logo

24. VEYN ve VEYNA

Views 33729 Comments 3037

Selamlar, bu bölüm sezon finalimizdir ve fazlasıyla hatta oldukça fazlasıyla uzun bir bölümdür. Part 1 ve Part 2 diye ayrılıyor, dinlenerek okuyun demek isterdim ama hem bunu yapmayacağınızı biliyorum hem de tek seferde okuyup ne oluyorsa olsun demeniz daha sağlıklı olur gibi.

Bir de sizi seviyorum. Öpücükler.

Keyifli Okumalar:

Şarkı: Florence + The Machine, Seven Devils

PART 1

SAATLER ÖNCESİ…

Durması gereken zaman, şu andı çünkü sonrasında geri dönülmez birçok hata, birçok acı ve birçok keder yaşanacaktı.

Ve belki de bütün bunların arasında en kötüsü de kayıplar olacaktı ve kayıp sadece bir ölümden ibaret olmazdı.

Veyn Arthur Thalron’un adımları babasının dairesine doğru giderken kendisinden oldukça emindi, aklındaki bütün düşünceler oldukça berraktı fakat konu kalbine geldiğinde bunu dinlememek için çaba sarf ediyordu.

Evet, Liora Valenka kalbini dinlememek için birçok çaba vermişti ama Veyn Arthur Thalron ilk kez kalbini dinlemeyecekti ve bunun kaybı, kazançlarından çok daha fazla olacaktı. Hem kendisi için, hem Thalron için.

Hem de kalbi, Liora Valenka için.

Yeşil gözleri oldukça sabitti fakat uzaktan gören birisi onun gözlerinde patlayan öfkesini net bir şekilde görebilirdi ama kime karşı öfkesi olduğunu çözemezdi. O öfke sadece kendisineydi çünkü gitgide dönüştüğü kişi, aynaya baktığında bile utanç duyduğu birisine dönüşmeye başlamıştı.

İlk önce verdiği bütün sözlerden geri dönmüştü ardından Thalron için verdiği çabayı bir kenara bırakarak kalbini dinlemeye başlamıştı ve sonrasında ise en kötüsü gerçekleşmişti.

Adından vazgeçmişti; Veyn olmak artık onun istediği bir şey değildi evet ama vazgeçtiği an, herkesin gözü önünde bütün kuralları hiçe saydığı ve aslında Arthur adının da üzerini çizdiği andı. Zaten kimsenin kabullenmediği Arthur ismini aslında o da kabul etmediğini Velruna gecesinde kendisine bile ispatlamıştı.

Çünkü bütün kuralları hiçe sayıp herkesin gözlerinin önünde öptüğü ve göklerden daha ötesine çıkarmak istediği Liora Valenka, bir kez bile olsun ona Arthur dememişti.

Dairenin önünde dimdik durduğunda, Veymor’u koruyan muhafızlar duraksayarak birbirlerine baktılar çünkü ne Veyn Arthur’u görmeyi umuyorlardı ne de onu yalnız bulmayı.

Veyn Arthur’un muhafızları, Liora Valenka’ya diz çökmüşlerdi ve aslında onu korumak için ortalarda yoklardı.

Çenesini yavaşça havaya doğru kaldırdı, ellerini ise arkada birleştirdi. Bu Veyn’in tavrıydı, öyle ki muhafızlar bu kez birbirlerine bakıp güldüklerinde onu aşağıladıkları her hallerinden belliydi. Daha önce gözünün içine bile bakamazlarken şimdi yüzüne baka baka gülüyorlardı. Muhafızlar bile.

Veyn de ağzının ucuyla güldüğünde ikisinin de yüzünü aklına kazıdı hem de her zerreleriyle. Ardından tek nefeste “Babama geldiğimi söyleyin,” dedi. “Onunla konuşacaklarım var.”

İki muhafız da ilk önce hareket etmedi çünkü ciddi olup olmadığını anlayamamışlardı fakat sonrasında Veyn, inatla orada durmaya devam ettiğinde ve gözlerini bir an bile olsun onlardan ayırmadığında muhafızlardan bir tanesi omzunu indirip kaldırarak yanındaki çanı çaldı. Birkaç saniye sonra içeriden Veymor’un emir veren sesi yükseldiğinde muhafız kapıyı aralık bırakarak içeriye girdi, Veyn Arthur ise sesleri duyamadı.

Saniyeler dakikaya dönüştüğünde kapıdaki diğer muhafız Veyn Arthur’a bakıp “Seni koruyacak bir Valenka kadını yok,” dedi adeta tükürük saçarak. “Nasıl yaşayacaksın, çocuk?”

Veyn Arthur gözlerini yavaşça muhafıza doğru çevirdiğinde yüzünde bir gülümseme oluştu ama o gülümsemenin anlamını sadece onu gerçekten tanıyanlar bilirdi. Bir cevap vermedi çünkü vereceği cevabı da sadece kendisi biliyordu.

Tam o esnada kapının önünde diğer muhafız belirdiğinde ellerini öne doğru açıp “Hançerlerin,” dedi keskin bir emirle.

“Üzerimde hiçbir şey yok.” Veyn Arthur’un net yanıtı, muhafızların gülmesine sebep oldu ama o ciddiyetle bakmaya devam etti.

Muhafız hançerlerini vermediğini fark ettiğinde eskiden olsa yapamayacağı o hareketi gerçekleştirdi ve bir anda Veyn Arthur’u yakasından tuttuğu gibi yüzünü duvara sertçe yapıştırdı. Veyn hareket bile etmedi, tepki de vermedi. Yanağı sert duvara dayalıyken bir tanesi başını sertçe iteklerken diğeri neredeyse her yerini aradı hatta bunu yaparken öyle keyif aldılar ve öyle bir aşağıladılar ki, Veyn duvara yaslı olan yüzüyle yutkunmak ve gözlerini kapatmak zorunda kaldı.

Hemen sonrasında bu kez önünü döndürdüler ve aynı şekilde aramaya devam ettiler.

Hiçbir şekilde hançerlere ulaşamadıklarında ikisi de şaşırmış gibiydi. Birkaç saniye birbirlerine baktılar ve sonrasında içeriden çıkan muhafız, kapıyı işaret etti geçmesini isteyerek. Veyn Arthur üzerini düzeltti ve daireden içeriye girdiğinde diğer iki muhafızın da onun peşinden girdiğini fark etti.

Babası, dairesinde masasında oturmuş, ellerini masaya yaslamış, görmeyen gözlerle kapıya doğru bakıyordu. Veyn Arthur birkaç adım daha attığında muhafızlardan bir tanesi sertçe onu omzundan tuttu ve geriye doğru çekti. “İznin buraya kadar, çocuk.”

Çenesi kasıldı, bakışlarını babasının gözlerine dikkatli bir şekilde dikti. “Yalnız konuşmak istiyorum.”

Veymor gülümsediğinde “Bunu yapacağıma inanıyor musun?” diye sordu alayla.

Çenesini aşağıya doğru indirdi. “Eğer gözlerinin yeniden görmesini istiyorsan bunu yapmak zorundasın.”

Veymor’un yüzündeki gülümseme donuklaştı, tek kaşı hafifçe havalandı ve bir şeyler düşündüğü belli bir şekilde parmakları masaya ritimli bir şekilde vurmaya başladı. “Sana neden inanayım, çocuk?” Veymor da tıpkı muhafızlar gibi aşağılayarak konuşmuştu.

Veyn Arthur gözlerini kapattı, derin bir nefes verdi ve sonrasında gözlerini açtığında “Çünkü seni öldürmek isteseydim çoktan öldürebileceğimi sen de iyi biliyorsun,” dedi. “Bir anlaşma yapmak için geldim ve bunun için yalnız konuşmamız gerek.”

Veymor’un ritim tutan parmakları hızlandı, Veyn Arthur’un gözleri masanın üzerindeki Veymor yazılı mühre doğru kaydı. Bu o kadar kısa sürdü ki ama sanki Veymor bunu fark etmiş gibi parmaklarının hareketi durdu. Bakışlarını hızlı bir şekilde babasına doğru çevirdiğinde ellerini masadan ayırdı. “Onunla beni baş başa bırakın.”

Muhafızların bunu istemediği her hallerinden belliydi ama itaatle bağlı oldukları Veymor her ne söylerse bunu yapmak zorunda oldukları için birkaç saniye içerisinde geri geri daireden çıkmaları ve kapıyı kapatmaları aynı anda oldu.

Veyn Arthur onlar çıkar çıkmaz masaya doğru yürümeye başladığında Veymor, bir elini aşağıya doğru indirdi ve o an, bir elinin hançerine doğru gittiğini oğlu elbette ki fark etti hatta bu yüzünde gerçek bir gülümseme oluşmasına sebep oldu.

Onu tanımayanlar, aşağılama gibi bir kibirdelerdi ama Veyn Arthur Thalron’u gerçekten tanıyanlar adım seslerinden bile ellerini hançerlerine götürüyorlardı.

Masanın tam karşısında durduğunda, Veymor “Seni dinliyorum, çocuk,” dedi kısık bir sesle. “Benimle nasıl bir anlaşma yapmak istiyorsun?”

Veyn Arthur yeniden çenesini havaya doğru kaldırdı ve bunu yaparken gözlerini babasından bir an bile olsun ayırmadı. “Seninle olan düşmanlığıma son vereceğim,” dedi net bir sesle.

Veymor gülmeye başladığında “Seninle savaşım mı?” diye sordu. “Seninle olan savaşım çoktan bitti, çocuk. Benim asıl savaşım, arkasına saklandığın Liora Valenka ile.”

Vücudu öfkeden titrediğinde aşağıdaki elleri yumruk halini aldı ve yüzündeki ifade fazlasıyla hasar almış bir adamın ifadesiydi ama neyse ki babası onu görmüyordu. “Beni iyi tanıyorsun, baba,” dedi Veyn Arthur. “Hiçbir zaman vazgeçen birisi olmadım ve eğer kastettiğin yıkılmak ise ben yıkılmayı da çok severim, yeniden ayağa doğrulmanın şerefini yaşayabilmek için.”

Veymor kaşlarını kaldırdı. “Buraya geldiğini koruyucun biliyor mu?”

“Hayır.”

“Bunu hoş karşılamayacaktır,” dedi Veymor sorgularken. Bir oyun olabileceğini bile düşünüyordu ama oğlunu öyle iyi tanıyordu ki, ses tonundan bile aslında çektiği acıyı hissedebiliyordu. Hiç kimse olmak değil, Liora Valenka için bile Arthur olamamak ve tek başına verdiği savaş onu yıpratmıştı.

“Buraya Liora Valenka hakkında konuşmaya gelmedim,” dedi Veyn Arthur. “Buraya seninle bir anlaşma yapmaya geldim.”

“Anlaşma nedir?”

“Gözlerini açmana sebep olacak ilacın formülü bende,” diyerek net bir cevap verdi. “Ama bunun karşılığında bana tek bir şey vereceksin.”

“Nedir?”

“Adını.” Veyn Arthur Thalron öyle net konuşmuştu ki, Veymor alaya bile alamamıştı. “Beni Veymor ilan edeceksin ve bütün yönetimi bana vereceksin. Artık itibarını kaybetmiş olan Veyn’i yani kurucunun oğlu olmayı değil, tamamen kurucu olmayı istiyorum.”

Veymor, elini hançerine doğru götürdüğü yerden çekti ve kaşları havalandığında sırtını oturduğu sandalyeye biraz daha yasladı. Veyn Arthur aslında direkt reddetmesini bekliyordu ama Veymor düşündüğünden daha uzun süre sessiz kalınca bu onu şaşırtmıştı.

“Sen de beni iyi tanıyorsun,” diye mırıldandı Veymor. “Sadece gözlerim için sana adımı vermeyecek kadar aklı başında birisiyim.”

“Benden başka neyi istiyorsun?”

“Neleri,” dedi Veymor düzelterek. Derin bir nefes verdi ve sonrasında oturduğu sandalyeden kalkarken hemen yanında duran altın topuzlu bastonunu eline aldı. Oldukça yavaş adımlarla oğlunun karşısına doğru yürüdüğünde bakışları sabitti. “Senden iki isteğim olacak,” dedi başını sallayarak. “Birincisi ne kadar adımı alırsan al, benim askerim olarak hayatına devam edeceksin. Bütün emirleri benden alacaksın ve eskiden olduğu gibi yine sadece benden ibaret olacaksın.”

Veyn Arthur bunu bekliyordu çünkü babasının direkt her şeyi feda etmesini beklemiyordu. Bu yüzden keskin bir nefes verip “Kabul ediyorum,” dedi aksini bile düşünmeden.

Veymor direkt kabul etmesine şaşırmış olsa da devam etti. “İkinci olarak ne istiyorum biliyor musun?” Kısa birkaç adım daha attıktan sonra oğluna doğru eğildi. “Liora Valenka’yı bana vereceksin.”

Veyn Arthur bunu da bekliyordu; babasının söylediği gibi onu öylesine iyi tanıyordu ki, Valenka’yı isteyeceğinden emindi.

Bu kez verdiği nefes yarımdı, sessiz kaldığı süre ise daha uzundu. Veymor onu görmüyordu ama zihninde oğlunun bakışlarını seçiyor gibiydi.

Sadece on dört saniye sonra Veyn Arthur “Kabul ediyorum,” dedi başını sallayarak.

Veymor’un ise bunu beklemediği her halinden belliydi. Sorgular bir şekilde oğluna baktıktan sonra “Bir kez ihanet eden,” dedi, “bin kez daha ihanet eder. Bir kez ihanet eden herkese ihanet eder. Bana yine ihanet edecek misin yoksa tek ihanetin Valenka’ya mı olacak?”

Veyn Arthur başını iki yana salladı ve bakışları babası görmese bile öylesine dürüsttü ki, uzaktan izleyen birisi onun o an yemin ettiğini bile düşünebilirdi. “Ben ona ihanet etmiyorum,” dedi Veyn Arthur. “Ben sadece Thalron’u istiyorum.”

“Tıpkı onun gibi,” dedi Veymor iğneleyici bir sesle. “Derin uykundan ne zaman uyandın, oğlum?” Çocuk değil, oğlum demişti.

Veyn Arthur sorusunu duymazdan gelerek “Kabul ediyor musun?” diye sordu net bir sesle.

“Tek bir şartla,” diye karşılık verdi Veymor. “O ilacı bana şimdi getireceksin.”

“Kabul ediyorum,” dedi Veyn Arthur. “Fakat sen de benim Veymor olduğumu herkese takdim ettikten sonra Liora Valenka’yı alacaksın, onu sana bizzat ben vereceğim.”

Çok kısa bir sessizlik oldu. “Sana güvenmiyorum, oğlum.”

“Ben de sana güvenmiyorum, baba,” dedi Veyn Arthur hızlı bir şekilde. “Fakat birbirimize güvenmesek bile Thalron’u ikimiz de çok seviyoruz ve onu yönetebilecek kişilerin sadece biz olduğumuzu da biliyoruz.”

Veymor’un yüzündeki ifade değişti, babasını tanımasa buna şefkat diyebilirdi. Görmese bile oğlunun yüzüne uzun uzun baktı ve sonrasında “Sırlar açığa çıkıyor değil mi?” diye sordu. “Olaf sana her şeyi söylemiş olmalı.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Çünkü maşa olarak gönderdikleri Korven’e her şeyi anlatan bendim,” dedi alayla gülerek. “Artık köşeye sıkışman gerekiyordu bazı sırlarla.” Veymor imayla gözlerini kıstı. “Bazı sırlarla.”

Veyn Arthur babasının akıllı bir adam olduğunu elbette ki biliyordu ama Korven’i kendisine karşı silah olarak kullanması yine de öfkelenmesine sebep olmuştu. “Sırların açığa çıkması beni bu hale getiren değildi,” dedi Veyn Arthur. “Beni bu hale getiren yalnızlığımdı. Kimsesiz sefil yalnızlığımdı.”

Veymor böyle bir itiraf beklemiyordu ama Veyn Arthur’un ona karşı gardını indirdiğini düşünmüştü. “İtibar bu hayattaki her şeydir, oğlum,” dedi Veymor başını ağır ağır sallayarak.

“Olduğun gibi kabullenilmek bu hayattaki her şeydir,” diye karşılık verdi babasına. “Liora Valenka beni hiçbir zaman olduğum gibi kabullenmedi.”

Veymor’un bu hoşuna gitmiş olacak ki gülümsedi ve haz duydu. Bu hazzı ona yaşattığı için başka bir zaman olsa Veyn Arthur kendine öfkelenebilirdi ama şimdi öfke hissetmiyordu; bu içindekileri dökmek değildi, bu onun gerçekleriydi. Bu herkesin gördüğü gerçeklerdi.

Veymor, eliyle kapıyı işaret ettiğinde “İlacı bekliyorum,” dedi keskin bir emirle.

Veyn Arthur göremese de başını bir kez salladı ve sonrasında babasının karşısından ayrılıp sırtını döndü; sırtını döndüğü anda yüzünde öyle bir gülümseme oluştu ki bu hem fazlasıyla korkutucu hem de fazlasıyla keyif vericiydi.

Büyük adımlarla dairenin kapısının önüne çıktığında derin bir nefes verdi ve yüzündeki gülümsemeyle ona az önce çocuk diyen muhafıza doğru baktı. Muhafız da bakışlarını ona çevirdiğinde aşağılayan bakışları gözlerindeydi.

Veyn Arthur biraz daha gülümsedi ve hatta vücudunu muhafıza doğru çevirip gülümsemeye devam ettiğinde her şey bir anda oldu. Üzerindeki siyah gömleğinin yakasına sıkıştırdığı keskin usturayı ortaya çıkarması ve sonrasında muhafıza arkadan sarılıp boynunu sertçe kesmesi aynı anda oldu. Kanlar, şaşkınlıkla izleyen muhafızın yüzüne sıçramaya başladığında ondan adımlarca uzun muhafız yavaşça çökmeye başladı, ilk önce dizlerinin üzerine fakat Veyn Arthur durmadı, usturayı daha sert bir şekilde çekiştirdiğinde muhafızın damarını adeta koparttı.

Muhafız yüz üstü, diğer muhafızın ayaklarının dibine ölü bir şekilde düştüğünde “Yüce Veymor!” diye haykırdı o muhafız. “Oğlunuz muhafızı öldürdü!”

Veyn gülümsedi ve babasının bir cevap vermesini bile beklemeden bu kez elindeki usturayı diğer muhafızın nefes boşluğuna sapladığında dili dışarda, cümleleri boğazında, çığlığı ise nefesinde takılı kaldı. Gözleri kocaman açılmış bir şekilde Veyn Arthur’a bakarken o çok daha çabuk ama daha büyük bir şokla yere devrildi ve gözleri açık bir şekilde öldü.

Aralık daire kapısına doğru bakan ve hâlâ masasının orada olan Veymor’un göğüs kafesi kalkıp indi. Veyn Arthur ise başını yavaşça eğip “Bana saygısızlık etmek gibi bir hata yaptılar,” dedi gülümseyen bir ses tonuyla. “Ben de onları öldürdüm.”

Veymor, ağır ağır başını iki yana salladıktan sonra “Hançerlerinin toplandığını sanıyordum,” dedi.

“Baba,” dedi Veyn kendinden emin bir sesle. “Benim en büyük silahım hançerlerim değil, çalışan aklımdır, bunu hiçbir zaman unutma.”

ŞİMDİ

Şarkı: Blue Blood, LAUREL

Yolun sonunu artık görebiliyordum ama o yolda yürümek istiyor muydum, emin değildim çünkü gördüğüm yolda acı vardı, keder vardı, düşmanlık vardı, nefret vardı, hırs vardı; gördüğüm yolda şefkat yoktu, merhamet yoktu, iyilik yoktu ve hatta benim renklerim bile yoktu. Tamamen renksizdi, sanki ben bile renkleri görmüyormuşçasına.

Hayatımın büyük bir çoğunluğunu fevri bir kadın olarak yaşayarak geçirmiştim. Ani kararlarım, ani çıkışlarım, beklenmedik darbelerim ve hatta öfkelendiğimde gözümün dönmesiyle bilinirdim ama hayatımda ilk kez, ilerleyeceğim yolu önceden düşünüyordum ve kazanacaklarımla beraber kaybedeceklerimi de önüme serebiliyordum.

Hayır, Veyn Arthur Thalron bunu yapmış mıydı, bilmiyordum ve düşünmek de istemiyordum çünkü şu an tek düşünmek istediğim bendim, benim yolumdu, benim inanışımdı, benim doğrularımdı.

Benim kalbimdi.

Az önce, boya yaptığımız odada kurduğu bütün cümleler zihnimde tek tek dönüyordu. Onu olduğu gibi kabul etmediğimi söylemişti, aksini iddia etmek istesem de haklı olduğu noktalar elbette ki vardı çünkü onu Thalron’un çocuğu olarak kabul etmek benim de hoşuma gitmemişti ama aslında o tamamen Thalron’un inanışlarından, Thalron’un kurallarından ibaretti. Durmaksızın onu değiştirmek için çaba verdiğimi de artık kabul ediyordum, bu hiçbir zaman onun kötülüğü için olmamıştı ama uzun uzun düşünme fırsatım olsaydı ona hissettirdiklerimin benim canımı da acıtacağını biliyordum.

Elbette bunların hiçbirisi ama hiçbirisi benden sakladığı sırları açıklamıyordu. Kanım sıfır negatifti, bu Morna Valenka’nın kanıydı ve eğer bu açığa çıkarsa Thalron’da yaşayan herkes beni kurucu olarak kabul etmek zorundaydı.

Bunu benden saklamıştı.

Şaşırmış mıydım? Hayır, bu beni şaşırtmamıştı. Ona güvenmediğim için değil, en başında zaten benden gizlenen bazı şeyler olduğunu hissettiğim için. Bir başkası sonrasında bu sırrın ona söylenmesini bekleyebilirdi ama ben söylememesini de anlayabilecek bir nokta bulmaya çalışıyordum ve o bulduğum nokta, Thalron’u kaybetmekten korktuğu için bunu bana söylemediğini dile getiriyordu.

Çünkü ikimiz de kabullenmesek de birbirimize çekildiğimiz kadar birbirimizden de kaçıyorduk, Thalron için. İkimiz de Thalron’u istiyorduk ama düşman olmayı hiçbir şekilde tercih etmiyorduk.

Diğer sır ise beni fazlasıyla şaşırtmıştı, o bana adanmıştı. Nessa Thalron seneler önce benim kanımı düşünerek ama bilmeyerek bana adamıştı ve şimdi yine Thalron sınırları içerisindeki herkes bunu duyduğu an onu benim adanmışım olarak kabul edecekti ve ben istediğim her şeyi ona yapabilecektim.

Bunu da benden saklamıştı. Yine üzerinde uzun uzun düşünemesem de neden sakladığını açık bir şekilde görebiliyordum. Onun bana adanmış olması, Thalron’u tamamen kaybetmesi demekti. İtibarını düşünüyor muydu bu noktada, emin değildim ama Thalron için yine bu sırrı sakladığına emindim.

Fakat bütün bunlar bir yana, Veymor’la aralarındaki o barışmaya ve Veymor olmasına anlam veremiyordum. Aslında anlam veremiyor değildim, ona bunu yaptığı için öfkeli hissediyordum. Güç istemişti, her şeyden önce, benimle bile yüzleşmeden önce silahı gücü olsun istemişti ve Veymor olmuştu; mührünü alacak kadar üstelik. Karşılığında ise bir intikam uğruna babasının gözlerini kör etmemiş gibi onun gözleriyle yeniden görmesini sağlamıştı.

Peki Veyn Arthur Thalron, bunun için babasına ne sunmuştu?

Bir yanım o altın tepside benim de sunulduğumu söylüyordu, bunu düşünmeyecek kadar kendimi kandıracak bir kadın elbette ki değildim ama bakışlarımı bir kez daha ve belki de son kez ona çevirdiğimde aksini görebilmeyi umdum.

Gördüğüm ise bir yabancıdan başka hiçbir şey değildi.

Karşımda dimdik duruyordu, çenesi havadaydı,bir elinde mührü havada tutuyor ve adeta bana bütün silahlarını, bütün hırslarını gösteriyordu. Ben olsaydım, demeyi hiçbir şekilde istemiyordum ama ben olsaydım, silahlarımı kuşanmadan önce ilk onunla konuşurdum ama o, benimle konuşmadan önce zırhıyla karşımda dikilmişti.

Olaf, Korven, muhafızlar, Veymor… Hepsini boş verip ağzımın ucuyla gülümsedim Veyn Arthur’a. Bu gülümseyişimde ne gördü bilmiyordum ama benim hayal kırıklığından başka hiçbir şey hissetmiyordum; emindim ki onun için hayal kırıklığı, sırları sakladığı için olduğunu düşünüyordu ama benim için hayal kırıklığımın tek sebebi, karşımda bu kadar silahla duruyor olmasıydı.

Ben ona güvenmiştim ama o bana hiç güvenmemişti, öyle ki kalbimi bir anda çiğneyip onu yok edebileceğime inanıyordu.

“Neden?” dedim sadece bizi dinleyen insanları umursamadan. “Neden zırhını bu kadar kuşanıp karşımda dikiliyorsun?”

Veyn Arthur’un birçok soruyu beklediği ama bu soruyu asla beklemediği fazlasıyla açıktı, havada duran çenesi yavaşça aşağıya doğru indiğinde avcunda tuttuğu mührü parmaklarını içeri kıvırarak aşağıya doğru indirdi, gözlerini ise bir anlık benden ayırdı ama ben, bunu yapmasını istemeyerek sert bir hamleyle öne doğru bir adım atıp çenesini tuttum ve kendime doğru çevirdim. “Bana cevap ver,” dedim üzerine basa basa. “Neden karşımda bu denli silahlısın?”

Veyn Arthur geri çekilmedi, elimi de itmedi ve bir süre gözlerimin içine bakmaya devam etti. “Thalron’un artık benim olduğunu senin de bilmen gerekiyordu,” dedi sadece dudaklarını oynatarak. “Burada ilk öğrenenlerden birisi de sen oldun, yarın ise herkes öğrenecek.”

Ağzımın içinden nefesimi verdim ve çenesinden hafifçe itekleyerek elimi çektim. Gözlerinin içine hayal kırıklığıyla bakarken “Hayır,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Bunu yapmak istedin çünkü her şeyi öğrendikten sonra seni yok edip Thalron’un başına geçeceğimden korktun, öyle değil mi?” Başımı omzuma yatırıp gülümseyerek ona bakmaya devam ettim. “Çünkü sen bana aslında hiç güvenmedin, tek güvenen kişi her zaman bendim.”

Yeşil gözlerinde bir yabancıyı görmek canımı acıtıyordu ama canımın acısını şu an düşünmeyecektim, hayır, ani tepkiler de vermeyecektim, şu an yapmam gereken tek şey mantıklı olan yolda ilerlemekti.

Şu an yapmam gereken tek şey, kalbimi dinlemekti çünkü kendimi çok iyi tanıyordum; kalbimi hiç edersem öylesine acımasız bir kadına dönüşürdüm ki, bu sadece Veyn Arthur Thalron’u değil, kendimi de yok etmeme sebep olurdu, üstelik bunun için zerre pişmanlık da duymazdım.

Ve benim acımasız tarafım, silahlarını gizli kuşanırdı ve hiç umulmadık anlarda darbeyi vururdu.

Veyn’in bunu beklemediği öylesine açıktı ki, o yeşil gözlerindeki düşmanlığın yerini kocaman bir boşluk aldı ardından ise karmaşıklık. Kaşları yavaşça çatıldığında bakışları hemen arkamda duran Olaf’a ve Korven’e doğru döndü, muhafızların bazıları benim tarafımdaydı, bazıları onun ve bu düşmanlığın başlangıcını aslında o yapmıştı, bunu görebiliyordu.

Fikrimi bile sormadan üstelik.

Başımı ağır ağır iki yana salladım ve sonrasında omzumu indirip kaldırırken “Bana silah doğrultuyorsun,” dedim. “Fakat görmüyorsun, ben elimde bir silah bile tutmuyorum. Sen sadece kendi kendine bir savaş açıyorsun.”

Gözlerim hemen yanında duran Veymor’a doğru kaydı, o an Veymor’a karşı duyduğum nefret bile sanki anlamsızlaştı. Kalbimi dinlediğimde aslında her şey anlamsızlaşmıştı. Bütün bu yaşananlar, bütün bu duyduklarım, karşımda dimdik duruşu ve silahları… Her şey anlamsızlaştı.

Hatta Thalron bile bir anlık anlamsızlaştı benim için.

Eğer bunu istiyorsa ilk önce benimle dürüstçe konuşmalıydı, eğer istediği savaşmak değil kazanmak ise bunu bana göstermeliydi; ben bir tokatla değil, dürüstlükle her şeyi öğrenmeliydim.

Bakışlarım bu kez ikimizin ortasında duran Liten’e doğru kaydığında onun bakışlarının bir an bile olsun benden ayrılmadığını gördüm, şu an burada bana acıyan gözlerle bakan tek kişi Liten’di. Belki de Korven de öyle bakıyordu ama onunla göz göze gelemeyecek kadar kendi içimdeki dikenlerle boğuşuyordum.

Liten, bana bakarken dudaklarını birleştirdi ve aynı hayal kırıklığını hissediyormuş gibi gözlerini kıstı. Bunu yaptığı anda sanki dinlediğim kalbimin acıyla kasıldığını, kavrulduğunu, donduğunu ve sonrasında da parçalandığını hissettim. Bakışlarımı Liten’den ayırdım, boşluğa doğru baktım ve sonrasında keskin bir nefes verip arkamı ona döndüm.

Veyn Arthur Thalron’a arkamı döndüm. Yaptığım tek şey buydu.

Sonrasında ise Olaf ve Korven’in arasından onların omzuna çarparak geçtim ve yürümeye başladım.

Biliyordum, hiç kimse benden bunu beklemiyordu hatta beni en iyi tanıyan insanlar bile beklemiyordu, ben bile kendimden beklemiyordum ama yürüdüm. Tek istediğim oradan uzaklaşmaktı çünkü ne gücümü ne de güçsüzlüğümü oradaki kimseye göstermek bile istemedim.

Ben yürürken arkamdan gelen muhafızların adım seslerini işitebiliyordum ama bir kez daha arkamı dönüp bakmadım, hepsinin gözlerinin bende olduğunu ve birçoğunun şaşkınlık içinde olduğuna da emindim.

Şaşırırlardı elbet çünkü dünyanın belki de en insani tepkisini vermiştim onlara göre. Şaşırırlardı elbet çünkü şu an kimse Liora Valenka gibi hissedemezdi. Şaşırırlardı elbet çünkü kimsenin kalbi bu denli kırılmamıştı.

Merdiven basamaklarını inerken sanki adımlarımı hissedemiyor gibiydim. Hayatımda belki de ilk kez dimdik yürümekte bu kadar zorlanıyordum. Ağlayacağım için değil, yıkıldığım için de değil, doğrulmakta zorlandığım için. Öylesine karmaşık duygular içindeydim ki, Veyn Arthur Thalron’a kızgınlığımdan önce bile ona karşı duyduğum hisleri düşünüyordum.

Bu duygunun adı neydi? Bu ne berbat, ne insanı çökerten bir histi böyle, hayır ben bu değildim.

Kendi dairemin önüne geldiğimde kanımı bildiği halde beni hizmetkarı yaptığı o daireye şöyle bir baktım. Şimdi yeniden bu daireye dönmek her şeyi kabullenmek demek değil miydi? Aslında nasıl göründüğü de umurumda değildi, tek istediğim yalnız kalmaktı.

“Liora!” Korven’in sesini işittiğimde arkama bile bakmadan dairemin kapısını açtım ve geri kapatırken Korven’in hızlı adımlarla bana doğru koştuğunu gördüm ama aldırış etmedim. Yüzüne kapıyı sertçe kapattığımda ve kilitlediğimde elim kapının topuzunda birkaç saniye öylece kalakaldım. “Liora,” dedi bu kez Korven kapının önünden. “Aç kapıyı, konuşmalıyız.”

“Uzaklaş.” O sert ses, Liten’den başka kimseye ait değildi. “Yüce Liora yalnız kalmak istiyor.”

İlk önce sessizlik oldu ardından Korven’in “Sen diğerinin muhafızı değil misin?” dediğini işittim.

“Uzaklaş,” dedi bir kez daha Liten. “Ben her ikisinin de muhafızıyım ama senin sadece karşındayım ve benimle dövüşmek istemezsin.”

Bir kez daha sessizlik oldu ama bu kez konuşmayla kesilmedi. Korven’in adım seslerini duyduğumda oradan uzaklaştığını anladım, ben ise o gider gitmez sırtımı kapıya yaslayıp karşımdaki bomboş duvara ve pencereye doğru baktım.

Şu an gördüğüm bu duvarlar, bu pencere, pencerenin dışındaki topraklar, kalelerin her parçası… Her şey ama her şey bana aitti, bu kanıtlı bir şekilde kanımdan ibaretti ama ben kendimi bunun hazzı içinde değil, büyük bir acı içinde hissediyordum.

Çünkü biliyordum ki, bütün bunlara sahip olabilmek için Veyn Arthur Thalron’u yok etmem gerekecekti; işte bu da kalbimi yok etmek demekti.

Ellerimi yüzüme yerleştirdim ve sonra duvara sürtünerek yere çöktüğümde derin nefesler almaya çalıştım, nefesim bile yarım çıkıyordu. Kalbim öylesine hızlı atıyor, kulaklarım kalbimin atışından öyle bir uğulduyordu ki, dışarıdan bu denli sakin görünürken içimde neler yaşıyordum anlayamıyordum.

Ellerimi yüzümden çektiğimde titrediğimi fark ettim. Hiç olmadığı kadar fazla titrediğimi hem de. Ellerim durmuyordu, vücudum sarsılıyordu ve boğazım kuruyordu. Titreyen elim boynuma doğru gittiğinde nefes almakta zorlandığımı fark edip pencereye doğru yürümek istedim ama ayağa kalkacak kadar bile gücüm kalmamıştı.

Ağzımdan zorlukla nefes aldığımı belli eden sesler çıkmaya başladığında kaşlarım havalandı, benden mi geliyordu bu sesler? Tırnaklarımı göğüs kafesime doğru kıvırdım ve kalbimi o an söküp çıkarmak istedim çünkü bana bunları yaşatanın kalbim olduğunu çok iyi biliyordum.

Vücudum yere doğru kıvrıldığında ve yan bir şekilde yerde titremeye başladığımda ağzımdan nefesler almaya çalıştım fakat tam o esnada yattığım yerde gözümden bir damla yaş aktığını gördüm. Ağlıyor muydum? Ağladığımın farkında bile değildim, belki de nefes alamadığım içindi.

Elly olsaydı şu an bana neler olduğunu söyleyebilirdi ama o yoktu, şaşkınlıktan kriz mi geçiriyordum? Peki ya neden kendimi şaşkın hissetmiyordum? Neden mutsuzluğu bile tam hissedemiyorken ağlıyordum?

Dişlerim birbirine çarpmaya başladığında ellerimi yumruk yaptım ve tırnaklarımı avuç içlerime batırdım hissedebilmek için çünkü tamamen uyuşmuştum. Gözlerimi kapattım ama gözlerimi kapattığım yerde onun bana yabancı bakan yeşil gözlerini gördüm ve geri açtım. Yabancı gözler istemiyordum, onunla savaşmak istemiyordum, düşmanım olmasını istemiyordum.

Birbirimizi kaybetmeyi istemiyordum.

Ama o istermiş gibi davranıyordu, o silahlarını kuşanıp karşımda dikiliyordu.

Titreyen başım yere çarpıyor, çenem titriyor, vücudum sarsılıyordu; dairenin içini yan bir şekilde görüyordum ve yalvarıp beni kurtaracak birilerini istiyordum. Korven’i reddetmemeliydim çünkü ben şu an ölüyor olmalıydım. Birinin beni kurtarması gerekiyordu.

“Birisi bana yardım etsin,” diye fısıldadım zorlukla. Bu fısıldayışı elbette kimse duyamazdı ama daha fazlası için sesim bile çıkmıyordu. Liten hâlâ kapının önünde miydi yoksa Korven’in dediği gibi diğerinin yanına mı gitmişti? İçeri gelip beni kaldıramaz mıydı? Birileri bana yardım edemez miydi? Birileri bana ne yapacağımı söyleyemez miydi?

Birileri benden bu tarifi olmayan hissi alamaz mıydı?

Gözlerimi yeniden kapattım. Bu kez zorla. Yine onun bir yabancı gibi bakan yeşil gözlerini gördüm ama inatla o gözlere bakmaya devam ettim, çok daha fazla titredim, çok daha fazla sarsıldım ama o, orada bana bu şekilde bakabiliyorken ben nasıl olurdu da bu denli acı çekebilirdim?

Ve o an anladım.

Bu kez kaçamıyordum. Bu kez hiçbir duygudan, hiçbir savaştan ve kalbimden de kaçamıyordum. Bu kez başarılı olamıyordum ve kaçamamak beni öldürüyordu. Ve öylesine yalnız ölüyordum ki, elimden tutup bana yaşayacağımı söyleyecek tek bir kişi bile yoktu, bu en kötüsüydü.

“Yardım edin.” Bu kez sesim daha yüksek çıktı, en azından kendi sesimi duyabildim. Durmadım, devam ettim. “Yalvarıyorum!” En yüksek çıkan sesim bu oldu. Yalvarmak. Liora Valenka’ya nasıl da yakışmıyordu ama ben yalvarıyordum.

Kapının açılma sesini işittim ardından o kapı iteklendiğinde önünde olduğum için sürüklendim ama yerimden hareket bile edemedim çünkü kilitlenmiş gibi hissediyordum. Birkaç saniye sonra onun, Liten’in sesini duydum. “Liora,” dedi endişeyle. Yüce Liora değil, Yüce Valenka değil.

Veyn’in Liora’sı değil.

Liora dedi bana.

Hemen sonrasında beni kollarına aldığını, kapıyı kapattığını ve yatağa doğru götürdüğünü fark ettim. Liten’in kollarında titremeye devam ederken beni yatağa bıraktı ve sonrasında zorlukla seçebildiğim gözlerimle ona baktım, öyle büyük bir korkuyla bana bakıyordu ki, nasıl göründüğümü bilmek bile istemedim.

“Su,” dedim zorlukla konuşarak.

Liten, hızlı bir şekilde koşturdu ve sonra masanın üzerindeki sürahiden çelik bardağa su doldurup koşar adımlarla onu bana getirdi. Ensemden tutup beni kaldırdı, suyu dudaklarımın arasına yasladı ve birkaç yudum içmeme sebep oldu. Sonrasında ise geri başımı yastığa bıraktıktan sonra bardağın içindeki suyu bileklerime, boynuma ve alnıma dokundurmaya başladı. Bunu art arda yaptığında ve sonrasında yumruk yaptığım avuç içlerimi ovmaya başladığında kasılan vücudumun yavaş yavaş açılmaya başladığını fark ettim.

Hızlı bir şekilde pencereyi açtığında vücudumu pencereye doğru çevirip büyük nefesler almaya çalıştım, gökyüzü elimle uzanabileceğim kadar yakınımdaydı ama nefes almak nasıl da zordu, tarif bile edemiyordum fakat Liten, beni iyi etmek için elinden geleni yaparken bu kez kollarımı o koca elleriyle ovmaya başladı.

Birkaç dakika sonra vücudum tamamen rahatladığında ve nefes almak daha kolay bir hal aldığında kendimi hissetmeye başladım. Kendimi hissetmek ise kısık bir sesle hıçkırmama ve ağlamaya başlamama sebep oldu. Haykırarak ağlasam belki çok daha azını hissedecektim ama kısık bir sesle, kalbimden gelen bir hisle ağlamaya başladığımda bunu durduramayacağımı çok iyi biliyordum.

Öyle ki Liten bile donakaldı.

Dizlerimi karnıma doğru çektim, kocaman yatakta ufacık kaldığımda “Kaçıyordum,” dedim ağlayarak. “Ama bir gün bunun olacağını biliyordum.”

Ve o an anladım; ben aslında dönüşeceğim o kadından da korkuyordum.

“Kaçıyordum,” dedim bir kez daha elim kalbime doğru giderken. “Çünkü bu hisle yaşamayı çok seviyordum, bana masallarda gibi hissettiriyordu.”

Ve o an anladım; ben aslında hayatımda ilk kez kalbimi hissetmiştim.

“Kaçıyordum,” dedim zorlukla. “Çünkü kendimi ilk kez sevilebilecek birisi gibi hissediyordum.”

Ve o an anladım; ben aslında kendimi sevmeye onunla başlamıştım.

“Kaçıyordum,” dedim hıçkıra hıçkıra. “Çünkü ben onu…” Gözlerimi kapattım ve ağlamaya devam ettim. “Hayır, ben artık kaçamıyorum.”

“Liora,” diye fısıldadı Liten’in sesi. “Yüce Liora, Yüce Valenka,” dedi bu kez. “Bana bak.”

Gözlerimi zorlukla açtığımda bulanık gözlerimin ardından onu zorlukla görebildim. Yatağın yanına yere çökmüştü ve benimle aynı hizaya ancak o şekilde gelebilmişti, seçebildiğim kadarıyla gözlerinde onun da çok büyük bir keder vardı. “Ben ne yapacağım, Liten?” dedim zorlukla konuşarak. “Bana bir yol göster çünkü benim yolum, bizi mahvediyor.”

Liten yutkundu ve sonrasında uzanıp büyük bir şefkatle önüme gelen saçımı arkaya doğru okşadı. “Hiçbir şeyin sonu değil,” dedi başını iki yana sallayarak.

“Sonu,” dedim acıyla. “Bu sonuydu.”

Liten dudaklarını ıslattı ve tedirginlikle “O iyi değildi,” dedi masumiyetle. “Bunu söyledim.” Dinlemek bile istemedim ama Liten devam etti. “Yaptığının farkına varmış olmalı.”

Başımı iki yana salladım, hangi birinin farkına varacaktı ki? Liten’in sesinde sanki umut vardı ve bu en kötüsüydü. “Her ne olursa olsun, Liten,” dedim acıyla. “O her şeyi göze almıştı.”

Liten çaresizce saçlarımı okşamaya devam ederken mutsuz bir şekilde nefesini verdi ve gözlerindeki acıyı net bir şekilde gördüm. “Ona bir şans daha vermelisin,” dedi en sonunda içten bir sesle. “Herkes hata yapar.”

“Bu bir hata değildi,” dedim ağlayarak. “Bu bir vazgeçişti.”

“Çünkü vazgeçeceğini sanmış olmalı,” diyerek Liten savunmaya geçti. “Tek bir şans daha vermelisin, Yüce Liora.”

“Bana Yüce deme,” dedim sert bir sesle.

“Tek bir şans daha, Liora,” dedi bu kez ve sonra çenesini yatağa yaslayıp şefkatle bana baktı. “Bunu kendin için yap.”

Yutkunmakta zorlandığımda bakışlarımı en sonunda düz ve doğru bir şekilde Liten’e çevirebildim. O benim hayatımda gördüğüm hem en güçlü hem de en masum insanlardan birisiydi; bazı konularda hiçbir şeyi anlamıyormuş gibi görünse de birçok konuda hepimizden daha farklı düşünebiliyordu. Kendin için yap, demişti bana. Kendim için Veyn Arthur’u affetmekten söz ediyordu, bu hem çok yanlış hem de oldukça doğru geliyordu.

“Thalron’u ona mı bırakacağım?” dedim iç çekerek. “Bunu benden bekleyemez.”

“Bir ortak yol olmalı,” dedi Liten başını sallayarak. “Bunu şans vermeden bilemezsin, Yüce Liora.”

Bana şimdi ne yapacaksın, Liora, demişti Veyn Arthur. Aslında bu da bir çeşit bana karşı oynadığı kumarıydı, bir tercih hakkı sunuyordu. Savaşmayı seçersem benimle savaşacaktı, barışı tercih edersem benimle barışacaktı. Onu ilk kez olduğu kişiyle kabullenmemi bekliyordu, bunu gözlerinden görmüştüm.

Yavaşça yatakta doğrulduğumda ve sırtımı başlığa doğru yasladığımda ellerimle gözlerimi silip boşluğa doğru baktım. Aslında her şey çok basitti, kaçtığım o savaş gelmişti ve Veyn Arthur iki yol gösteriyordu. Hangisini seçeceğim ise bizim kaderimizi belirleyecekti; bu kaderin karanlığı da vardı aydınlığı da.

Ve benim kalbim aydınlığı seçmem gerektiğini adeta haykırıyordu.

“Yüzleşeceğim her şeyle,” dedim çenemi havaya kaldırıp bakışlarımı Liten’e doğru çevirerek. “Bu kez kaçış yok, en karanlık yola da hazırım, en aydınlık yola da. Asıl bunun kararını sadece Veyn Arthur Thalron verecek.” Bakışlarımı Liten’e doğru çevirdim. “Haklısın, herkes şansı hak eder ama bu tek bir şanstan ziyade, son şanstır.”

Liten’in bakışlarındaki ifade değişti ama bu değişen ifadesi o gözlerindeki merhameti asla silemedi. Onun bana ve Veyn Arthur’a karşı duyduğu saygının ve bağlılığın haddi hesabı yoktu. Aslında en başından beri ona olan bağlılığını biliyordum ama şimdi ilk kez bana bakarken bu denli bağlılığını görebiliyordum.

“Bir gün taraf seçmek zorunda kalırsan onu seçeceğini çok iyi biliyorum, Liten,” dedim dürüstçe ve uzanıp elimi elinin üzerine koyup sıktım. “Sakın sana bu yüzden öfkeleneceğimi düşünme, sen onun bu hayatta en güvendiği insansın.”

Başını aşağı yukarı salladı ve o da elini elimin üzerime koydu. “Yüce Veyn benim her şeyimdir,” dedi söylediğimi onaylayarak. Bir gün eğer karşı karşıya kalırsak sadece onu değil, Liten’i de kaybedeceğimi görebiliyordum. Yine de Liten’in yüzüne bakarken gülümsemeden edemedim.

***

Saatler geçmişti, bu geçen saatlerde Liten beni kendimle baş başa bırakmıştı ve ben uzandığım o yatakta pencereden gökyüzünü izlemekten başka hiçbir şey yapmamıştım. Düşünebildiğim son cümleler değildi, düşünebildiğim geçirdiğimiz bütün zamanlardı.

Onu ilk gördüğümde kalbimin hızlı atışını hissetmiştim ama bunun nefretten bile olabileceğini düşünmüştüm ama şimdi bakıldığında onun ilk gün bile beni heyecanlandırmış olması pek akıl karı değildi.

Belki de kaderimiz ortaktı ve herkes bilirdi, kadere kimse karşı gelemezdi.

Onu hançerlemiştim, ona tokat atmıştım, ona onu kurtarmak istemediğimi söylemiştim; beni ilk öpen kişi oydu, ilk beraber uyuduğum adamdı, masallarımdaki prensimdi. İkisi de iç içe geçmiş duygulardan ibaretti ama sonucunda işte burada sadece onu isterken kendimi buluyordum.

“Tek bir şans,” dedim kendi kendime ve en sonunda yataktan aşağıya indim. “Ve son bir şans.”

Aynaya doğru ilerledim ve kendimle göz göze geldim. Gözlerim kızarmıştı, burnumun ucu da öyle ama en azından bu odaya girdiğim andaki kadar yıkılmış görünmüyordum. Yine de yüzüme birkaç kez su çarptım ve saçlarıma gelişigüzel bir şekilde tarak vurup aynadaki görüntümü düzelttim.

Yıpranmış görünmeyecektim; bu bir şans ise aslında ona verdiğim şanstı, kendime değil.

Aynaya sırtımı döndüm ve çenemi havaya kaldırıp kapıya doğru yürüdüm. Derin bir nefes verdikten sonra kilitli olan kapıyı açıp kendimi dışarıya bıraktım ve Liten’in her ne olursa olsun kapımda beklediğini gördüm; birkaç saniye göz göze geldiğimizin ardından “Veyn’in Liora’sı,” dedi gülümseyerek. “İyi görünüyorsun.”

“İyi olacağım,” dedim başımı sallayarak ve sonrasında merdivenlere doğru baktım. “Dairesinde mi?”

“Yemek odasında,” dedi Liten başını sallayarak. “Yalnız.”

Şarkı: Sinners, Ari Abdul-Thomas Larosa

Karşılık olarak ben de başımı salladım ve ağır adımlarla merdivenlere doğru yürüdüm. Aslında şu an onun ayaklarına gidip bir şans vermek için teklif etmek bile gurursuzluktan başka hiçbir şey değildi ama kalbim için sonuna kadar savaşacaktım ki, en sonunda elimden gelen her şeyi yaptığımı bilmek istiyordum. Bir yanım bu şansı bile istemeyeceğini söylese de o tarafımı susturmak istedim.

Merdivenin neredeyse son basamağına geldiğimde bir güç, bir düşünce ve belki de gururum ayaklarımın duraksamasına sebep oldu. Kaşlarım çatılırken kendi kendime ne yaptığımı sorgulamak zorunda kaldım, o kadar yaşanandan sonra bir şans verebilmek için ayağına mı gidecektim? Hayır, işte buna kalbim bile izin vermiyordu.

Fakat ben henüz merdiven basamaklarından dönemeden yemek odasının kapısı açıldı ve kapının önündeki Veymor’un muhafızları iki yana doğru açıldığında Veyn Arthur’un oradan çıktığını gördüm; onu gördüğüm an göz göze gelmemiz aynı anda oldu fakat benim hızlı bir şekilde sırtımı dönmem ve ağır ağır çıktığım merdivenleri hızlıca inmem aynı anda oldu.

Kendi daireme doğru ilerlerken onun adım seslerini de hemen arkamda duyuyordum, bu aptalca karşılaşma canımı sıkarken dairemin topuzunu çevirmek için elimi attım fakat tam o anda, bir el kolumu tuttu. “Liora,” diyen onun sesiyle kaskatı kesildiğimde hızlı bir şekilde omzumun üzerinden ona doğru baktım. “Benim yanıma mı geliyordun?”

Yeşil gözleri yarı baygın bakıyordu, bu da bana ne kadar içtiğini düşündürmek zorunda bırakmıştı. Kumral saçları karıştırmaktan dağılmıştı; dudakları ise kan rengindeydi ve içkiden dolayı yanakları az da olsa kızarmıştı. Üzeri ise çıplaktı, altında sadece keten pantolonu vardı.

“Hayır,” dedim yalan söyleyerek. “Sadece gerçekten de Veymor’un muhafızlarının seni koruyup korumadığını görmeyi istedim.” Tiksintiyle nefesimi verdim. “Tam da düşündüğüm gibi babanın kanatları altındasın.”

Söylediğim hiçbir şeyi duymuyormuş gibi gözlerimin içine hatta yüzümün her parçasına baktı. Bakışları benim üzerimde oyalanırken kolumu onun elinden kurtarmak istedim fakat beni bırakmadı. En sonunda yüzümü izlemeyi bırakıp yutkunarak “Konuşacağız,” dedi keskin bir emir verir gibi. “Çünkü eğer seninle konuşmazsam bir daha hiçbir gece uyuyamayacağım.”

Evet, benim de istediğim buydu; normal şartlarda ayak diretip gururumdan asla ödün vermezdim, bunu o da çok iyi biliyordu ama artık bu şekilde davranmak en azından şu an için bana çocukça gelmeye başlamıştı. Konuşmamız gerekiyordu, şans ise verilmesi gerekiyordu.

Tek ve son şans.

Başımı çevirdim ve kapının topuzunu çevirip kapıyı açtım ardından onun geçmesi için başımla işaret verdim; Veyn Arthur duraksamadan kolumu bıraktı ve içeriye doğru girdiğinde ardımızdan kapımı kapatmadan önce Liten’in diğer taraftan bizi izlediğini gördüm, yüzünde ise şefkatli bir tebessüm vardı.

Her şeye rağmen bir umudu vardı, bizim için.

İçeriye girdiğimizde öylece durup etrafına doğru baktı ve sanki ilk kez bu daireye giriyormuş gibi ne yapacağını bilemedi. Ben ise hemen karşısına geçtim, ellerimi arkamda birleştirdim ve tıpkı onun gibi çenemi havaya kaldırdım. “Seni dinliyorum,” dedim sanki az önce onunla konuşmaya gidecek olan ben değilmişim gibi.

Pencerede olan boş bakışlarını bana doğru çevirdi ve sonra bir cevap vermek yerine dairenin içine doğru yürüdü. İlk önce küvetin olduğu yere doğru baktı ardından masaya ilerledi, boya kalemlerime ve kağıtlara şöyle bir dokundu. Bir süre daha pencereden dışarıya doğru baktıktan sonra arkasını pencereye döndü, kalçasını masaya yasladı ve kollarını önünde bağlayıp bakışlarını bana çevirdi.

“Her ihtimali düşünmüştüm,” dedi rahatsız bir sesle, içkiden dolayı tekleyerek konuşuyordu ama bakışları sabitti. “Fakat hiçbir zaman ilk olarak gelip seninle konuşmayı akıl edemedim çünkü bunu kabul edebileceğine hiçbir zaman inanmadım.”

Çenemi indirmek bile istemedim ama bu söylediği kasılmama sebep olduğunda “Benim karşıma,” dedim tane tane konuşarak. “Zırhını kuşanıp çıktın çünkü savaşa hazırdın. Her şeye hazırdın. Ve bu sadece iki sonuç doğuruyor: Birincisi bana güvenmediğin, ikincisi ise benden çok kolay bir şekilde vazgeçebildiğin.”

Veyn Arthur söylediğime inanamıyormuş gibi kaşlarını kaldırdığında “Senden çok kolay bir şekilde vazgeçmek mi?” diye sordu şaşkınlıkla. “Senden vazgeçmemek için kendi içimde kaç gece savaş verdiğimi bilemezsin ama sen zaten Veyn’den çoktan vazgeçmemiş miydin?”

Dişlerimi sıktığımda “Sürekli benim adıma konuşuyorsun,” dedim öfkeyle. “Fakat bugün kimin kimden vazgeçebildiğini net bir şekilde gördük, bunun tartışmasını bile yapamazsın benimle.” Öne doğru büyük adımlar attım ve sert bir sesle “Söylesene,” diye çıkıştım. “Eğer bunun karşılığında Thalron’a kim olduğumu söyleseydim ne yapacaktın? Beni yok mu edecektin?”

Bu soruyu beklediği ve hatta en çok bu sorudan kaçtığını anlayabiliyordum ama artık kaçış yoktu, benim için yoksa kimse için olmayacaktı. “Henüz sen benim soruma cevap vermemişken benden cevap bekleyemezsin,” dedi başını iki yana sallayarak.

“Soru sormak mı?” Alayla ve hatta öfkeyle güldüm. “Sen bana soru sormadın, sen bana hançer çektin, tarafını gösterdin ve beni resmen zorunlu bıraktın. Eğer bu soruyu bana ikimiz baş başayken sorsaydın elbette bir yanıtın olacaktı ama…”

“Sordum, Liora,” dedi lafımı yarıda keserek. “O odada, boya yaptıktan sonra sana sordum ve sana cevap vermedin. Eğer orada bana istediğim yanıtı verseydin…”

“İstediğin yanıt mı?” Başımı aşağı yukarı salladım. “Eğer istediğin yanıtı vermeseydim ne olacaktı?” Bir cevap vermesini beklemeden hızlıca devam ettim. “Ayrıca sen o odada bana soru sormadın, sadece benim adıma konuştun, suçladın ve hissettiklerinden bahsettin. Kendimi savunmama bile fırsatım olmadı çünkü öylesine keskin konuştun ki, ben bile kendimi sorguladım.” Biraz daha yürüyüp ona yaklaştığımda aramızda neredeyse bir adımlık mesafe vardı. “Ve inanmayacaksın ama bazı söylediklerinde sana hak verdiğimi bile söyleyecektim ama bir yere kadar.” İşaret parmağımı kaldırdım. “Ben hiçbir zaman senin arkandan iş çevirmedim, hiçbir zaman senin hayatını etkileyecek çok büyük bir sırrı saklamadım ve hiçbir zaman…” yüzümü buruşturdum, “düşmanımla sonrasında aynı masaya oturup kendimi satmadım.”

Veyn Arthur’un yüzündeki ifade değiştiğinde son kurduğum cümleden sonra bundan rahatsız olduğunu anladım, bu yüzleşme için belki de çok erkendi ama bunu yapmamız gerekiyordu, hem de en ağır şekilde. Bana bakarken söyleyeceklerini mi düşünüyordu yoksa sadece beni mi izliyordu anlamıyordum ama bir anda bulunduğu yerden ayrıldığında ve ellerini saçlarına geçirip dağıttığında “Ne bekliyordun?” diye sordu hırsla. “Kabullenmediğin Arthur ismiyle hayatıma devam edemiyorum, Veyn tamamen herkesin gözünde yüzüne tükürülecek bir hal aldı ve beni kurtarabilecek tek yol, Veymor olmaktı.” Başını iki yana salladı. “Ve ben buna kendini satmak demezdim, bir sonraki hamlemi hiçbir zaman bilmedin ve hep bilmeden konuştun.”

“Bir sonraki hamlenin ne olduğuyla ilgilenmiyorum,” dedim kollarımı önümde bağlayarak. “Bana olan hamlenle ilgileniyorum ve görüyorum, beni gözden çıkardın. Benden vazgeçtin.” Öne doğru eğilip fısıldadım. “Sen benden vazgeçtin, bir kez daha üstelik.”

Yutkunduğunda “Başka bir çarem yoktu,” dedi sadece. Bu kadardı. Bundan ibaretti.

“O halde benim de tek çarem Thalron’a kim olduğumu söylemek mi?” Dudaklarımı büktüm. “Belki de senin bana adanmış olduğunu herkese anlatabilirim, ne dersin?” Başımı aşağı yukarı salladım. “Hayır, şimdi bir hançer alıp kalbine saplamalı ve sonrasında da senden kurtulmalıyım.” Kollarımı iki yana açtım. “Ben ne yapmalıyım, söylesene bana!” Sesim yükseldiğinde bunu umursamadım bile. “Benden birçok sır sakladın ve hepsini saklaman için geçerli sebeplerin olduğunu düşünecek kadar sana güveniyordum ama sen bunun karşılığını bana veremedin! Şaşırdığımı mı sanıyorsun? Zaten hepsini bekliyordum, beni şaşırtan sendin, arkanda dimdik duran babandı, Thalron için benimle düşman olabilmeyi göze almandı! Birçok yol bulabilirdik ama sen bu yolu seçtin!” Bulunduğu yerden ayrılıp bana doğru yürüdüğünde izin vermeyerek onu sertçe göğsünden itekledim. “Ve benden bir yanıt bekliyorsun öyle mi?” Ellerimi saçlarıma geçirdim. “Sana hâlâ güvendiğimi hissettiğim için bile kendime o kadar öfkeliyim ki!”

“Liora,” dedi ellerini havaya kaldırıp bana uzanmak isteyerek fakat bir kez daha onu iteklediğimde yerinden hareket etmese de ellerini indirdi. Derin bir nefes verdiğinde çenesi aşağıya doğru indi ve gözlerimin içine bakarak “Senin benden vazgeçip, Thalron’dan vazgeçmeyeceğine inanıyordum,” dedi boğuk bir sesle. “Bana bunu hissettiren sendin, bu yüzden beni suçlayamazsın.”

“Suçlarım!” dedim hiddetle. “Çünkü ben az önce ilk kez acıdan ve hayal kırıklığından öleceğimi bile hissettim!” Gözlerim dolduğunda buna da öfkelendim ama yapabileceğim hiçbir şeyim yoktu. Gözlerinin içine bakarken göğüs kafesim kalkıp iniyordu ve ne olursa olsun ona bakarken kendime söz geçirmeyi başaramıyordum. “Ben senden öyle kolay vazgeçmezdim,” diye fısıldadım ve gözümden bir damla yaş aktığında elimin tersiyle hızlıca sildim. “Fakat sen,” dedim titreyen bir sesle. “Bu yaptığın…” Sustum, gözlerimi kapattım ve kendimi kontrol etmeye çalıştım çünkü bir de onun karşısında gardımı indirmek istemiyordum. “Benden ikinci vazgeçişindi.”

Ama hâlâ bir yanım, onun yanında gardını indirmeyeceksin de kimin yanında gardını indireceksin diyordu bana. Bir yanım hâlâ onu aşamıyordu, bir yanım hâlâ doğrusunun bir yol bulmak olduğunu söylüyordu.

Bir yanım ona bir şans daha vermek istiyordu.

O Thalron’u istiyordu, hem de çocukluğundan beri ve onun için verdiği savaşta bunu yapmış olabilirdi ama bu andan sonra… Gözlerimi açtığımda birkaç damla yaş daha aktı fakat silmedim; Veyn Arthur ise gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki, sanki gözyaşlarımın sorumlusu olmak bu kez onu öldürüyor gibiydi.

Bir anda, bir kez daha bana doğru atıldı ve yüzümü ellerinin arasına aldığında bu kez onu iteklemedim. Yeşil gözleri büyük bir ihtiyaçla bana bakarken “En başından beri seninle düşman olmak istemediğimi her fırsatta söyleyen bendim,” dedi. “Fakat Liora, bir omuzda baygın bir şekilde çıkarılmak ve bu denli ötekileştirilmek artık benim için son damlaydı. Yapabileceğim her şeyi yaptım, bunu yaparken ise senin de benden vazgeçebileceğine inandım.” Başını iki yana salladığında parmağıyla yavaşça yanağımı okşadı, elleri buz gibiydi. “Şimdi gerekirse dizlerimin üzerine çöküp senden af dileyebilirim uğrattığım hayal kırıklığı için. Sırların hesabı verilir, babamın hesabı verilir, her şeyin hesabı verilir ama bu hayal kırıklığının hesabını nasıl veririm, bilmiyorum.”

Ellerimi, yüzümdeki ellerinin üzerine ardından bileklerine koydum ama itmedim. “Her şeyi düşündün öyle değil mi?” diye sordum.

“Her şeyi,” dedi. “Ama bunu düşünemedim.”

“Peki şimdi Thalron’a kim olduğumu söylersem ne yapacağını da düşündün mü?” Gözlerini benden ayırmadı ama bakışlarındaki o ifadenin değiştiğini fark ettim. “Bana bir cevap vermek zorundasın.”

Dürüst bir şekilde “Seninle savaşırdım,” dedi net bir sesle. “Fakat şimdi, senin o güzeller güzeli yüzün ellerimin arasındayken bunu yapabilecek güçte hissetmiyorum çünkü sen, Liora, bir tek sen benim gardımı indirmeme sebep oluyorsun.”

Kırgınlıkla gülümsediğimde “Söylediklerinden neden şüphe duyuyorum?” diye sordum. “Halbuki ben sana güveniyordum, her şeye rağmen.”

Ellerini yüzümden yavaşça çektiğinde “Bana artık güvenmiyorsun,” dedi bir kabullenişten ziyade bir itiraf gibi.

“En kötüsü de sana hâlâ güvenmeyi istiyor olmam,” dedim ben de gardımı indirerek. “En kötüsü de sana baktığımda hâlâ içimin gidiyor oluşu ve en kötüsü de seni anlayacak bir nokta bulmak için çabalamam.”

Veyn Arthur, belki de hayatının en dürüst konuşmasını bana yaparak “Küçüklüğümden beri Thalron’a sahip olabilmek için büyütüldüm,” dedi kederle. “Burada doğdum, burada yaşadım, gördüğün her taşın altında bir tane anım vardır ve buradaki kurallarla senelerce yoluma devam ettim. Bütün karanlığını gördüm, Liora, en kötüsünü gördüm, en acısını da gördüm, Thalron’u yirmi sene boyunca bir pencereden izleyip onu deliler gibi isteyecek kadar buraya aitim ben. Şimdi bu kadar karanlığı yaşamışken aydınlığını istiyor olmak, senin için bir suç olmamalı.” Başını iki yana salladı. “Kimse için olmamalı. Thalron benim hakkım, on yaşındaki Veyn’in de hakkı ve hatta yirmi dokuz yaşındaki Arthur’un da hakkı. Şimdi benim karşıma geçip bunun aksini söyleyebilir misin?” Hızlıca devam etti. “Elbette söyleyebilirsin çünkü senin kanın, senin soyun Thalron’un sahibinin sen olduğunu söylüyor ama sen Thalron’daki yolları bile henüz ezberlememişken, ben her adımımda burada yaşadığımı söylüyorum. Ben senin soyuna karşı gelmedim hiçbir zaman, sen de bana karşı gelme.”

Yüzüne baktım, gözlerine, dudaklarına, saçlarına, burnuna… Her zerresine ve aslında ona bakarken nasıl da içimin titrediğiyle bir kez daha yüzleştim. Onu kaybetmeye hazır değildim, söyledikleri için belki birçok savunmam olabilirdi ama onu kaybetmeyi göze alabilecek gibi hissetmemek en büyük güçsüzlüğümdü.

Senelerdir kendimi hiçbir şey olarak hissederken Thalron’a geldikten sonra aslında birisi olduğumu fark ettiğimi, Thalron’un her parçasının atan bir kalp gibi beni çağırdığını, Morna’nın bir nefes gibi ensemdeki hissini, içimde burayı kazanmak için verdiğim o savaşı, benden alınan her şeyin intikamını bile alamayışımı… Hiçbirini anlatmak istemedim çünkü onun yaşadıkları elle tutulurdu, gördükleri açıktı fakat benimkiler kulağa belki de inandırıcı gelmeyecekti. Bilmiyordu ki, Svalbard’da yaşarken hiç kimse olan aslında bendim ama buraya geldiğimde bir Valenka olarak nefes almanın bile güzelliğini hissetmiştim. Bilmiyordum ki, kızıl saçlı bir büyücü olarak nefret edilmek değil de bir Valenka olarak nefret edilmek bile bana haz veriyordu.

Morna Valenka, bütün bu erkek egemenliğinden kurtarmak istiyordu dünyayı ve kadınları. Onun uğruna savaştıklarının sadece bir kısmını okumuşken bile onun soyundan birisi olarak nasıl olurdu da Thalron’dan vazgeçebilirdim?

“Seni sadece iki şartla affederim,” dedim kalbim için birçok şeyden vazgeçerken.

Veyn Arthur, kaşlarını kaldırarak “İstediklerin nedir?” diye sordu.

“Birincisi, Thalron’daki bu aptal sınıf sistemini kaldıracaksın,” dedim yüzümü ekşiterek. “Bütün insanlar eşit olacak, sınıflar olsa bile imkanlar ortak sağlanacak.”

Gözleri kısıldı ve sessiz kaldığında bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğine emindim ama zamanla onu değiştirebileceğime de inanıyordum. “Diğer şartın ne?”

Tam gözlerinin içine baktım ve parmak uçlarımda yükseldiğimde yüzünü ellerimin arasına alıp “Benden sakladığın başka bir şey var mı?” diye sordum net bir sesle. “Eğer var ise tam şu an söylemeni istiyorum, gözlerimin içine bakarak.”

Gözlerini gözlerimden bir an bile olsun kaçırmadı, öyle kendinden emin, öyle hiçbir şüphesi yokmuş gibi bana baktı ki, dudaklarından çıkacak olan her kelime, aslında bizim kaderimizin yolunu çizecekti. Yeşil gözlerinden geçen duygunun adı, inançtı. O bana inanıyordu, o belki de bize inanıyordu.

“Yok,” dedi en sonunda nefesini verirken. “Her şeyi öğrendin.”

Doğru mu söylüyor diye anlamak için gözlerinin içine bakmaya devam ettim fakat ona hâlâ içimde bir yerlerde zaten güveniyor olduğum gerçeği benden kaçamıyordu. “Bir daha sormayacağım,” dedim adeta yalvarır gibi. “Eğer sakladığın tek bir sır bile varsa şu an bunu söyle bileyim fakat sonradan öğrenirsem ve bu güven duvarlarını bir daha yıkarsan, işte o zaman dönüştüğüm insanı sen bile tanıyamazsın çünkü benim için güvenmek çok önemlidir, güvensizlik ise aslında en büyük düşmanımdır.”

Dudaklarını ıslattı ve sonrasında gözlerini kapattı; o an gözlerini benden sakladığını düşündüm fakat başını çevirip yüzüne yaslı olan elimi çevirdi ve tersini saygıyla öptükten sonra “Başka hiçbir şey yok,” dedi içten bir sesle. “Eğer bir gün sakladığım bir sır ortaya çıkarsa, sonuna kadar bunun arkasında dururum, Liora çünkü elbet bir bildiğim vardır.”

“Ama yok değil mi?” dedim üzerine basa basa. “Çünkü ben bütün bildiğim bu sırlarla bile senin yanında duracağım.”

“Yok,” dedi çenesini kaldırarak. “Başka hiçbir sır yok.”

Başımı aşağı yukarı salladım ve derin bir nefes verdikten sonra “Seninle olan yolumda kötü tarafı seçmeyeceğim,” dedim kısık bir sesle. “Her ne oluyorsa olsun, ben de bir şeylerden vazgeçiyorum senin için. Veymor mu olmak istiyorsun?” Yutkundum, ne kadar canımı acıtsa da ben de feda ediyordum bir şeyleri. “O halde olacaksın, ben ise seni izleyeceğim en önden.”

Bu kez o söylediklerime inanamıyormuş gibi bana baktığında beni sorguladığını anladım fakat öylesine ciddi ve öylesine kendimden emindim ki bu benim bile kendimi sorgulamama sebep olmuştu. Sahiden de her şeyden vazgeçiyor muydum? Hayır, ben buna vazgeçmek demezdim, ben buna bu dünyada bir kez olsun kalbini dinlemek derdim.

“Liora,” dedi adımı söylerken sorguluyormuş gibi. “Bu da ne demek?”

“Sessiz kalacağım,” dedim karşılık olarak. “Bildiğim her şey bende bir sır olarak kalacak çünkü ne kadar inanmak istemesen de uğruna savaştığın her şeyi anlıyorum.” Ardından buruk bir şekilde tebessüm ettim. “Anlamak bir yana, hayatımda bir kez olsun kalbimin önünde itaatle eğiliyorum ve senin için ben de kendimden vazgeçiyorum.”

İlk önce yutkundu ardından gözlerindeki o şüphe kalktı ve yüzünde bir gülümseme oluştuğunda bakışlarındaki o kazancı, o hırsı, o her şeye rağmen çabasıyla yoluna devam edebilme kudretini gördüm.

Bakışları dudaklarıma doğru kaydığında ve derin bir nefes verip bana doğru yaklaştığında kapının önündeki çanın çalınma sesi kulaklarımıza doldu. Veyn Arthur’un bana yaklaşan yüzü duraksadığında ve dudakları tek bir çizgi halini aldığında gözlerimin içine bakarak “Bekliyorum!” diye bağırdı kapıya doğru.

Birkaç saniye sonra kapı açıldığında ve Liten’i gördüğümde ilk önce bakışları benimle buluştu ve aramızdaki yakınlığı, belki de gözlerimdeki kaybı ve Veyn Arthur’un gözlerindeki kazancı gördüğünde ne olduğunu anlamış olacak ki duraksadı. Fakat Veyn Arthur gözlerini ona doğru çevirdiğinde Liten, ellerini önünde birleştirip “Tören birkaç saat sonra başlayacak, Yüce Veymor,” dedi sesindeki büyük imaylı gizlemeyerek. “Hazırlanmanız gerekecek.”

Veyn Arthur başını bir kez salladı ve yeniden bana döndüğünde “Yanımda olacaksın, öyle değil mi?” diye sordu.

“Evet,” dedim hiç düşünmeden. “Yanında olacağım, her şeye rağmen. Kalbim için.”

PART2

Sanki bir kâbusun içinde gibiydim ama bu kâbustan ayıran tek fark, içimde korkunun olmamasıydı. Bunun dışında yaşananların gerçekliğini sorguluyor, her şeye rağmen dimdik ayakta durup kararımın arkasında durmaya çalışıyordum.

Geçen birkaç saat içerisinde Veyn Arthur’un yeniden altın kemerini takmasına, saçlarının ve hatta sakallarının kesilmesine bile şahit olmuştum. Onun yemek odasında adeta bir şenlik havası var gibiydi. Bazı terziler girip çıkıyor, tanımadığım yüzler Veyn Arthur Thalron’a saygıyla başlarını eğip selamlarını veriyorlardı. Onu birkaç gün önce aşağılayanlar şimdi çevresinde pervane oluyorlardı.

Ve kimsenin gözü şöyle bir dönüp bana takılmıyordu bile.

Üzerimde Köksüz pelerinim vardı, odanın köşesinde durmuş yaşanan her şeye şahit oluyor, yüzümdeki gülümsemeyle Veyn Arthur’u izliyordum. Bir yanım buruktu, bir yanım savaş içindeydi, bir yanım art arda yüzüme tokatlar atmak istiyordu ama bunu görmezden gelmek istiyordum. Elbette ki bu şekilde hissedecektim çünkü benim uğruna savaş verdiğim her şey, şimdi Veyn Arthur’un ellerinin altında olacaktı, bunu kabullenmek fazlasıyla zordu.

Ama kalbim için bunu da kabullenecektim.

Şimdi herkes yel değirmeninin bulunduğu yerde toplanmıştı. En önde Din İnsanları sıraya dizilmişti ve bazıları oturuyordu, bunların arasında Alva’yı ve Maris’i de seçebilmiştim. Alva’nın yüzündeki ifadeden bu durumdan hiçbir şekilde memnun olmadığını görebiliyordum ama Maris, öylesine rahat bir yandan da öylesine keyifli görünüyordu ki, ona bu kadar keyif verenin Veyn Arthur’un, Veymor olması mı diye sorgulamadan edemedim.

Din İnsanları’nın hemen arkasında Asiller sıraya dizilmişti, onlar ayaktalardı ve Nord’un kardeşlerini görsem bile onu göremedim. Hemen onların arkasında Tüccarlar belirli bir sıraya göre duruyorlardı ve onların arasında Korven’i gördüm, onun gözleri de çevreyi arıyor, ya beni ya da Tanya’yı arıyordu.

Tüccarların arkasında Köksüzler duruyordu. Hepsi dizlerinin üzerine çökmüştü ve ben de onların arasında dizlerimin üzerin e çökmüş bir şekilde yel değirmenini izliyordum. Morna Valenka’nın soyu, bir Köksüz olarak dizlerinin üzerine çökmüş, yeni Veymor’un takdim edilmesini izleyecekti.

Gülümsemeden edemedim ve yanımdaki Köksüz göz ucuyla bana baktığında sarışın bir kız olduğunu ve hatta yaşının benden çok daha ufak olduğunu fark ettim. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerini ayırmasını bekledim ama bunu yapmadı, aksine gözlerimin içine içine bakmaya devam etti. Sorgulayarak tek kaşımı havaya kaldırdığımda “Bize neden umut verdin?” dedi tek nefeste. O an öfkesini de hissettim, kinini de. “Bizi neden kurtarabileceğine inandırdın?”

Dudaklarımı ıslattığımda ne söyleyeceğimi düşündüm ama ne söylersem söyleyeyim, hiçbirisi onun için geçerli olmayacaktı, çok iyi biliyordum. “O, Veymor gibi olmayacaktır,” diyebildim sadece. İnanmak istediğim de buydu ama bana hiç yakışmadığını da biliyordum.

Köksüz gülmeye başladı, öylesine acılı ve öylesine yorgun bir gülüştü ki, yutkunmak zorunda kaldım. “O babasından çok daha kötü birisi,” dedi yürekten gelen bir sesle. “Ve sen, bizi bir bataklığın içine attın Valenka. Bir erkeğin arkasına sığınarak bizi bozguna uğrattın.”

Dudaklarım aralandı, son kurduğu cümle kanımın kaynamasına sebep olduğunda bir şeyler söylemek istedim ama tam o anda bir el kolumu kavradı ve “Liora,” diye fısıldadı. Arkamı döndüğümde Tanya’nın sarı kıvırcık saçlarını, meraklı bakışlarını gördüm. Hemen birkaç adım arkasında Nord, elleri arkada bize doğru bakıyordu. “Beni takip et, buradan izlemeyeceğiz töreni.”

Bir kez daha yanımdaki Köksüz’e döndüğümde büyük bir tiksintiyle nefesini verip bakışlarını yeniden yel değirmenine doğru döndü ve nefesini verip beni tamamen görmezden geldiğini belli etti.

Bulunduğum yerden ayrılıp Tanya’nın beni tutan koluyla onu takip etmeye başladığımda her adım atışımda Köksüz’ün söyledikleri durmaksızın zihnimde dönüyordu ama ben geri adım atmayacaktım, ben verdiğim sözden geri dönmeyecektim.

Nord’un yanına gittiğimizde “Tepeye çıkacağız,” dedi Tanya, Nord’u işaret ederek. “Oradan her şey çok daha net görünüyormuş.” Sadece başımı sallayıp onu onayladım ve Nord’un hiç olmadığı kadar sessiz bir şekilde yürüdüğünü gördüm. Üçümüz beraber ilk önce Thalron kalelerinin arasından geçtik ardından fazlasıyla taşlı bir yokuşu çıkmaya başladık.

Hava koyu mavi renkteydi ve bugün günlerden yirmi marttı, tam bir ay sonra yani yirmi nisan günü benim doğum günümde güneş tamamen doğacak, Kuzey’e bir süre daha gece gelmeyecekti. O zaman hayat nasıl olacaktı, bilmiyordum ama tam şu an her şeyin çok farklı bir şekilde ilerlediğini görebiliyordum.

En sonunda taşlık yol bittiğinde başka bir taşlık yola girdik ve orada küçük bir tepecikle karşılaştım. Nord, uzun bacaklarıyla büyük adımlar attı ve o tepeciğe çıkan ilk kişi olduğunda elini arkaya doğru uzatıp Tanya’ya çıkması için yardım etti, Tanya da çıktıktan sonra bana.

Üçümüz de o tepecikte yerimizi aldığımızda aslında buraya üçümüzden başka kimsenin sığmayacağını da çok net bir şekilde anlayabildim.

Hemen aşağısında dalgalar kayaları sertçe dövüyordu ve oldukça yüksekteydi, bir uçurum gibiydi ama diğer taraftan Thalron’a gidiş yolumuzu görebiliyorduk. Tam karşımızda ise hem insanları, hem yel değirmenini hem de törenin yapılacağı o alanı seçebiliyorduk. Bu tören de Velruna gecesindeki o tören alanı gibiydi. Ortada kocaman bir taş havada duruyordu, çevresi çitlerle donatılmıştı ve hemen arka tarafında töreni şenlikle kutlamak için völva davulları duruyordu.

Renk renk ayrılan insanlara bakarken yüzümü buruşturmadan duramadım ama bunu kimsenin de görmesini istemiyordum, rüzgarın sesi kulaklarımı döverken bakışlarımı ne Nord’a ne de Tanya’ya doğru çevirdim ama ikisinin de dikkatle beni izlediğine neredeyse emindim.

En sonunda elbette ki Tanya daha fazla dayanamayarak “Bundan haberin var mıydı?” diye sordu.

“Evet,” dedim sadece gözlerim yel değirmeninin üzerinde gezinirken. İçimden bir ürperti geçti.

Sessizlik oluştu, büyük ihtimal beni nasıl sorgulayacaklarını düşünüyor olmalılardı ama bilmiyorlardı ki, vereceğim hiçbir cevap onları tamamen tatmin etmeyecekti.

“Thalron’u, onun hak ettiğine mi inanıyorsun artık?” Soruyu soran Nord’du ve sesindeki ima bakışlarımı ona doğru çevirmeme sebep oldu. Gözlerini ayırmadan bana bakıyor, beyaz saçları rüzgardan dolayı gözlerinin önüne geliyordu. “Yoksa buna zorunlu mu bırakıldın, Valenka?”

Gözlerine düşündüğümden daha uzun süre baktım çünkü ne cevap vereceğimi düşünüyordum ama bunu anlamamış olacak ki tedirgin hissetti. Tanya düzeltmek istermiş gibi “Aslında sormak istediği…” diyerek bir şeyler geveledi ama elimi kaldırıp onu susturdum.

“Sadece uğruna savaş verdiği her şeyi kazanmasını ve bunun tadını çıkarmasını istiyorum,” dedim ikisinin de gözlerinin içine bakarak. “Çünkü onu bir noktada anlayabiliyorum.”

Tanya’nın yüzündeki ifade değişti fakat Nord, başka bir şeyler olduğunu anlamış gibiydi. “Anlıyorum,” dedi başını sallayarak. “Belki de Thalron için artık birlikte kararlar alırsınız.”

“Bu imkansız.” Nord öyle keskin bir sesle Tanya’ya cevap verdi ki, imkansızlık bana bile tokat gibi çarptı. “Bir Valenka’nın inanışlarıyla Thalron’da doğup büyümüş birinin inanışları aynı olamaz, bir süre bunu birlikte yapacaklarına inansalar da sonrasında her şey çok daha kötü bir hal alır.”

Yeniden önüme döndüm ve kalabalığa doğru baktım. Dizlerinin üzerine çökmüş birçok Köksüzün yüzünde acı çekermiş gibi bir ifade vardı, birçok Tüccar sanki bu kararı sorguluyor gibiydi ama geriye kalanlar halinden memnun görünüyordu.

“Gerçekten vazgeçtin mi?” Soruyu soran yine Nord’du. Tanya bile ona dönüp ters ters bakmıştı ama Nord inatla üzerime gelmeye devam ediyordu.

“Bundan memnun olacağını düşünüyordum, Nord,” dedim tek kaşımı havaya kaldırarak. “Sonuçta senin inanışlarınla Thalron yönetilmeye devam edecek.”

Nord, gülümsemeye çalıştı ama oldukça yapmacık bir gülümsemeydi. Gözlerini kalabalığa doğru çevirdiğinde çenesiyle işaret etti. “Buradaki hiçbir insan umurumda bile değil, Köksüz,” dedi omzunu indirip kaldırarak. “Fakat senin bir Valenka olarak bu kadar kolay vazgeçmiş olmana şaşırıyorum.”

Derin bir nefes verdikten sonra “Onunla savaşmamı mı isterdin?” diye sordum ters bir sesle.

“Belki de,” dedi Nord başını iki yana sallayarak. “Belki de ayak diretmeni beklerdim ve belki de şimdi o törene gidip yangın çıkarmanı ama burada sadece bir Köksüz gibi durup da töreni izlemeni beklemezdim.”

“Nord,” dedi Tanya ona sert bir sesle. “Ben Liora’nın bir bildiği olduğunu düşünüyorum.”

“Bir bildiğim yok Tanya,” dedim karşılık olarak hızlı bir şekilde ve yeniden Nord’a döndüm. “Bir planım da yok hatta merak ediyorsanız sonrası için de hiçbir şey düşünmedim, tek bildiğim, tek inandığım kalbimdi ve ben de kalbim ne söylüyorsa onu yaptım çünkü Velruna gecesi Veyn Arthur Thalron da kalbini dinlemişti. O benim için adından bile vazgeçti, ben de şu an onun için kendimden vazgeçiyorum.”

İkisi de donakalmış bir şekilde bana bakmaya başladıklarında çok daha gür bir rüzgar aramızdan geçip gitti sanki beni uyarmak istermiş gibi. Sanki bana sert bir tokat atmak istermiş gibi. Aldırış etmedim, yeniden o tören alanına doğru döndüğümde kaşlarım çatıldı, bana verdiğinin karşılığı bu muydu, diye sorgulamadan edemedim. Evet, elbette ki buydu. Güçsüz mü görünüyordum? Görünebilirdim.

Ben ona güvenmeyi tercih etmiştim.

“Seni buraya getirmemi söyleyen Alva’ydı.” Nord’un cümlesiyle bakışlarımız ona hızlıca döndüğünde ikimizin de yüzünde şaşkınlık vardı ama Nord, gözlerini tören alanından ayırmıyordu. “Bana, seni korumam gerektiğini söyledi.”

“Neden?” diye sordum şaşkınlıkla.

“Bilmiyorum,” dedi Nord ve gerçekten de bilmediğini anladım. “Belki de babamın bunu fırsat bilip sana zarar verebileceğini düşünmüştür.”

“O buna izin vermez,” dedim Veyn Arthur’u kastederek. “Çünkü artık babasıyla barış içerisinde.”

Nord, söylediğimi desteklemedi fakat bir cevap vermesine fırsat kalmadığında völva davulları sertçe vurmaya ve bütün Din İnsanları ayağa kalkmaya başladı. Öne doğru yarım adım daha attım ve tamamen tören alanını gördüğümde yel değirmenlerinin orada, duvarın arkasında muhafızları, Veymor’u ve Veyn Arthur’u gördüm. Parmaklarım içeriye doğru kıvrıldığında bazı muhafızların insanların arasında gezindiğini ve özellikle Köksüzlerin arasında dolandığını gördüm.

Art arda vuran völva davullarının arasında oldukça yaşlı bir Din İnsanı elindeki altın topuzlu bastonuyla düz taş zeminin üzerine doğru çıktı ve üç kez bastonunu yere doğru çarptığında völva davullarının sesi keskin bir şekilde kesildi.

Tüylerimin ürperdiğini hissettiğimde Din İnsanı çenesini havaya kaldırdı ve sonra omzunun üzerinden geriye, yel değirmeninin olduğu yere doğru baktığında “Bugün burada Yüce Veymor ve oğlu Veyn Thalron’un isim takdimi için toplandık!” dedi gür bir sesle. “Yüce Thalron için verilen bu karar, herkesin saygıyla ve büyük bir minnetle boyun eğeceği bir karar olacaktır!”

Köksüzler birbirine baktığında bazı Din İnsanları’nın da kendi arasında bir şeyler konuştuklarını görebildim.

Yaşlı Din İnsanı şöyle bir insanların yüzüne doğru baktı ardından “Yüce Veymor!” diye adeta haykırdı. “Ve oğlu Yüce Veyn! İsimlerinizle ve kanınızla bütün itibarınızla sizi bekliyoruz!”

Völva davulları yeniden çalmaya başladığında yel değirmeninin duvarının arkasından ilk başta muhafızların tek tek çıktığını ve çitin çevresinde halka oluşturduklarını gördüm sonrasında ise ilk önce Veymor’u gördüm, sonrasında ise Veyn Arthur’u. Onu gördüğüm anda hem kalbimin kasıldığını hem de attığını hissetmek fazlasıyla can yakıcıydı.

Üzerinde onu ilk gördüğüm gün olduğu gibi siyah Asil pelerini vardı, belinde ise altın kemeri ve hatta omuzlarında altın detayları. Saçları taranmıştı, sakalları kesilmişti ve gözleri öylesine kendinden emin bakıyordu ki, gözleri direkt olarak Köksüzlerin olduğu tarafa doğru döndüğünde bile beni aradığını anlamam bir süremi aldı.

Fakat bakışları Köksüzlerin üzerinde gezindi gezindi gezindi… Beni bulamadığında gözleri direkt olarak Veymor’un olduğu tarafa doğru döndü ama Veymor, kararından son derece emin, gören gözleriyle o taş zeminin üzerine geldiğinde halkına sanki son kez gülümsüyormuş gibi çenesini havaya kaldırdı.

Yaşlı Din İnsanı elini öne doğru uzattı ve avcunu açtı. Birkaç saniye sonra muhafızlardan bir tanesi Veymor yazılı mührü yaşlı Din İnsanı’nın avcuna bıraktığında nefesimin kesildiğini hissettim, öyle ki Nord ve Tanya da hemen yanıma gelmiş ilgiyle yaşananları izliyorlardı.

“Yüce Veymor,” dedi Din İnsanı, Veymor’a karşı. “Sizin kararınız doğrultusunda, kanınızın emriyle oğlunuz Veyn Thalron’a…”

Tam o sırada Veyn Arthur, elini kaldırıp Din İnsanı’nı susturdu ve bunu yapması bile birçok insanın birbirine dehşetle bakmasına sebep oldu. Büyük ihtimal bu yaptığı yasak olmalıydı, başka açıklaması olamazdı. “Neler oluyor?” diye sordum Nord’a bakarak.

“Bilmiyorum,” dedi Nord kaşları çatık bir şekilde.

Veyn Arthur, öne doğru birkaç adım attı, babasını geride bıraktı ve Din İnsanı’nın yanına gittiğinde avcunda duran Veymor yazılı mühre doğru gözlerini çevirdi. Yüzünde silik bir tebessüm oluştuğunda her ne planlıyorsa artık bunu devreye soktuğunu o an anladım ve şu andan sonra hiçbir şey ama hiçbir şey aynı kalmayacaktı.

Şarkı: Arsonist’s Lullabye, Hozier

“Ben Arthur Thalron,” dedi gür bir sesle kalabalığa doğru, Veyn ismini söylemediğinde Veymor’un bakışlarının yavaşça oğluna doğru döndüğünü gördüm. “Ve Veymor ismini hak etmek için her şeyi yapabileceğime bütün herkesin önünde söz veriyorum.” Başımı ağır ağır iki yana salladığımda neler olduğunu çözmeye çalışıyordum. “Ve bu yüzden, şimdi burada,” bakışlarını babasına doğru çevirdi, yüzündeki gülümseme silinmedi, “babam Veymor Thalron’u benimle dövüşmeye ve kanımla bu ismi hak etmeye davet ediyorum!”

Kalabalığın içinden uğultular yükselmeye başladığında bütün Din İnsanları yeniden oturdukları yerden kalktılar ve neler olduğunu anlamaya çalıştılar, bu bir anlaşmaydı, benim de bildiğim bir anlaşmaydı ama Veyn Arthur bambaşka bir plan yapmıştı.

Bakışlarım Veymor’a doğru döndüğünde bunu beklemediği ve bir kez daha oğlundan ihanet yediğini anladım.

“Tam bu yüzden,” dedi Veyn Arthur konuşmasına devam ederek. “Babamın gözlerinin yeniden görmesini sağladım çünkü şartların eşit olması gerekiyordu. Eğer burada benimle dövüşmeyi kabul ederse ikimizden birisi Veymor olacak fakat kabul etmezse herkesin bildiği gibi Radholl’a sürgün edilmek zorunda kalacak.”

Veyn Arthur Thalron, babasını adeta ölüme davet ediyordu, kendisini de öyle elbette ki.

“Neden bunu yapıyor?” diye fısıldadım ağzımın içinde.

“Çünkü herkesin gözü önünde gerçekten hak etmiş olmak istiyor,” dedi Nord net bir sesle. “Ve babasından intikam alıyor. Bir taşla iki kuşu devirdi.”

Bakışlarım yavaşça Nord’a döndüğünde zihnimin içinde bütün bunları bilmediğimle yüzleştim, bu bir sır değildi, hayır bu yüzden ona kızmayacaktım, bunu yapmayacaktım ama her ne düşünüyorsa bu çok daha fazla korkutucu görünmesine sebep oluyordu, bunu bilmiyordu.

Yaşlı Din İnsanı bakışlarını Veymor’a doğru çevirdiğinde o bile şaşkınlığını gizleyemiyordu. Artık herkesin bakışları Veymor’un üzerindeydi, eğer dövüşmeyi kabul ederse pes etmediği sürece sonuna kadar dövüşecek ve belki de ölmeyi bile göze alacaktı ama kabul etmezse Radholl’a sürgünü gerçekleşecekti.

Veymor bakışlarını oğluna çevirdi ve sadece dudaklarını oynatarak ona bir şeyler söyledi, her ne söylediyse bu Veyn Arthur’un hoşuna gitmiş olacak ki gülümseyişi genişledi. O aslında babasından taraf değildi, o aslında babasının karşısında duruyordu ve bunu hepimize göstermişti.

“Yüce Veymor,” dedi en sonunda yaşlı Din İnsanı baskın bir sesle. “Kararınız nedir?”

Veymor, gözleri oğlunda bir an bile bakışlarını ayırmadan ona baktı. Saniyeler dakikaya dönüştüğünde derin bir nefes verdi ve en sonunda belindeki altın kemeri sertçe çıkardığında kalabalıktan başka bir uğultu sesi yükseldi ve sonrasında Veymor, üzerindeki bütün ağırlıklardan tek tek kurtulup belindeki hançerini ortaya çıkarıp havaya kaldırdığında “Kabul ediyorum!” dedi oğlunun gözlerinin içine bakarak. “Thalron için dövüşeceğim!”

Bir anda çığlıklar ve hatta bazı insanlardan ıslık sesleri yükselmeye başladığında Veyn Arthur bunu bekliyor muydu, bilmiyordum ama yüzündeki gülümseme bir an bile olsun silinmedi. O da hızlı bir şekilde üzerindeki bütün ağırlıklardan kurtulmaya başladığında bakışlarını babasından bir an bile olsun ayırmıyordu. Yaşlı Din İnsanı aşağıya indi, çitin çevresindeki muhafızlar daha geniş bir halka oluşturdular ve sıraya dizilmiş insanlar bile sırasını bozup bu dövüşü izlemek için öne doğru atıldılar.

İkisinin de elinde hançer vardı, ikisi de aynı anda öne doğru eğildi ve ikisi de aynı bakışlarla birbirine baktı. Bu kez Veyn Arthur ağzının içinde bir şeyler söyledi babasına fakat aldığı karşılık sadece babasının onun yüzüne tükürmesiydi.

Bu hareketin ardından kalabalıktan çığlık sesleri yükseldiğinde Veyn Arthur’un yüzündeki gülümseme silindi, elinin tersiyle yüzünü sildi ve sonra dişlerinden hırçın bir hırıltı döküldükten sonra babasına doğru elindeki hançeriyle atıldı.

İkisinin arasındaki dövüş ise böylelikle başladı.

Veyn Arthur’un hamlesinden çevik bir hareketle eğilip kurtulan Veymor, oğlunun arkası ona dönükken bir an bile şüpheye düşmeden sertçe hançerini oğlunun omzuna geçirdi ve Veyn’in dişlerinden acı dolu bir haykırış döküldü fakat Veymor, onu kendine çekmek için hamle yaptığında Veyn Arthur öyle rahat bir şekilde sıyrılıp çitlerin kenarına geçti ki, Veymor bir anlık ne olduğunu bile anlamadı. Çığlıklar birbirine karışırken Veymor, bu kez oğluna doğru daha hırslı bir şekilde atıldı ama Veyn Arthur, başını eğip ondan kurtulduğunda ve bu kez ikisi de karşı karşıya kaldığında elimi kalbime doğru götürdüm hem heyecanla hem de büyük bir korkuyla.

“Kim daha iyi dövüşüyor?” diye sordu Tanya daha fazla dayanamayarak.

“Veyn daha çeviktir,” dedi Nord, onun da sesinde heyecan vardı. “Fakat babamın tecrübesi onu ikiye katlatır.”

“Kimin kazanacağını kestiremiyorsun yani öyle mi?” diye sordu Tanya.

“Evet,” diye karşılık verdi Nord.

Tam o sırada, Veyn Arthur ve Veymor’un ikisinin de birbirine hançerini çektiğini ve birbirlerini engelleyerek iteklediklerini gördüm. Fakat her şey bir anda olurken Veyn Arthur öyle çevik bir hareketle dizlerinin üzerine çöktü ve babasının bacağına hançeri sapladı ki, Veymor’un acı dolu çığlığı tören alanını doldurdu.

Bu kadarla da kalmadı, Veymor geri çekilmek istediğinde bu kez hançerini çıkarıp diğer bacağına saplamak istedi ama Veymor, onun üzerinden geçip hançeriyle oğlunun yüzünü çizdiğinde Veyn Arthur’un çenesinden kan aktığını gördüm. Bulundukları taşın üzeri kanın rengini aldığında ellerimle ağzımı kapatıp dehşetle tören alanına doğru baktım, herkeste de aynı dehşet vardı.

“Bir kez ihanet eden daima ihanet eder!” diye haykırdı Veymor bir anda ve sonrasında hançeri saplamak için hamle yaptığında Veyn Arthur o hançerden kaçtı ama bunun bir şaşırtma olduğunu fark ettiğimde Veymor, öyle sert bir yumruğu oğlunun yüzüne geçirdi ki, Veyn Arthur sersemleyerek geriye doğru gitti ve çite çarparak yere düştü. Tam o esnada Veymor, bir an bile beklemeden oğluna doğru atıldı ama Veyn birkaç saniye içerisinde yerde yuvarlanarak yeniden doğrulduğunda ve babasının omzuna hançeri sapladığında Veymor kendisini onun elinden öyle bir kurtardı ki acı dolu haykırışı bile bu kurtuluşun önüne geçmedi.

Veymor, omzunda saplı hançerle oğluna doğru baktığında bakışlarını oğluna doğru çevirdi, hançersiz kalan Veyn Arthur elini beline doğru attı ama Veymor, omzundan çıkardığı hançeri hiç düşünmeden acıyla çıkarıp oğluna doğru fırlattığında bu kez hançer sertçe Veyn’in bacağına saplandı.

“Ölecekler,” dedim acıyla ve korkuyla. “Çok yaralandılar!”

“Ölmek istiyorlar,” diye karşılık verdi Nord. “Amaçları bu. Birinin ölecek olması.”

Veyn Arthur acıyla elini bacağına doğru götürdüğünde ve avuçlarına kanın rengi dolduğunda haykırarak babasına doğru baktı ama Veymor durmadı bile, ona acımadı ve bu kez üzerine doğru atılıp onu yere öyle bir düşürdü ki, Veyn Arthur’un yere sırtüstü düşmesi ve babasının onun üzerine çıkması aynı anda oldu.

Veymor, iki eliyle hançerini tuttu ve havaya kaldırıp Veyn Arthur’un tam boynuna saplamak için kaldırdığında, Veyn Arthur ellerini kaldırıp babasının bileklerini tuttu ve onu engellemeye çalıştı. İkisinin de vücudu hem acıdan hem de adrenalinden titriyordu fakat ikisi de vazgeçmiyordu. Veyn Arthur’un yüzü kanlar içindeydi, sırtüstü yattığı taş zemin kanın rengini almıştı ve babasının bileklerini tutan kolları titriyordu ama bir an bile olsun vazgeçmiyordu.

İkisi de dişlerinin arasından nefesini verirken Veyn Arthur adeta kanıyla Thalron’u almak için savaş veriyor, bunu herkese göstermek istiyordu.

“Bir kez ihanet eden herkese ihanet eder!” diye bağırdı bu kez Veymor ve bu cümlesi vücudumun sarsılmasına sebep olduğunda bunu hem Nord, hem de Tanya gördü. Öyle ki Tanya arkadan bana yaklaşıp belimden sarıldığında beni dengede tutmaya çalışıyor gibiydi.

En sonunda Veymor hançeri sertçe indirdiğinde dudaklarımdan tiz bir çığlık koptu ve başımı çevirdim fakat kalabalıktan ıslık sesleri yükselmeye başladığında bakışlarımı yeniden çevirdim; Veymor’un hançeri Veyn Arthur’un yüzünün hemen yanına saplanmıştı; bunun hemen ardından Veyn Arthur sertçe babasını iteklediğinde ve ikisi de hançersiz kaldığında ayakta zorlukla durarak birbirlerine doğru baktılar.

Veyn Arthur birkaç büyük nefes verdi ve sonrasında haykırarak babasına doğru atıldığında babasının karnına öyle sert bir yumruk attı ki, Veymor sendeledi ama Veyn Arthur durmadı bu kez art arda yumruklarını babasının yüzüne indirmeye başladığında Veymor, çitlere kadar geriledi ve sonrasında geriye doğru düştüğünde yarı açık gözlerle oğluna doğru baktı.

Bir anlık, sadece bir anlık Veyn Arthur’un ona merhamet gösterebileceğine bile inandım ama öylesine acımasız bir şekilde babasına bir yumruk daha attı ki, Veymor’un yüzü yan bir şekilde düştü ve adeta bayıldı. Bakışlarım direkt Nord ve Tanya’ya döndü ama sanki benim o bakışlarımın arasında her ne olduysa Veymor, Veyn Arthur’un son yumruğundan öyle bir sıyrıldı ve sonrasında yerdeki hançeri alıp öyle bir Veyn Arthur’un koluna sapladı ki, inleyerek acıyla dizlerinin üzerine çökmesi aynı anda oldu.

Veymor, çitlere tutunarak zorlukla yarı baygın gözlerle ayağa kalktı ve sonrasında tam önünde dizlerinin üzerine çökmüş olan oğluna şöyle bir baktı ve sonrasında yumruğuna bütün gücünü vererek öyle bir indirdi ki, bu kez Veyn Arthur yere düştü. Veymor durmadı, onun üzerine çıktı ve daha sert bir yumruğu daha oğlunun yüzüne indirdi ve sonrasında başka bir yumruğu daha. Bıçak saplanan kolunu kaldıramayan oğlu, onu diğer eliyle engellemeye çalıştı ama o omzundan da hançer yemişti. Veymor durmaksızın art arda yumruklarını oğluna geçirirken Veyn’in yüzü kanlar içinde, tanınmaz haldeydi ve her yumruğun ardından başı daha sert bir şekilde zemine çarpıyordu.

İnsanların çığlıkları, ıslıkları ve uğultular birbirine karışırken acıdan ve korkudan nefes alamadığımı öksürmeye başladığımda fark ettim. Dizlerim titremeye başladığında “O ölecek,” diye fısıldadım acıyla. “Hayır, o ölecek, bir şeyler yapmalıyız.”

Veymor, oğlunun yakalarından tuttu, tanınmaz yüzüne baktı ve sonrasında dişlerini sıkarak öyle sert bir yumruğu daha yüzüne geçirdi ki, Veyn Arthur son bir kez babasına baktı sonrasında ise başı yana doğru düştü ve bayıldı.

Belki de öldü.

“Hayır!” diye haykırdığımda arkamı döndüm ve taşlık yola ilerlemek için koştum ama Tanya kolumdan tuttuğunda Nord önüme doğru geçti. “Bırakın!” diye haykırdım çırpınarak. “O ölüyor! O çok kötü!”

“Gidemezsin,” dedi Nord, beni kolumdan sıkıca tutup çekiştirerek. “Bunu yaptığın an muhafızlar seni öldürür!”

“Öldürsünler!” diye haykırdım gür bir sesle. “Bırak beni!”

Törenin olduğu yerden alkışlar yükselmeye başladığında üçümüzün de bakışları o yöne doğru döndü ve Veymor’un kanlı hançeri iki eliyle havaya doğru kaldırdığını ve tam Veyn Arthur’un kalbini isabet aldığını gördüm.

“Ve Veymor,” dedi üzerine basa basa. “İhaneti asla affetmez, oğlum!”

Hançeri tam aşağıya indireceği sırada Veyn Arthur’un dudakları hareket etti ve babasına bir şey söyledi; her ne söylediyse bu Veymor’un bile duraksamasına sebep olduğunda elindeki hançer titredi, gücü sanki ellerinden alındı ve o hançeri indiremedi. Veyn Arthur öksürmeye başladığında ve ağzından kanlar aktığında yan bir şekilde dönüp kusmaya başladı; vazgeçmiyordu, her ne olursa olsun vazgeçmiyordu fakat Veymor daha fazla beklemediğinde bir kez daha haykırıp hançeri indirmek istediğinde Veyn Arthur bir kez daha onun elinden kurtulup diğer tarafa doğru kaydı ve yerde sürünerek babasının bacağına doğru ilerledi ardından hepimizi bozguna uğratarak dişlerini bir barbar gibi babasının bacağına öyle bir sapladı ki, Veymor’un acı dolu haykırışı tören alanını doldurdu. Veyn Arthur geri çekilmedi, kanının son damlasına, son gücüne kadar vazgeçmedi ve babasının tıpkı yırtıcı bir hayvan gibi etini kopardığında Veymor dizlerinin üzerine çöktü.

İnsanlar hem şaşkınlıkla, hem korkuyla, hem de büyük bir tiksintiyle Veyn Arthur’a bakarken Veymor elini bacağına doğru götürüp oğluna doğru baktı ama bu kadarla da bitmedi, Veyn Arthur yarı açık gözlerle, yerden destek alarak zorlukla ayağa doğru kalktı ve her ne olursa olsun dimdik bir şekilde durduğunda ve sarsılsa da babasına doğru baktığında ilk önce büyük bir sessizlik oldu ve sonrasında da bu kez Veyn Arthur’u destekleyen çığlık sesleri yükselmeye başladı hatta bu sesler öylesine fazlaydı ki artık bu duruşu birçok insanı şaşkına uğratmıştı.

“Benimle silahsız dövüş,” dedi zorlukla konuşarak ardından yere tükürdüğünde kan tükürdüğünü gördüm. “Beni bu şekilde alt et.” Fakat ayakta bile duramıyor, sarsılıyordu. Bir bacağını dengede tutmakta zorlanıyor, yine de her şeye rağmen tam karşısında dizlerinin üzerine çökmüş olan babasına bakıyordu. “Thalron,” dedi üzerine basa basa. “Benim!”

Sonrasında ise ne kadar gücü kaldıysa o gücüyle babasının yüzüne yumruk attı ve yumruğuyla beraber yere, babasının üzerine düşmesi aynı anda oldu. Veymor’un elindeki hançer diğer tarafa doğru uçtuğunda babasının üzerine oturup zorlukla nefes alarak bir yumruğu daha onun yüzüne geçirdi ve sonrasında bir yumruğu daha. Bu kez işler tam tersine döndüğünde artık Veymor’un yüzü tanınmaz haldeydi fakat Veyn Arthur durmuyordu.

Son bir kez daha elini kaldırıp yumruk atmak istedi ama dengesini sağlayamadığında Veyn Arthur’un başı önüne doğru düştü, diğer elinden destek alarak durmaya çalıştı. O esnada babasının gözlerinin içine baktı ve başını iki yana salladığında destek aldığı elini zorlukla kaldırarak babasının boynuna geçirdi. Diğer elini de boynuna doladığında onu boğarak öldürmek isteyerek kanının son damlasıyla onun adeta nefesini kesmeye başladı.

Vücudu sarsılıyor, dengede duramıyordu ama elleri öylesine kuvvetli bir şekilde babasının boynundaydı ki, vücudundan akan kanlar umurunda bile değil gibiydi. Veymor birkaç kez çırpınıp kurtulmaya çalıştı ama onun da gücü kalmadığında sanki son kez oğlunun gözlerinin içine baktı. Veyn Arthur ise ona hiçbir şekilde acımıyordu, acımak bir yana dursun öleceğini bilse bile gücünü sonuna kadar babasını öldürmek için harcamak istiyordu.

Fakat tam o esnada bambaşka bir şey oldu. Veymor, titreyen elini zorlukla havaya kaldırdığında herkes büyük bir sessizliğe gömüldü ve sonrasında yaşlı Din İnsanı “Dur!” diye haykırdı. “Dur! O pes ediyor!”

“Radholl,” dedi Veymor ağzından kanlar akarken son nefesiyle. “Radholl’da esir olmayı kabul ediyorum.”

“Dur!” diye haykırdı bir kez daha Din İnsanı ve sonrasında muhafızlara emir verdiğinde neredeyse on muhafız tören alanına doğru çıkıp Veyn Arthur’u, Veymor’un üzerinden çekti. Veymor diğer tarafa doğru dönüp öksürmeye başladığında ayağa kalkmaya çalıştı ama zorlandığında Veyn Arthur’u neredeyse beş muhafız durduruyordu, bir çırpınış gösterdiği söylenemezdi ama onun yapabileceği her şeyden korkuyorlardı çünkü az önce resmen yırtıcı bir hayvan gibi babasının etini koparacak kadar gözü dönmüştü.

Yaşlı Din İnsanı öne doğru eğildi ve Veymor’a bir şeyler söyledi kısık sesle, aldığı cevapla başını kalabalığa doğru çevirdiğinde “O Radholl’a sürgünü gerçekleşsin istiyor!” dedi. “O pes ediyor!”

Kalabalığın yarısından çığlıklar, yarısından da alkışlar yükselmeye başladığında Veyn Arthur’un başını gökyüzüne doğru kaldırdığında ve sonrasında da ayakta durmakta zorlandığı için dizlerinin üzerine doğru çöktüğünü gördüm. Muhafızlar onu omzundan tutarken, diğer muhafızlar Veymor’u, tıpkı Veyn Arthur gibi omzuna atarak oradan baygın bir şekilde çıkardılar.

Kazanan ise Veyn Arthur Thalron oldu.

Elimle ağzımı kapattım ve Nord ile Tanya’ya baktıktan sonra bu kez beni engellemelerine fırsat bile vermeden taşlık yolda koşmaya başladım; onlar da engellemediler ve hatta peşimden gelmeye başladıklarında yavaş yavaş çıktığım yolu, düşe kalka hızlı adımlarla ilerlemeye başladım.

Tören alanının ortasında sadece Veyn Arthur Thalron ve onu dengede tutan muhafızları kaldığında yaşlı Din İnsanı, omuzda taşınıp götürülen Veymor’un arkasından baktı, sonrasında Veyn Arthur’un olduğu yere doğru ilerleyip avcunda tuttuğu mührü ona doğru uzattı.

Yarı açık gözlerle mühre doğru baktı ve gülümsemeye çalıştığında ağzının kanlar içinde olduğunu duraksadığım yerde gördüm. Herkes nefesini tutmuş bir halde yaşanacaklara bakarken, Veyn Arthur keskin bir nefes verdi ve sonra titreyen elini havaya kaldırarak zorlukla o mührü Din İnsanı’nın elinden aldı. Mühür kanla boyandığında elini havaya kaldırdı dizlerinin üzerine çöktüğü yerde ve sonrasında son bir kez, bütün gücüyle “Thalron artık benim!” diye bağırdı.

Avcunu kapattı, mührü sıkıca tuttu ve sonrasında yüzüstü yere düşüp bayıldığında kalabalıktaki sessizlik bir süre daha devam etti ama sonrasında bazıları yüksek bir sesle alkışlamaya başladığında bazıları da bu durumdan memnun olmayarak alanı terk etmeye başladılar.

Şarkı: A Little Death, The Neighbourhood

Taşlık yolun sonuna geldiğimde ve koşar adımlarla tören alanının olduğu yere doğru ilerlediğimde adeta insanları ikiye yarıp geçmeye çalışıyordum ve onların bakışları umurumda bile değildi. En sonunda Din İnsanları’nın olduğu alana doğru geldiğimde ve çitin arkasına doğru tırmanmak için kendime bir yol aramak adına etrafıma baktığımda birisi kolumdan tutup beni öyle bir çekti ki, neye uğradığımı şaşırdım ama o kalabalıkta bir el, sertçe ağzımı kapattı ve beni kucakladığı gibi diğer tarafa yürümeye başladığında irkilerek çırpınmaya ve ondan kurtulmak için tekmelerimi savurmaya çalıştım.

Bir muhafız beni kaçırıyordu.

Etrafıma baktım, insanlar bana yardım etsin istedim fakat birkaç Din İnsanı’yla göz göze gelsem dahi hiçbirisi beni kurtarmak için tek bir hamle bile yapmadı. Buna Maris de dahildi.

Kalabalıktan uzaklaştırıldığımda ve sonrasında tenha bir yer olan kalenin arkasına doğru götürüldüğümde muhafız beni yere indirdi ve elini ağzımdan çektiğinde hızlı bir şekilde başımı çevirip ona doğru baktım fakat iki koca muhafızın benim tepemde dikildiklerini gördüğümde “Ne istiyorsunuz?” dedim dişlerimin arasından. Tanya ve Nord kaybolduğumu fark etmiş olmalılardı, beni bulacaklarına inanıyordum. “Kimin muhafızısınız?”

İki muhafız da beni duvarın kenarına sıkıştırdığında adeta önümde etten bir duvar ördüler ve ne geçişime izin verdiler ne de başka birisinin beni görmesine. Aklım hâlâ baygın olan Veyn Arthur’daydı ama muhafızlar bana zarar vermek bir yana dursun sanki korumak istermiş gibi önümde durduklarında dehşetle onlara bakmaya devam ettim.

Fakat birkaç dakika sonra başka muhafızların da bizim olduğumuz tarafa doğru yaklaştıklarını gördüklerimde korkudan daha çok öfkeyi hissetmeye başladım, ta ki o muhafızların ortasında minik Alva’yı görene kadar. Sakin, kendinden emin adımlarla bana doğru yürürken ellerini önünde birleştirmiş, kolları pelerinden kaybolmuştu.

“Neler oluyor?” dedim öne doğru atılmak isteyerek fakat muhafızlar bir kez daha beni engelledi. “Benden ne istiyorsun?”

“Bağırma, kızım,” dedi Alva en sonunda tam karşımda durduğunda. “Bunu sadece seni korumak için yapıyorum.”

Ona inanmayarak baktığımda “Korumak için mi?” diye sordum. “Kimden korumaktan söz ediyorsun?”

Alva, başındaki başlığı geriye doğru ittiğinde gözlerini daha net bir şekilde gördüm ve bütün samimiyetiyle beni izlediğini fark ettim. “Bu hatayı neden yaptığını kendi kendime sorguluyordum, kızım,” dedi Alva, başını iki yana sallayarak. “Fakat şimdi cevabına ulaşıyorum; sen Thalron için hâlâ fazlasıyla masum ve safsın.”

Dişlerimi sıktım, öfkeyle ona baktım. “Neler oluyor?” diye sordum muhafızlara ters bir bakış göndererek.

Alva, başını hemen yanındaki muhafıza doğru çevirdiğinde çenesiyle işaret ederek “Bu muhafız Veymor’un muhafızı,” dedi oldukça net bir sesle. “Ve seni öldürmek için emir aldı.”

Muhafıza baktığımda başındaki zırha rağmen büyük bir nefretle bana baktığını gördüm ama her ne olduysa tarafını Alva’ya çevirmişti. “Ve?” dedim şaşırmayarak. “Bu bilmediğim bir şey değil, Veymor zaten beni daima öldürmek istedi.”

Bu kez Alva, diğer muhafızlara başını çevirdiğinde o muhafızları bu kez tanıyabildim, Veymor’un Veyn Arthur’a verdiği muhafızlarıydı. “Ve onlar da seni öldürmek için emir aldı,” dedi bu kez Alva.

Bu kez kalbim kasılmaya başladığında nefes almakta zorlanıp “Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

“Veyn,” dedi Alva, onun Veymor olduğunu her ne olursa olsun kabul etmeyerek. “Veymor olmak karşılığında seni babasına takdim etti.”

İlk önce donakaldım ardından yüzümü buruşturdum ve sonrasında gülmeye başladığımda kahkaham koyu mavi gökyüzüne karıştı fakat benim dışımda kimse gülmüyordu. “Buna inanmamı bekleyemezsin,” dedim gülüşümün arasından. “O asla böyle bir şey yapmaz.”

Alva, derin bıkkın bir nefes verdi ve sonrasında muhafıza doğru döndü. “Abim Veymor, hiçbir zaman aptal bir adam değildi Valenka ve Veyn, onunla anlaşma yapmak istediğinde bu muhafızı kendisine şahit olarak o dairenin içinde tuttu ama Veyn bunu bilmiyordu. Bütün konuşmalara şahit olan muhafız tam karşında ve sadece iki şartla Veyn, Veymor olmaya boyun eğdi. Birincisi babasının askeri olmaya devam etmeseydi ve ikincisi de seni ona takdim etmekti.” Alva gözlerimin içine baktı. “Sana yalan söylemek için sebebi olmayacak tek insan benim, bunu yapıyorum çünkü gözlerini açmanı istiyorum.”

Yüzümdeki gülümseme solduğunda vücudum buzdan bir heykel gibi hareket bile etmedi. Yine sert bir rüzgar estiğinde ve saçlarımı savurduğunda “Ama o babasına boyun eğmedi,” dedim boğuk bir sesle. “Onunla dövüştü.”

“Kararını bir şeyler değiştirmiş olmalı,” dedi Alva. “Veya en başından beri böyle bir planı vardı bilinmez ama seni Veymor’a altın tepside takdim etmediği anlamına gelmiyor.”

Ona sormuştun, dedi içimdeki bir ses. Baskın, kendinden emin ve öfkeli bir sesti. Sanki ruhsal bağımdan, soyumdan, bir Valenka’dan yükselen bir sesti. Ona sormuştun, diyordu. Başka bir sır var mı, diye sormuştun fakat o hayır cevabını vermişti.

Şimdi duyduklarım dengede bile durmamı zorlaştırırken arkamdaki duvara tutundum ve gözlerimi Alva’dan ayırmazken “Mutlaka bir planı vardı,” dedim bütün her şeye inanmayı reddederek.

Alva, gözlerimin içine sanki ben bi aptalmışım gibi baktığında hayal kırıklığıyla “Sen bir Valenka’sın,” dedi hatırlatmak istermiş gibi. “Kanın bütün bu yaşananlara nasıl müsaade ediyor, söyle bana!” Alva’nın sesini ilk kez bu denli öfkeli duyduğumda öne doğru bir adım attı ve küçücük kadın, tam karşımda sanki kocaman bir deve dönüştü. “Kanın, soyun, bağın, her şeyin bu topraklar için savaşmışken şimdi ellerinle bir erkeğe Thalron’u veriyor ve sessizce bekliyor musun?” Öfkeden deliye dönmüş gibiydi. “Abim birçok konuda haksızdı ama bir konuda oldukça haklı, Valenka. Bir kez ihanet eden, daima ihanet eder ve o sana ihanet etti, etmeye de devam edecek çünkü senden daha çok istediği tek şey, Thalron’dan başka hiçbir şey değil.”

Nefesim bir kılçık gibi boğazıma batmaya başladığında zihnimde birbirine dolanmış onlarca ip var gibiydi. Kulaklarımla bile duysam beni Veymor’a takdim ettiğini yine de bir planı olduğuna inanırdım ama Alva doğru söylüyordu, her ne olursa olsun bu riski alabilmişti. Sonrasında değişen neydi? Bizim konuştuklarımız mıydı yoksa en başından beri planı bu muydu? Babasının gözlerini bu dövüş için açtığını söylüyordu fakat artık onun aklından geçenleri okuyamıyordum bile çünkü ben yine kapının dışındaydım.

Ve onun benden sakladığı birçok şey daha olduğuna neredeyse emindim.

“Kendine gel,” dedi Alva, gözlerini kısarak. “Boyun eğmek bir Valenka’ya yakışmaz, senin kanın bile buna izin vermez.”

Çenesini havaya kaldırdı ve hemen sonrasında iki muhafızı beni koruması için arkama gönderdikten sonra başını çevirip diğer tarafa doğru baktı, sonrasında ise hiçbir şey söylemeden yürüyüp gitti. Arkasından öylece bakarken donakalmış bir şekilde ne hissetmem gerektiğini düşündüm. Hangi düşündüğüm beni şu an düştüğüm bu durumdan çıkaracaktı, bilmiyordum fakat zihnimde artık durmadan bana aptal olduğumu haykıran bir kadının sesi vardı. O kadının sesi öylesine baskındı ki, diğer bütün sesleri de susturuyordu.

1 Hafta Sonra…

Şarkı: Dawn Of Faith, Eternal Eclipse

Dairemde sırtüstü uzanmış, tavanı izliyordum. Yatağın üzerinde, hemen yanımda Kızıl Kitap vardı fakat onu açmayı bile hak etmediğimi düşündüğüm için elimi bile dokundurmuyordum. Neredeyse tam bir haftadır dairemden dışarıya adımımı bile atmamıştım, zihnimde düşündüğüm her şey beni kıskıvrak yakalıyor, bambaşka bir noktaya itiyordu.

Veyn Arthur, şifahaneydi ve onu iyileştirmeye çalışıyorlardı sadece bir kez onu görmeye gitmiştim. Öylesine kötü bir haldeydi ki, yüzü bile tanınmayacak haldeydi ama ben ona bakarken görebildiğim sadece sırlardı, gizlenmiş olan her şeydi ve bir kez daha benden vazgeçtiyse bununla yüzleşecek olmaktı.

Bugün gözlerini açtığının haberini Liten’den almıştım fakat yine de dairemden dışarıya çıkmamıştım hatta öyle ki bir haftadır doğru düzgün yemek yediğim bile söylenemezdi. Sadece düşünüyordum, durmaksızın düşünüyordum ve onu aklamak için binlerce detay fark etmeye çalışsam da tek bir detay, onun gerçekliğini benim yüzüme vuruyordu.

Thalron için kendi canından bile vazgeçen Veyn Arthur Thalron, benden mi vazgeçmeyecekti?

Bakışlarım yavaşça Kızıl Kitap’a doğru döndüğünde Morna’nın bütün savaşı, bütün hırsı, bütün gerçekleriyle orada beni izlediğini hisseder gibi oldum. Öyle bir bağım vardı ki ona karşı sanki ruhumun bir parçası ona ait gibi hissediyordum. Ellerimi bir açıp bir kapatırken zihnimde sanki durmadan birbirine vuran çanlar vardı ve öylesine sakindim ki, bütün ateşlerin patlayacağı, yangınların çıkacağı ve hatta bambaşka birine dönüşeceğim anı bekliyor gibiydim.

Fakat bunu istemiyordum. Hâlâ istemiyordum.

Kızıl Kitap’a uzandım ve yatakta oturur bir vaziyete geçtikten sonra onu kucağıma doğru çektim; derin birkaç nefes verdikten sonra kaldığım yerden devam etmek yerine rastgele bir sayfasını açıp okumak istedim çünkü onun Arthur’a karşı duyduğu aşk, şu an okumak isteyeceğim bir aşk değildi.

Onların aşkı masumdu; her ne olursa olsun masumdu fakat bizim aramızdaki her ne ise çoktan masumiyetini kaybetmişti, bunu artık anlayabiliyordum.

Son sayfalardan rastgele açtığım sayfada tek bir kelime yazıyordu:

Savaş.

Bu kadarı çok fazlaydı, bir sonraki sayfaya geçtiğimde ise kalbimin bile donakaldığını hissettim.

“Bir zindana atıldığımdan ve onlarca işkenceye maruz kaldığımdan sana bahsetmiştim ama şimdi yaşananlar çok daha kötüydü. Kendisini Veymor olarak nitelendirenler ve Veyna’yı hiçe sayanlar tarafından ellerimden bir iple meydanda asıldım. Arthur’um ise gözlerimin önünde binlerce kırbaç darbesiyle işkenceye uğradı. Kendi dinlerini, kendi inanışlarını bize yansıtmak için yapmadıkları hiçbir şey kalmadı fakat direndim; sonuna kadar direndim.

Ve karnımdaki güzeller güzeli bebeğimi koruyabildim. Onu yine de benim elimden alamadılar; biliyorum almak isteseler alırlardı ama onun doğmasını bekliyorlar bu yüzden ellerimden astıkları o halatlarla belki bebeğim beni terk edip gidecek sandılar ama o beni terk etmedi, sonuna kadar benimle kalmaya devam etti. Sırtıma odunlarla vurdular, karnıma da öyle ve hatta bacaklarıma da. Elleri vücudumda gezindi, iğrenç nefesleri tenime karıştı ama ben yine de bir an bile olsun vazgeçmedim.

Fakat bütün bunların arasında en kötüsü, Arthur’umun şahit olduklarıydı. Onun gözlerinin önünde işkenceler yetmezmiş gibi beni soydular ve sadece iç çamaşırlarımla bıraktılar. Karnıma anlamadığım dilde bazı kelimeler yazdılar, bunun inanışlarından geldiklerini söylediler ve bebeğimi lanetlediler.

Yine de vazgeçmedim.

Şimdi bu satırları yazıyorsam hâlâ yaşamaya devam ettiğim, savaşmaktan bir an bile vazgeçmediğim ve nefesim olan bebeğim için her şeyi yapacağımdandır. Thalron’u elimden almak istiyorlar fakat dinle, onlar gerçek değil, onlar sadece benim kurduğum toprakların üzerinde yaşamak isteyen kanı bozuk insanlardan başka hiç kimse değiller.

Benim inandığım sevgidir, benim inandığım barıştır ve benim inandığım doğruluktur. Eğer bu satırları okuyan kendini Veymor sanan birisi ise istediğiniz hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini çünkü bir Valenka’nın her ne olursa olsun bir kez daha Thalron’a ayak basacağından neredeyse eminim.

Eğer bu satırları okuyan bir Valenka ise hiçbir şey söylememe gerek kalmamıştır çünkü senin kanın, senin soyun ve senin bağın benim çektiğim acıyı asla ama asla yerde bırakmayacaktır.”

Bakışlarımı kitaptan ayırdım ve büyük bir nefes vererek duvara doğru baktım, rastgele açtığım bu sayfada yazanlar gerçek miydi? Nasıl olurdu da şu an yaşadığım bütün hisler, bu satırlardan ibaret olabilirdi?

İlk sayfalardan rastgele açtığımda yeniden satırlara döndüm:

“Thalron’u ilk kurduğum zamanlarda bunun sadece ve sadece savaştan kurtulan insanlar için bir kurtuluş olmasını diledim. Çünkü ben savaştan kurtulmadan önce ailem gözlerimin önünde katledilirken ve düşmanlar tarafından yapılmadık kötülük kalırken başkalarının da bunu yaşayacağını bilerek Thalron’u kurmak istedim.

Yemek ise ortak, nefes ise ortak, mutluluk ise ortak ama mutsuzluk ise de ortak olacak dedim, Thalron’u kurarken. Savaşın etkileriyle insanların kör olduğu bütün güzellikler, erkek egemenliği altında yok olurken ben bir kadın olarak o güzellikleri yeniden yeşertmek istedim.

Ve şimdi buradayım, Thalron gibi bir yerde güneş açtığında insanların yüzünü gülümsetebiliyor, savaşın kalıntılarını onların kalplerinden silebiliyor ve her ne olursa olsun, bir kadın olarak dimdik bir şekilde bütün dünyanın karşısında dikiliyorum.

Ben Morna Valenka’yım, seneler geçse dahi düşmanlarım benden nefretle bahsedecektir çünkü onların itibarını, onların yarattıkları düzeni yerle yeksan edebilmek için nefes almaya devam edeceğim.

Fakat beni anlayan bütün kadınlar, aslında savaşların asıl mağdurlarının bizler olduğunu bilecektir çünkü erkekler savaş meydanlarında ölürken, bizler onların kurduğu dünyalarda yaşamaya mahkûm bırakıldık.

Ve erkekler tarih yazdıklarını sanırken, biz kadınlar o tarihin altında ezilen sessiz satırlar olduk.

Ben o sessiz satırlardaki kadınlar için varım; ben o sessizliğe çığlık olmak için var olacağım ve bu kitapla da var olmaya devam edeceğim.”

Kitabı sertçe kapattığımda ve kalbimin atışıyla titremeye başladığımda kendime olan öfkem, kendime karşı duyduğum hırsım ve biraz da kendime karşı duyduğum nefretim iç içe geçmeye başlamıştı.

Evet, Veyn Arthur, Thalron’u istiyordu ve hak ettiği birçok nokta da vardı ama benim için de aynısı geçerliydi. Benim kanım, bağım, soyum Morna Valenka, bu topraklar için savaşmıştı, kurarken en büyük hayali kadınların egemenliğiydi ve savaşın o kötü izlerini silmekti.

Fakat şimdi ben, burada bir Valenka olarak öylece oturmuş, Morna’yı yok eden Veymor inanışıyla yaşamaya devam ediyordum ve en kötüsü de bunu yapan kişi, benim kalbimin sahibiydi.

Kapımın önündeki çanın çalınmasıyla irkildiğimde ve kaşlarım çatıldığında Kızıl Kitap’ı hızlı bir şekilde yastığımın altına koydum ve sonrasında “Bekliyorum!” diye bağırdım yataktan aşağıya inerken. Kapı ardına kadar açıldığında Liten’i, Tanya’yı ve hatta Korven’i bile görmeyi umuyordum ama hiç görmeyi ummadığım bir yüzle karşılaşınca adımlarım duraksadı.

Ravna. Ravna Valenka dairemin içindeydi.

“Burada ne işin var?” döküldü dudaklarımdan fakat o, duraksamadan kapıyı arkasından kapattı ve dairenin ortasına doğru yürüdü. Saçları omuzlarından dökülüyor, yüzü tedirginlikle bana bakıyordu ama gözlerinde anlamını veremediğim bir endişe ve bir yandan da merhamet vardı. “Burada ne işin var?” dedim bir kez daha.

Ravna, bakışlarını dairemin içinde şöyle bir gezdirdi ve sonrasında “Seninle konuşmam gerekiyor, kızım,” dedi içten bir sesle. Kızım. Ben onun kızıydım ama şu an, bunun bile savaşına giremeyecek kadar kendi içime çekilmiştim.

“Ne hakkında?” diye sordum yutkunarak. “Benim seninle konuşacak neyim olabilir ki?”

“Birçok şey,” dedi Ravna ve sonrasında bana doğru büyük adımlar atıp tam karşıma geçtiğinde çenesini havaya kaldırıp omuzlarını dikleştirdi. “Çünkü kızım Liora Valenka’nın artık daha fazla yok olup gitmesine tahammül edemiyorum.”

Yok olup gitmek. Ona kızamazdım, tam olarak yaşadığım buydu. Thalron beni içine bir bataklık gibi çekerken hiçbir şekilde savaş vermiyor, sessizce önüme sunulan kaderime razı geliyordum.

Önüme sunulan kaderle yaşamam gereken kadar ise bambaşkaydı, bunu çok iyi biliyordum.

“Bütün bunları neden yaptığını çok iyi biliyorum,” dedi Ravna benim konuşmama izin vermeyerek. “Hepsini Veyn Thalron için yapıyorsun, hepsini kalbin için yapıyorsun ama o, senden sakladığı sırlarla aslında seni yok hükmünde tutmak istiyor.”

Sertçe nefesimi verip “Bahsettiğin bütün sırları kendi aramızda çözdük,” dedim ağzımın içinde. “Bunun için fazlasıyla geç kaldın ve…”

Bir anda Ravna, pelerininin cebinden bir kağıt parçası çıkardı ve bana doğru uzattı. “Bu kağıt parçası, Kızıl Kitap’tan koparılmış bir sayfa ve Veyn Thalron bunu annesine saklaması için vermiş olacak ki, Nessa bu kağıda gözü gibi bakıyor fakat ben, daha fazla bunun olmasına izin vermeyeceğim.” Derin bir nefes verdi ve kağıdı biraz daha bana doğru uzattı. “Senin adın bile aslında bir gerçek, Liora Valenka. Sen aslında Thalron’un sadece sahibi değilsin, her şeyisin ve Veyn Thalron bunu bile bile senden saklıyor.”

İşte bu gerçek bir tokattı, işte bu gerçek bir sırdı, işte bu uyanışımın ilk darbesiydi. Kızıl Kitap’ın son sayfası yoktu, yırtılmıştı ve Veyn bunu bile bile annesine vermişti. Başka bir saklayıp saklamadığını sorduğumda ise bir sır olmadığını söylemişti ama şimdi Ravna’nın elinde, bana uzatılmış o kağıt parçasında benden sakladığı başka bir sır daha vardı.

Bana yalan söylemişti ve bu kez güvenimi tamamen kaybetmişti çünkü o da bana güvenmediği için bu kağıt parçasını bana vermek istememişti.

Sözüme inansaydı, bu sırrı da bana söyleyebilirdi ama o bunu tercih etmemişti.

Kaskatı kesildiğimde gözlerim bu kez öfkeden ve hatta içimde tarifi olmayan büyük bir nefretten dolayı doldu, ellerim yumruk halini aldığında o içimde durmadan konuşup duran kadın artık bağırmıyordu çünkü bağıran sadece bendim.

Bu son damlaydı, bu benimle oynadığı son oyundu.

Kağıdı Ravna’nın elinden aldığımda gözlerimi ondan ayırmadım ama o, benim geçirdiğim o değişimi yakından gören ilk kişiydi.

Derin birkaç nefes aldım, gözlerim boşlukta oyalandı ve sonrasında bakışlarımı kağıda doğru çevirdiğimde o satırları okudum:

“Benim güzeller güzeli kızım Liora Valenka’m,

Seni benim elimden aldılar ve canice öldürdüler. Gözlerini dünyaya açmanla geri kapatman aynı anda oldu fakat her şey üzerine yemin ederim ki, sen bu dünyaya yeniden gelecek ve gözlerini açacaksın çünkü biliyorsun, Kuzey inanışlarında bir ruh eğer intikam yeminleri ederse yeniden dünyaya gelir ve intikamını almadan asla ölmez.

Senin adını Liora koymak istiyordum, anlamı Işık Veren çünkü sen dünyaya ışıklar getireceksin. Bir gün yeniden bu dünyaya geldiğinde bir his, bir rüya ve belki de bir irade bu ismi sana verecek.

İşte o gün, kaderini asla değiştiremeyeceğini ve her ne olursa olsun benim kızım olduğunu bileceksin.

Güzeller güzeli canım kızım Liora’m,

Eğer bir gün beni tanırsan ve bu düşündüklerim bir hayalden ibaret olmazsa adımı, adını ve Valenka’yı yaşatmak için her şeyi yapabileceğine sonuna kadar inanıyorum.

Benim ettiğim bütün intikam yeminleri, senin kalbinin üzerinde atsın.

Ben ölüyorum ama sen yaşayacaksın.

Senden çalınan kaderin ve benim kaderimi yaşatmak için!

Ve şunu unutma, Liora. Bir gün önüne iki şey koyacaklar. Kalbin ve kaderin. Sana kalbini seçmeni söyleyecekler. Sana kaderini seçmeni söyleyecekler ama hiçbiri doğru cevap olmayacak.

Çünkü bir Valenka ne kalbinden vazgeçer ne de kaderinden. Bir Valenka, ikisini de diz çöktürür.

Ve dünya buna mecbur kalır.”

Bu sır artık siyasi bir sır değildi. Bir kimlik sırrıydı, bir kader sırrıydı, bir varoluş sırrıydı.

Ve Veyn yani kurucunun oğlu gözlerimin içine baka baka benden öyle bi sır saklamıştı ki, bu kabul edilebilir değildi. Ona kendi içimde Veyn Arthur diyerek onun varlığını kabul etmek istemiştim ama şimdi o artık sadece Veyn’di.

Ve belki de benim için artık hiç kimseydi.

5 Gün Sonra…

Şarkı: Nessa Barrett, Do You Really Want To Hurt Me?

Aynanın karşısında durmuş saçlarımı tararken yüzümde bir gülümseme vardı ve bu gülümseme öylesine içtendi ki, uzun zamandır aynaya baktığımda kendimi bu kadar içten bakarken görmediğimi fark ettim.

Ateş kızılı saçlarım öylesine uzamıştı ki, önüme aldığımda neredeyse kasıklarıma kadar geliyordu ama bu uzunluk hoşuma gitmeye başlamıştı. Üzerime giydiğim Köksüz pelerinimin yakalarını düzeltirken çenemi havaya doğru kaldırdım ve gülümsemeye devam ettim. Gözlerim parlıyordu, dudaklarımda renk vardı ve yanaklarım kızarmıştı. Dün gece öylesine rahat bir uyku çekmiştim ki, uzun zamandır bu kadar rahat bir uyku çektiğimi bile bilmiyordum.

Aynaya sırtımı döndüm ve dairemin kapısına doğru yürürken adımlarım kendinden oldukça emindi, bakışlarım da öyle.

Çünkü bugün, Veyn Thalron en sonunda kendi dairesine dönebilmişti ve bunun için onun yatak odasına gidiyordum. İyileşmişti, yüzündeki ve vücudundaki yaralar tamamen geçmese bile izleri dışında kalıcı bir hasarı olmayacaktı.

Bu güzel bir haberdi.

Dairemden dışarıya çıktığımda kapının önünde beni gördüğü an gülümseyen Liten’le göz göze geldim ve ben de gülümsedim. “Hey,” dedim omzuna hafifçe dokunarak. “Bugün keyifli bir gün değil mi? Veyn geri döndü.”

Liten de tebessüm ettiğinde “Harika bir haber Veyn’in Liora’sı,” dedi. “Odasında seni bekliyor.”

“Elbette,” dedim gülümseyerek ve ona sırtımı dönüp merdivenlere doğru yürümeye başladım. Her adım atışımda sanki ayağımın altındaki zemin kayıp gidiyor gibi olsa da yüzümdeki gülümseme bir an bile olsun silinmiyordu çünkü günler sonra onun sesini duyacak, yüzünü görecek ve onunla konuşabilecektim.

Bundan daha güzel bir his olamazdı.

Merdivenin son basamağına geldiğimde yatak odasının kapısının önünde bekleyen muhafızları gördüm, onlar bana aşağılayan bakışlarını gönderirken aynı gülümsemeyle onlara “Liora Valenka geldi,” dedim üzerine basa basa. “Yüce Veymor’a lütfen haber verin.”

Muhafızlardan bir tanesi çanı çaldı ve yatak odasının içinden Veyn’in emir veren sesi yükseldiğinde muhafız içeriye girip tek bir cümle kurdu: “Liora Valenka geldi.”

Veyn’in gülümsediğini sesinden hissettim. “Bekliyorum.”

Muhafız bakışlarını bana çevirdi ve sonrasında yolumu açtığında başımla selam verip gülümseyerek yatak odasından içeriye girdim.

Yatak odası yine ışıklar içindeydi, bütün kandiller yanıyordu ve yatağın çarşafı bozulmuştu fakat bakışlarımı yataktan ayırıp karşıma doğru çevirdiğimde Veyn’i odasındaki masanın önünde, kalçasını yaslamış bir şekilde beni beklerken gördüm. Üzerinde siyah gömleği vardı, altında keten siyah pantolonu. Saçları uykudan yeni uyanmış gibi dağınıktı, gözleri parlıyordu ve yüzünde onlarca iz olsa da hâlâ güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.

Bir an bile düşünmedim, şüpheye bile düşmedim ve koşar adımlarla ona ilerleyip kollarımı beline doladığımda başımı göğüs kafesine yaslayıp gözlerimi kapattım. Kokusunu içime çekerken gözleri gibi yeşil ormanların içinde olduğumu hissettim, bir anlık donakalmıştı ama umurumda da değildi. Daha sıkı bir şekilde doladım kollarıma ona ve kapattığım gözlerimin arasından gülümsedim.

Birkaç saniye sonra o da bana kollarını sıkıca doladığında ve dudaklarının hissini saçlarımın tepesinde hissettiğimde vücudum onunla neredeyse bir bütün oldu. Ne kadar süre ona sarıldım, ne kadar süre o buna izin verdi bilmiyordum ama en sonunda hafifçe geriye çekilip çenemi göğüs kafesine yasladım ve gözlerinin içine bakarken “Yaşıyorsun,” diye fısıldadım derinden gelen bir sesle. “Neyse ki yaşıyorsun, bu benim için bir hediye gibi.”

Öyle içten bir şekilde gülümsedi ki bana çenemi tutup havaya kaldırırken yeşil gözlerini bir an bile olsun benim gözlerimden ayırmadı. “Gözlerimi açtığım ilk an kimin adını söylediğimi sana söylediler mi güzeller güzeli Liora’m?” diye sordu. “Senin adını fısıldamışım.”

Güzeller güzeli Liora’m.

Bunu bilmediğim için bir anlık duraksadım ve kaşlarım havalandığında “Bilmiyordum,” dedim tekleyerek. “Sahiden mi?”

“Evet,” dedi. “Bunu bana Rad9 söyledi, bir tek senin adını fısıldamışım: Liora Liora Liora.”

“Liora Liora Liora,” dedim tekrar ederek. “Ama ikimizin ortak olduğu başka bir nokta daha. Çünkü günlerdir ben de sadece seni rüyamda görüyor, uyandığımda sadece senin adını söylüyorum.”

“Benim adımı mı?” diye sordu Veyn, kaşlarını kaldırarak. “Hangi adımdan söz ediyorsun?” Bunu sorarken gülmüştü ama gerçekten de merak ettiğinin farkındaydım.

“Belki bunun cevabını birazdan alırsın,” diye fısıldadım içten gelen bir sesle. “Şimdi tek istediğim ne biliyor musun?” Parmaklarımın ucunda yükseldim ve ellerimi omuzlarına yerleştirerek “Seni hissetmek,” diye fısıldadım. “Sana dokunmak ve sadece gözlerinin içine bakmak.”

Veyn, yutkunduğunda cümlelerimin onun üzerindeki etkisi çok daha net bir şekilde gördüm. Birkaç keskin nefes verdi ve sonrasında tek eliyle belimden tutup beni kaldırdığında yaslandığı yerden ayrılıp yatağa doğru ilerledi; gözlerini bir an bile olsun benden ayırmazken yatağının kenarına oturdu ve sonrasında beni kucağına yan bir şekilde oturtup önüme gelen saçımı kulağımın arkasına doğru itekledi. “Seni kaybetseydim, kazandığım hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı,” diye fısıldadı gözlerimin içine bakarken. “Çünkü burada, bu anın içinde hapsolacak kadar sana hayranım.”

Bir bacağımı diğer tarafa doğru attığımda kucağına ata biner gibi oturdum ve göğüs kafesimi göğüs kafesine yaslarken “Ben de seni kaybetmemek için öylesine büyük bir çaba verdim ki, neredeyse kendimi bile kaybedecektim,” diye mırıldandım. “Fakat buradayız, sen ve ben; kaybettiğimiz ise hiçbir şey yok.”

Veyn, dudaklarını ıslattı ve gözleri dudaklarıma doğru kaydığında konuşacak birçok şeyimiz olduğunu o da, ben de biliyorduk ama ona öyle tutkuyla bağlıydım ve öyle bir tutkuyla istiyordum ki ikimiz de bunun önüne bile geçemiyorduk.

Yutkundu ihtiyaçla ve sonrasında büyük bir açlıkla dudaklarını dudaklarıma doğru yaklaştırdığında işaret parmağımı dudağının üzerine yerleştirip “Sana bir şey sormak istiyorum,” diye fısıldadım.

“Sor,” dedi hiç düşünmeden.

“Neden yatak odanın içi bu kadar aydınlık?”

Veyn, bir kez daha yutkundu ama bu kez tutkudan dolayı değildi. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra “Karanlığı sevmiyorum,” dedi sadece.

“Fakat ben buradayım,” dedim içten gelen bir sesle. “Ve karanlığı senin aksine fazlasıyla seviyorum.”

Veyn’in kaşları çatıldığında bakışlarını kandillere doğru çevirdi. “Onları söndürmemi mi istiyorsun?” diye sordu.

“Evet,” dedim hiç düşünmeden. “Hem de hepsini.”

“Neden?”

“Çünkü sana karanlıkta dokunmak istiyorum,” dedim içinde birçok anlam taşıdığına emin olduğum o cümleyi dile getirirken. “Çünkü bir kez olsun seninle karanlıkta uyumak istiyorum. Çünkü bir kez olsun, senin de bana tamamen güvendiğini hissetmek istiyorum.”

“Ben sana güveniyorum, Liora,” dedi hızlı bir şekilde.

“Benimle karanlıkta kalacak kadar değil,” dediğimde bir kez daha bakışlarını kandillere doğru çevirdi. “Sadece tek bir gece yap bunu, benim için. Kalbim için. Bizim için.”

Veyn çok kısa bir an düşündü ama yeniden gözlerini gözlerime çevirdiğinde başını ağır ağır aşağı yukarı sallayarak “Muhafızlar!” diye bağırdı ve sonrasında beni kucağından indirdi. Kapı açıldığında iki muhafız kapının önünde belirdi. “Bu dairenin içindeki bütün kandilleri, şamdanları ve mumları söndürün.”

Muhafızlar ikiletmeden başlarını salladıklarında ve odanın içine girdiklerinde tek tek bütün ateşleri söndürmeye başladılar, onlar hareket ederlerken ben bakışlarımı bir an bile olsun Veyn’den ayırmıyordum, her parçasını, her zerresini, her bakışını ezberlemek istermiş gibi.

Muhafızlar en sonunda son kandili de söndürdüklerinde dairenin içi resmen karanlığa büründü ve içeriye sızan tek ışık, pencereden vuran soluk mavi ışıktı. O da öylesine azdı ki, Veyn’le birbirimizi görebilmek için yakınlaşmamız gerekiyordu.

Muhafızlar daireden çıktıklarında Veyn, elini öne doğru uzattı ve bunu korkudan dolayı yaptığını öyle net bir şekilde anladım ki, elini uzanıp tutarken “Buradayım,” dedim sakince. “Karanlığa alışacaksın, bana güven.”

Kolumdan tutup beni kendine doğru çekti ve bir kez daha yatağa oturup beni kucağına çektiğinde bu kez kolları belime öylesine sıkı dolanıyordu ki, sanki tutunmak istermiş gibiydi. “Babam, ben küçükken cezalandırmak için karanlık odada saatlerce tutardı,” dedi ağzının içinde. “Ve Radholl da öylesine karanlıktı ki, artık buna tahammül edemiyorum.”

“Ve korkuyorsun,” dedim kendimi tutamayarak.

Veyn ilk önce sessiz kaldı ama sonrasında “Korkuyorum,” dediğinde bu aslında onun için çok büyük bir itiraftı. “Karanlık beni korkutuyor.”

Bacaklarımı beline sıkıca dolayıp üzerimdeki pelerinimden kurtuldum ve sadece bir kazak ve altımda siyah taytımla kaldığımda ellerimi yüzüne yerleştirip “Karanlık bazen fazlasıyla korkutucu olabiliyor,” dedim parmaklarımı oynatarak. “Fakat onu sevmeye başladığında aslında onun da seninle arkadaş olduğunu fark ediyorsun.”

“Sen varsan karanlığı hissetmiyorum,” dedi gülümseyerek ve sonra dudaklarının yavaşça dudaklarıma doğru yaklaştığını fark ettim. “Işık Veren,” dedi dudakları dudaklarımın üzerindeyken. “Sen varsan karanlık da benim için yok.”

Sonrasında dudakları dudaklarımın üzerine kapandığında ve derin bir nefes verdiğinde kollarıyla vücuduyla vücudumu tek bir beden haline getirdi. Benim de ellerim ensesine ve oradan saçlarına kaydığında dudaklarının hissiyle bacaklarımı biraz daha ona doladım. İlk önce dilinin yavaşça dudaklarımın üzerinde dolaştığını hissettim ve sonrasında dişleri çıldırtacak kadar büyük bir sakinlikle yavaşça alt dudağımı kavradı, çekiştirdikten sonra aynı noktayı öptü. O sırada belimdeki elleri kazağımın içine doğru ilerlerken benim de ellerim onun saçlarını kavradı, sertçe çektim.

Bu hoşuna gittiğinde gülümsedi dudaklarıma doğru ve sonrasında öyle sert bir hareketle beni yatağa sırtüstü yatırdı ki, ben daha ne olduğunu bile anlayamadan o benim üzerimdeydi. Saçlarını kavrayan ellerimi başımın tepesinde topladığında ve ağırlığını üzerime doğru verdiğinde karanlığa rağmen yakınımda parlayan o yeşil gözlerini görebildim.

Birkaç keskin nefes verdi fakat daha fazla dayanamayarak bu kez onun dudaklarına sertçe ben yapıştığımda ve dişlerimi dudaklarına geçirip çekiştirdiğimde hazdan dolayı boğazından bir inleme döküldü, benim ise ağzıma kanın tadı gelmişti. Onun dudaklarını kanatmıştım ama bu onun hoşuna öylesine bir gitmişti ki, bileğimi kavrayan elleri sıkılaştı ve diğer eliyle, kalçamı kavrayıp erkekliğine sertçe yasladı.

O bir barbardı, o her şeyden önce bir haindi ve o ne olursa olsun beni sırtımdan bıçaklamıştı ama yine de onu delirmiş gibi arzuluyor, her zerremle onu içimde istiyordum.

Vücudunun sıcaklığını vücudumda hissettiğimde ve sertliği kadınlığımı zorladığında dudakları dudaklarımdan ayrılıp boynuma doğru ilerledi ve ilk önce dudaklarını boynumda gezdirdi ardından nefesini vererek kulağımın arkasına doğru ilerlediğini fark ettim. Sanki haz aldığım bütün hücrelerimi biliyormuşçasına kalçamdaki elini kadınlığıma doğru götürdüğünde ve işaret parmağıyla orta parmağını tam tepe noktama yavaşça bastırdığında küçük bir inlemeyle beraber “Delireceğim,” diye fısıldadım.

Fakat durmadı, dudakları bu kez kulağımın oradan ayrılıp boynuma doğru geçtiğinde dişlerinin hissi öylesine güzeldi, boynumu koparsa ağzımı bile açamayacağımı hissediyordum. Ellerimi onun elinden kurtarmak için hamle yaptığımda duraksadı ve dudakları çenemi okşarken “Bugün sadece kendini bana bırak, Işık Veren,” dedi oldukça çekici bir ses tonuyla. “Çünkü sana bütün bu karanlığa rağmen aydınlığı göstereceğim.”

Bakışlarım yavaşça yeşil gözlerine döndü; onun tutkusu, onun şehveti, aramızdaki o çekim… Bunlar tekrarı olmayacak ve bir daha da karşıma çıkmayacak hislerdi. Kalbim göğüs kafesimi deliyor, kasıklarım sızlıyordu ve büyük bir ihtiyaçla sadece onu öpmek istiyordum.

“Kendimi sana bırakmak,” diye fısıldadım hem büyük bir hazla hem de büyük bir imayla. “Bu doğru olmaz.”

“Bu hayattaki en doğru şey ne biliyor musun? Senin benim kollarımda olman, sadece benim kollarımda olman.”

Bir kez daha dudaklarını dudaklarıma yasladığında bu kez öpüşü çok daha sertti ve hatta öyle baskındı ki, nefesimi kesiyordu. Boşta kalan eli kadınlığımın tepesini yavaşça okşamaya başladığında sarsılarak bir kez daha inledim ama o buna aldırış etmeyerek diliyle dudaklarımı araladı.

Fakat tam o esnada, kapının önünde bir hareketlenme yaşandığında ve çan çalındığında Veyn duraksayıp bakışlarını kapıya doğru çevirdi, karanlığa rağmen görebiliyordum, kaşları çatılmıştı.

Aldırış etmeyerek yeniden bana doğru döndüğünde çan bir kez daha çaldı, hem ısrarcı hem de bir o kadar sakindi.

Veyn ağzının içinde küçük bir küfür yuvarladıktan sonra üzerimden kalktı ve ben de hızlı bir şekilde doğrulup yataktan aşağıya indim. Karanlıkla bir anlık duraksadı fakat yine de “Bekliyorum!” dediğinde kapının açılması aynı anda oldu.

Sonrasında ise asıl olan hikaye yazıldı; kaderin yazıldığı, kaderin gerçekten karanlığa boyandığı ve en çok da kurucunun oğlu için asıl çanlar çalmaya başladı.

İçeriye muhafız ordusu girmeye başladığında açık kapıdan dışardaki kandillerin ışığı vurmaya başladı ve neredeyse on muhafızın arkasındaki Olaf’ı gördük; Veyn de benimle aynı anda gördüğünde bu kez ettiği küfür çok daha yüksek bir şekilde dudaklarından çıktı.

Olaf, çenesini havaya kaldırdı, ellerini birbirine çarptı ve sonrasında “Gitme vakti!” diye seslendi neşeyle.

Tam o esnada Veyn, beni korumak isteyerek önüme geçti ve bir eliyle beni arkasına alarak kapıdaki muhafızlarına doğru baktı fakat o muhafızların da Olaf’ın arkasına doğru geçtiğini gördüğünde her şeyin sonuna geldiğini anladı. “Liora’yı asla benden alamayacaksın,” dedi Veyn keskin bir sesle, beni kastederek.

Olaf’ın şen kahkahası dairenin içini doldurdu ve öyle bir güldü ki, bu kahkahası Veyn’in çok daha fazla öfkelenmesine sebep oldu. Sonrasında ise “Gitme vakti,” dedi bir kez daha. “Gitme vakti hiç kimse, Thalash’a sürgüne geliyorsun ve Thalron’u asıl sahibine bırakıyorsun, Liora Valenka’ya.”

Veyn’in arkasından yavaşça çekildim ve adımlarım Olaf’ın olduğu tarafa doğru ilerlediğinde bu kez onun yüzünü oldukça net bir şekilde gördüm. Bütün kandiller bir tek onun yüzüne vuruyordu ve hem dehşeti, hem tedirginliği seçebiliyordum. Bakışları Olaf’ın üzerinden bana doğru döndüğünde adımlarımın en sonunda Olaf’ın yanında yer aldığını gördü, ellerimi tıpkı onun gibi arkamda birleştirdiğimde ve çenemi havaya kaldırdığımda “Gitme vakti,” dedim kendimden emin bir sesle. “Artık Thalron’da nefes almayacaksın.”

Ve gözlerinde gördüm, dehşeti, tedirginliği ve sonrasında da hayal kırıklığı. Öylesine büyük bir hayal kırıklığıydı ki, benim hayal kırıklığımla bile yarışırdı.

Bu cümlelerimin ardından muhafızlar direkt onun üzerine doğru atıldığında çırpınmak isteyerek onlardan kurtulmak istedi fakat tıpkı bir canavarmış gibi onu kollarından tutup dizlerinin üzerine çöktürdüklerinde ve elleriyle boynunu tutup başını havaya kaldırdıklarında bütün çırpınışlarına rağmen onların elinden kurtulamıyordu. Gözlerini ise bir an bile olsun benden ayırmıyordu. Zorlukla verdiği nefeslerle beraber “Bunu yapmış olamazsın,” dedi kurtulmaya çalışarak ama kurtulması imkansızdı çünkü artık onun muhafızları burada değildi ve bütün muhafızlar sadece ve sadece bana itaat gösteriyordu. “Bunu sen yapmış olamazsın, babam yaptırdı değil mi?”

İnanmıyordu, ona öyle bir güven vermişti ki benim ona bunu yapabileceğime imkan bile vermiyordu.

“Bir kez ihanet eden,” dedim babasının söylediğini tekrar ederek. “Daima ihanet eder. Ve sen bana ihanet ettin.”

“Sen bana ihanet ettin!” diye haykırdığında bir kez daha kurtulmak için çırpındı ama muhafızlar onun omuzlarından bastırdıklarında ve sonrasında yere yüzüstü yatırıp başına bir muhafız ayağıyla bastığında çaresizlik kelimesinin tam anlamıyla karşılığıydı. Veyn Arthur Thalron artık hiç kimse olamayacak kadar bile mahvolmuştu.

“Sen bana ihanet ettin!” diye haykırdı bir kez daha. Muhafızlar ona baskı yaparken zorlukla konuşarak “Benim Thalash’ta yaşayamayacağımı biliyorsun!” dedi gür bir sesle. “Benim Thalron dışında başka hiçbir yerde yaşayamayacağımı biliyorsun Liora! Ben orada ölürüm!”

Çenemi biraz daha havaya kaldırdım, yanımdaki Olaf’ın derin nefeslerinden ve onun haykırışlarından başka hiçbir ses yoktu. “Ve sana söylemiştim,” dedim söylediklerini duymazdan gelerek. “Benden tek bir şey daha saklamaman gerektiğini söylemiştim, halbuki sonuna kadar kalbim için savaştım ama sen bunu hiçbir zaman hak etmedin.”

“Liora!” diye haykırdı başına muhafız ayağıyla baskı yaparken. “Buna bir son ver, ben Thalron dışında başka hiçbir yer bilmiyorum, bana yardım et, bunu sen yapmış olamazsın.” Gözlerini yavaşça kaldırdı ve ayaklarımın ucunda bana doğru baktı. “Liora,” dedi bu kez zorlukla konuşarak. “Bu sen değilsin, bu benim Liora’m değil.”

“Hayır, ben aslında bu kadınım,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Sadece karanlık yolu seçtim ve sen de şu an o karanlığa tamamen alışacaksın; hem de her anlamda.”

Yeşil gözleri zorlukla bana doğru bakarken o hayal kırıklığının hem haz vermesi hem de canımı fazlasıyla yakması normal değildi. Hem ona bakarken içimin bir mum gibi eridiğini hissediyordum ama hem de o mumun ucundaki ateş gibi alev alev yanıyordum.

“Buna pişman olacaksın,” dedi fakat sesi titriyordu; hayal kırıklığı öylesine büyüktü ki, bu sesini titretiyordu. Tıpkı benim odanın köşesinde titrediğim gibi.

“Pişman olduğum tek bir şey var,” dedim yukarıdan ona bakarken. “Keşke seni kurtarmasaydım.”

Veyn, acıyla nefesini verdiğinde “Hayır, doğrusu ne biliyor musun?” diye mırıldandı. “Keşke bizi kurtarmasaydım.”

“Neden?”

Gözlerimin tam içine baktı, bütün kalbiyle, bütün ruhuyla ve hatta bütün nefretiyle bunu hissettim. “Çünkü artık seni benden, beni de senden kurtarabilecek kimse kalmayacak.”

Yutkunduğumda yüzüne bakmaya devam ettim. “Senden korkacağımı mı sanıyorsun?” diye sordum ve alayla gülümseyip muhafızlara baktım. “Onu götürün.”

Muhafızlar, tek bir emrimle onu yerden kaldırdıklarında ve kollarına girdiklerinde bu kez çırpınış yoktu, bu kez gideceği yolu kabullenmiş görünüyordu. Muhafızlar onu yürütmeye başladığında hemen yanımdan geçerken durdu ve gözlerimin tam içine baktığında yeşil gözlerinin dolduğunu gördüm. Belki öfkeden, belki hayal kırıklığından belki de acıdan bilmiyordum ama bana öyle bir baktı ki, bu bana son bakışı değil de son gözlerimin içine gerçekten bakışı gibiydi.

“Benden korkma, Valenka,” dedi yeşil gözleriyle beni izlerken. “Durmaksızın dualar et, benim Thalash’ta ölmem için dualar et. Çünkü eğer yaşarsam…” Öne doğru eğildi muhafızlar ne kadar tutarsa tutsun, bana doğru yaklaştı. “Eğer nefes almaya devam edersem seni nerede olursan ol bulacağım ve işte o zaman karanlığı göreceksin çünkü bugün ben de karanlığa alıştım, bir daha asla aydınlığı istemeyeceğim.”

Olaf, bir kez daha gülmeye başladığında “Merak etme, hiç kimse,” dedi aşağılayarak. “Ölmek için yalvaracağın günler olacak fakat yine de ölemeyeceksin.”

Bakışları benim üzerimde biraz daha oyalandı ve tam o anda, hiddetle, hırsla ve belki de büyük bir acıyla gözünden bir damla yaş süzüldüğünde “Beni öldürmeliydin,” dedi yutkunarak. “Çünkü buna seni pişman edeceğim.”

“Götürün!” diye haykırdım bütün gücümle ve bakışlarımı direkt olarak onun yüzünden ayırdım.

Muhafızlar onu yanımdan adeta sürükleyerek götürdüklerinde bakışlarım tam karşımda dimdik durmaya devam ettim fakat nefes almakta bile zorlanıyordum; yıkılmayacaktım, bükülmeyecektim, dimdik duracaktım.

Fakat kalbimin acısıyla ne zaman baş edebilecektim bilmiyordum.

3 Gün Önce…

Zindanlar öylesine karanlıktı ki, her adım atışımda duvardan destek almaya çalışıyordum. Hemen arkamda Alva’nın muhafızları beni Olaf’a götürmek için oradalardı ama onların da karanlıktan dolayı yürümekte zorlandığını anlayabiliyordum.

Neyse ki bir köşeyi döndüğümüzde ve havalandırma pencerelerinden vuran ışıkla biraz daha önümüzü gördüğümüzde hemen ileride, tam karşımda tek başına zindanında oturan Olaf’ı gördüm. Adım sesleriyle bakışlarını diğer tarafa doğru çevirdiğinde ilk önce o koca muhafızları gördü ardından beni. Hızlıca oturduğu yerden kalktığında ve ellerini demir parmaklıklarla yasladığında “Liora Valenka!” dedi heyecanla. “Beni kurtarmaya geleceğini biliyordum!”

Adımlarım yavaşladı ama tam karşısına gidene kadar da asla durmadı. En sonunda aramızda sadece bir demir parmaklık kaldığında gözlerimi gözlerine dikip dikkatli bir şekilde ona bakarken “Senden tek bir isteğim olacak ve kabul edersen seni buradan çıkaracağım,” dedim tek nefeste.

Olaf, hazır bir şekilde “Nedir?” diye sordu.

“Veyn’i,” dedim boğazımı temizleyerek. “Kendinle beraber Thalash’a sürgüne götüreceksin ve Thalron’dan uzaklaştıracaksın.”

Olaf, duyduklarına inanamıyormuş gibi bana baktığında “Ne?” diye mırıldandı. “Bunu nasıl yapacağım?”

“Ben sana yardımcı olacağım,” dedim başımı sallayarak. “Ama tek bir isteğim var.” Yutkundum ve ellerimi demir parmaklıklarla yerleştirdim. “Ölmesine asla izin vermeyeceksin, orada ateşe bile maruz kalabilir ama ölmeyecek çünkü bunu asla kaldıramam.”

Olaf neler olduğunu asla anlayamıyordu, bunu görebiliyordum bakışlarından ama başını ağır ağır onaylarcasına aşağı yukarı salladığında “Bunu nasıl başaracağız?” diye sordu bir kez daha.

“Ben yapacağım,” dedim tek nefeste. “Çünkü artık Thalron’un sahibi sadece benim.”

6 Ay Sonra…

THALASH

Sıcaktı. Hiç olmadığı kadar sıcaktı. Veyn Arthur Thalron’un alışmadığı kadar sıcaktı. O sadece Thalron’da büyümüştü, o sınırların dışına bile çıkmamıştı ama şimdi Thalash’a sürgüne gönderilmiş, bir taşın üzerine oturmuş, diğerlerinin ona olan bakışlarını izliyordu.

Bir eliyle kolundaki kabuk bağlayan yanık izini koparırken en son ne zaman yemek yediğini ve en son ne zaman uyuyabildiğini bile hatırlamıyordu. Burada yaşam yoktu, burada su yoktu, burada hayat yoktu; sadece ateş vardı ve taştan bir yatağı. Thalash ailesinden herkes ondan nefret ediyordu, bazı geceler başına üşüşüyorlar, ellerini kollarını tutarak onu yakıyorlar ve hatta türlü işkencelere maruz bırakıyorlardı.

Ama onu asla öldürmüyorlardı.

Veyn Arthur Thalron ölmeyi dilediği zamanlarda bile onu öldürmüyorlardı.

Bugün de ölmeyi dilediği günlerden birisiydi çünkü güneş tam tepesinde onu cayır cayır yakıyordu, diğerleri gölgede oturmuş onu izlerken o bir taşın üzerinde vücudundaki yanıklarla güneşe maruz kalıyordu. Olaf’ı uzun zamandır görmemişti, nerede olduğunu az çok tahmin edebiliyordu ama bunu düşünmek bile onu çılgına döndürebiliyordu.

Elini yavaşça taşın altına doğru koydu ve ortaya küçük camdan bir şişe çıkardığında avcunun içinde o camdan şişeyi sıktı. Taşa onun adını yazabilse yazardı ama adını bile dile getirmek istemiyordu; taşa yaşadıklarını yazabilse yazardı ama yaşadıklarını düşünmek bile istemiyordu. Aylardır üzerinde yattığı ve çoğu yeri kanlarla dolu taşın altında kalmak istese kalamazdı çünkü ölmesine asla izin vermiyorlardı.

Şişeyi elinde çevirdi ve içindeki kağıdı salladı. Bu şişeyi Olaf, Thalron’dan ayrılırken gemiye bindiklerinde vermişti, son bir not diyerek. Ondandı ve o notta yazan her cümleyi ezberlediği halde tekrardan şişeden o notu çıkardı ve bir kez daha okudu; aklına biraz daha kazımak için.

“Ben Veyna’yım, Thalron’un asıl sahibiyim. Sen ise Thalron’da yaşayan herkes için sadece Veyn’sin; kendini kurucu sanan adamın oğlundan başka hiçbir şey değilsin.

Bana soracak olursan eğer… benim için de artık sadece hiç kimsesin.”

-VEYNA LİORA VALENKA

Gülümsedi, yeşil gözleri onu izleyen Thalash’taki insanlara doğru döndü ve karanlık gecelerde aslında nasıl da uyuyamadığını hatırladı, en güneşli günlerde nasıl yandığını. Bütün bunları yaşayan bir hiç kimseydi evet ama yeniden onun karşısına çıkarsa eğer, bir hiç kimse olmadığını o da görecekti.

Elindeki kağıdı yeniden rulo haline getirip şişenin içine koydu ve sonrasında koluna yeniden dönüp o kabuk bağlamış yarayı kopardı; kan akmaya başladığında bu daha geniş bir şekilde gülümsemesine sebep oldu.

Acıyı seviyordu çünkü eğer ölemiyorsa hissettiği tek duygunun acı olmasını istiyordu; bu onu ayakta tutabilen tek şeydi.

20 NİSAN 2084
1 Sene Sonrası…

Şarkı: Ari Abdul, Taste

Bugün doğum günümdü.

Ellerim geminin tahta kenarlarını tutarken hemen yanımda benimle beraber okyanusu izleyen Tanya’ya dönüp baktım. Ben ona baktığımda o da bana baktı ve öylesine içten bir şekilde gülümsedi ki, sanki zihnimden geçeni okumuş gibi “Bugün doğum günün,” dedi başını sallayarak. “Geçen sene doğum gününü kutlamamızı istemedin ama bu sene kutlamalıyız.”

Geçen sene…

Aslında her şeyin başladığı ve bir yandan da son bulduğu o gündü.

Bakışlarım üzerimdeki bordo elbiseye doğru döndüğünde ayak bileklerime kadar geliyordu, belimde kalın bir kemer vardı ve düğmeler göğüs kafesime kadar iniyordu. Alt kısım çok fazla kabarık olmasa da üst kısım tamamen üzerime oturuyordu. Saçlarımın yarısını toplamıştım ve başımda bir taç vardı. Hayır, bu Veyna olduğum için bir taç değildi sadece Tanya’nın gemide yapraklardan yaptığı bir taçtı.

“Bu sene de kutlamak istemiyorum,” dedim omzumu indirip kaldırarak.

“Asla,” dedi Tanya hiddetle. “Bu sene kutlayacağız, Liora! Bak yeni gemilere geçtik ve o olayın üzerinden neredeyse bir sene geçti ama sen hala…”

Bakışlarımı ona çevirdiğimde cümlelerini yuttu çünkü hiçbir şekilde bu konu hakkında konuşmak istemediğimi çok iyi biliyordu.

O günün ardından Thalron halkına bütün gerçekleri çıkıp söylemiştim ve kalmak isteyenin kalmasını, gitmek isteyen için ise kapıların açık olduğunu dile getirmiştim. Büyük çoğunluk benimle kalmayı istemişti ama Din İnsanları’nın çoğu ve hatta Asillerden bazıları onun ardından gitmek istemişlerdi.

Elbette bütün bunların dışında hiç ummadığım insanların gidişiyle ve bazı insanların kalışıyla da şaşkınlıklar birbirini kovalamıştı.

Şimdi günlerden yirmi nisandı, bugün doğum günümdü ve güneşin kuzeyde açtığı ilk gündü. Öyle ki gözlerimi gökyüzüne doğru çevirdiğimde uzun bir süre hiç batmayacak güneşi görebiliyordum; tam da bu yüzden Thalron’da yaşayan herkes, gemilere geçmişti ve okyanusun ortasında belirsiz bir noktaya sürüyor sonrasında da en uygun yerde duruyorduk. Güneş yeniden batana dek, burada kalmaya devam ediyorduk. Battıktan sonra ise Thalron’a geri dönüyorduk.

Gözlerim, gemideki bordo yelkene doğru takıldı, hemen arkamızda diğer gemilerde insanlar da vardı ve ben geldikten sonra Thalron’un yönetimi tamamen değişmişti. Köksüzler artık eskisinden daha özgürdü, Tüccarlar sadece işini yapıyordu ve artık kana göre insanlar ayrılmıyordu; eğer ayrılacaksa bunun belli başlı kuralları oluyordu.

Ve ben en sonunda Thalron’un sahibi olmuştum.

Derin bir nefes verdiğimde “Sormayayım diyorum ama soracağım,” dedi Tanya dayanamadığını belli eden bir sesle. “Olaf’tan hâlâ bir haber yok mu?”

“Hayır,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Bir aydır ondan hiçbir şekilde haber alamıyorum.”

“Yüce Veyna.” Muhafızın bana seslenmesiyle başımı ona doğru çevirdiğimde gözlerinde hem şaşkınlıkla hem de tedirginlikle bana baktığını gördüm. Artık muhafızlar da eskisi kadar korku içinde değildi, esasen Thalron’da o kadar çok şey değişmişti ki, bunları tek tek anlatmak değil, yaşamak gerekiyordu.

“Ne oldu?” dedim kaşlarımı çatarak.

“Tanımadığımız gemiler yaklaşıyor, Yüce Veyna,” dedi başını iki yana sallayarak. “Siyah yelkenleri var.”

“Asil gemisi olabilir,” dedim umursamaz bir sesle. “Onlar daha fazla açılmış olmalı.”

Muhafız bir şeyler söylemek yerine sadece başını aşağı yukarı salladı ve sonrasında yanımdan uzaklaştı fakat o gittikten sonra içimde şüpheyle geminin burnuna doğru yürüdüm. Muhafızın söylediği yaklaşan gemileri gördüğümde bu gemilerin bizimle pek alakası olmadığına ben de kanaat getirdim çünkü geldiğimiz yoldan daha farklı bir taraftan geliyorlardı, üstelik dört gemilerdi.

“Dürbünü bana getirin!” diye bağırdım içeriye doğru. Saniyeler sonra bir muhafız koşarak bana dürbünü getirmişti.

“Ne oluyor?” dedi Tanya şaşkınlıkla, o da buruna kadar gelmişti. “Birileri mi yaklaşıyor? Başka birliklerden olabilirler.”

Tanya’ya bir cevap vermek yerine dürbünü gözlerime yerleştirdim ve görüntüyü netleştirerek gemilere doğru baktım. İlk önce hiç kimseyi göremedim fakat hemen sonrasında tanıdık birkaç yüzle karşılaştığımda yutkunmakta zorlandım, dürbünü gözümden ayırdım ve geminin kenarına tutundum.

“Hey,” dedi Tanya beni kolumdan tutarak. “Kim?”

Hiçbir şey söylemeden dürbünü ona doğru uzattığımda gemi gitgide yaklaşıyordu ve birkaç dakika sonra aslında dürbüne de ihtiyaç bile olmayacaktı fakat Tanya yine de dürbünle gemiye doğru baktığında yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti sonrasında dehşetle “Hayır,” diye fısıldadı. “Bu Nord.”

“Ve Korven,” dedim tutunmaya devam ederken.

Ben Veyna olduktan sonra gidenlerin arasında Nord ve Korven de vardı; bu insanlar beni en çok şaşırtanlardı. Elbette Nord’un benimle olmasını bekleyemezdim ama bir düşmanım gibi benden kaçması ve hatta Korven’in de bunu yapması beni bozguna uğratmıştı. Bir süre kalmışlardı ama sonrasında ne olduysa çekip gitmişlerdi; hem de hiçbir şey söylemeden.

Gemi gitgide yaklaşırken artık dürbüne bile gerek kalmadan onları görmeye başladım ve onları görmek bir kez daha bana gerçekleri gösterdi; herkes tarafını seçmişti.

Nord’u gördüm karşımdaki gemide. Nord’un kardeşlerini. Korven’i. Maris’i. Maris’in ailesini. Nessa’yı.

“Sanırım her şeyin sonuna geldik.” Alva’nın sesiyle bakışlarımı ona çevirdiğimde gözleriyle gemiye doğru baktığını gördüm.

“Biz çok daha fazlayız.” Ravna, diğer tarafımda yerini aldığında Tanya da onunla birlikteydi.

Omzumun üzerinden arkama doğru baktığımda ise onu gördüm; gelen gemiyi izleyen Veymor’u. Üzerindeki Köksüz peleriniyle gemiye doğru bakıyordu. O benim tarafımda kalmayı tercih etmişti, bir Köksüz olarak üstelik.

Bir kez daha bakışlarımı gemiye doğru çevirdiğimde küçük bir kayıkla bir muhafızın bize doğru yaklaştığını gördüm ama tam o esnada, diğerlerinin arasında, Maris’in hemen yanında onu gördüğümde hem kalbim delicesine attı hem de korkuyla kasıldı.

O buradaydı. Veyn buradaydı ve tam karşımdaki gemideydi. Thalash’tan kaçabilmişti ve en sonunda beni bulmuştu.

Aramızda metrelerce mesafe olmasına rağmen gözleri gözlerimle kesişti; seçebildiğim sadece üzerinde tıpkı Thalash’ta yaşayanlar gibi kolsuz siyah bir atlet olduğuydu, vücudunda ise yer yer yanıklar vardı, saçlarını kısacık kesmişti ya da kesmişlerdi bilmiyordum ama daha fazlasını göremiyordum.

Gülümsedi, her şey adına yemin edebilirdim gülümsediğine fakat ben gülümseyemedim.

Tam o esnada, gülümsemesini solduracak o kişi arkamdan çıktı. “Liora,” dedi Liten’in güven veren sesi. “O geliyor.”

Evet, onun en güvendiği ve her şeyi olan o adam, Liten benimle kalmayı tercih etmişti; bu Veyn için en büyük darbelerden birisiydi.

O gemiden bize doğru yaklaşan kayık en sonunda burnun ucunda durduğunda bir muhafız aşağıya doğru indi ve ben de diğer gemidekilere baktım. Bazı Din İnsanları, Asiller ve bazı Tüccarlar diğer gemilerdelerdi. Siyah yelkenleriyle adeta taraflarını belli ediyorlardı, benim tarafımda ise en güvendiğim insanlar vardı.

Bakışlarımı yavaşça Liten’e doğru çevirdiğimde büyük bir dehşetle “O geldi,” dedim sadece.

Liten, gözlerini kıstı ve gemiye doğru baktığında, onun da gözlerini ayırmadan Liten’i izlediğini gördüm. Kimse değil, hiç kimse değil, en çok canını yakan Liten olmuştu, bunu çok iyi biliyordum.

Kayığa inen muhafız koşar adımlarla benim yanıma geldiğinde elindeki cam şişeyi ve içindeki rulo şeklindeki kâğıdı nefes nefese bana ulaştırdı. “Arthur’dan size bir mesaj varmış, Yüce Veyna,” dedi muhafız ama bana uzattığı eli bile titriyordu.

Derin bir nefes verdim ve sonrasında arkamı ona doğru döndüğümde elimdeki cam şişeye doğru baktım. Herkesin bakışları benim üzerimdeydi, biliyordum, bu yüzden onların yanından ayrılıp birkaç adım attım ve sonrasında şişenin tıpasını açarak içindeki rulo şeklindeki notu avcumun içine bıraktım.

Yavaşça saman kağıdını açarken vücudumun titrediğini hissediyordum çünkü bu saman kağıdı benim ona yazdığım nottu, eskimişti, yanmıştı ama atmamıştı. Ve arkasına kendi cümlelerini yazmıştı:

Doğum günün kutlu olsun, güzelleri güzeli Liora VALENKA.
Sen bir yaş aldın, ben ise aynı yaşta takılı kaldım; bana hiç kimse dediğin yaşta.
Bu not kağıdını ise bir yıl boyunca sakladım.
Bazı insanlar anı biriktirir, bazıları ise savaş sebebi.Ve sen bana ikisini de verdin.
Merak etme bu kez seni kurtarmaya değil, seni benden hangi gücün kurtarabileceğini görmeye geldim.”

Arthur THALRON

Bakışlarım nottan ayrıldı, derin bir nefes verdim ve yavaşça arkama doğru döndüm. Bu kez onunla net bir şekilde göz göze geldim. Bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmıyordu, ben de ondan. Taraflar belliydi, gerçekler belliydi, bir kumar yoktu; her şey çok açıktı.

O an anladım. Bir zamanlar birbirini kurtarmak için dünyalarını karşısına alan iki insan, artık birbirini yok etmek için dünyalarını yakmaya hazırdı.

Ve en korkuncu; ikimiz de bunun gerçekleşeceğini biliyorduk çünkü düşmanlığın ne demek olduğunu hayat ikimize de öğretmişti.

Bu bir masal değildi, gerçek bir hikayeydi. Bir varmış bir yokmuş demiyorduk, birbirimize bakıp vardın ve yok olacaksın, diyorduk.

Özür dilerim…