağlayışım sadece acıdan dolayı değildi artık katlanamıyordum; bu kadar şeye katlanamıyordum. Benden saygı bekleniyordu ama saygı göstermem için bir nedenim yoktu, benden inanmam bekleniyordu ama inançlarıma onlar karar veremezdi. Her şey yasaktı, her şey bir ritüeldi, her şey bir ayindi. Arkadaşlarımı göremiyordum, Elly’i elimden almışlardı, yemekler bile güvenilmezdi.
Ve benden bütün bunların yanında bana ait olan tek varlığımı istiyorlardı: Canımı.
Benden canımı istiyorlardı.
Daha fazla ağladığımda “Elly,” diye hıçkırdım ve alnımı birkaç kez dizime sertçe vurdum. “Elly, yalvarıyorum, rüyalarıma gir, ne yapacağımı bilmiyorum. Ben aklımı kaybedeceğim.” Başımı kaldırdım ve etrafıma baktım ardından ağlaya ağlaya dişlerimi sıkıp “Delireceğim,” dedim ve bir anda ayağa kalktım.
Sonrasında odanın içindeki her şeyi öyle bir devirdim ki, adeta Veyn’in kalesi çığlıklarımla ve masaların devrilme sesleriyle inledi. Duvarlara vurdum, yerlere vurdum, sesim kısılana kadar küfürler edip çığlıklar attım. Saatler sürdü, saatler boyunca bir an bile durmadım.
Neye bu kadar öfkeliydim? Yok edilmekten korkuyordum ama neye bu kadar öfkeliydim? Veyn’e inanmış olamazdım değil mi? Ona güvenmiş olamazdım değil mi? Hayır, ben şu an çok büyük bir patlama yaşıyordum, bunun farkındaydım.
Saatler sonra kapı açıldı ve sanki sesleri duymamışlarcasına Kayze’nin bana yemek getirdiğini gördüm. Kapının eşiğine bırakıp öyle bir kaçtı ki, o da umurumda olmadı. Yemek, duvarla bütünleştiğinde onların yemeklerini yemeyi de sonuna kadar reddettim.
Thalron’u yıkacaktım, yakacaktım, yok edecektim; Thalron’u hiç edene kadar durmayacaktım.
3 gün sonra…
Şarkı: You Are a Memory, Message To Bears
Gerçekten delirip delirmediğimi nasıl anlardım, bilmiyordum. Kafamın içinde sanki durmadan konuşan bir kadın vardı ve o kadının sesi bana benziyordu. Sanırım konuşan kişi bendim ama ne söylediğimi de anlayamıyordum.
Üç gündür odadaydım ve ağzıma tek lokma yemek sürmemiştim; küvetin oradaki musluktan akan suyun dışında da başka hiçbir şey içmemiştim. Uykuya direniyordum ama hangi aralıkta uyuyakaldığımı bile bilmiyordum. Odanın içi, kafamın içinden daha karmakarışıktı, her yer dağılmıştı ve ben tam ortada yerde oturmuş çizim yapıyordum.
Dudaklarımın arasından bir ninni dökülüyordu, bu ninniyi Elly bana hep söylerdi ama şimdi artık bu ninni sanki bana geçmişimin sesi gibi gelmeye başlamıştı.
Rüya görmemiştim, Elly gelmemişti, arkadaşlarım nasıldı bilmiyordum. Belki de cezam sonsuza kadar bu odada kilitli kalmak olacaktı.
Durmaksızın kar yağıyordu, gece her zamankinden daha karanlıktı fakat karların o beyaz rengi gökyüzünü aydınlatıyor gibiydi. Saat öğlene doğru olmalıydı, belki de akşamdı, bilmiyordum.
Parmaklarım boyalarla boyanmıştı ama ben günler önce gördüğüm rüyayı tam üç gündür çiziyordum.
Ayaktaydım, karnım şişti ve bir bebek taşıyordum, hemen karşımda Veyn dizlerinin üzerine çökmüş, bana yüzüğünü veriyordu; o kızıl saçlı kadın omzumun arkasından kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. Ağaçların bir kısmı yeşildi, bir kısmı griydi. Tıpkı Veyn’in gözleri gibi.
Kapının açılma sesini işittiğimde başımı kaldırıp bakmadım çünkü yemek vaktiydi ve yemek yemeyeceğimi artık bilmeleri gerekiyordu ama kapı açıldıktan sonra geri kapandı, yere bir şeyin bırakıldığını işitmedim, odanın içinde ise artık yalnız olmadığıma neredeyse emindim.
Boya tutan parmağım duraksadığında yavaşça başımı kaldırdım ve kirpiklerimin arasından tam karşıma doğru baktım.
Veyn, odamdaydı.
Üzerinde siyah gömleği vardı, altında siyah pantolonu. Omzu ne durumdaydı bilmiyordum ama umurumda da değildi. Yüzüne bakmadan başımı önümdeki çizime doğru çevirdim geri ve devam ettim. Adımları bana doğru yaklaştığında derin bir nefes verip oturduğum yerden kalktım ve elimdeki resmi ters çevirip masaya doğru ilerledim. Hemen arkamda olduğunu biliyordum ama onu görmezden gelmek istiyordum hatta onu görmek bile istemiyordum.
Veyn her adım attığında ayaklarına bir şeyler çarpıyordu ve bu ister istemez hoşuma gitmişti. Masanın üzerindeki boş bir kağıdın altına çizimimi koyduğumda ve üzerini kapattığımda bir anda Veyn’e doğru döndüm, kalçamı masaya yasladım ve kollarımı önümde birleştirdim üstünlükle. Tam gözlerinin içine baktığımda yemyeşil gözleri beni baştan aşağı süzdü ve sonra odaya şöyle bir baktığında öfkelenmesini bekledim ama zaten bunu beklediği çok açıkmış gibi yeniden bakışlarını bana çevirdi.
Tek kaşımı kaldırdığımda “Cezamı vermek için mi buradasın?” diye sordum tek nefeste.
Sağ yanağındaki kesik, ince bir yara izine dönüşmüştü ve düşündüğümden daha derin bir iz bırakmıştı. Artık Veyn’in yüzünde belirgin bir yara izi vardı ve bunun sebebini ben sanıyorken aslında bilerek yaptığı oyunu olduğunu Veymor’la konuşmasından duymuştum, fazlasıyla kurnaz, fazlasıyla korkutucu bir adamdı.
Ama ben ondan korkmuyordum.
Veyn, hiçbir cevap vermeden üzerindeki gömleğinin düğmelerini açmaya başladığında kaşlarım çatıldı ve önümde birleştirdiğim kollarımı yavaşça açtım. Ben daha hiçbir şey söylemeden tek çırpıda üzerindeki gömlekten kurtulduğunda yere attı ve karşımda yarı çıplak kaldı. Omzu ve kolunun bir kısmı sarılmıştı. Bana doğru bir adım attı fakat aramıza belirgin bir mesafe koydu. “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye sordum en sonunda.
“Yaramı iyileştireceksin,” dedi omzunu başıyla göstererek. “Çünkü bu yarayı sen açtın.”
Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda “Rüyanda bile göremezsin,” dedim.
“Rüya göremiyorum zaten,” dedi hızlı bir şekilde.
Gülüşüm hala yüzümdeydi. “Değil yaranı iyileştirmek, ikinci bir yara açmamı istemiyorsan beni bu odadan dışarı çıkarma ve sen de şimdi çık buradan.”
Öyle net konuştum ki, odadan çıkıp gider sandım fakat o bir adım daha attı ve aramızdaki mesafe yok oldu. Çenesini sıktığında yeşil gözlerinin hançeri sapladığımda bile öfkeli bakmadığını ama şu an öfkeli olduğunu gördüm. “Kendi yaramı iyileştirmek zor oluyor, Valenka,” dedi öfkeyle. “Bunu sen yapacaksın.”
İlk önce ciddi mi diye onu inceledim ama hâlâ çok öfkeliydi. “Burada doktorlarınız yok mu?”
“Ben kimseye güvenmem.”
Yarım dakika boyunca yüzüne boş boş baktım. “Ve bana mı güveniyorsun?”
Hiç düşünmeden tek bir yanıt verdi: “Sadece senin beni iyileştirmeni istiyorum.”
Bu da başka bir oyunu olmalıydı. Belki de bu şekilde benden hırsını alacaktı, o Veyn’di, en üstteydi, Varisti ve tek emriyle benim onun yarasına bakmamı sağlayacaktı; sonrasında da alayla gülüp bunu başardığını bana söyleyecekti.
“Yapmayacağım.” Ellerimi arkamda birleştirdim ve çenemi kaldırıp ona üstün bakışlar attım. “Emrini yerine getirmeyeceğim, ne yapacaksın?”
Duruşuma baktı, kaldırdığım çeneme ve sonrasında gözlerime. Ardından yeşil gözleri yüzümde gezinirken dudaklarımda düşündüğümden çok daha uzun oyalandı. Kasıldığımı hissettiğimde “Ne mümkün senin gibi birini…” dedi ve sonrasında cümlesini tamamlamadı. Ne söyleyecekti bilmiyordum ama bunun peşine düşmeyecektim.
Hemen şu an yüzüne sağlam bir yumruk atmakla, yüzündeki yara izine acımak arasında gidip geliyordum. Bu nasıl bir ikilemdi? “Odadan çık,” dedim üzerine basa basa.
Veyn söylediğimi umursamayarak “Bu bir ceza mı olurdu senin için?” diye sordu ve kısık sesinden bir anlık buna üzüldüğünü bile düşündüm. “Omzumu iyileştirmek senin için ceza mı olurdu?”
“Evet,” dedim başımı sallayarak. “Hemen hemen.”
“O zaman cezan omzumu iyileştirmek olsun, seni büyük bir dertten kurtarmış oluyorum.” Ciddi mi diye yüzüne baktım ama oldukça ciddi görünüyordu. “Bugün yarama bak, onu iyileştir, ben de bana yaptığın saygısızlığı bu şekilde affedeyim.”
Alayla güldüm. “Senden af dilediğimi hatırlamıyorum.”
Bu kez Veyn de güldü. “Biraz daha o küçük çeneni kaldırırsan boynun kopacak.”
O an dik dik ona bakmaktan ve neredeyse boyuna ulaşmak için çenemi kaldırmaktan dediği gibi olduğumu fark ettim. Yavaşça yüzümü indirdiğimde “Ceza olarak bunu seçiyor olman tamamen saçmalık,” dedim. “Sana bunu bir başkası yapsaydı, cezası ne olurdu?”
“Cezası olmazdı, yok edilirdi.” Cümleyi öyle net kurdu ki, ürperdiğimi hissettim.
“Zaten yok edileceksin, o zamana kadar biraz eğleneyim mi diyorsun yani?” diye sordum ve sonrasında hızlıca devam ettim. “Hatta neydi? Heyecanlandırıyorum, öyle değil mi? Hiç tatmadığın bir duygu sana karşı saygısızlık. Hançerden de keyif aldın mı, doğru söyle.”
Veyn’in dudakları yavaşça kıvrıldı. “Keyif almadığımı söyleyemem ama canım çok acıdı, isabetlerin konusunda da çalışmamız gerekecek.”
“Sen Thalron’un varisi değil, delisisin.” Ben bu cümleyi kurar kurmaz, Veyn, imayla odanın içine baktı ve dudaklarını birleştirip başını salladı. “Kapa çeneni.” Başını sallamaya devam etti. “Sana kapa çeneni dedim.” Kaşlarını kaldırdı ve gözlerini açtı. “Hâlâ devam ediyorsun.” Halbuki ağzını bile açmıyordu.
Ellerim saçlarıma doğru gitti ve önünden ayrılıp diğer tarafa doğru yürüdüm. Artık hiçbir şeyi anlayamıyordum, benden ne istediğini bilmiyordum, neyi doğru yaptığımdan bile artık emin değildim.
“Bu cezayı kabul ediyor musun, Işık Veren?” dedi Veyn, sırtım ona dönükken. “Yoksa gerçek bir ceza mı istersin?”
Sırtım ona dönük bir şekilde büyük bir nefes verdim. Her ne söylersem söyleyeyim beni anlamayacakmış gibi hissediyordum. Aklından ne geçiyor bilmiyordum, ne istiyor çözemiyordum, o kadar yabancıydı ki bana bazen Veyn’e normal bir insan gibi bile bakamıyordum.
“Ben nasıl iyileştirilir bilmiyorum,” dedim yalan söyleyerek. Aslında biliyordum, Mahzen’deyken herkesin yaralarını ben iyileştirirdim. “Ayrıca gerekli ilaçlarım yok.”
“Önemli değil,” dedi, sırtım ona dönük olduğu için yüzünü göremiyordum ama sesi gülümser gibiydi. “Sadece çaba göstermen yeterli, bir şeyler yap.”
Başka bir nefes daha aldığımda hızlı adımlarla dolaba yürüdüm ve bir köksüz pelerinini aldım ardından küvetin olduğu yere yürüyüp havlulardan bir tanesini elime geçirdim. Havlunun ucunu musluktan ıslattıktan sonra yeniden ona döndüm ve o an, büyük bir hevesle ve gülümsemeyle beni beklediğini gördüm. Dalga geçiyordu sanki benimle ama dalga geçmediği de her halinden belliydi.
Onunla şu an bu aptal savaşı devam ettirecek gücüm yoktu, neyin peşindeydi onu da bilmiyordum ama belki de yarası bahaneydi, benimle konuşmak istediği bir şeyler olmalıydı. Belki de açıklamalar yapacaktı.
Çenemle yatağı işaret ettiğimde Veyn, yatağın hep yattığım tarafına oturdu. Yanına oturup kendisinin sardığına emin olduğum beyaz bezi yavaşça açmaya başladım. Veyn ise ben bunu yaparken bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmadı. “Babamla konuştuklarımızın ne kadarını duydun?”
Ona bakmadım, onun bana baktığını biliyordum ama ben onunla göz teması kurmaktan kaçınıyordum. Dik bir şekilde oturuyordu ve yüzü tamamen bana dönüktü. “Hangilerini duymamı istemezdin?” diyerek ucu açık bir cevap verdim. “Çünkü benim için yeteri kadarını duydum.”
Veyn, öne doğru eğildiğinde, odada ikimiz olmasına rağmen fısıldayarak “Ne kadarını duydun Liora?” diye sordu bana. Bezi doladığı yerden çıkarırken gözlerim ister istemez yeşil gözlerine takıldı ve parmaklarımın hareketi yavaşladı. Yüzüyle yüzüm şu an çok yakındı ve ilk kez kokusunu net bir şekilde alabiliyordum. Thalron’a yakışmayacak kadar güzel kokuyordu. Sabununun kokusu, daha önce hiç almadığım bir kokuydu ama öylesine güzeldi ki, sanki kendimi rüyamdaki o ormanda gibi hissetmiştim.
Yutkunduğumda gözlerimi ondan kaçırdım ve sargı şeklindeki bezi açmaya devam ettim. “Beni yok etmek için bir vade koyduğunu biliyorum,” dedim konuyu kendime çevirerek.
Veyn, rahatlamadı. “Sadece bunu mu duydun?”
Bir yanım sessiz kalmam gerektiğini söylüyordu ama bir yanım da her şeyi açık açık söylemenin daha doğru olabileceğini dile getiriyordu. Belki de duyduklarım arasından en acımasız olanı seçerek “Anneni biliyorum,” dedim ve gözlerimi gözlerine çevirdim; sargıyı açmıştım.
Veyn kasıldı ve çenesini sıktığını gördüm; boğazından bir ses çıktığında gözlerini kaçırma sırası ondaydı. İlk kez gözlerini benden kaçırıyordu. “Bunun konusunu bir daha asla geçirme.”
Islak havluyu aldım ve yarasına doğru baktım. Açık yara henüz kapanmamıştı ve çevresi kıpkırmızıydı. Ne kadar derine batırmıştım hançeri bilmiyordum ama buradan oldukça kötü görünüyordu.
“Seni annenden vuracak değilim ama kulaklarımın duyduklarını da unutmayacağım.” Havluyla yavaşça yara izini silmeye devam ettim. “Ve uğruna canını bile vereceğin Thalron’da anneni görmek için babana yalvardın, Veyn.” Bakışları hızlı bir şekilde bana döndü fakat ben de ona baktığımda gözlerimiz birbirinden ayrılmadı. Öfkelenmesini bekledim ama o devam etmemi istiyor gibi bakıyordu. “Her şey bir yana,” dedim ben de adeta fısıldayarak. “Bütün bu düzenin ortasında sen anneni görmek için babana yalvarıyorsan burada bir yanlışlık vardır, öyle değil mi?”
Yutkunduğunda dudaklarını araladı ve bir şey söyleyecek gibi oldu ama hemen sonrasında bundan vazgeçti. Her ne söyleyecekse bunu yutmak istedi. Öyle uzun süre sessiz kaldı ki, havluyu elime alıp geri yara izine döndüm ama o konuşmayı tercih etti. “Annem yaklaşık on üç senedir cezalı,” dedi büyük bir sırrı veriyormuş gibi. “Thalron’da bir yerde tutuluyor ama nerede tutulduğunu bilmiyorum, onu on üç senedir hiç görmedim.” Omzunu indirip kaldırdı ve başını yavaşça salladı. “Ve on üç sene önce de onu pek görmezdim çünkü Veymor görüşmemize izin vermezdi. Ona göre bir erkek çocuğu, sütten kesildikten sonra annesiyle nadir görüşmelidir. Biz yine de gizli saklı görüşüyorduk, ta ki on üç sene öncesine kadar.” Derin bir nefes verdi ve geri aldığında sesi çatlak çıkıyordu. “Annemin cezalandırma sebebi bendim, beni korumaya çalışıyordu.” Elimdeki havlu duraksadığında nefesimi tutmuş onu dinliyordum. “Radyasyona maruz bırakılmış olabilir, bir zindanda yılanlara terk edilmiş olabilir, belki de bir odada kilitlidir veya…” başını iki yana salladı, “ölmüş bile olabilir, bilmiyorum. Tek istediğim bir yanıt almak ve senelerdir ben o yanıtı alamıyorum. Çok aradım ama onu bulamıyorum.”
“Neden cezalandırıldı?” diye sordum. “Seni neyden koruyordu?” Bir cevap vermedi ama derinlerde yatanı gözlerinde gördüğümde Veyn’in hikayesinin, daha önce duymadığım hikayelere benzemediğine çok emindim. Söylediklerini idrak etmekte zorlanıyordum ama bakışlarındaki ifade, beni alaşağı etmişti. Kendimi tutamayarak “Neden Veymor’a bu konuda karşı gelmek yerine ona yalvarıyorsun?” dedim.
“Çünkü Veymor’a karşı gelemem,” dedi.
“Neden?” diye sordum fakat bir cevap alamadım. Kurallar yüzünden mi karşı gelemiyordu, burada doğup büyüdüğü için ister istemez buranın kültürüne mi sahipti yoksa başka bir nedeni mi vardı? Hayır, bilmiyordum, hiçbir şeyin cevabını bilmiyordum.
“Senin ailen, Işık Veren?” diye sordu bir anda bana. Beni gerçekten merak mı ediyordu yoksa lafı mı değiştiriyordu? “Onlar Thalron’da yoklar sadece arkadaşların var.”
Ona anlatmamayı tercih edebilirdim ama ben bile farkında olmadan dudaklarımdan “Annem ve babam yok,” döküldü. “Babam ben doğmadan önce gitmiş, nereye gittiğini bilmiyorum. Annem de beni doğurduktan sonra babamın peşinden gitmek zorunda kalmış.” Kaşlarımı çattım ve Köksüz pelerininin bir kısmını yavaşça yırtmaya başladım. “Beni Elly Teyzem büyüttü, annemin arkadaşıymış ama kardeş gibi büyümüşler.” Elim duraksadı ve dik bir şekilde ona baktım. “Elly Teyzem’i de Thalron’un Tüccarlarından birisi öldürdü, buraya gelemedi.” Veyn kaşlarını çattı, bu hoşuna gitmemişti. “Hayatımdaki insanlar Elly Teyzem, Korven ve Tanya. Ne yazık ki Thalron onları da elimden yavaş yavaş alıyor.”
“Sen de annene ne olduğunu bilmiyorsun,” dedi, kendimden bile kaçtığım konuyu dile getirerek. “Onu hiç aramadın mı?”
“Hayır.” Kısa cevabım onu susturur sandım ama devam etti.
“Çünkü alacağın cevaplardan mı korkuyorsun?” Derin bir nefes verdim ama onu yanıtsız bıraktım. “Daha önce iki kez annenin karnında öldüğünü ve üçüncüde doğduğunu söyledin, annen seni dünyaya getirmek için çok çabalamış. Bu yüzden öylece çekip gideceğini hiç düşünmüyorum, bilmediğin bir şeyler olmalı.”
“Ve bu seni ilgilendirmiyor,” dedim kaşlarımı çatarak. “Yorum yapman için anlatmadım.”
Veyn, gözlerimin tam içine bakıp “Kişine aşık mısın peki?” diye sordu. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. “O alt kökene yani?” Korven’i kastediyordu ama ona isim dışında her şekilde hitap etmişti.
“Sen aşkı nereden biliyorsun ki?”
“Sen öğrettin,” dedi çenesiyle beni işaret ederek. “Anlattın ya masalları, aşktan da söz ettin.”
“Beni bu kadar dikkatli dinlediğini bilmiyordum,” dedim pelerinin yırttığım kısmını yara izinin üzerine koyup sararken.
“Söylediğin hiçbir şeyi unutmam, Liora,” dedi başını sallayarak. “En kötüsünü de, en iyisini de.” Hiçbir cevap vermedim. “Kişine aşık mısın?”
“Sen kişine aşık mısın?” diye sordum Maris’i kastederek.
“Aşık olduğumu nasıl anlayabilirim?” diye sordu. “Ben hiç masalları bilmiyorum ki, aşk nasıl öğrenmedim.” Elim duraksadı ve gözümü kısıp ona baktım, Veyn ise göz kırptığında kendimi tutamayıp gülümsedim ve hemen ardından kendime gülümsediğim için sinirlendim.
“Masallarda prensler, prensesleri kurtarmak için canlarından bile vazgeçiyorlar,” dedim kendimden emin bir sesle.
Veyn’in kaşları çatıldı ve yanakları içe doğru göçtü. “Sen kişin için bunu yaptın, bilerek buz ritüelinde vazgeçtin.”
Pelerinin yırttığım kısmını sardıktan sonra ayağa kalktım ve kollarımı önümde birleştirdim. “Yarana bal sürmelisin, Elly yara izine balın iyi geldiğini söylerdi.”
Veyn oturmaya devam ederken bana bakmayı sürdürdü. Kafası karışmış görünüyordu ama odaya girdiğinden daha rahattı, maalesef ki ben de öyleydim. Bir şekilde beni yine çepeçevre sarabilmişti ve öfkemi anlık olarak unutmuştum. Bu çok kötü bir histi, neydi bunun adı? Neden ona ben bile farkında olmadan karşı koyamıyordum?
“Liora,” dedi oturmaya devam ederken. “Bana dünya hakkında tek bir şey söylesene.”
Kaşlarım çatıldı. “Nasıl bir şey bilmek istiyorsun?”
“Bilmem, bu gece uyurken düşünebileceğim ve yüzümü gülümsetecek bir şeyler olabilir çünkü ben hiçbir şey bilmiyorum.”
Bizi en çok şaşırtanı anlatmayı tercih ettim. “Önceden insanlar birbirlerinden çok uzak olsa bile konuşabiliyorlarmış çünkü telefon diye bir alet varmış. Ben buradayım ve sen Thalron’un diğer ucundasın diyelim, beni arayabiliyormuşsun hatta yazışabiliyormuşuz.” Veyn büyük bir şaşkınlıkla bana baktığında gözleri küçük bir çocuk gibi kocaman açılmıştı. “Çok garip değil mi? Biriyle konuşman için onu görmene gerek yok.”
O kadar uzun süre dediklerimi düşündü ki, aklının içine girmek istedim. “Ama bu iyi bir şey değil,” dedi ve sonra yüzüme dikkatle baktı. “Bir insanın gözlerinin içi, ruhunun aynasıdır, Liora. O şekilde kimse kimseyi anlayamaz, ben senin ruhunu görmeyi yeğlerim.”
Yavaşça başımı salladım. “Doğru, hiç bu açıdan düşünmemiştim.”
“Ayrıca bunu ben de yapabilirim.”
Alayla ona güldüm. “Bu imkansız çünkü artık telefonlar kullanılmıyor.”
Veyn, söylediğime cevap vermedi ve oturduğu yataktan kalkıp yere attığı gömleğini üzerine geçirdi, düğmelerini ise iliklemedi. Kaslı gövdesine bakışlarım bir anlık kaydı fakat hemen sonra yeniden yüzüne baktım. “Peki her gün bana dünya hakkında bilgi verir misin?”
“Hayır.” Geriye doğru bir adım attım ve kapıyı işaret ettim.
“Peki bana bir gün masal anlatır mısın?” diye sordu gömleğinin düğmelerini iliklerken.
“Hayır,” dedim yeniden.
Veyn, haylaz bir şekilde sırıttı, bazen yaramaz bir çocuk gibi olabiliyordu. Yüzümü incelerken, kaşları düz bir çizgi halini aldı ve bir şeyler düşündüğünü anladım. En sonunda “Gözlerin,” dedi ve yavaşça bana doğru bir adım attı. “Gözlerin hangi renk, Işık Veren?” diye sordu. “Seni gördüğümden beri en merak ettiğim şey bu.”
Bir anlık onun renkleri bile göremediğini unuttum fakat sonra yeşil gözlerinde sadece griden ibaret olduğumu hatırladım. Saçlarım griydi, tenim griydi, gözlerim griydi… Sadece açık tonları ayırt edebiliyordu, o da grinin açık tonuna sahip olduğu için. “Ela,” dedim boğazımı temizleyerek. “Ela gözlüyüm.”
Veyn’in bu kez kaşları çatıldı. “Ela nasıl bir renk oluyor?”
Dudaklarım yukarıya doğru kıvrıldı. “Kendi göz rengini hatırlıyor musun, Veyn?”
“Yeşil olduğunu biliyorum,” dedi.
“Senin gözlerinden daha koyu ama kahverengiden de daha açık.” Bakışlarım kısıldı ve sonra hevesle başımı salladım. “Güneşin batışını hatırlıyor musun? Çocukluk anılarında bu var mı?” Veyn, eliyle hemen hemen hareketi yaptı. “Tam batmadan önceki renk gibi, güneş batışıyla hemen hemen aynı renk gözlerim.”
Başını ağır ağır aşağı yukarı salladı ve sonrasında bir an bile çekinmeden bütün açık sözlülüğüyle “Renklerim ne kadar solgun olursa olsun, çok güzel olduğunu görebiliyorum,” dedi dürüstçe. “Ben bu gözlerle böyle görebiliyorsam, renkleri seçebilen herkes çok daha şanslıdır.”
Dudaklarım aralandı ve ondan gizlemeyerek büyük bir şaşkınlıkla ona baktım. Bu zamana kadar bana güzel olduğumu söyleyen birkaç kişi olmuştu ama hiçbirisi Veyn kadar beni şaşırtmamıştı. Onun için o kadar yavan cümlelerdi ki, ağzımdan “Bana iltifat mı ettin sen?” döküldü.
“İltifat ne demek?” diye sordu.
“Güzel cümleler.”
Veyn, kaşlarını çattı, o da ona yakışmadığını fark etmişti. “Ben sadece gerçekleri söyledim, Solveth.” Solveth, gün batımı demekti; az önce söylediklerimden sonra bana gün batımı diyordu. “Çok açık sözlü birisi olduğumu söylemiştim.”
Alayla ona baktım. “O yüzden mi beni yok edeceğini Veymor’la konuşmandan duydum?” diye sordum. “Sen sadece yalancı ve güvenilmez bir adamsın, Veyn ve ben sana hiçbir zaman güvenmeyeceğim ve bil diye söylüyorum, elime geçen ilk fırsatta seni de, Veymor’u da hatta Thalron’u da mahvedeceğim.”
Veyn cevap vermek yerine arkasını döndü ve kapıya doğru yürümeye başladı. Sanki bu konu hakkında konuşmamak için yemin etmişti. İkimiz de bir gün birbirimizi yok edeceğimizi biliyor gibiydik; buna rağmen yüz yüze geldiğimizde, nasıl oluyordu da hiçbir şey yokmuş gibi konuşabiliyorduk, anlayamıyordum. Ona karşı açıklayamadığım bir suskunluğum vardı. Onu hançerlesem bile, sonrasında hiçbir şey olmamış gibi sohbet edebileceğimi biliyordum.
“Bana annenle ilgili gerçeğ, tamamını olmasa da, neden anlattın?” diye sordum, kapıdan çıkmak üzereyken. “Bana güvenmemen gerekirdi. Sırrını arkadaşıma anlattım.”
Veyn kapıdan çıkmadan önce durdu. Bakışlarını bana çevirdi; dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Eğer bunu gerçekten yapmış olsaydın,” dedi sakince, “çoktan her şey ortaya çıkardı, Liora.”Kısa bir duraksamadan sonra devam etti: “Üç gündür bu odadasın. Arkadaşın seni görmedi. Ve eğer sırrımı anlatmış olsaydın, yaralarımı sararken gözlerimin içine bu kadar rahat bakamazdın.” Başını iki yana salladı, o an bilerek benim güvenimi ölçmek için odaya kilitlediğini anladım. “Demek ki sandığın kadar güvenilmez değilsin,” dedi. “Ne hoş.”
Bir cevap vermedim. O da zaten beklemedi; kapıdan çıkıp gitti. Ardından öylece bakakaldığım birkaç saniyenin sonunda, içimdeki öfke bana dönmeye başladı.
Yarasını iyileştirmiştim; iyileştirmek denebilirse tabii. Bir çaba demişti, bir ceza. Ve ben bunu gerçekleştirmiştim. Oysa yapmayabilirdim. Dur diyebilirdim. Elimi çekebilirdim.
Ama çekmedim.
Vicdanım rahat mıydı? Değildi.
Hançeri omzuna saplamak ağır bir hareketti; bunu anlayacak kadar farkındaydım. Fakat gözümün o an ne kadar döndüğünü kimse görmemişti.
Veyn bile.
Yavaş adımlarla yatağa yürüyüp uzandım. Az önce ayaklarımın olduğu yerde o oturuyordu; sanki izi hâlâ oradaydı. Yan dönüp pencereye baktığımda, kendi kendime konuşmaktan yorulduğumu hissettim.
Burası Thalron’du: evet.
Korkunçtu: evet.
Zorla tutuluyordum: evet.
Kaçış yoktu: evet.
Veyn’i yok etmek istiyordum…
Bu düşünce artık tek başına duramıyordu.
Gözlerimi sıkıca yumup huzursuzca kıpırdandım; sanki bedenim, zihnimden önce bir gerçeği fark etmişti. Kendime itiraf edemediğim o gerçek, içimde usul usul yankılanıyordu: Onunla vakit geçirmekten keyif alıyordum. Bu düşünce beni hem yakalıyor hem de ürkütüyordu. Dikkatimi çekiyordu, istemeden, fark ettirmeden, savunmasız bir yerimden. Bir yanım Svalbard’daki hayatıma sığınıyordu; Korven’le, Tanya’yla geçen o eski günlere, her şeyin daha sade, daha anlaşılır olduğu zamana dönmek istiyordu. Hiçbir şeyin bu kadar karmaşık, bu kadar tehlikeli hissettirmediği bir zamana.
Gözlerimi yeniden açtığımda bakışlarım yine pencereye kaydı ve kaşlarım çatıldı. Bu kez orada sallanan bir şey vardı. İlk anda bir buz sarkıtı sandım; Thalron’da her şey buzla karışabilirdi. Ama ayağa kalkıp yaklaştıkça, pencerenin önünde bir ipe bağlı cam bir şişenin ağır ağır sallandığını fark ettim.
Kalbim, sanki bunu bekliyormuş gibi, aniden hızlandı.
Elim pencerenin topuzuna gitti; sertçe açtım. Buz gibi hava ve kar taneleri içeri doldu, nefesim kesildi. Şişeyi hızla elime alıp başımı yukarı kaldırdım. Kimse görünmüyordu. Yine de biliyordum, üst kat Veyn’in yatak odasıydı. Bu bilgi, içimde tarif edemediğim bir titreşim yarattı; yakalanmışlıkla merak arasında asılı kalan bir his.
Şişeyi ipten ayırıp pencereyi kapattım. Orta boy cam şişenin içinde katlanmış bir kâğıt vardı. Kapağını açarken yüzüm ifadesizdi, kaşlarım çatık; ama ellerim birbirine dolaşıyordu. Tuhaf bir şekilde heyecanlanmıştım. Bunu inkâr edemezdim.
Kâğıdı açtığım anda dudaklarım aralandı ve istemeden gülümsedim.
Veyn çizim yapmıştı benim için. İki pencere: üstte onunki, altta benimki. Aramızda sarkan ince bir ip. Renk yoktu; yalnızca siyah kalem. Basit, neredeyse çocukça. Altına tek bir cümle bırakmıştı: “Yapabileceğimi söylemiştim.” Anlattığım o eski telefon hikâyesini, kendi usulünce gerçeğe dönüştürmüştü.
Bir kahkaha kaçtı dudaklarımdan. Ardından, güldüğüm için kendime öfkelendim. Kâğıdı ters çevirdim. Siyah kalemle, gelişigüzel bir şekilde Thalron Kalesi’ni çizdim. Sonra kırmızı bir boya aldım; çizimin tam ortasına büyük bir çarpı attım. Alevler ekledim, bilinçli, sert. Köşesine tek bir not düştüm: “Yapacağımı gösteriyorum.”
Kâğıdı katladım. Pencereyi yeniden açıp şişenin içine yerleştirdim, ipi bağladım. Pencereyi bu kez daha sert kapattım—sanki hissettiklerimi de onunla birlikte dışarıda bırakmak ister gibi. Yatağıma döndüm ve uykuya dalana kadar o şişeyi izledim; sallanışını, karanlıkta kaybolup yeniden belirişini.
Bir yanım kahkahalar atmak istiyordu. Diğer yanım, öfkeden kendime tokat atacak kadar ileri gitmeye hazırdı. Kalbimin neden bu kadar deli gibi attığını bilmiyordum. Elim göğsümde, hem öfkenin hem de adını koyamadığım o büyük ikilemin ağırlığıyla, nihayet uykuya teslim oldum
***
Şarkı: Runes of Memory, Witchsnook
Bundan elli sene önce yaşasaydım, nasıl bir hayatım olurdu diye düşünmeden edemiyordum. O zamanlar savaş yoktu, insanlar mutluydu ve barış içindeydi, Elly öyle söylerdi. Eğer o zamanlarda yaşasaydım dünyanın her köşesini karış karış gezmek isterdim ama şimdi Thalron’a sıkışmıştım.
Tepemdeki camdan kubbeye bakarken kar yağışı bir an bile durmadığını görüyordum. Liten, beni uykumdan kapıyı sertçe vurarak uyandırmıştı ve gözlerimi açtığımda pencerenin önüne sarkıtılan cam şişenin olmadığını görmüştüm. Acaba o çizimi gördüğünde Veyn’in yüzü nasıl bir hâl almıştı, kestiremiyordum.
Ruhsal rehberlerle görüşmek için küçük küçük sınıflara ayrılmıştık yeni gelenler olarak ve benim bulunduğum küçük odacıkta tam sekiz kişiydik, iki kişinin daha gelmesi gerekiyordu. Odanın tavanı camdan kubbe şeklindeydi, tam karşımızda siyah bir duvar vardı, duvarın yanında çok küçük bir masa ve sandalye. Bizler yerlerde oturacaktık ama neyse ki bulunduğumuz yer sıcaktı.
İçeride üç Tüccar, beş Köksüz vardı ve kapıdan iki Tüccar da girdiğinde tamamlandık. O an bakışlarım silik bir şekilde kapıya döndü, umursamaz bakışlarım kıvırcık sarı saçlı arkadaşım Tanya’yı görünce hevesle açıldı. Elimi kaldırıp ona salladığımda asık yüzü bir anlık aydınlandı ve bana öyle bir el salladı ki, adımları direkt benim olduğum tarafa doğru yöneldi.
Fakat tam o esnada, kapıdan başka birinin daha girdiğini gördüm. Birinin. Birisinin… Oldukça kısa birisinin… Cüce denilebilecek kadar kısa birisinin… Boyu belki 1.15’ti, belki de 1.10 tam olarak bilmiyordum. Simsiyah saçları olan, orta yaşlarda bir kadındı, yüzü öylesine güzeldi ki, kısalığını bir anlık göremedim bile. Şaşkınlığım boyundan ziyade, burada devler gibi cücelerin de olmasından dolayıydı. Birkaç hafta önce olsa daha fazla şaşırırdım ama şimdi radyasyondan etkilenen birisinin ruhsal rehber yapıldığını anlayabiliyordum.
Tanya, hemen yanıma oturduğunda bakışlarımı ona çevirip gülümsedim ve kalbimin sıcacık olduğunu hissettim. Asık yüzü öyle hemen değişirdi ki, benim bütün mutsuzluğum da onunla beraber dağılırdı.
Yanıma oturdu ve ruhsal rehber görmeden “Günlerdir yoksun,” diye fısıldadı. “Neler oluyor?”
“Anlatacağım,” dedim sadece dudaklarımı oynatıp. “Korven nerede?”
“O diğer sınıfa alındı.” Başını heyecanla salladı. “Liora, aynı sınıftayız, bu nasıl olabilir?”
Tam o esnada kapının önünde bir hareketlenme daha oldu ve bakışlarımı o yöne çevirdiğimde bembeyaz saçlı, yüzünde geniş gülümsemesiyle Nord’u gördüm. İkimize bakarken parmağıyla bizi işaret etti ardından çenesini havaya kaldırdı. Ben de Tanya’yı hafifçe kolumla iteklediğimde kıkırdamadan edemedim. “Nasıl olduğu çok açık değil mi? Sanırım Nord Thalron sana taktı.”
Tanya bakışlarını kapıya doğru çevirdiğinde Nord’la göz göze geldi ve yanakları aynı anda kızardığında direkt bakışlarını kaçırdı. “Ondan nefret ediyorum,” dedi dişlerinin arasından. “Üç gündür sürekli benimle konuşmaya çalışıyor.”
“Biraz…” dedim duraksayarak. “Biraz tuhaf birisi. Thalron’da mutlu olabilen tek kişi o gibi ve buradaki herkesten farklı, dünyayı geziyor, Veymor tarafından da sevilmediği çok belli.”
“Veymor’la aynı düşüncede olduğum tek konu.” Tanya daha fazla kızardı ve başını önüne eğdi. “Bakıyor mu şu an?”
Başımı yeniden kapıya doğru çevirdiğimde Nord’un hâlâ baktığını gördüm. “Evet,” diye fısıldadım, “gözlerini ayırmıyor.”
“Benden ne istiyor?” diye sordu Tanya başı öndeyken.
Çok kısa bir an düşündükten sonra “Bence bu hayatta ona yüz vermeyen tek kadın sensin,” dedim gülümseyerek. “Dikkatini çekmiş olmalısın.”
Tanya, elini kıvırcık saçlarına geçirip bakışlarını bana doğru çevirdi ve gözlerimin içine bakıp “Bana hizmetkarlık teklif etti,” dedi fısıldayarak. “Ve bunu seni kullanarak yapıyor. Eğer onun hizmetkarı olursam biz sürekli görüşebilirmişiz.” Tanya’nın aklı karışmış gibiydi. “Elbette reddettim ama bunun da peşini bırakmayacak gibi.”
Kapı sertçe kapatıldığında ikimizin de bakışları o yöne doğru döndü ve ruhsal rehberin masasına doğru ilerlediğini gördüm. Küçük sandalyesine oturmadan önce hepimize eliyle oturun işareti yaptı.
Beş kişi önde, beş kişi arkada olacak şekilde sıralandık. Neyse ki ben ve Tanya arkada kalıyorduk ama ruhsal rehberin bizi çok net bir şekilde gördüğünden emindim, bu yüzden sessizliğe gömülmekten başka hiçbir şey yapmadım.
Kadın, herkesin gözünün içine tek tek baktı ardından sıra bana geldiğinde gözlerindeki ifade öyle bir değişti ki, bunu ne benden, ne bu odanın içindekilerden, ne de kendinden gizledi. Dudakları aralandı ardından öne doğru birkaç adım atıp eliyle beni işaret ederek “Senin soyadın Valenka mı?” diye sordu bir an bile çekinmeden. Aksanı oldukça fazlaydı ve tatlı bir sesi vardı. Diğerlerinin aksine bana karşı nefreti değil, merakını hissettim.
Tanya’yla çok kısa bir an birbirimize baktık ve sonrasında “Evet,” dedim boğazımı temizleyerek. “Liora Valenka.”
Odadaki herkesin bakışları ilk önce bana ardından başlığımın iki yanından sarkan saçlarıma kaydığında o an, o odanın içinde yok olmak istemiştim. Kadın da beni öyle büyük bir dikkatle inceledi ki, ne görmeyi umuyordu bilmiyordum ama istediğini gördüğüne çok emindim.
En sonunda geriye çekildiğinde ve masasının olduğu yere doğru ilerlediğinde “Aramızda yeniler var,” dedi sakin bir sesle. “Kendimi yeniden tanıtıyorum, benim adım Alva Thalron, ikinci kademeye geçene kadar ruhsal rehberiniz ben olacağım ve Thalron’u benimle beraber tanıyacaksınız. İkinci kademeden sonra bir daha birbirimizi neyse ki görmeyeceğiz ve sizin gibi yetmelerden kurtulacağım.” Kaşlarım çatıldığında kadın gülümsedi, gözleri de kömür kadar siyahtı. “Yine de kendinizi aşağılanmış hissetmeyin, çok daha fazlasını burada göreceksiniz.”
“Thalron mu?” diye fısıldadım Tanya’ya eğilip. “Veymor’un neyi oluyor?”
“Veymor’un,” dedi Alva gür bir sesle beni duyarak. “Kız kardeşiyim.” Beni duyduğu için utanmıştım. “Ve bir cüce olabilirim ama kulaklarım öyle keskindir ki fısıltınızı bile duyarım, Valenka.”
Bana burada adımla seslenen ikinci kişiydi, rütbesi oldukça yüksek olmalıydı çünkü üzerinde Din İnsanları’na özgü kıyafet vardı ama neden cüceydi, onu anlayamıyordum. Cezalandırılmış mıydı? Doğuştan mıydı?
“Geçen günlerde Thalron’un kuruluşundan bahsetmiştik…” Neyse ki o aptal hikayelerde burada değildim. “Bugün ise Thalron’u bekleyen tehlikelerden, inançlardan ve gün doğumundan konuşacağız.” Büyük bir nefes verdim, bunların hiçbirini dinlemek bile istemiyordum çünkü ait olmadığım bir yerdi. “Bunları dinlemek istemeyen kişiler olabilir,” dedi Alva gözlerimin içine bakarak. “Fakat dinlemek zorundasınız çünkü Thalron’a aitsiniz ve öyle de kalacaksınız.” Hadi oradan, zihin de mi okuyordu? Gerçekten de fazlasıyla zeki bir kadındı.
“Bu kadın çok tuhaf,” dedi Tanya kısık bir sesle. “Ama ben sevdim.”
Çok tuhaftı ama ben de kanımın ısındığını hissediyordum ve bu garipti.
“Thalron, bildiğiniz üzere Dünya Tohum Deposu’na kuruldu ve bütün dünyanın gözü aslında burada, bu da birçok tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Kıtlık, kuraklık, açlık, savaş, radyasyon… Dünyanın birçok yerinde hâlâ bunlarla yaşamaya çalışan insanlar var ama Thalron size besin veriyor, Thalron size barınma veriyor, Thalron sizi koruyor. Öncelikle başka birlikler tarafından bazı zamanlarda tehdit ediliyoruz çünkü Tohum Deposuna ulaşmak isteyenler oluyor, tam da bu yüzden hepiniz haftanın üçü günü dövüş eğitimi alacaksınız ve Thalron’u korumak zorundasınız.” Kendimi tutamayıp güldüğümde önümdeki birkaç kişi bana dönüp baktı, Alva da duymuştu ve sözü kesildiğinde gözlerini gözlerime dikti.
Kendimi tutamayıp “Bütün bunlara karşılık Thalron’un bizden götürdükleri nelerdir?” diye sordum tiksintiyle. “Çünkü burada insanlar, Thalron inanışına göre kan gruplarıyla ayrıldılar. Benim kanım sizin kanınızdan olmadığı için Köksüz olabildim fakat bir başkası Asil olabiliyor. Bu adil mi?”
Alva yüzüme dikkatle bakarak “Kanımız, soyumuzdur,” dedi üzerine basa basa. “Kanımız Atalarımızın kanını taşır ve seneler önce bu topraklarda aynı bu sistemle atalarımız yaşadı, biz onlardan geliyoruz. Kendi kasabasında yaşamakta bile zorlanan birisi, burada bir Din İnsanı olabilir çünkü atalarının kanı bunu ister.”
“Saçmalık,” diye fısıldadım.
Alva bana tebessüm etti. “Tam olarak burada neyden rahatsız oluyorsun, Valenka?” diye sordu.
“Her şeyden,” dedim çekinmeden. “İnançlar zorunluluktan değil, kalpten gelir. Gözlerimin önünde Thalron inancını kabul etmek istemeyen birisinin dilini kopardılar. Saygı bekleniyor ama tam olarak ne için saygı göstermemiz gerektiğini bile bilmiyoruz, saygı emirle kazanılmaz, saygınlık itibardan gelir. Ben Thalron sınırları içerisinde saygı duyabileceğim tek bir insan bile göremedim. Sizin inançlarınız, sizin doğrularınız, sizin gerçekleriniz var ama buradaki kimsenin ne düşündüğünün bir önemi yok. Herkes korktuğu için boyun eğiyor ama ben korkuya da boyun eğmiyorum.”
Alva ben konuşurken yavaş yavaş gülümsedi, sanki bu cümleleri duyabileceğinden eminmiş gibi. “Valenka,” dedi soyadımı telaffuz ederken oldukça sakin bir dinginlikle. “Bu saydıklarının sadece Thalron’da olduğunu düşündüren nedir?” Bir anlık durdum. Dünya üzerinde başka bir yeri gerçekten de tanımıyordum. “Her yerde yasalar vardır ve yasaları devletler kendisi belirler. Sert veya yumuşak fark etmez, herkesin inanışları vardır. Eğer merak ediyorsan şu an dünya üzerinde size bu kadar yaşam hakkı tanıyan tek birlik, Thalron’dur.”
Derin bir nefes verdiğimde Tanya yüzüme artık susmam gerekiyormuş gibi bakıyordu. “Zorla tutuluyoruz,” dedim solgun bir sesle. “Buradan gitmek istesek de gidemeyiz.”
“Sen gitmemelisin.” Alva öyle keskin bir şekilde konuştu ki, neden özellikle bana bunu söylediğini anlamadım. Hemen ardından yeniden sınıfa döndü ve bakışlarını benim üzerimden çekti. “Zamanla burada inançların nasıl işlediğini öğreneceksiniz ve siz bile farkında olmadan bu inançları benimseyeceksiniz. Ayrılan sınıflar, kendi sınıflarını korumakla görevlidir ve her sınıfın da farklı bir görevi vardır. Köksüzler,” dedi üzerine basa basa. “Diğer sınıflara hizmet etmek, Thalron’u korumak ve olası tehlikelerde askerimiz olmak için yetiştirilirler.” Tiksintiyle nefesimi verdim. “Tüccarlar kademe atladıktan sonra yakın birliklere gidip ticaretlerimizi gerçekleştirirler ve Asiller ile Din İnsanları’na güzellikleri getirmekle görevlendirilir. Tüccarlar biraz da gezgindir.” Başını aşağı yukarı salladı. “Asiller, Thalron’un en parlak tarafıdır, onlar asıl seçilmiş kişilerdir ve görevleri diğer birliklerle görüşmeler sağlamak, Thalron’u olası tehlikelerden korumak ve daha yükseğe taşımaktır.” Alva, çenesini havaya kaldırdı ve bakışları bana döndü. “Din İnsanları, Thalron’un inanç tarafıdır. Her Perşembe ve Pazartesi günü olan ayinlerde size inançlar öğretilecek ve bu şekilde ahlakınız oluşturulacaktır.” Bittiğini düşündüm ama devam ederken bakışlarını hemen arkamıza, boşluğa doğru dikti. “Yüce Veymor,” dedi nefesini vererek. “Kendisi Thalron’un kurucusudur, kendisi inancın ta kendisidir. Thalron onun inançlarına göre şekil alır, onu görebilmeniz bazı özel günler haricinde imkansızdır ama onunla bir kez konuşma şerefine erişirseniz ne kadar Yüce bir insan olduğunu siz de göreceksinizdir.”
Alva sessizliğe gömüldüğünde boş boş yüzüne bakmaya devam ettim. “Hepinizin bilmesi gereken bir şey daha vardır,” dedi kendinden emin bir sesle. “11 Kasım tarihinde zifir gece Thalron’a gelir ve bu kalelerde yaşarız. Fakat,” ayağa kalktı ve ellerini önünde birleştirip dikkatle bize baktı, “20 Nisan tarihinde güneş tamamen gökyüzünde yerini alır ve bir daha uzun bir süre batmadığında artık bu kalelerde yaşamayız.” Hepimiz birbirimize baktık, ne demek istediğini asla anlayamamıştık. Alva da bunu fark etmiş olacak ki, gülümsedi. “Radyasyon,” dedi Alva, nefretle. “Güneş ışığıyla daha fazla yayılır ve topraktan bize enerjisini verir. Bu yüzden her 20 Nisan tarihinde Thalron halkı olarak gemilere biner, okyanusun ortasında yaşamaya başlarız, ta ki alacakaranlık gelene kadar…”
“Nasıl?” dedim hızlı bir şekilde. “Hayatınızın yarısını bir okyanusun ortasında, gemide mi geçiriyorsunuz?”
“Hayatımızın,” dedi Alva beni düzeltererek. “Ve evet. Yüce Veymor, bizleri korumak adına böyle bir karar almıştır.”
“Saçmalık,” dedim heceleyerek. “Bir insan okyanusun ortasında nasıl yaşayabilir? Gemilerde üstelik.” Tepemdeki kubbeye baktım ve iç çektim. “Sahiden de aklımı kaçıracağım.”
Alva, dediğimi duymazdan geldi ve anlatmaya devam etti ama artık onu dinlemek bile istemiyordum. Tam doğum günümde Thalron’un kalelerinden çıkacaktık ve bir süre gemilerde yaşayacaktık, güneş en tepemizdeyken ve belki de o güneşin tadını çıkarabilecekken biz denizin ortasında yine sınırlı tutulacaktık. Bu haksızlıktı, bu insanlık değildi.
Alva dakikalarca diğer birliklerden, inançlardan ve bizim Thalron’u korumamız gerektiğinden söz etti. Hiçbirini dinlemek bile istemedim çünkü hem onların hiçbirine uymayacağımdan hem de burada yaşamaya devam edersem bunlara zorunlu tutulacağımdan ötürüydü. Öylesine sapkın inanışları vardı ki, kana tapıyorlardı. Ölümü yasaklamışlardı ama yok edilme vardı, kan akarsa bu çok ağır bir bedel ödettiriyordu ama yok edilenlere hiçbir şey yapılmıyordu.
En sonunda Alva son cümlelerini söylediğinde benim dışımda herkesin dikkatli bir şekilde onu dinlediğini fark ettim. Tanya’nın bile.
“Bu kadar yeterli,” dedi en sonunda Alva. “Kendi sınıflarınıza dönebilirsiniz.” Herkes ayaklandığında ben ve Tanya da ayağa kalktık fakat Alva’nın bakışları direkt benimle kesişti ve işaret parmağını kaldırıp beni yanına çağırdı. “Valenka,” diye seslendi. “Yanıma gel.”
Tanya, korkuyla bana baktığında ben korkuyu hissetmedim bile. “Sen beni köşede bekle,” dedim ona odanın köşesini göstererek. “Hemen geliyorum.”
“Lily,” dedi Tanya baskın bir sesle. “Lütfen kendine hakim ol.”
Başımı onu onaylayarak salladım ama kendime hakim olmak için ekstra bir çaba vermeyeceğim her halimden belliydi.
Küçük adımlarla Alva’nın yanına gittiğimde aramızdaki boy farkını görmezden gelerek o küçük sandalyesine oturdu ve beni de masanın karşısına aldı. Bakışları köşede beni bekleyen Tanya’ya takıldı, normalde bir Tüccar’la bir Köksüz’ün konuşması yasaktı ama buna kızmak yerine yeniden bakışlarını bana çevirdi. Düşündüğümden çok daha uzun bir süre yüzümü incelediğinde ve sonra saçlarıma dikkatli bir şekilde baktığında gözlerinden bir parıltının geçtiğine şahit oldum. Tek kaşımı kaldırdığımda “Başlığını geriye indir,” dedi saçlarımı görmek isteyerek. Dediğini ikiletmeden hatta büyük bir gururla başlığımı geriye doğru ittiğimde ateş kızılı saçlarım ortaya çıktı. Alva, bu kez büyülenmiş gibi saçlarıma baktığında dudaklarından tek bir soru döküldü: “Kim olduğunu bilmiyorsun, öyle değil mi?”
Ucu açık bir yanıt vererek “Sen benim kim olduğumu nereden biliyorsun?” diye sordum.
Alva, başını omzuna doğru düşürdüğünde “Senin kim olduğunu bilmeyen kimse yok,” dedi ve öylesine kadim bir sesle konuştu ki, bir anlık ben bile kim olduğumu sorguladım. Yeniden işaret parmağını kaldırdı, beni yanına doğru çağırdığında öne doğru eğildim, Alva fısıldayarak devam etti. “Artık Thalron’a başkaldırmak yerine, burayı sahiplenmen gerekiyor, kızım çünkü bu sadece sana zaman kaybettirir.” Bir şey söylemek için ağzımı açtım ama Alva, kısık bir sesle konuşmaya devam etti. “Çünkü bir gün, Thalron’u kabullenmek zorunda kalacaksın, bunu sen değil, kanın isteyecek.”
Yutkunduğumda vücudumdan bir ürperti geçti ve sanki hemen arkamda kocaman bir ordu varmış gibi hissetmiştim. Gücü hissediyor olmam çok tuhaftı, onun cümleleri neden böyle bir etki bırakmıştı? “Ne demek istiyorsun?” dedim en sonunda yenilerek. “Benim soyadımı nereden biliyorsun?”
Alva, hiçbir şey bilmediğimden artık emindi ama tuhaf bir şekilde ona karşı ne nefret besliyordum, ne de güvensizlik. “Valenka Soyu’nu bilmeyen kimse yoktur ama kimse de dile getirmez.” Alva gözlerini kıstı. “Sana kim olduğunu söylemeyeceğim ama bu şekilde yitip gitmene de göz yummayacağım çünkü gücün sende olduğunu biliyorum, gücün kanında olduğunu biliyorum, gücün tam içinde yeşerdiğine eminim. Burayı kabullen, Valenka, burayı sahiplen çünkü bunu sen yapmazsan Thalron ruhunu ele geçirecek.” Alva biraz daha eğildiğinde adeta fısıldadı. “Sen, Valenka’sın, aptal bir kız çocuğu gibi davranmak sana yakışmaz.”
Kalbimin üzerine bir ağırlık oturduğunda “Bana neden bunları söylüyorsun?” diye sordum. “Neden bana yardımcı oluyormuş gibi konuşuyorsun?”
Alva’nın yüzünde tebessüm oluştu, kendince birçok cevabı olduğuna emindim ama elbette ki bana bu cevapları vermedi. Sanki gözlerimi açtırmak istiyormuş gibi bir çabası vardı, Veymor abisiydi ama o, bir şekilde bana gerçeği göstermeye çalışıyordu. “Kızıl Kitabı bul,” dedi Alva en sonunda solgun bir sesle. “Cevaplara oradan erişeceksin.”
“Ne?” dedim yüzümü buruşturarak. “Bu ne demek?”
Alva, hiç düşünmeden devam etti. “Anne ve baban seni bırakıp gitti öyle değil mi?” diye sordu. Gözlerim yavaşça açıldı. “Onlar gitmek zorundaydı, kızım. Onlar seni terk etmek zorundaydı çünkü kaderin, onlardan daha farklı bir yolla çizildi.” Alva oturduğu sandalyeden kalktı ve ellerini birleştirip başını kaldırarak bana baktı. “Aynaya baktığında sadece kendini görme, Valenka, senin kanın ve soyun, Thalron’un taşlarında bile yazıyor. Aynaya baktığında ruhunu görmelisin, o zaman kader senin için güzellikler getirir.”
Dudaklarım aralandığında şaşkınlıktan başka hiçbir duygu hissetmiyordum ama Alva, devam ettirmeden önümden geçip gitti ve odadan dışarıya çıktı. Bıraktığı boşluğa bakarken hemen arkamdan Tanya’nın geldiğini ve omzuma dokunduğunu hissettim. İrkildiğimde ve başımı çevirip ona baktığımda yüzümdeki büyük şaşkınlığı o da gördü. “Ne oldu?” dedi endişeyle. “Seni tehdit mi etti?”
“Hayır,” dedim kekeleyerek ardından kalçamı masaya yaslayıp yutkundum. “Hayır, aksine bana yardımcı olmaya çalıştı ama ne demek istediğini anlamıyorum.”
“Ne dedi?” diye sordu Tanya, kaşlarını çatarak. “İyi görünmüyorsun, Liora, rengin bembeyaz oldu.”
Elim enseme doğru gittiğinde boşluktaki bakışlarımı Tanya’ya doğru çevirdim ve sonrasında çıkalım dermiş gibi başımla kapıyı gösterdim. İkimiz beraber o odadan çıktığımızda kapının önünde bekleyen birkaç Tüccar’ı gördüm, aralarında Korven de vardı. Bizi beraber gördüğü an, adımları direkt olarak bize yöneldi ve hemen ardından gözlerini gözlerime dikti. “Liora,” dedi kaşlarını çatarak. “Kaç gündür nerelerdesin?”
Korven’i en son gördüğümde Veyn’e karşı kaybediyordu, Tanya ise buz çukuruna gönderilmişti. Kendi dertlerimden onları bile unuttuğumu fark ettiğimde vicdani bir boşlukla kendimi tutamayıp Korven’le Tanya’ya aynı anda sarıldım. İkisi de şaşırmıştı ama bana sarılmayı ihmal etmediler, onlar da artık yasakları dinlemiyor gibiydi, çevredeki Tüccarların bakışları umurlarında değildi. Geriye doğru çekildiğimde büyük bir nefes verip “Ne hissetmem gerektiğini artık bilmiyorum,” diye fısıldadım.
“Bu da ne demek?” diye sordu Korven.
En sonunda artık onlardan gizlemenin anlamsız olduğunu fark ettiğimde “Veyn’le aramda tarif edemeyeceğim bir düşmanlık ve bir yandan da dostluk var, bir anlaşma,” diye mırıldandım. Tanya merakla beni dinliyordu fakat Korven’in direkt kaşları çatılmıştı. “Benim hayatımı tam iki kez kurtardı, belki de üç ya da dört, tam olarak bilmiyorum. Normalde benim yok edilmem gerekiyormuş ama o beni Köksüzler sınıfına aldırmış, başkaldırdığımda yok edilme emrim verilmişti ama Veyn, beni hizmetkarı yaparak kurtardı ve zaten onun hizmetkarı olmak beni birçok şeyden de koruyor…”
“Ses tonundaki hayranlık mı?” diye sordu Korven kaşları çatık bir şekilde bana bakmayı sürdürürken. “O adama güvendiğini söylemeyeceksin değil mi? Yoksa o masallardaki prens olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Bırak da anlatsın, Korven,” dedi Tanya, öfkeyle. “Neye bu kadar sinirleniyorsun?”
“Çünkü o adam kansızın teki,” dedi Korven dişlerinin arasından. “Duymadın mı, Tanya? Bütün Tüccarlar onun kurnazlığından söz edip duruyor, kaç tane Köksüz’ü yok ettiği dilden dile dolaşıyor. O adam, çiğ çiğ insan eti bile yiyormuş.”
“Korven,” dedim elimi kaldırıp onu durdurarak. “Veyn’e güvenmiyorum ama…”
“Ama?” dedi Korven lafımı keserek. “Ama mı?”
“Sana ne oluyor?” diyerek hiddetlendim. “Neden bu kadar öfkeleniyorsun?”
“Çünkü gözlerinin içi parlıyor, Liora. Ona inanmış olamazsın.” Başını iki yana sallayıp büyük bir öfkeyle bana baktı. “Seni kandırmasına izin veremezsin.”
“Ben aptal bir kadın değilim,” dedim Korven’e. “Kime güvenip güvenmemem gerektiğini biliyorum ve Veyn’e elbette ki güvenmiyorum ama bunları da size anlatmak zorundayım çünkü Veyn’le bir anlaşmamız var…” Korven’in gözleri kocaman açıldı. “O benim bir sırrımı bilip beni koruyor ve ben de onun bir sırrını biliyorum.”
“Nedir o sır?” diye sordu Tanya. “Ne biliyorsun?”
Çok kısa bir sessizlik oldu. “Bunu söyleyemem.”
Korven, elini sapsarı saçlarına geçirip gülmeye başladı. “Sen bize karşı Veyn’i mi koruyorsun?” Öyle öfkelenmişti ki, bu kadarını ben de beklemiyordum.
“Ben sadece sözümü tutuyorum,” dedim başımı sallayarak. “Bir gün o sır açığa çıkarsa onu çıkaracak tek kişi ben olacağım, o zamana kadar da kimseyle de bunu paylaşmak istemiyorum.”
Korven çenesini sıkarken Tanya, düşünceli bir şekilde bana bakıp çok kısık bir sesle “Liora,” dedi, sesinde şefkat vardı. “Ona karşı bir şey hissetmiyorsun, değil mi?”
“Ne?” dedim büyük bir şaşkınlıkla. “Ne saçmalıyorsun, Tanya? Bu nasıl aptalca bir soru böyle.” Tanya hep böyleydi, daima olaylara en romantik tarafından bakardı ve hiç olmaması gereken iki insana romantik bir tarafından bakıyordu.
Tanya, ellerini kaldırıp beni durdurmak istedi. “Sadece sormak istedim çünkü sesinde savunmasızlık var, onun sırrını bize söylememeni anlarım ama neden o sırdan bahsederken gözlerine kederin çöktüğünü anlayamam, öyle değil mi?” Kaşlarım çatıldı. “Ona güvenmediğini söylüyorsun ama cümleye bir anlaşma yaptığını söyleyerek başlıyorsun. Onun hizmetkarı oldun, bilekliğini takıyorsun ve Thalron’dan kaçmak istesen de onun hayatı hakkında birçok şeyi biliyorsun ve belki de bilmek istiyorsun. Bunların nedeni ne?”
Korven ağzının içinde bir küfür yuvarladığında geriye doğru bir adım atıp “Eğer böyle bir şey varsa seni kendinden bile korumam gerekecek, Liora,” dedi büyük bir nefretle. “Çünkü kendine bunu yapmana asla izin vermem.”
Ellerimi saçlarıma geçirip ikisine de büyük bir öfkeyle baktım. “Siz aklınızı mı kaçırdınız?” dedim ve sesim düşündüğümden daha yüksek çıktı. “Thalron’dan bu denli nefret ederken Thalron’un varisine bir şeyler hissedebileceğimi nasıl düşünebilirsiniz? Elimde olsa onu yok ederim, birkaç gün önce onu omzundan hançerledim.”
Tanya büyük bir şaşkınlıkla bana baktı ve sonra kollarıma dokundu. “Ve tek parça mısın?”
“Evet,” dedim başımı sallayarak. “Tam da bu işte. Asıl konu bu. Bana hiçbir şey yapmıyor.”
Korven, konuyu bambaşka bir noktaya çekti. “Elinde hançer tutuyorsan ve ona sapladıysan neden bu omzuydu, Liora? Bu kadar nefret ettiğin Thalron’da neden o hançeri onun kalbine saplamadın?”
Yutkunduğumda “Amacım onu öldürmekti,” dedim ve sonra sustum. İkisi de bunu yapmadığımı anladı. “Bakın,” dedim gözlerimi sıkıca kapatıp savunmaya geçerek. “Anlattıklarımın kulağa delirmişim gibi geldiğini biliyorum ama…”
“Bu saçmalıkları daha fazla dinlemeyeceğim,” dedi Korven ve midesi bulanıyormuş gibi elini karnına doğru götürdü. “Gözlerimin önünde yok edilmene izin vermeyeceğim.”
“Beni dinleyin,” dedim ve sonrasında Korven’in gözlerindeki ifadeyi görmezden gelerek Tanya’ya döndüm, o hâlâ sorgulayarak bana bakıyordu. “Bu kadar şeyi anlatmamın sebebi, Veyn değildi, Alva’yla konuştuklarımdı. Veyn, beni korudu ama onun da bir sebebi vardı, Veymor beni yok etmek istiyor çünkü onun da sebebi var ve benim bütün bunları bulmam gerekiyor.” Tanya, kaşlarını kaldırdı. “Bir şeyler var, eğer cevaplara ulaşırsam işte o zaman bu kadar insanın benden ne istediğini anlayacağım.” Bakışlarım Korven’e döndü. “İşte o zaman artık Veyn’le aramda bir anlaşma kalmayacak çünkü sırrımı biliyor olacağım. O zaman Thalron’da kim olduğumla yüzleşeceğim.”
Korven dediklerime inanmıyormuş gibi yüzüme bakıyordu ama Tanya, “Ne yapmak istiyorsun?” diye sordu.
Yutkunduğumda Tanya’ya “Sen yapacaksın,” dedim.
“Ne?” dedi şaşkınlıkla.
Onu bu karanlığa sürüklemek istemesem de “Alva bana Kızıl Kitap’tan söz etti,” diye mırıldandım. “Ama bunun ne olduğunu bile bilmiyorum ve bilebilecek tek kişi Nord Thalron. Buradakiler için borç çok kıymetli, sen onun hizmetkarı olmayı kabul edeceksin, o da bize Kızıl Kitap nerede, onu söyleyecek.”
Korven “Asla,” diye çıkıştığında Tanya o kadar da keskin bir tepki vermemişti ama bakışlarındaki korkuyu görmüştüm. Bir anlık reddedebileceğini bile düşündüm ama o gözlerimin içine bakmaya devam etti.
“Lütfen, Tanya,” dedim yalvarır gibi. “Sadece hizmetkarı olacaksın, hem emin ol, hizmetkar olmak, bir Tüccar olmaktan çok daha iyidir çünkü sana kimse dokunamıyor.”
Korven kendi kendine bir şeyler söylüyordu ve gözü dönmüşçesine öfkeliydi. Bütün bunlardan ziyade hâlâ Veyn konusunda öfkeli olduğunu bile düşünüyordum.
En sonunda Tanya, gözlerini kapatıp açarak “Senden başka kimse için kendimi ateşlere atmazdım, Liora,” dedi. “Ama senin için her şeyi yaparım.”
***
Şarkı: Road to Camelot, Enaid- Diane Arkenstone
Thalron’u Tanya’yla beraber adeta arşınlamıştık ve Korven yoktu; o bizimle gelmek istememişti.
Nord’u bulana kadar o kadar çok çaba vermiştik ki, Thalron’un hiç görmediğim yerlerini bile görmüştüm. Bir yerde küçük dağcıklar vardı, dağcıkların arkasında minik çadırlar kurulmuştu ve neden kurulduğunu bilmiyorduk ama Nord’u en sonunda orada bulmuştuk. Çadırın dışında, taşın üzerine oturmuş, gözünde daha önce görmediğim bir gözlükle gökyüzüne doğru bakıyordu.
Birilerinin geldiğini duymuştu ama bakışlarını bize çevirmemişti bile. Bir yandan öyle keyifli görünüyordu ve bir yandan da öyle dikkatliydi ki, Nord’un nasıl birisi olduğunu bir kez daha düşünmek zorunda kalmıştım.
Tanya’yla ikimiz birbirimize baktık ve en sonunda Nord’un sesini işittik. “Bir gün bu sarışın güzel kızın ayaklarıma kadar geleceğini biliyordum,” dedi ama başını bir an bile olsun gökyüzünden ayırmadı. “Ve evlenmek istiyorsan yasalarımız gereği bunu gerçekleştiremeyiz ama dilersen seni kaçırabilirim.”
Tanya, yüzünü buruşturdu. “Seninle evleneceğime ölürüm daha iyi.”
Nord alayla güldü. “Benle evlenirsen zaten seni yok ederler, Rivlok.” Rivlok kıvırcık demekti ve Tanya, bu hitaptan nefret ederdi. “Bu yüzden başka bir cümle kurmalısın.”
Tanya tahammülü yokmuş gibi nefesini verdiğinde ben kendimi tutamayarak güldüm, burada birçok kişiden nefret edebiliyordunuz ama bir yandan da burası insanı eğlendirebiliyordu, Nord buradaki insanlar arasında en mutlusu gibi görünüyordu.
“Seninle konuşmaya geldik,” dedim Tanya, tahammülü bitmek üzere nefesler alıp verirken.
“Ah,” dedi Nord, ardından gözlüğüyle beraber başını eğip bize baktı. “Ateş kızılı da burada.” Eliyle yanındaki taşa vurdu ve bizi yanına çağırdı. “Gelsenize, size bir şey göstereceğim.”
Tanya’yla birbirimize baktık ve sonrasında ilk oturan kişi ben oldum, Tanya ise inatlaşıp oturmayı reddetti. Nord, onun inadını görmezden gelerek gözündeki gözlüğü çıkarıp bana doğru uzattı. “Bak, bunun adı güneş gözlüğü.” Benden izin dahi almadı gözlüğü taktı ve parmağıyla gökyüzünü gösterdi. “Yıldızların daha solgun görünmesine neden oluyor, geceyi daha karanlık gösteriyor. O halde bu bir güneş gözlüğü değil, gece gözlüğü oluyor, öyle değil mi?”
Gözlükle beraber gökyüzüne doğru baktığımda sahiden de etrafın daha karanlık olduğunu fark ettim, yıldızlar görünmüyordu ve karların rengi daha solgundu. Hatta öyle ki etrafı grileştirmişti, bu aklıma Veyn’i getirmişti. “Bunu nereden buldun?” diye sordum.
“Dünya hakkında bilmediğiniz o kadar çok şey var ki,” dedi aşağılayarak bizi. “Ve bu dünyayı gezmediğiniz için çok pişman olacaksınız.”
“Zaten Thalron’dakiler de bizi gezdirmek için hazır bekliyordu,” diye çıkıştı Tanya.
Nord, alayla güldü ve bir kez daha diğer tarafına vurdu. “Neden yanıma oturmuyorsun, sarışın? Cebimde dünya hakkında bambaşka bir şey daha var, onu merak etmiyor musun?” Sanki Tanya’nın meraklı kişiliğini çözmüş gibiydi, onu nereden yakalayacağını biliyordu. Ben hâlâ gözlükle gökyüzüne bakıyordum ve dışarıdan ne kadar komik göründüğümüzü oldukça merak ediyordum.
Tanya, en sonunda merakına yenik düşüp Nord’un yanına oturduğunda Nord, elini cebine attı ve uzun ip gibi bir şey çıkardı. Gözlüğü yavaşça gözümden çıkarıp onu izlediğimde, ipin iki ucundaki aleti Tanya’nın kulaklarına yerleştirdi ve sonrasında ağzının içinde bir şarkı mırıldanmaya başladı. Tanya’yla birbirimize boş boş baktığımızda Nord, şarkısını söylemeye devam etti. “Bu ne?” dedi Tanya, en sonunda Nord’u yarıda keserek.
“Kulaklık deniliyor buna,” dedi Nord hevesle. Cam gibi mavi gözleri parıl parlıyordu. “Müzik veriyor.” Tanya boş boş Nord’un yüzüne baktı. “E müzik verecek aletimiz de olmadığı için şarkıyı ben söylüyorum, sarışın. Bana bir teşekkür etmeyecek misin?”
Yeniden gülmeye başladığımda Nord da bana katıldı, Tanya ise kulaklarında kulaklıkla yavaşça bir şarkı mırıldanmaya başladı ve yüzünde gülümseme oluştu. Nord, Tanya’yı gülümsettiğini fark ettiğinde oldukça keyiflenmişti.
“Sahiden dünyayı geziyorsun,” dedim heyecanla. “Nasıl radyasyondan etkilenmeden kalabildin?”
“Şanslıyımdır, ateş kızılı.” İşaret parmağıyla şakağına vurdu. “Ve akıllı. Tehlikenin kokusunu alırım, kötü olan her şeyden uzak dururum, Yüce Veymor aşkına, seçilmiş insan olabilirim.” Bir kez daha güldü ve bakışlarını bana çevirdi. “Thalron’da doğup büyüdüm ama bir zamandan sonra buraya sıkışıp kalmak istemedim ve Tüccarlarla beraber yola çıktım; onlar işlerini hallederken ben de gezmeye başladım. Bir yandan da diğer birliklerle görüşmeleri yapan da benim, arayı sıkı tutmazsak savaş çıkabilir. Onlara tohum veriyoruz, onlar da bize kömür ve giyecek tahsis ediyor. Ben olmasam Thalron bir hiç.”
“Sen,” dedim yüzümdeki nefreti gizlemeyerek. “Veymora’nın oğlusun, öyle değil mi?”
Nord, dudaklarını yapay bir üzüntüyle büktü. “Annemden bu kadar büyük bir sevgiyle bahsetmen gözlerimi yaşarttı.”
Derin bir nefes verdim ve bakışlarımı Tanya’ya çevirdim. “Burada delirmemiş insan bulmak çok zor ve sen de onlardan birisisin.”
“Aslında burada bana deli diyorlar.” Nord gülmeye başladı. “Büyük ihtimal sizinle oturup konuştuğum için böyle düşünüyorsundur.”
“Evet,” dedim başımı sallayarak. “Sınıflara göre insanları ayırmıyorsun.”
“Aslında ayırıyorum,” dedi Nord. “Thalron’un inanışlarına sonuna kadar bağlıyım ama saygı kavramı bana göre değil çünkü bir insanın benden korkması hoşuma gitse de ben insan tanımayı seviyorum.” Bakışları Tanya’ya döndü. “Ve seni tanımak, bu hayatta en çok istediğim şeylerden birisi, Rivlok.”
Gözlerimi kıstım ve kendimi tutamayarak “Veyn’den daha farklı bir hayatın var,” diye mırıldandım. “O senden daha sert, saygıya daha fazla önem veriyor ve tam bir varis. Ama sen öyle değilsin.”
Nord, gülümsedi ama gülümseyişinde kederi gördüm; Veyn’e üzülüyor gibiydi. “O Veymor’un göz bebeğidir, ilk kutsal çocuktur, Thalron sınırları içerisinden dışarı çıkması yasaktır. Ben onu tanıdığımda yirmi yaşındaydı çünkü yirmi yaşına kadar Veymor onu kalesinden dışarı bile çıkarmıyordu. Sadece eğitim verdiriyor, dövüşmeyi öğretiyor ve kendi inançlarıyla onu yoğuruyordu. Bütün bunlar gerçekleşirken insani yönünü unutmuş olacak ki, Veyn’i ilk tanıdığımızda elimizi ısırır diye bile korkmuştuk.” Nord güldü ama ben hüzünlendiğimi hissetmiştim. “O da Veymor’a sonsuz bir şekilde bağlıdır, ikisinin arasında bağ sonsuzluğa uzanır.”
“Onun annesine ne oldu?” diye sordum bilmiyormuş gibi.
Nord, dudaklarını büzdü. “Veymor, annemle evlendiğinde Veyn’in annesi de yaşıyordu ama sonrasında ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.”
“Kaç kardeşsiniz?” diye sordum.
“Veyn hariç, dört.” Nord gülümsedi. “İki kız kardeşim, bir erkek kardeşim var. Ama aralarında en tatlısı benimdir, diğerleri sizi gerçekten de ısırabilir.” Tanya’ya yeniden döndü. “Sen benim hakkımda ne öğrenmek istersin? İstersen sana doğumumdan şu zamana kadar geçen bütün zamanlarımı tek tek anlatabilirim, dilersen Thalron’un her köşesini gezdirebilirim hatta belki bana aşık olursun, ne dersin?”
Tanya, gözlerini devirdiğinde ben ona hafifçe baş hareketi yaptım ve Tanya, sanki bu fikirden vazgeçmiş gibi başını yavaşça iki yana salladı. Nord bunu fark ettiği an, “Ah,” dedi eliyle alnına vurarak. “Demek gerçekten de bana aşık oldun.”
“Hayır,” dedi Tanya hızlı bir şekilde. “Ben… Aslında…” Bunu istemediği açıktı ama bir yandan da benim için her şeyi yapabileceğini biliyordum. “Ben, senin hizmetkarın olmayı kabul ediyorum.”
Nord, duraksadı ve dudakları aralandı; sonrasında benim elimde duran güneş gözlüğünü alıp gözlerine taktı ve bir de o şekilde Tanya’ya baktı. “Bir daha söyler misin?” diye sordu.
“Hizmetkarın olmayı kabul ediyorum,” dedi Tanya yeniden.
Nord, güneş gözlüğünün ardından bakışlarını bana çevirdi. “Bu gözlüğün büyülü olduğunu biliyordum, gerçekten biliyordum ve hiç de yanılmamışım.”
“Ama,” dedi Tanya, parmağını kaldırıp Nord’a göstererek. “Bir şartım var.”
Nord, gözlüğünü çıkardı ve cebine koyup bakışlarını Tanya’ya çevirdi; bıkkın bir nefes verdikten sonra “Hayır, sarışın, hayır,” dedi sanki Tanya onun peşinden koşuyormuş gibi. “Seninle aynı odada kalamam, sınıf farklarımız var, olamaz.”
Tanya gözlerini devirdiğinde yüksek sesle gülmeye başladım çünkü bunu beklemiyordum. “Sen gerçekten kafayı yemişsin,” dedi Tanya ona bakıp. “Neden seninle aynı odada kalmak isteyeyim?”
“Seni korurum çünkü,” dedi Nord hevesle ardından kulaklığı yeniden Tanya’nın kulaklarına taktı ve art arda parmaklarıyla onu işaret etti. “Ayrıca sana durmadan şarkı söylerim üstelik yatağım çok rahattır.”
Tanya, Nord’u omzundan hafifçe itekleyip oturduğu yerden kalktı ve kollarını önünde bağlayıp büyük bir öfkeyle bakışlarını bana çevirdi. “Beni sürüklediğin yola bakar mısın, Liora? Bu deli adamın hizmetkarı olacağım, korkunç.”
“Korkunç mu?” Nord, dilini üç kez damağına vurup bizi taklit etti. “Thalron korkunç bir yerdir, ben değil.”
Boğazımı temizledim ve ikisinin arasına girerek “Aslında senden bir isteğimiz olacak,” dedim Tanya’nın kavga etmeden cümle kuramadığını fark ettiğimde. “Fakat bunu kabul etmeyebilirsin de.”
“Kullanılıyorum yani.” Nord, ikimize baktı ve sonrasında başını salladı. “Dinliyorum.”
Birbirimize baktık ve yeniden sözü ben devraldım, direkt sordum. “Kızıl Kitap nerede?”
Nord’un gözleri kocaman açıldı ve hemen sonra öksürmeye başladığında bozguna uğradığını anlamıştım. Çok uzun bir süre şaşkınlığını atmak istedi veya zaman kazanmaktı çabası anlamadım ama en sonunda “Kızıl Kitap mı?” diye sordu ve bakışları direkt bana döndü. “Sana bunu Veyn mi söyledi?”
Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Yerini söyleyecek misin?” diye sordum.
Nord’un bakışları ilk önce benim gözlerimde oyalandı ardından Tanya’ya baktığında düşündüğümden daha uzun süre bekledi. Tamamen ciddileştiğinde bunun yasak olduğunu anlamamak aptallık olurdu. Bir tarafı Tanya’yı hizmetkarı yapmak istiyordu, bir tarafı ise bu yasağı çiğnenemek için çaba veriyor gibiydi.
“Bunu bilmemeniz gerekiyordu,” diye mırıldandı Nord, kaşlarını çatarak. “Bunu size kim söyledi?” Yine bir cevap vermeden onun yüzüne bakmaya devam ettim. “Yasak,” dedi kelime ağzından nefretle çıkarken. “Çok büyük bir yasak bu.”
“Ve?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “Teklifimizi reddediyorsun, öyle mi?” Tanya, hemen karşısında durmuş, kollarını önünde birleştirmiş, öylece izliyordu.
Nord, başını ellerinin arasına aldı ve sonra iki yana sallayarak “Hayır hayır hayır,” diye mırıldandı. “Bu kadar kendi heyecanlarının peşinde olmamalısın, Nord. Bu kadar başına buyruk olmamalısın.” Kendi kendine konuşuyordu. “Eğer bu ortaya çıkarsa…”
“Söz veriyorum,” diye atladım lafa hızlıca. “Kimseye senin bize yardım ettiğini söylemeyeceğim.”
“Bir Köksüz’ün sözüne güvenemem.”
“Bak sen,” dedi Tanya sert bir sesle. “O halde gidelim, Liora. Burada bir işimiz kalmadı.”
“Hey hey hey,” dedi Nord, bir anda ayağa kalkıp Tanya’nın yanına giderek. Aralarındaki boy farkı çok fazlaydı çünkü Tanya’nın boyu epey kısa kalıyordu ama ten renkleri bile aynı gibiydi. “Bir Köksüz’ün mü dedim? Bir Asil’in sözüne güvenmem demek istemiştim, dilim dönmedi.”
Tanya, dik dik Nord’a bakarken ben de ayağa kalktım ve aynı şekilde baktım. İkimiz de bir cevap vermesini bekliyorduk.
En sonunda Nord, elini cebine attı ve geri çıkardığında tıpkı bendeki gibi bir bilekliği avcunun içinde tuttuğunu gördüm. Onun bilekliğinin üzerinde de N harfi vardı. Elini Tanya’ya doğru uzattığında “Ve ben Nord Thalron,” dedi hem büyük bir öfkeyle hem de büyük bir karmaşayla. “Heyecanları için canından bile olacak o kişiyim fakat bu teklife nasıl hayır diyebilirim ki?”
Tanya’yla birbirimize baktığımızda hevesle gülümsedim ve Tanya da Nord’un avcundaki bilekliği alıp bileğine taktı. Tanya artık resmi olarak Nord’un hizmetkarı olmuştu.
“O halde,” dedi Nord, başıyla bize işaret vererek. “Beni takip edin, tapınağın kapısı muhafızlarla korunur ama gizli geçitten sizi oraya sokabilirim.”
***
Şarkı: Lion, Saint Mesa
Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu; her atışı kemiklerime çarpıyor gibiydi. Nefesim düzensizdi, fazla derin ve fazlasıyla hızlı. Öyle bir anda durup vazgeçebileceğimi düşündüm; geri dönmek, hiçbir şey olmamış gibi buradan uzaklaşmak mümkündü belki. Ama bu düşünce, geldiği kadar hızlı kayboldu.
Nord bizi tapınağın arka geçidine bırakmış, ardından iz bırakmadan çekilmişti. Ardında ne ayak sesi kalmıştı ne de bir gölge. Toz tanesi bile yoktu. Tanya’ya bakmak istemiyordum; çünkü yüzüne bakarsam korkuyu göreceğimi biliyordum. İkimiz de önümüzde uzanan dar geçide odaklanmıştık. Bir insanın güçlükle sığabileceği kadar dar, silindir biçiminde bir boşluk. İçinde karanlıktan başka hiçbir şey yoktu.
Yutkunup Tanya’ya döndüğümde, gözlerinde sandığımdan daha büyük bir korku vardı. “Tanya,” dedim sessizce, başımı iki yana sallayarak. “Bunu tek başıma yapmalıyım. Sen kalene dön.”
Dudaklarını ıslattı, geçide bir kez daha baktı. Çevresini kolaçan etti; sanki düşünmeye izin verirse cesaretinin dağılacağından korkuyormuş gibi hızlı konuştu. “Hayır,” dedi. “Seni yalnız bırakmayacağım, Liora.”
“Seni tanıyorum,” dedim yumuşak ama kararlı bir sesle. “Bunlar sana göre değil. Lütfen, geri dön.”
Başını iki yana salladı. “Hayır. Sadece bir isteğim var,” dedi. “Önden sen gitsen olur mu? Kocaman bir fareyle karşılaşmaktan ödüm kopuyor.”
Gülümsedim; korkumu saklamak için. “Umalım da kocaman bir fare çıksın,” dedim. Sonra yeniden karanlığa döndüm. Derin bir nefes alıp ellerimi taş girişe dayadım. Adım atmadan önce Tanya’ya döndüm ve ona sıkıca sarıldım. “Seni sevdiğimi biliyorsun, değil mi?” diye sordum.
“O kadar belli ki,” dedi gülümseyerek. “Baş belasından başka bir şey değilsin.” Sonra çenesiyle geçidi işaret etti. “Şimdi cesaret zamanı.” Yumruğunu havaya kaldırıp yapay bir coşkuyla salladı. “Hadi,” dedi. “Thalron’un derinlerine iniyoruz.”
Yeniden gülümsedim. Tedirginliğimi fark etmişti ama bu beni durdurmadı. Bir adım attım ve silindirin içine girdim. Taş duvarlar soğuktu; karanlık, ilerledikçe beni içine çekiyor gibiydi. Geçit aşağıya doğru iniyordu ama kaygan değildi, sert, eski ve sabitti.
Arkamdan Tanya’nın da girdiğini işitiyordum. Nefeslerimiz dışında hiçbir ses yoktu. Zaman duygumu yitirmiştim; ne kadar ilerlediğimizi bilmiyordum. Ta ki silindirin ucunda solgun bir ışık belirdiğinde… Gözlerimiz kamaştı.
Arkamı dönüp Tanya’ya baktım; gözleri karanlıkta parlıyordu. “İlk ben ineceğim,” diye fısıldadım. Beni onayladı mı bilmiyordum. Işığa doğru ilerledim, gözlerimi kapattım ve kendimi boşluğa bıraktım.
Birkaç saniye sonra ayaklarım sert zemine çarptığında, burnuma keskin bir küf kokusu doldu. Etraf neredeyse tamamen karanlıktı; içeriyi aydınlatan tek şey, tepedeki cam kubbeden süzülen solgun bir ışıktı. Benden birkaç saniye sonra Tanya da aşağıya atladı; dengesini kaybedip bana çarpmasına ramak kalmıştı. Onu refleksle tutmasaydım ikimiz de yere savrulacaktık.
Burası bir tapınaktı, evet ama beni asıl sarsan şey tapınağın kendisi değil, tavana doğru yükselen devasa raflardı. Açık dolapların içleri kitaplarla dolu. Her yer, ama her yer, raflarla çevriliydi. Yüzlercesi, hayır, binlercesi. Tanya’yla birlikte olduğumuz yerde donup kalmıştık. Küf kokusu o kadar yoğundu ki, burnumu yakmasına rağmen bakışlarımı çevremden ayıramıyordum.
İlerledikçe rafların ne kadar eski olduğu daha da belirginleşti. Toz öylesine kalındı ki kitapların isimleri silinmiş gibiydi. Sadece kitaplar değil; defterler de vardı, yan yana dizilmiş, sessizce bekleyen defterler. İçlerinde ne yazılı olduğunu bilme isteği içimi kemiriyordu.
Raflar koridorlar oluşturuyordu ve bu koridorların tam ortasında, küflü duvarların önünde, gri bir örtünün altında bir şey duruyordu.
Hiç tereddüt etmeden oraya yöneldim. Tanya kolumdan tutup beni durdurmak istedi; tek kelime etmedi ama korkusu dokunuşundan bile belliydi. Yine de durmadım. Kararlılığım onu da peşimden sürükledi.
Ortadaki örtünün önünde durduğumda yutkundum. Elim örtüye uzanırken titriyordu. Bir an için vazgeçmeyi düşündüm; kalbim kulaklarımda atıyor, soğuğa rağmen enseme ter boşalıyordu. İçimden saymaya başladım.
Bir…
İki…
İkinci saniyede örtüyü sertçe çektim.
Havaya yoğun bir toz bulutu kalktı. Gözlerim yandığında birkaç adım geriye savruldum ve toz dağıldıkça karşımda koyu granitten oyulmuş bir heykel belirdi. Bir kadın bedeni; uzun, ince belli, üzerinde sade bir elbise vardı. Bakışlarım yukarı kaydığında içimde bir şey koptu.
Heykelin başı yoktu.
Kesilmişti.
Geriye doğru bir adım daha attım. Tanımam için içimde bir sesin fısıldamasına gerek yoktu; çünkü heykelin ayaklarının dibinde kazınmış bir isim vardı fakat içimdeki ses durmadan sanki bu kadını tanıdığımı söylüyordu.
Morna Valenka
1899 – 1948
Ellerimi ağzıma kapattım. Nefesim boğazımda düğümlenirken Tanya’nın dudaklarından tek bir kelime döküldü. “Valenka mı?”
Yazıyı gördüğüm an, sanki bulunduğum yer benden geri çekildi. Morna Valenka. Harfler soğuktu ama içimde anlamsız bir sıcaklık uyandırdı; dokunmadığım hâlde canımı yakan bir iz gibi. Göğsümün tam ortasında bir sıkışma hissettim, nefesim yarıda kaldı. Korktuğumu fark ettim ama bu, bildiğim korkulardan değildi. Daha eski, daha derin bir şeydi; adı konmamış bir hatırlayış. İsmin ağırlığı, bana ait olmadığını bildiğim bir anıyı zorla omuzlarıma bırakmış gibiydi.
Gözlerimi yazıdan ayıramadım. Çünkü tuhaf bir tanıdıklık vardı orada; sanki bu ismi bir yerden değil, bir zamandan tanıyordum. Kalbim hızlandı, zihnim kaçmak isterken bedenim dondu. Korku ile yakınlık birbirine karıştı; hangisinin beni tuttuğunu ayırt edemedim. O anda anladım ki bazı isimler okunmazdı, hatırlanırdı. Ve ben, hatırlamamam gereken bir şeyi hatırlıyordum.
Geriye doğru birkaç hızlı adım attım. Otso Evi’nin önünde, o adamın bana saldırırken söylediği sözler kulaklarımda çınladı. Bana Morna Valenka demişti. O isimden nefret ediyordu. Ve şimdi… Thalron’un tam ortasında, Morna Valenka’ya ait bir heykel duruyordu.
Bir adım daha geriye çekildiğimde sırtım bir şeye çarptı. İrkilerek döndüm. Bir başka örtü… Tanya’ya baktım; o da bana, yüzünde aynı şaşkınlık ve korkuyla bakıyordu.
O örtüyü de sertçe çektim. Toz havaya kalktı. Karşımda yine koyu granitten oyulmuş bir heykel vardı. Bu kez bir erkekti. Üzerinde diğerleriyle aynı, tek tip kıyafet bulunuyordu. Başsızdı. Onun da başı kesilmişti.
Altındaki yazı, içimdeki karmaşayı daha da büyüttü.
Morna Valenka’ya Adanmış
1897 – 1948
Ellerim saçlarıma gitti. Zihnimdeki ipler birer birer koptu. Bu adam kimdi? Morna Valenka kimdi? Ve en önemlisi… Thalron’da ne işleri vardı?
Adanmış yazısının hemen altında boş bir cam fanus duruyordu. Bir kitabın sığacağı büyüklükteydi. İçimde keskin bir his belirdi.
Kızıl Kitap buradaydı.
Ama artık yoktu.
Tam o anda, arkamızdan gelen adım sesleriyle irkildim. Elim refleksle kalbime gitti ve yavaşça arkamı döndüm. Dört muhafız üzerimize doğru yürüyordu, zırhlarının sesi taş zeminde yankılandı.
Ve maalesef ki arkalarında bordo peleriniyle Veymor vardı. Adımları yavaştı. Ölçülüydü ve kaçamayacağımı biliyordu. Bir gün bu yüzleşmenin gerçekleşeceğini biliyordum ama ben buradayken ve bu denli hazırlıksızken karşılaşmamız çok kötü olmuştu. Artık sadece yok edilmem değildi konu, çok büyük bir yasağı çiğnemiştim.
Nefes aldığımı hatırlamam birkaç saniye sürdü. Kalbim göğsüme sığmıyordu ama yüzümdeki ifade donuktu; sanki bedenim beni ele vermemek için anlaşma yapmıştı. O an fark ettim: Veymor korku salan biri değildi, korkunun kendisiydi. Sessizdi, sakindi ve bu sakinlik her şeyden daha ürkütücüydü. Çünkü bağırmıyordu, acele etmiyordu, zaten zaman onun tarafındaydı. İlk kez yüz yüze geldiğim bu adam, yalnızca bir düşman değildi. Varlığıyla, hayatımın artık eskisi gibi olmayacağını ilan eden bir sınırdı. Ve ben, o sınırı geçtiğimi daha o ilk bakışta anlamıştım.
Onun hemen arkasında ise tanıdık ama bir yandan da yabancı o yüz belirdi: Veyn. Bilinçli, tehditkar ve gözleri bir an bile olsun benden ayrılmıyordu. Onun da burada olduğuna şaşırmamıştım fakat onun bakışlarındaki ifadeden artık köşeye sıkıştığımı anlayabiliyordum.
Kaçmakla saldırmak arasında sıkışıp kaldığım o birkaç saniyede durdular. Bilinçli. Hesaplı. Aramızda, aşılmayan bir mesafe bırakarak. Sessizlik çöktü. Ezici. Kırıcı. Kulaklarımı dolduran tek şey kendi kalp atışımdı. Tanya’nın önüne geçmek istedim ama geçemedim. Artık saklanacak yer yoktu.
Ve sonra karanlık yarıldı; hemen arkalarından Korven ortaya çıktı. Veymor’un hemen arkasında durduğunda, bakışlarım ona kilitlendi. O ise bana bakıyordu. Burada olduğumuzu bilen tek kişi oydu ve şimdi o da buradaydı. Bunu planlamış gibi.
Veymor elindeki Kızıl Kitap’ı kaldırdı. Yavaşça. Bilerek. Simsiyah gözlerinde üstünlük vardı. Nefretini iliklerimde hissettim. Ben de ondan nefret ediyordum.
Tam o anda Veyn hareket etti.Korven’i arkadan yakaladı; tutuşu sertti, merhametsizdi. Bir an için Veyn’in öfkesinin kime yöneldiğini ayırt edemedim ama Korven’in yüzündeki dehşet, bu öfkenin geçici olmadığını söylüyordu. Yakasından kavrayıp onu bana doğru sürüklediğinde dizlerimin titrediğini hissettim. Korven sendelemişti; gözleri büyümüş, nefesi kesilmişti.
Korven’i tam karşıma getirdi sonra dizinin hemen arkasına sert bir tekme attığında irkildiğimi hissettim. Kuru bir ses çıktı Korven'in ağzından, korktuğu her halinden belli oluyordu ama Veyn'in gözleri alev alev yangın varmış gibiydi.
Korven'i önümde dizlerinin üzerine çöktürdü, Veyn hemen arkasındaydı ve gölgesi üzerime düşüyordu. Bakışlarını benden ayırmıyordu; Veymor ise birkaç adım gerideydi. Sessizdi. İzliyordu fakat gözlerini benden bir an bile olsun ayırmıyordu. Önümde Korven, arkasında Veyn. Veymor'un konuşulacak hiçbir şeyi duyamayacağı açıktı ama Korven zaten bizi Veymor'a şikayet eden o kişiydi.
O an korkunun bağırmadığını, sadece insanın içini sessizce parçaladığını öğrendim.
Kaçış yoktu. Veyn bana doğru eğildi ve artık çok yakındı. Veymor’un duyamayacağı kadar kısık bir sesle tek bir cümle fısıldadı. Ama o cümle, Thalron’un temelini yerinden oynattı. “ Kişini, ” dedi alçak bir sesle. Sonra durdu ve bıçağı saplar gibi ekledi: “Bilerek Veymor’un inine soktuğunu anlamayacağımı mı sandın?” Bunu nasıl anlamış, nasıl bilmişti?
…
:)):):):):):):):):)):):))))::)))
Bölümün en sevdiğiniz kısmı neresidir efenim?
Teorilerinizi lütfen buraya bırakınız...
Kadere boyun eğmek zorundasınız :)
Paragraf Yorumları