logo

17. VELRUNA

Views 57378 Comments 4335

Keyifli Okumalar!

Şarkı: Saycet, La revolution

DÜĞÜNE 5 GÜN KALA…

Yola devam edebilmek için ilk önce hangi yoldan gitmen gerektiğini bilmen gerekirdi.

Ben yolumu kaybetmiş gibi değil, hiç yola çıkmamış gibi hissediyordum. Hiçbir zaman kendime acıyan ya da yere düştüğümde ayağa yeniden kalkmaya korkan birisi olmamıştım. Zaten savaşın göbeğinde doğmuştum, kıtlık, acı, kayıplar, hastalıklar, ölümler… Hepsini ama hepsini görmüştüm, bu yüzden yaşamak bile sadece şans gibi görünüyordu ve benim de yaşamaya devam etmekten başka bir çarem yoktu. Öyle ki, böyle bir dünyada yaşayabilmek bile artık bir mucizeden sayılıyordu.

Svalbard’daki hayatımı düşündüğümde yüzümde buruk bir tebessüm oluşuyordu ama artık o hayatıma da geri dönmek istemiyordum çünkü orada yaşarken sanki sadece nefes alıyor, her ne olursa olsun savaşıyordum fakat bir amacım yok gibiydi. Kendimi bazı zamanlar bir boşluğun içinde savruluyor gibi hissediyor, sanki yolun bana gelmesini bekliyordum.

Thalron’a ayak bastığımda ise kendimi bir süre sonra ait olduğum topraklarda gibi hissetmiştim. Bazı insanlar sadece yaşardı, bazı insanlar ise yaşarken gerçek bir savaş verirdi ve o savaşı vermek için doğardı. Ben savaşımın başlangıcını ve sonunu Thalron’da yaşayacağımı zaten hissetmiştim.

Fakat bütün bunların ortasında kalbimin bir gün söz hakkını almak isteyeceğini hiç düşünmemiştim.

İnsan savaşabilirdi, insan koşabilirdi, insan yaralanabilirdi ama insan bütün bunların ortasında bir de kalbiyle karşı karşıya kalamazdı.

Veyn, benim kalbimle karşı karşıya kalmama sebep olan o adamdı.

Neredeyse iki gündür dairemden hiçbir şekilde çıkmamıştım ve uyuduğum zamanlar sayılıydı. Açlıkla kendimi sınamıyordum elbette ama iştahım öylesine yoktu ki, az önce yediğim bir parça ekmek, göğsüme batmaya başlamıştı. Sanki yediğim her lokma, beni zehirleyecekmiş gibi hissediyordum çünkü hiçbirinden tat almıyordum.

Şenliğin sesleri bir an bile kesilmemişti. Pencerenin ardında, Thalron meydanında durmaksızın völva davulları çalıyor, düğün için insanlar eğleniyor, öyle ki sınıflar bile ayrılmaksızın yemeklerini yiyip keyifli vakit geçiriyordu. Velruna vaktinin yaklaşması benim dışımda herkes için fazlasıyla keyifli geçmesine sebep oluyordu.

Sırtım yatağın demir başlığına yaslıydı, iki gündür durmaksızın o resmi çiziyordum, neden çizdiğimi bile bilmezken üstelik.

Birkaç karış ötede Morna’nın kitabı yatağın üzerinde duruyordu, arada sırada gözüm o kitaba kayıyor ama elime alıp okumak istemiyordum. O kitapta geçen her cümlenin beni baştan aşağı etkilediğini, kalbimi zedelediğini, gücümü bazen hissetmeme sebep olduğunu ama bazen de gücümü kırdığını artık anlamıştım.

Her şey bir yana, o günlüğün sayfalarındaki Morna’nın Arthur’a karşı olan aşkını şu an okumak istediğimden emin değildim çünkü her ne olursa olsun onlar birbirinden vazgeçmemişti.

Ama Veyn benden vazgeçmişti.

Elimdeki kalemi yavaşça bıraktığımda ve bakışlarımı pencereye doğru çevirdiğimde günler sonra gökyüzüne aydınlık geleceğinin bilincindeydim ama ruhumun tamamen karanlığa gebe kaldığını da hissediyordum.

Velruna vakti demek, kuzey ışıklarının gökyüzünde yerini alması demekti. Svalbard’da yaşarken Tanya ve Korven’le okyanusun kenarına gidip o ışıkları izlemekten fazlasıyla keyif alıyordum fakat şimdi, bu lanetli inanışla beraber kuzey ışıkları benim ruhumu zedeleyecekmiş gibi hissediyordum.

Veyn’i hiç görmemiştim, Liten’i de öyle. Hatta hiç kimseyi görmemiştim, herkesin uyuduğuna emin olduğum saatlerde mutfağa gidiyor, birkaç parça yiyecek alıp daireme geri dönüyordum.

Bakışlarım pencereden ayrılıp bilekliğime doğru kaydığında hâlâ o hizmetkar bilekliğini taktığıma inanamıyordum. Benim de vazgeçmem gerekiyordu ama asıl sorun şuydu ki, ben vazgeçsem bile gidebileceğim hiçbir yer yoktu. Thalron’daydım, dışına çıkamazdım ve bir yandan da herkesi karşıma alacak kadar Thalron için savaşıyordum, ona sahip olabilmek için.

Günler sonra kapım bir anda sertçe açıldığında olduğum yerde irkilip bakışlarımı hızlıca kapıya doğru çevirdim ve tanıdık olmayan bir muhafızla göz göze geldim. Kaşlarım çatıldığında olduğum yerden hareket etmedim fakat yavaşça Morna’nın kitabını yastığımın altına iteklemem aynı anda oldu.

Yüzünde zırhı olan muhafız ruhsuz bir sesle “Yukarıdan bekleniyorsun, Köksüz,” dedi. Yukarıdan bekleniyorsun. Artık Veyn’in odası değildi, yukarısıydı. Aramızda örülen duvar artık demirdendi.

“Sen kimsin?” diye sordum sert bir sesle. “Liten nerede?”

Muhafızın karanlık gözleri üzerimde gezindi ve bir kez daha “Yukarıdan bekleniyorsun,” dedi. “Hemen.”

Bir yanım bu talebi reddetmem gerektiğini söylüyordu fakat ben hizmetkardım ve bu bilekliği çıkaracağım o güne kadar görevlerimi sonuna kadar yerine getirmem gerekiyordu. Şimdi ayaklarımı yere vurup çıkışmak gurursuzluktan başka hiçbir şey olmazdı, hatta günlerdir kendimi bu daireye kapatarak bile aslında ne kadar büyük bir yanlış yaptığımı şu an fark ediyordum.

Muhafıza hiçbir cevap vermeden yataktan indim ve üzerimi düzelttim. Az önce banyo yaptığım için saçlarım hâlâ nemliydi. Sakince ayaklarıma yünlü çoraplarımı giydim ve botlarımı geçirirken muhafız anbean beni izlemeyi sürdürdü. Liten neredeydi? Veyn, Liten’den de mi vazgeçmişti?

Çizdiğim resmi tersine çevirdikten sonra kapıya doğru yürüdüm ve muhafız geriye doğru bir adım attığında kapının anahtarını alıp onunla beraber daireden dışarıya çıktım. Kapıyı kilitlerken arkamdan beni izlediğini biliyordum, bakışları adeta omuzlarımdaydı.

En sonunda ona döndüğümde muhafız merdivenlere yürümem için işaret verdi ve ben de ona ayak uydurduğumda ben önde, o arkamda merdivenleri çıkmaya başladık. Kalbim, yine söz geçiremediğim şekilde hızlı atmaya başladığında hâlâ Veyn’i göreceğim için heyecanlanıyor olduğumdan kendime okkalı bir tokat atmak istiyordum.

Veyn’in yemek odasının değil, yatak odasının kapısının önüne geldiğimizde muhafıza dönüp “Burada mı?” diye sordum. Bakışlarım etrafta gezindi, Liten’i görebilmek için ama onu yine göremedim. “Liten nerede?”

Muhafız, hiçbir cevap vermeden yatak odasının kapısının önündeki çanı çaldığında içeriden Veyn’in sesinin yükselmesini bekledim fakat başka bir ses yükseldiğinde kalbimdeki o heyecan söndü, yerini çok büyük bir öfkeye ve bir yandan da hayal kırıklığına bıraktı.

İçeriden “Bekliyorum” diyen ses, Maris’e aitti.

Şimdi geriye dönebilir, onunla olacak olan bu gereksiz yüzleşmeyi gerçekleştirmeyebilirdim ama ne kadar da güçsüzce bir hareket olabileceğini de çok iyi biliyordum. Hayır, dedim kendi kendime, bunu yaşaman gerekiyorsa yaşayacaksın, Liora. Her ne olursa olsun.

Omuzlarımı dikleştirdim, nemli saçlarımı omzumun arkasından geriye doğru attım ve çenemi havayı kaldırdım. Aynı anda muhafız da kapıyı açtığında ilk önce Veyn’in yatak odasıyla karşılaştım ardından Maris ve yanındaki diğer Köksüzlerle.

Maris tam ortada duruyordu, dört bir yana dağılmış kumaşlar vardı, tam dört Köksüz Maris’in çevresinde dönüp duruyor, onun kıyafetini dikmeye çalışıyordu. Şaşırtıcıydı ama üzerinde bembeyaz bir elbise vardı, kabarık. Göğüs tarafından korsesi sıkı, aşağıya doğru fazlasıyla kabarık inen bir elbise.

Bir gelinlik.

Thalron sınırları içerisinde düğün olduğu zamanlar kendi renklerinden de vazgeçiyor olmalılardı.

Maris, şöyle bir dönüp bana baktı ve sonrasında “Gel, Köksüz,” dedi bakışlarını Veyn’in odasındaki o boy aynasına doğru çevirerek. “Bir hizmetkara daha ihtiyacımız vardı.”

Yanındaki diğer Köksüzler birbirine dönüp baktı ve o an böyle bir ihtiyaçları olmadığını çok net bir şekilde anladım. Maris sadece benimle uğraşmak istiyor, olabildiğince damarıma basmaya çalışıyordu. Bir Köksüz yaklaşıp bel kısmına başka bir kumaş bağladı, diğer Köksüz sapsarı saçlarına taç beğendirmeye çalışıyordu, bir tanesi boyunu hallediyordu.

Muhafız ardımdan kapıyı kapattığında alt dudağımı dişlerimin arasına aldım ve öyle bir ısırdım ki sanki bütün küfürleri yuttum. Hayır, güçsüz kalmayacaktım, Maris’in istediğini elbette ki eline vermeyecektim.

Bakışları bana doğru döndü ve sonrasında yatağın üzerine dağılmış kumaşlardan bir tanesini gösterip “Şunu bana getir,” diyerek emir verdi. “Onu da kuşak olarak denemek istiyorum.” Hemen yanındaki Köksüzlerden bir tanesi kuşağa doğru ilerledi ama Maris, eliyle onu durdurdu. “Senden değil,” beni işaret etti, “ondan istiyorum.”

Derin bir nefes verdiğimde dudağımı dişlerimin arasından kurtardım ve tek nefeste “Benden ne istiyorsun?” diye sordum.

Maris, yapay bir masumiyetle “Elbette ki yardımcı olmanı Köksüz,” dedi ve sonra bakışları bilekliğime doğru döndü. “Sen hizmetkar değil misin?”

“Ben sadece Veyn’in hizmetkarıyım,” dedim sakin ama baskın bir sesle. “Sana ise asla hizmet etmeyeceğimi zaten biliyorsun, öyle değil mi?”

Maris, bir elinde tuttuğu çelik bardağından birkaç yudum içti ve sonrasında yanındaki Köksüz’e verip masanın üzerine koymasını emretti. Bakışları ise bir an bile olsun benden ayrılmadı. Aramızda sözsüz birkaç saniye geçtiğinde “Herkes dışarı çıksın,” dedi Köksüzlere. “Bizi yalnız bırakın.”

Sadece beş saniyede odanın içinde kimse kalmadığında Maris’le ben başbaşaydık. Gözlerimi ondan bir an bile olsun ayırmazken, o bulunduğu yerden ayrıldı ve üzerindeki yarısı yapılmış kabarık beyaz gelinliğiyle zorlukla yürüyerek bana doğru yaklaştı. Aramızda iki adımlık mesafe bıraktığında “Şenliklere katılmıyor musun, Köksüz?” diye sordu tek kaşını kaldırarak.

“Thalron’daki hiçbir şenlik umurumda değil,” diyerek ortadan bir cevap verdim. “Sizin saçmalıklarla dolu adetleriniz de öyle.”

Maris, gülümsediğinde bu fazlasıyla aşağılayıcı bir tebessümdü. “Bence bu şenlik fazlasıyla umurunda, öyle değil mi?” Dişlerimi sıktığımda sakin kalmaya çalışıyordum ama sanki içimde patlamaya hazır bir volkan var gibiydi. “Hatta öyle çok umurunda ki bu bakışlarından bile belli.”

Gözlerimi kapattım ve büyük bir nefes verdikten sonra “Benden ne istiyorsun?” dedim adeta heceleyerek. “Burada ne işim var?”

“Asıl sen ne istiyorsun?” diye sordu Maris ve gözlerimi açtığımda yüzündeki gülümsemenin silindiğini, yerine ise büyük bir kinin geldiğini gördüm. “Senin yerine ben söyleyeyim mi?” Gözlerini kıstı. “Benim yerimde olmayı istiyorsun, Köksüz hatta bunun için gururunu bile ayaklar altına alacağına eminim.”

Daha fazla kendimi tutamayarak gülmeye başladım ve sonrasında Maris’e baştan aşağı baktıktan sonra “Senin yerinde olmak istediğimi de nereden çıkardın?” diye sordum. “Bir kadının bedenini sadece doğurganlığı için kullanan bu düzenin karşısında dururken, sen olmak benim için hakaretten başka hiçbir şey olmazdı. Bir daha kendinle beni aynı çizgiye koyma, benim kendime sonsuz bir saygım var ama senin kendine saygın yok, nasıl bir çamurun içinde yüzdüğünün farkında bile değilsin.”

Maris’in dişlerini sıktığını gördüğümde “Benimle nasıl böyle…” dedi ve sonra sustu. Binlerce kez ona saygı duymam gerektiğini söylese de ona asla saygı duymayacağımı anlamıştı. “Çok güzel oynuyorsun, Köksüz,” dedi Maris çenesini kaldırarak. “Ama senin Veyn’e karşı olan duygularını görmediğimi mi sanıyorsun?” Keskin bir nefes verdi. “Seni buraya çağırdım çünkü o aptal hayallerinin hiçbirisinin gerçek olmayacağını birisinin sana söylemesi gerekiyordu.”

“Hayallerimin bir erkeğin boyunduruğu altında ona çocuk vermek, bir varis doğurmak için çabalamak ve ölene kadar gölgede kalmak olduğunu mu sanıyorsun?” Öne doğru bir adım attığımda Maris’in sarsıldığını hissettim. “Benim hayallerimde hiçbir zaman bir krala itaat etmek yok, bir çocuk doğuracaksam bu sadece aşk için olur ve gölgede kalmaktansa ölürüm daha iyi.” Baştan aşağı onu süzdüm. “Senin senelerdir hayallerin olan, benim kabuslarımdan başka hiçbir şey değil. Kendine gelmelisin, Maris. Aynaya baktığın zaman gururu değil, gururunun üzerinde tepindiklerini görmen lazım.”

Bir yanım içten içe ona üzülüyordu bile çünkü Maris, bu düzenle büyümüş, bu inanışlarla kendini zehirlemişti. Onun için bir varis doğurmak, Veymora olmak ve hatta Velruna vakti evlenmek en gururlu gördüğü tarafıydı. Halbuki gerçek olan onun kullanıldığıydı, bana bu denli düşmanlık beslemeseydi belki onun gözlerini açmak için çabalayabilirdim ama Maris’in gözlerinin açılabileceğine de inanmıyordum.

Maris, söylediklerimin hiçbirisine inanmıyormuş gibi bana bakmaya devam etti ve sonrasında “O halde neden hâlâ buradasın?” diye sordu aşağılayarak. “Madem bu denli gururlusun, neden hâlâ Veyn’in hizmetkar bilekliğini takıyor, onun kalesinde kalıyor ve dairenden bir an bile çıkmadan onu bekliyorsun?”

Elbette verebilecek birçok cevabım vardı ama bunlar yerine “Seni hiç ilgilendirmez,” dedim rahat bir sesle. “Ayrıca Maris, ben canımın istediği her şeyi yapabildiğim için Liora Valenka’yım. Varlığım seni rahatsız ediyor farkındayım fakat sizin düğününüz de, senin hayallerin de ve bu saçma sapan şenlik de umurumda değil. Bütün bunların ortasında benim varlığımı dert edeceğine keyif almaya baksana, yoksa kafanı kurcalayan bir şeyler mi var?”

Maris’in gözleri kısıldığında bir süre sessiz kaldı ve beni izlerken aklından ne geçiyorsa bu bir anlık rahatlamasına sebep oldu. “İstersen sana yardımcı olabilirim,” dediğinde sesinde gerçekten de dürüstlük vardı. “Thalron’dan gitmek istiyorsan senin için bir gemi ayarlayabilir, istediğin her yere gönderebilirim.” İmayla gülümsediğinde üzerindeki gelinliğin ipiyle oynadı. “Olaf’la gitmeye ne dersin hatta?”

Sahiden de ciddiydi. Benden öylesine rahatsız oluyordu ki, böyle bir yardım eli bile uzatıyordu. Günler önce söylese her şeyi boş verip o gemiye atlayıp gidebilirdim ama şimdi sanki evimdeymiş gibi hissederken gidebileceğim neresi vardı?

Bir anlık kendimi istenmiyormuş gibi hissettim. Maris tarafından istenmemek değil, herkes tarafından istenmemek. Thalron sınırları içerisindeki birçok insan benden rahatsızlık duyuyordu, Veyn benden vazgeçmişti ve benim gidişime üzülecek kişi sayısı bir elin beş parmağını bile geçmezdi.

Kalsam ne yapacaktım, yolum neresiydi, hiçbir şey bilmiyordum ama gitmek vazgeçmek demekti; savaşımdan asla vazgeçmeyecektim.

“Senin yardımına ihtiyacım yok,” dedim gülümseyerek. “Çünkü gitmek istersem ben zaten giderim.”

“Lanet olsun,” dedi Maris bir anda ve öfkeyle eline yeniden aldığı çelik bardağı yanındaki masaya bıraktı. “Varlığın Thalron’a zarar vermekten başka hiçbir işe yaramıyor, sen de burayı sevmiyorsun, ne istiyorsun, Köksüz? Senin için elimden gelen her şeyi yapabileceğimi söylüyorum!” Öfkelendiğinde üzerime doğru yürüdü ama yerimden bir an bile olsun hareket etmedim. “Gitmiyorsun çünkü sebebi, Veyn öyle değil mi?”

Sakin bir şekilde onun yüzüne bakarken “Sadece bir Köksüz’üm Maris,” dedim imayla. “Öylesine bir insanım, benden neden bu denli rahatsızlık duyuyorsun?”

“Çünkü varlığın…” Cümlesi tamamlanmadan yatak odasının kapısı açıldı ve omzumun üzerinden geriye doğru baktığımda içeriye ilk önce Liten’in ve hemen ardından onun girdiğini gördüm.

Veyn’in.

Bakışları ilk önce odanın içinde gezindi, kumaşları gördüğü anda kaşları çatıldı ve sonra bakışları Maris’le bana döndüğünde çatık kaşları düz bir çizgi halini aldı. Yeşil gözleri yorgun bakıyordu, sanki hiç uyumamış gibi. Kumral saçları alnına dökülüyordu ve sakalları çok az uzamıştı. Üzerinde Asil kıyafetleri vardı, altın kemeri ve broşlarıyla beraber. Duruşu dikti fakat göz göze geldiğimiz anda ruhumun omurgasının kırıldığını hissettim ve direkt bakışlarımı ondan ayırıp yeniden önüme dönüp Maris’e doğru baktım.

“Burada neler oluyor?” Sesi baskın ve bir yandan da öfkeli çıkmıştı.

Maris, gülümsediğinde onun da tedirgin olduğunu hissetmiştim. “Gelinliğim için hizmetkarlara kumaşları buraya getirmelerini söyledim, hazırlık yaparken senin de fikrini alabileceğimi düşündüm.”

Gözlerimi devirmemek için kendimle savaş verirken Veyn, sert bir sesle “Bunun için benden izin alman gerekirdi,” dedi ve yanımdan rüzgar gibi geçip yatağın üzerindeki kumaşlara doğru baktı. “Burası benim yatak odam, Maris. Nasıl olur da buna cüret edebilirsin?”

Daha fazla burada durmayı istemediğim için Maris’e dik dik bakarak “Söyleyeceğin başka bir şey var mı?” diye sordum. “Eğer yoksa daireme döneceğim.”

Maris afallamış bir şekilde bir Veyn’e bir bana bakarken yutkundu ve sonrasında “Ben sadece…” Veyn’e döndü. “Neden bu kadar öfkelendiğini anlamıyorum, neredeyse beş gün sonra bu odada beraber kalacağız, Veyn. Artık burası bana da ait.”

“Ama şu an değil,” dedi Veyn üzerine basa basa. “Derhal buna bir son ver, Maris.”

Bir kez daha Veyn’in yüzüne bakmadım ve kendi kendime neden burada olduğumu sorgulama savaşına bile girmeden arkamı onlara doğru dönüp kapıya doğru yürüdüm.

“Veyn,” dedi Maris, kırgın bir sesle fısıldayarak. “Bu şekilde beni sadece üzüyorsun.”

Kapıyı açtığımda sessizlik oluştu, o an Veyn’in yeşil gözlerini sırtımda hissettim ama bir kez daha arkama dönüp bakmadan kapıyı sertçe kapattım. Kapıyı kapattığım anda dimdik tutmaya çalıştığım omuzlarım düştü, tuttuğum nefesimi verdim ve elim kapının topuzunda öylece kalakaldım.

“Valenka’nın burada ne işi vardı?” diye sordu Veyn net bir sesle. Sesleri kapının önüne kadar geliyordu.

“Ben çağırdım.” Maris kendinden oldukça emindi. “Çünkü o bir hizmetkar ve yardıma ihtiyacım vardı.”

Kısa bir sessizliğin ardından Veyn, “Benim Köksüz’üm senin işlerini yaptıracağın hizmetkarın değil, Maris,” dedi sert bir sesle. “Bir daha bunu yapma.”

Maris’in öfkeyle “Senin sorunun ne?” dediğini işittim. “Şimdi de bana Köksüz’ü mü koruyacaksın? Buraya çağırdığım hizmetkarın o değil de başkası olsaydı yine aynı tepkiyi mi verecektin, Veyn?” Susmadı, devam etti. “Ayrıca neden hâlâ onun senin hizmetkarın olduğunu da anlamıyorum, o kadar yaşanandan sonra buna ya senin ya da onun son vermesi gerekir.” Sessizlik oluştuğunda Veyn’in bir şeyler söylemesini bekledim ama bu sessizlik çok daha uzun sürdüğünde cevapsız kaldığını anladım. “Ona gitmek isterse yardım edebileceğimi söyledim, Veyn.”

Son cümlesinin ardından buz kesildiğimi hissettim ve elimi kapının topuzundan çektim. “Ne?” dedi Veyn anlamıyormuş gibi. “Ne dedin?”

“Ona gitmek isterse bir gemi ayarlayabileceğimi söyledim hatta Olaf’la bile gidebileceğini…”

“Çık dışarı.” Veyn’in keskin emriyle tokat yemiş gibi oldum.

“Ne?”

“Çık dışarı, Maris,” dedi Veyn. “Bir daha da benim iznim olmadan odama sakın girme çünkü ben bundan asla hoşlanmam, sınırlarımı ihlal edemezsin.”

“Veyn, biz evleniyoruz,” dedi Maris yüksek bir sesle, adeta bağırıyordu. “Senin eşin olacağım ve sen bana bu şekilde davranamazsın.” Sonrasında ise kısık bir sesle devam etti. “Neden bu şekilde davranmaman gerektiğini sen daha iyi biliyorsun üstelik.”

Sesinde tehdit mi vardı? Kaşlarım çatıldığında bir anda kapıya doğru adımlar yaklaştı ve ben olduğum yerden merdivenlere doğru hızlı adımlarla öyle bir ilerledim ki yakalanmamam imkansızdı. Henüz daha ikinci basamaktayken kapı açıldı ve omzumun üzerinden arkama doğru baktığımda çıkan kişinin Veyn olduğunu gördüm, hemen arkasında ise Liten duruyordu.

Göz göze geldiğimizde kapıyı dinlediğimi anlamış olacak ki kaşlarını kaldırdı ve bana büyük bir imayla baktı fakat ben, daha fazla duramayarak merdivenleri hızlı hızlı inmeye başladım. Kendi daireme doğru döneceğim sırada “Valenka,” diyen Veyn’in sesini işittim. Kalbim kasıldığında ve yutkunduğumda onun merdivenleri sakin adımlarla indiğini gördüm. Dairemin önüne gelene kadar gözlerini bir an bile olsun benden ayırmadı, ben de ondan. “Kapıyı mı dinliyordun?” diye sordu durduğunda.

“Evet,” dedim bir an bile düşünmeden. “Çünkü adımın geçtiğini duydum.”

Yeşil gözleri yüzümün her zerresinde gezindi ve uzun bir süre beni izledi. Hatta öyle bir izledi ki, bunun bir anlık özlemden bile olabileceğini düşündüm fakat direkt bu düşünceyi aklımdan sildim.

“Maris’in gitme teklifini ne cevap verdin?” diye sordu.

Tek kaşımı kaldırarak “Bu seni neden ilgilendiriyor?” diye sordum.

Veyn, burnunun kemerini sıktı ve dudaklarının bir anlık kıvrıldığını gördüm. “Ne cevap verdin, Liora?”

Rahat bir sesle “Gitmek istersem kendi isteğimle gidebileceğimi,” dedim net bir sesle. “Bunun için kişinin yani eşinin yardımına ihtiyacım yok.”

Bu kez yüzünde belirgin bir rahatlama oluştuğunda ellerini arkada birleştirip çenesini havaya kaldırdı. “Olaf’la gitmek peki?”

Gözlerimi kıstığımda “Yine kendi isteğimle Olaf’la gitmek istersem giderim,” dedim ucu açık bir yanıt vererek. “Bu da kimseyi ilgilendirmez.”

Veyn’in bir adım gerisindeki Liten’in başını önüne doğru eğdiğini gördüm, o da mı gülümsüyordu?

“Olaf’la aranız iyi görünüyor,” dedi umursamaz bir sesle ama sorguladığı her halinden belli oluyordu.

“Evet,” dedim başımı sallayarak. “Kendisi buradaki diğer kötü insanların aksine bana gerçekten de iyi hissettiriyor.”

“İyi hissettirmek?” dedi sorgularmış gibi. “Nasıl bir iyi hissettirmekten söz ediyorsun?”

Gözlerimi devirdiğimde “Bunların hiçbirisi sizi ilgilendirmez, Yüce Veyn,” dedim imalı bir tınıyla. “Neyi sorguladığını anlamadım.”

Veyn duraksamadan öne doğru bir adım attı ve aramızdaki mesafeyi yarıya indirdi. Gözleriyle gözlerimi arşınlarken az önce Maris’e çıkardığı pençeleri bana karşı yoktu. “Neden bu kadar öfkelisin, Valenka?” diye sordu.

“Öfkeli değilim,” dedim omzumu silkerek. “Sadece beni sorgulama hakkını artık sana vermiyorum, bundan vazgeç.”

“Benden nefret ediyormuş gibi bakıyorsun,” dedi Veyn ve sesinin düştüğünü hissettim. “Bana bu şekilde bakma.”

Nefret mi? Benden hissedebildiği tek duygu, nefret miydi? O halde hislerimi saklama konusunda ya gerçekten iyiydim ya da kararından dolayı bir tarafım ondan delicesine nefret ediyordu.

“Senden neden nefret edeyim ki?” diye sordum gözlerinin içine bakarak. “Sen Thalron’un varisi, Veyn Thalron’sun, beş gün sonra evleniyorsun ve yasalar ne gerektiriyorsa onu yapıyorsun. Bu yüzden sana karşı duyduğum his nefret değil,” duraksadım fakat söyleyeceğimden vazgeçmedim, “kendini düşürdüğün duruma acımak olurdu.”

Veyn yeniden gülümsedi fakat bu kez keyiften fazlasıyla uzaktı. “Çünkü senin için birinin eşi olmak, aşkla eş değer, öyle değil mi?”

“Tam olarak öyle,” dedim üstün bir sesle. “Ve bir gün birinin eşi olursam emin ol, bu sadece o kişiye aşık olduğum için olacaktır. Eğer buna şahit olursan gözlerimin içine yeniden bak. Gördüğün bu kez ne acıma, ne nefret olur. Saf bir aşk görürsün, eğer aşk ne demek biliyor olursan eğer.”

Bir cevap vermesini bile beklemeden arkamı döndüm ve dairemin kapısını anahtarla açıp içeri girdim, tam kapatacağım sırada Veyn, elini kapının üzerine koydu ve başımı sertçe ona çevirdiğimde bana oldukça yakın olduğunu gördüm. Başını öne doğru eğdiğinde adeta fısıldayarak “Hiç kendinden bile vazgeçmek zorunda kaldığını hissettin mi, Liora?” diye sordu.

“Hissettim,” dedim hiç düşünmeden gözlerinin içine bakarak. “Sen beni öptüğünde. O gün, kendimden bile vazgeçebileceğimi hissetmiştim, ne yazık öyle değil mi? Ama aramızdaki fark neydi biliyor musun? Benimki cesaretti, seninki ise sadece korkaklık.

Kapıyı tutan elini sertçe itekledim ve kapıyı yüzüne öyle bir kapattım ki neredeyse çarpıyordu. İçeriye bir daha girmesin diye kapıyı ardından kilitlediğimde ne kadar süre o kapının önünde durdum bilmiyordum ama elbette ki, daireye yeniden girmek için bir çaba bile sarf etmedi.

Elim kalbime gitti, gözlerimi tavana doğru çevirdiğimde yeniden gözlerimin dolduğunu fark ettim fakat buna izin vermeyecektim. Gözlerimi sıkıca yumduğumda ve ellerimi yüzüme yerleştirdiğimde bu aptal ruh halinden bir an önce çıkmam gerektiğinin farkındaydım. Düğün müydü, şenlik miydi?

Gerekirse bütün bunlara ayak uyduracaktım ve gururumdan bir an bile olsun ödün vermeyecektim.

Veyn’e son hediyemi verecek, onun hizmetkarlığından tamamen vazgeçecek ve bundan sonra yoluma yalnız bir şekilde devam edecektim.

Şarkı: Brianna Tam, Closure

DÜĞÜNE 3 GÜN KALA…

Okyanusun kenarında taşın üzerine oturmuş, şenlik ateşiyle dans eden insanları izliyordum. Thalron’u geldiğimden beri ilk kez bu kadar renkli, insanların yüzünü ise bu kadar huzurlu görüyordum. Köksüzler durmaksızın yemek yiyor, anın tadını çıkarıyorlardı. Tüccarların çoğu sarhoş olmuştu ve hatta Asillerin bazıları bile şenlik ateşiyle beraber dans ediyorlardı. Völva davulları durmaksızın çalıyor, bir Tüccar elindeki ateş toplarını havaya atıp geri tutuyordu.

Kollarımı kendime dolamış, oturduğum yerden öylece olanları izliyordum. Sanki Thalron’da değildim, Thalron’un dışından bu dünyayı izliyordum ve buradan bakıldığında gerçekten de mutlu görünüyorlardı.

“Elma?” dedi yanımda oturan Tanya bana bir tane kırmızı elma uzatarak. Saatlerdir onunla yan yana oturuyorduk ve konuştuğumuz fazlasıyla sınırlıydı. Kendimi daireme kapatmak yerine insanların arasına karışmayı daha doğru bulmuştum ama daha ilk saniyesinde buna pişman olduğumu hissedebilmiştim çünkü bu mutluluk bana fazla geliyordu.

“Hayır.” Başımı iki yana sallayarak insanlara bakmaya devam ettim.

Tanya en sonunda dayanamayarak “Hadi ama Liora,” dedi omzuyla omzuma vurarak. “Aramıza dönmelisin artık.”

“Buradayım zaten.” Bakışlarımı Tanya’ya çevirdim ve gülümsemeye çalıştım. Lafı değiştirmek isteyerek “Nord nerede?” diye sordum.

Tanya, kırmızı elmadan büyük bir ısırık alıp “Veyn’le birlikte,” dedi kıvırcık saçlarını geriye atıp. “Sanırım kıyafet diktiriyorlar.” Gözlerim Tanya’nın üzerindeydi ama ruhum sanki o an uzaklaşmış gibiydi. Tanya göz ucuyla bana baktı ve sonra elindeki elmaya bakarak “Veyn’in evlenmesine şaşırdım açıkçası,” dedi ve ağzımı aradığını resmen belli etti. “Senin anlattıklarından sonra bundan vazgeçebileceğini düşünmüştüm.”

Belki de ben de öyle düşündüğüm için böylesine büyük bir hayal kırıklığı içindeydim ama Tanya’ya elbette ki bunu belli etmeyecektim. “O Thalron’un varisi, Tanya,” dedim yeniden kalabalığa dönüp bakarak. “Tam tersi bir hareket beklemek aptallık olurdu.”

En sonunda Tanya dayanamayarak ayağa kalktı. “Dayanamayacağım,” dedi kollarını önünde bağlayarak. “Berbat görünüyorsun, Lily ve seni daha önce böyle görmediğime eminim. Acı çektiğin her halinden belli oluyor.”

Yüzümü buruşturduğumda onu kolundan tutup geri yerine oturttum ve sert bir sesle “Sessiz olsana,” diyerek çıkıştım. “Bir duyan olabilir.”

“Bu söylediklerimin gerçek olmadığı anlamına gelmez ama,” dedi fısıldamaya devam ederek. “Benimle konuşman gerekiyor, benimle konuşmasan bile kendinle konuşman gerekiyor. En son ne zaman uyudun?”

Gözlerimi kaçırdım. “Hatırlamıyorum.”

Tanya, büyük bir nefes verdi. “Mutsuzsun, Liora. Hem de çok mutsuzsun ve bunun tek sebebi, Veyn.”

Gözlerimi kapattım ve esen rüzgarın vücuduma işlemesine izin verdim. Günlerdir karlar yağmıyordu ve tuhaf bir şekilde Thalron çok da soğuk değildi. Belki de 1 Şubat yaklaştığı içindi çünkü inanışlara göre Kuzey Işıkları gökyüzünde yerini aldığı zaman güneş kendi ısısını da günler öncesinde dünyaya bırakırdı. Ama ben ruhumun üşüdüğünü hissediyordum.

Gözlerimi açtığımda ve Tanya’ya dönüp baktığımda gülümsemeye çalışarak “Sen de Nord’dan hoşlanıyorsun,” diyerek lafı değiştirdim.

Tanya, ağıma düşüp gözlerini kocaman açtı ve “Ne?” diyerek çıkıştı. “Bu asla gerçek değil.”

“Gerçek,” dedim gülerek. “Otso Evi’nde onu kıskandığını fark etmediğimi mi sanıyorsun, Tanya? Neler oluyor, anlat.”

“Hiçbir şey olduğu yok,” dedi Tanya ve yanakları aynı anda kızarmaya başladı, elindeki elmayla yarışacak durumdaydı. “Nord, genel olarak bütün kadınlara ilgili birisi, bana özel bir davranışı yok. Bu yüzden ona kapılıp da kendimi mahvedecek değilim.”

Bir süre yüzüne baktıktan sonra “Nord’un seni başkalarıyla eşit gördüğünü düşünmüyorum,” dedim hislerimi dile getirerek. “Sana bakarken sanki gözlerinin içi gülümsüyor.”

Tanya, afallayarak, saf bir şekilde “Sahiden mi?” diye sordu.

Gülümsedim. “Sahiden.” Başımı onun omzuna yerleştirdim ve bakışlarımı o kalabalığa doğru çevirdim. “Bence kalbinin sesini dinlemeli ve ona göre hareket etmelisin, bunun senin için bir kayıp olacağını düşünmüyorum.”

Kısa bir sessizlik oldu ve en sonunda Tanya “Bilmiyorum, Liora,” dedi mutsuz bir sesle. “Kalbimin sesi bana, önemsiz ve öylesine birisi olduğum için kimsenin beni sevemeyeceğini söylüyor. Bu hayatta herkesin bir savaşı, bir inancı var fakat ben kendi hayatımın yan karakteri gibi hissediyorum. Birini sevebilmek çok korkunç bir his çünkü en sonunda hayal kırıklığına uğrarsam ben bunu kaldırabilecek birisi değilim, biliyorsun.” İç çekti ve o da başını benim başıma yasladı. “Bunu söylemekten vazgeçsem de ben güçlü birisi değilim, Liora. Bazen aptalım, bazen de fazlasıyla körüm. Ya o beni kandırırsa? Kendimi korumam gerekiyor, anlıyor musun?”

İçim acıdığında uzanıp boştaki elini tuttum ve sıktım. “Bu kadar savaşın ortasında tek başına yaşamaya devam ettin ve her ne olursa olsun, bütün zorluklarda tam yanımda yerini aldın. Güçsüz değilsin sadece cesaretini çok kırdılar ama aşk, cesaret ister. Eğer ona karşı bir şeyler hissediyorsan kendini engelleme çünkü Nord’a tuhaf bir şekilde güveniyorum.”

Tanya’nın gülümsediğini hissettim. “Biliyor musun, ben elma seviyorum diye her sabah daireme elmalar gönderiyor. Bir gün bile bunu yapmadığı olmadı.”

“Ya,” dedim ben de içten bir şekilde gülümseyerek. “Ona artık biraz da olsa yüz vermeyi dene, eğer değişirse onun Asil kıyafetlerini yakarız, ne dersin?”

Tanya kıkırdadığında gözlerim kalabalığın arasından bize doğru yaklaşan o kişiyi gördü. Korven’in ağır ağır adımları bize doğru yakaşırken yüzümdeki gülümseme silindi ve kasıldığımı hissettim. “Korven geliyor,” dedi Tanya. “Ve yüzünde kurtlar işemiş gibi bir mutsuzluk var.”

“Onunla konuşmak istemiyorum,” dedim ağzımın içinde geveleyerek.

Fakat Tanya’nın bir cevap vermesine bile fırsat kalmadığında Korven tam karşımıza gelmiş, bize bakıyordu. Gözleri ikimizle de kesişti ve sonra Tanya’ya gülümsedi fakat aynı gülümsemeyi bana göndermedi. “İğrenç görünüyorsun, Korven,” dedi Tanya. “Git ve şu yüzündeki tiksinç ifadeyi düzelt lütfen.”

Korven gözlerini devirdiğinde başıyla arkadaki şenliği işaret etti. “Neden siz de katılmıyorsunuz?” İmalı bakışları bana döndüğünde ona cevap vermek yerine gözlerinin içine bakmaya devam etti.

“Çünkü biz bu müziklerden değil, rock müzikten hoşlanıyoruz,” dedi Tanya alayla.

“Sen hayatında hiç rock müzik dinlemedin ki Tanya,” diyen Korven bir kez daha gözlerini devirdi. “Bu da nereden çıktı?”

“Dinlememiş olmam, sevmeyeceğim anlamına gelmez,” diyerek çıkıştı. “Ayrıca dinledim, Nord bana birkaç şarkı söyledi.”

Korven kaşlarını kaldırdığında “Ne hoş,” dedi yarı alaylı yarı ciddi. “Bir Asil ve bir Tüccara göre çok farklı paylaşımlarınız var.”

Tanya, elindeki elmayı Korven’e attığında Korven, eğilip elmadan kurtuldu ve bakışlarını bana çevirdi. “Sen de iğrenç görünüyorsun, Liora.” Yapmacık bir şekilde gülümsedim ve sonra yüzümü düzeltip kalabalığa doğru baktım. Tam o esnada Korven, benim yanıma oturdu ve eski günlerde olduğu gibi ilk kez üçümüz uzun zaman sonra yan yana geldik. Bir süre sessizlik oluştuğunda hem öfkeli, hem de fazlasıyla mutsuz hissettiğimi fark ettim Korven konusunda. O benim çocukluğumdu, o benim bazı zamanlar hayallerimdi ve şu an birbirimize öylesine uzaktık ki, burada oturduğu için bile rahatsız hissetmem daha fazla üzülmeme sebep oldu.

“Bir an Svalbard’ı özlediğimi hissettim,” dedi Tanya içten bir sesle. “Uzun zamandır üçümüz yan yana gelmemiştik.”

“Fakat aynı üç kişi değiliz,” dedim kendimi tutamayarak. “Bu yüzden ben de sadece Svalbard’daki halimizi özlüyorum.”

Korven bakışlarını bana çevirdiğinde bir süre beni inceledi. Her ne düşünüyorsa bu derin bir nefes vermesine sebep oldu ve içten içe birçok cümlesini yuttuğunu anladım. “İlk değişen kişi sen oldun, Liora,” dedi kısık bir sesle ve hatta kederle. “Ben ve Tanya bir süre aynı kaldık fakat sen bizden adım adım uzaklaştın ve sonrasında bir maske taktın. Eskiden ne hissettiğimizi, ne düşündüğümüzü konuşurduk ama sessizlik yeminini eden ilk kişi de sen oldun. Bu konuda birilerini suçlayacaksan ilk önce kendini suçlamalısın.”

Yutkunduğumda söylediklerinin kalbimi kırmasını bekledim ama kalp kırıklığından ziyade öfkeyi hissetmiştim. Söylediklerinde haklı olduğu yerler elbette ki vardı ama tamamen değildi, ben bütün bunların ortasında bir an bile olsun onlardan vazgeçmemiştim. “Her ne olursa olsun ben sizin canınızı tehlikeye atacak hiçbir şey yapmadım, Korven fakat sen benim yargılanma emrimi verirken bir an bile şüpheye düşmedin.”

Korven gülerek bana dönüp baktığında kulaklarına inanamıyor gibiydi. “Bilmiyorum farkında mısın ama beni Veymor’un inine gönderen kişi sendin,” dedi silah doğrulturmuş gibi. “Bunu yaparken canıma zarar gelmesini bir an bile umursamadın çünkü kendi savaşının peşindeydin. Şimdi de Veymor’un emirlerini yerine getirdiğim için bana mı kızıyorsun?”

Bakışlarımı ona sertçe çevirdiğimde “Veymor’un inine girmiş olman onun itaatkar askeri olacağın anlamına gelmezdi ama,” dedim öfkeyle. “Bana günler önce resmen Veymor’u savundun, Korven. Gözlerimin içine bakarak üstelik.”

“Veymor’u savundum öyle mi?” dedi sert bir sesle. “O halde senin Veyn’i savunmalarını ne yapacağız?” Kollarını önünde bağladı ve kibirle bana baktı. “Söyler misin bana, Veymor ve Veyn arasındaki fark neydi de sen Veyn’in hizmetkarı olup onun sırlarını saklarken suçsuzdun ama ben suçlu oldum?” Başını iki yana salladı ve gözlerinden resmen ateşler fışkırıyordu. “Buraya geldiğimiz günden beri Veyn’den bir adım bile uzaklaşmadın, onun sırlarını sakladın, onu korudun, onun yanında oldun ve bütün bunları yaparken de bize sorgulama hakkı bile vermedin. Şimdi nasıl olur da kendi ellerinle beni Veymor’un kucağına bıraktıktan sonra bana öfkelenebilirsin ki?” Hiddetle ayağa kalktığında sesi yükselmeye başladı. “Sen,” dedi beni işaret ederek. “Aynayı kendine bir an bile çevirmiyorsun, şu haline bak, Veyn evleneceği için neredeyse ölecek kadar mutsuzsun. Sen misin bana Veymor konusunda akıl verecek o kişi?”

“Hey hey hey,” dedi Tanya diğer taraftan ellerini kaldırarak. “Sakin ol, Korven.”

Dudaklarım bir şeyler söylemek için aralandı fakat ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum. Maalesef ki onun tarafından bakıldığında fazlasıyla haklıydı, hiçbirisi Veyn’i tanımıyordu ve hatta ben bile tanıdığımı düşünüyorken onu tanımadığımı fark ediyordum.

“Haksız mıyım, Tanya?” dedi Korven baskın bir sesle. “Söylesene, Veyn hakkında ne biliyorsun?” Tanya’nın cevap vermesini bile beklemedi. “Hiçbir şey öyle değil mi çünkü Liora onunla sırdaş olmayı seçti, neden peki?” İmayla bana baktı. “Çünkü bu aptal kız, ona karşı bir şeyler hissediyor.”

Bir anda ben de ayağa kalktığımda Korven’i sertçe omzundan itekledim. “Haddini aşıyorsun, Korven.”

“Aşmıyorum,” diyerek gözlerimin içine baktı. “Sadece gerçekleri söylüyorum, madem Thalron’u yok etmek istiyorsun, madem bütün bu düzeni yıkmak istiyorsun ilk önce o Veyn denilen varisi bitirmen gerekiyordu ama sen bunu yapmak yerine ona tutulmayı seçtin ve sonuç,” dedi eliyle arkadaki şenliği işaret ederek. “Sadece onun tarafından bastırıldın, sessizleştirildin ve işte buradasın. Veyn’in Veymor’dan ne farkı var, söylesene şimdi bana.”

Tanya da ayağa kalktığında aramıza girdi ve ikimize dönüp bakarak “Saçmalıyorsunuz,” diyerek çıkıştı ve bakışlarını Korven’e çevirdi. “Senin öfken ne için? Liora’ya mı, Thalron’a mı yoksa Veyn’e mi?”

“Benim tek öfkem, kaybettiğim çocukluğum ve hatta bir zamanlar her şeyim olan Liora Valenka için,” dedi Korven üzerine basa basa. “Onu geri kazanmak için sonuna kadar çabalarım fakat…” Gözleri bana döndü ve yüzünü buruşturdu. “Fakat görüyorum, o kıza artık ulaşmak mümkün bile değil. Kendisi öyle kör ki hem bizi, hem de kendisini düşürdüğü o çukuru göremiyor bile.”

Boğazım düğümlendiğinde acıyla yutkundum ve “Yeter,” diye fısıldadım ağzımın içinde.

“Hayır,” dedi Korven karşı gelerek ve sonrasında onun da acıyla bana baktığını gördüm. “Liora,” dedi adeta yalvarır gibi ve sonrasında elleri omuzlarıma tutundu. “Thalron seni değiştiriyor, Thalron seni bitiriyor, Thalron seni yok ediyor, görmüyor musun?” Başını iki yana salladı ve gözlerindeki acı çok daha fazla bir hal aldı. “Sana ruh bağı olmayı teklif ettim çünkü seni korumak istiyorum bütün bunlardan. Eğer benimle ruh bağı olursan…”

“Ruh bağı olmak mı?” dedi Tanya şaşkınlıkla.

“Evet,” dedi Korven bir an bile şüpheye düşmeden ve sonra bakışlarını bana çevirdi. “Ama eğer bunu istemiyorsan gidelim, Liora.” Omzunu indirip kaldırdı ve gülümsemeye çalıştı. “Bütün bunlardan kurtulmak için gidelim, eğer bir gemi ayarlamamı istersen bunun için her şeyi yaparım ve o gemiyi bulurum. Nereye gittiğimiz önemsiz, sen ben ve Tanya buradan çıkıp gidebiliriz. Eskiden olduğu gibi yine üçümüz,” dedi Korven ve zorlukla yutkundu. “Bizi bulamazlar bile. Görmüyor musun, burası hepimizi mahvediyor ve en sonunda belki de yok edecek.” Bakışları Tanya’ya döndü. “Farkında değil misiniz, gitgide Thalron’a bağlanıyoruz ve burası bizi bir bataklık gibi içine çekiyor. Ya şimdi kurtulacağız ya da ölene kadar buraya mahkum kalacağız.”

Gözlerim acıyla dolduğunda bunu ne Korven’den ne de Tanya’dan gizledim. Bir yanım söylediklerinde fazlasıyla haklı olduğunu biliyordu ama bilmediği bir şey vardı: Benim için kaderim artık burada başlıyordu ve bitecekse de burada bitecekti. Başka bir yer, başka bir dünya istemiyordum çünkü kim olduğumu artık biliyordum.

Tam o esnada arkadaki şenlik ateşinin ilerisinde Asil kıyafetli iki kişiyi gördüm, hemen arkalarında bulunan muhafızları. Veyn ve Nord buradaydı, Veyn’in elleri arkada, kalabalığa doğru bakıyordu ve gözleri kalabalığın üzerinde gezinirken yavaş yavaş bana doğru döndü. Bizi gördüğü anda, kaşları çatıldı ve çenesini havaya kaldırdığına şahit oldum.

Ona bakarken “Gidemem,” dedim kısık bir sesle. “Çünkü ben artık kendimi Thalron’a ait hissediyorum, Korven.”

Korven, gözlerimin içine baktı ve sonrasında başını baktığım yere doğru çevirdiğinde çenesinin kasıldığını fark ettim. Ellerini omuzlarımdan çektiğinde tiksintiyle nefesini verdi ve sonrasında “Hâlâ onun hizmetkar bilekliğini takıyor, hâlâ ondan gözlerini alamıyorsun,” dedi. “Kendine yaptığın saygısızlığın farkında bile değilsin.” Gözümden bir damla yaş aktığında hızlı bir şekilde sildim ve arkamı Korven’e dönüp Tanya’ya doğru baktım. Sadece duyduklarım değil, hissettiklerim de beni öylesine zedeliyordu ki büyük bir çıkmazın içinde gibiydim. Güçsüz hissediyordum, hiç olmadığı kadar hem de ve bunu söyleyebileceğim kimse yoktu çünkü bu güçsüzlüğüm bile aslında suçtu.

Korven yanımızdan rüzgar gibi geçip gittiğinde gözümden başka yaşlar da döküldü ve sırtım Veyn’in olduğu tarafa doğru dönükken Tanya’nın büyük bir kederle bana baktığını gördüm. “Liora,” dedi ellerini yüzüme koyarak. “Sen çok acı çekiyorsun.”

“Tanya, çok büyük bir çıkmazın içindeyim,” dedim titreyen bir sesle. Lanet olsun ki az önce onu gördüğüm için şu an kalbim delicesine atıyordu ve ben bunu engelleyemiyordum. Ben artık kalbime söz geçiremiyordum. “Ben ne yapacağım, yalvarırım bana bir yol göster çünkü kendimi hiç olmadığı kadar güçsüz hissediyorum.”

Tanya, bir an bile düşünmeden beni kendisine çekip sıkıca sarıldı. Hayır, güçsüz görünmek istemiyordum, bunu yapmak istemiyordum ama kalbim, acıyla kasılıyor, beynim sanki bir daha çalışmayacak kadar durgundu. “Her şey çok yeni, Liora,” dedi Tanya sarıldığı yerde kulağıma doğru. “Zamanla her şey geçecek, böyle kalmayacaksın elbette.”

“Ne zaman peki?” diye sordum başımı iki yana sallayarak. “Çünkü gün geçtikçe toparlanmak yerine çok daha fazla güçsüzleşiyorum.”

“Bilmiyorum,” diyen Tanya, tereddütle nefesini verdi. Geriye çekildiğinde elleri yüzümü buldu ve yanağımı okşadı. “Belki de gitmek en doğrusudur, Liora. Belki de Korven haklıdır.”

“Gidemem,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Thalron bana ait, ben bir Valenka’yım. Öylesine bir korkak gibi çekip gidemem, bunu yapamam çünkü bir daha aynada kendimle bile göz göze gelemem fakat kalıp savaşacak gücüm yok hissediyorum.”

“Çünkü tek başına savaşabilecek durumda değilsin, Liora,” dedi Tanya gözlerini kısarak. “Başkaldırdığın insanlar senelerdir bu topraklarda ve sen sadece günlendir buradasın. Ben yanındayım, sonuna kadar yanındayım ama ben kimim ki? Senin kadar iyi dövüşemiyorum, cesaretim o kadar da yok ve kendi hayatımı bile kurtaramıyorum.”

“Valenka!” Yüksek sesle bağıran Olaf’ın sesini işittiğimde derin bir nefes verdim ve arkama dönüp baktığımda uzaktan bize doğru heyecanla yürüdüğünü gördüm, Veyn ise hâlâ aynı yerdeydi ve bakışları benim üzerimdeydi. “Liora Valenka!” dedi tam önümde durup ardından saygıyla başını eğip selam verdi. “Bu ateş kızılı saçları adımlarca öteden görüp koşarak buraya geldim, benimle şenlik ateşine katılıp dans etmek istemez misin?”

“Hayır,” dedim rahatsız bir sesle ve sonra Tanya’ya şöyle bir bakış atıp çıktığım kayadan aşağıya doğru indim. “Ben de tam gidiyordum.”

“Ben de tam seninle gidiyordum,” dedi Olaf sırıtarak ve ben yürümeye başladığımda o da benimle yürümeye başladı. Arkamı dönüp Tanya’ya el salladığımda o da bana mutsuz bir şekilde elini salladı. “Hatta giderken seninle yürüyorum, şu harika anı ölümsüzleştirmek isterdim.”

Yapay bir şekilde gülümsedim ve kalelerin olduğu yere doğru ilerledim, Olaf ise peşimi asla bırakmadı. “Bence sen şenlik ateşine katıl ve herkese o ateşin senin canını nasıl yakmadığını göster,” dedim başımla işaret ederek. Bu cümlelerin ardından Olaf bir anda önüme atladı ve elleriyle beni durdurdu, tam o esnada arkasında kalan Veyn’in gözlerini bile kırpmadan bizi izlediğini gördüm.

“O halde sana daire şeklindeki ateşin içinden nasıl geçtiğimi ve geçerken nasıl dans ettiğimi göstereyim mi?” diye sordu ve bir anda kahkaha attı. “Hatta istersen seni de kendimle beraber geçirebilir ve ikimizi Thalash’ın kralı ve kraliçesi ilan edebilirim, ne dersin?”

“Olaf,” dedim solgun bir sesle. “Benden ne istiyorsun?”

“Thalash’ın kraliçesi olmanı,” dedi ellerini iki yana açarak. “Senin yatağını taştan değil, Thalron’dan çaldığım yataktan yapacağım, söz veriyorum.”

Bir anlık afalladım ve kendimi tutamayarak güldüğümde “Thalron’dan yatak mı çaldın?” diye sordum.

Öne doğru eğildi ve kulağıma doğru “Sadece yatak olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu. “Birkaç parça kıyafet, fazlasıyla yiyecek, biraz altın, yastık, yatak ve hatta bir adet de Din İnsanı çaldım, kendisini odamda kilitli tutuyorum. Onu Thalash’a götürüp kırmızı penguen diye halkıma tanıtacağım çünkü penguen gibi yürüyor.”

Kahkaha attığımda ellerimle yüzümü kapattım ve başımı iki yana salladım. “Sana inanamıyorum, o Din İnsanı önemli birisi olabilir.”

“Ben de önemli biriyim ve kaybını kimse fark etmez çünkü öylesine yaşlı ki, ölmeyi unutmuş gibi görünüyor.” Kollarını önünde birleştirdi ve yaralı olan tarafındaki gözünü kırptı. “Şimdi söyle, benimle Thalash’a gelecek misin?”

Yüzümdeki gülümseme silindiğinde başımı olumsuz anlamda iki yana sallayarak “Ben buradayım, Olaf,” diye mırıldandım. “Ama bana saygı duyduğun için teşekkür ederim.”

“Olaf, anlamsız gözlerle bana bakıp “Ama buradaki kimse seni sevmiyor,” dedi acımasız bir sesle. “Buradaki kimse seni istemiyor. Thalash’ta gerçek bir kraliçe gibi yaşayacakken neden buradaki bu sefaleti çekiyorsun?”

Bir anlık ona güvenip güvenmeyeceğimi kendi içimde sorguladım ama sonrasında bunun güvenle hiçbir ilgisi olmadığını fark ettim çünkü birçok insan aslında artık amacımı ve ne istediğimi biliyordu. Olaf’ın da bunu bilmesi hiçbir şeyi kaybettirmezdi. “Ben Thalron’a sahip olmak istiyorum,” dedim tek nefeste. “Ve olacağım da.”

Olaf’ın bakışlarındaki ifade değişti ve dudakları şaşkınlıkla aralandığında “Ateşler aşkına,” dedi ellerini kulaklarına koyarak. “Gerçekten Valenkalar bir deliymiş.”

Gözlerimi devirdiğimde “Bunun delilikle bir ilgisi yok,” dedim. “Gerçekten Thalron’u alacağım çünkü burası Valenkalara ait ve bu düzeni değiştirmem gerek.”

Olaf’ın kaşları çatıldı ve sonra etrafına baktığında hemen arka tarafta gözünü bile kırpmadan hâlâ bizi izlemeye devam eden Veyn’i gördü. Yeniden bana döndüğünde “Bunu nasıl yapacaksın?” diye sordu.

Sessizlik oluştu. Belki başka bir zaman bu soruyu sorsa verebileceğim yanıtlarım olurdu ama şu an öylesine bitkin, öylesine köşeye sıkışmış durumdaydım ki, “Güçlenerek,” diyebildim sadece. “Daha fazla güçlenerek.”

Olaf’ın kaşları havalandı fakat inançsızlıktan ziyade sorgulayarak bana baktı. Yüzümü bir süre izledikten sonra o an bambaşka şeyler düşündüğünü anladım, dalga geçmediği ya da kahkaha atmadığı nadir anlardan bir tanesindeydi. Boğazını temizlediğinde duruşunu dikleştirdi ve çenesini havaya kaldırdı bir asker gibi. “Dilersen sana bu yolda yardımcı olabilirim.”

“Ne?” dedim şaşkınlıkla.

“Sana işbirliği teklif ediyorum, Valenka,” dedi Olaf ciddiyetle. “Eğer Thalron’u işgal etmek için gücümü, halkımı ve ateşimi istersen sana bütün hepsini verebilirim. Emin ol ki, girdiğim hiçbir savaşta asla ama asla yenilmedim.” Başını aşağı yukarı salladığında kendinden oldukça emindi. “Fakat bunun için tek bir şartım var.”

“Nedir?” diye sordum diğer söylediklerindeki detayları düşünmemeye çalışarak.

“Thalash’a benimle beraber geleceksin ve kraliçem olacaksın. O zaman hem Thalron’a sahip olabileceksin, hem de Thalash beklediği o kraliçeye kavuşacak.”

Bu cümlenin ardından ne hissedeceğimi bilemeyerek ona baktım fakat içimden bir ses bunun da doğru olmadığını söylüyordu çünkü yine birisinin gölgesi arkasında bunu başarmış olacaktım ve eğer ki başarısız olursak o zaman her şeyimi kaybedecektim. Karşılıksız bir iyilik yapmasını elbette ki isteyemezdim ama benden istediği öylesine büyük bir şeydi ki, hiç tanımadığım ve bilmediğim bir yere gitmek benim için oldukça ağırdı.

Hemen arkasından Liten’in bize doğru yaklaştığını gördüğümde sessizlik içinde Olaf’a bakmaya devam ettim. Bir cevap vermeme bile fırsat kalmadığında Liten, yanımıza geldi ve bakışlarını direkt Olaf’a çevirdi. “Yüce Veyn sizi emrediyor.”

Olaf, ağzından nefesini verdiğinde bakışlarını Liten’e çevirdiğinde “Yüce Veyn benimle de mi evlenmek istiyor? diye sordu. “Çünkü sürekli beni emretmesinin başka açıklaması olamaz.”

Liten’in yüzündeki zırha rağmen kaşlarını çattığını fark ettim. “Yüce Veyn, hemen emrediyor.”

“Yüce Veyn benim kıçımı emretsin,” dedi Olaf öfkeyle. “Şu an kraliçemle ciddi bir konuşma içindeyim.”

Liten, bir an bile duraksamadan öne doğru çıktı ve aralarındaki boy farkıyla beraber üstten üstten Olaf’a baktı. “Yüce Veyn,” dedi üzerine basa basa. “Hemen onun yanına gitmezseniz çaldığınız her şeyi elinizden alacağını söylüyor.”

Olaf afalladığında ve bakışları bana döndüğünde “Çalmak mı?” diye sordu. “Ben ve çalmak öyle mi?”

“Hemen.” Liten’in emri öyle keskindi ki, sesini daha önce hiç bu kadar baskın duymadığımı fark ettim.

“Neden emrediyor?” diye sordu Olaf yine de ayak direterek.

Liten, gözlerini kıstı. “Sadece onun yanına gitmenizi emrediyor, sebebini söylemedi.”

Olaf, büyük bir nefes verdi ve eliyle bana saygılı bir selam verip “Üzgünüm, Valenkaların en kraliçesi,” dedi. “Sanırım birazdan evlenme teklifi alacağım.”

Başımla onu onayladığımda Olaf, arkasını döndü ve sert adımlarla Veyn’in olduğu tarafa doğru yürüdü, Liten ise olduğu yerde kalmaya devam etti. Göz göze geldik, gitmesini bekledim ama o bana bakmayı sürdürdü. “Ne oldu?” diye sordum kaşlarımı çatarak.

“Olaf’tan uzak durmalısın, Yüce Liora,” dedi Liten. Adımın yanına Yüce getirmeye başlamıştı, en azından artık Veyn’in Liora’sı demiyordu. “O tehlikeli biri.”

Kaşlarım daha fazla çatıldığında Olaf’ın Veyn’in yanına gidişini izledim, Veyn ise hâlâ bana bakmaya devam ediyordu. “Bu sadece Veyn’in düşüncesi, Liten,” dedim elimle geçiştirerek. “Onu tanımıyorsun bile.”

“Hayır, Yüce Liora,” dedi Liten koruma içgüdüsüyle bir adım bana yaklaşarak. “Bu benim düşüncem. O tehlikeli biri. Onun tek istediği sizsiniz.”

Ona anlamsız gözlerle baktığımda o da bir an bile olsun gözlerini benden ayırmadı. Yüzlerce kişi beni bu konuda uyarsa yine de dönüp kendi düşüncemi dinlerdim ama uyaran kişi Liten olduğu zaman sorgulamak zorundaymış gibi hissetmiştim. “Bildiğin bir şey mi var, Liten?” diye sordum merakla. “Bir şey mi duydun?”

“Hayır.” Net cevabıyla beraber bakışlarındaki korumacı ifade bir an bile silinmedi. Birbirimize sessizce bakarken onu anlayabileceğimi düşünüyormuş gibi beni izliyordu.

Derin bir nefes verdikten sonra bakışlarımı Veyn’in olduğu tarafa doğru çevirdim ve artık orada olmadığını gördüm, şenlik ateşi ise durmaksızın devam ediyordu. Yutkunduğumda ve yeniden Liten’e döndüğümde buruk bir şekilde tebessüm ettim, belki beni anlar diye.

O an, aslında yaşanılan her şeyin beni kararlarıma sürüklediği noktadaydım ve en başından beri aslında ne yapmam gerektiğini artık biliyordum.

Veyn benden vazgeçmişti.

Ve ben de artık ondan vazgeçecektim.

DÜĞÜNE 1 GÜN KALA…

Dakikalardır, çizdiğim resme gözlerimi ayırmadan bakıyordum. Gecenin ilerleyen saatleri olduğunu, völva davullarının susmasından anlıyordum. İnsanlar öylesine çok eğlenmişti ki ya bir köşede sızmışlardı ya da yorgunlukla dinlenmeye çekilmişlerdi. Düğüne tam bir gün kalmıştı. O bir güne kadar beklemiştim. Son ana kadar. Belki bir şey değişir diye. Ama artık anlıyordum. Hiçbir şey değişmeyecekti. Ve ben yapmam gereken her ne varsa, artık yapmak zorundaydım.

Yatakta yan bir şekilde yatıyordum, yastığın diğer tarafında çizdiğim resim vardı, hemen yanında ise Morna’nın günlüğü duruyordu. Hâlâ o günlüğe dokunamıyordum, açıp da tek sayfasını okuyamıyordum çünkü kendimi öylesine güçsüz ve bir yandan da öylesine yenilmiş hissediyordum ki böyle hissetmemin bile Morna’ya haksızlık olduğunu düşünüyordum.

Gözlerimi kapattığımda ve derin bir nefes verdiğimde kendimi cesaretlendirmek istiyordum ama o cesareti henüz hissedemediğim için sadece kapalı göz kapaklarımın ardında Veyn’in yüzünü görebiliyordum. Yemyeşil gözleriyle bir yandan bana meydan okuyormuş gibi bir yandan da her şeye rağmen sanki benim yanımda kalacakmış gibi bana bakıyordu.

Fakat hangi aşamada uykuya daldığımı ve rüya görmeye başladığımı ise bilmiyordum, rüyaydı çünkü hemen yanımda bir erkek çocuğu oturuyordu. Yemyeşil gözleri vardı, kumral saçları ve yaşı oldukça küçüktü. Yine de duruşu, bakışları ve her şeyiyle Veyn olduğunu adeta bana haykırıyordu.

Yirmi yaşına kadar kilitli tutulduğu kalesinde olduğumuzun farkındaydım çünkü odasındaydık fakat kapısında demir parmaklıklar vardı. Yatağının üzerinde oturuyorduk, elinde bir kağıt tutuyordu ve hevesle o kağıdı izliyordu. Gözlerimi onun çocukluğundan bir an bile olsun ayırmazken kalbimin acıdığını hissediyordum çünkü o hevesli bakışları artık yoktu.

“Veyn,” dedim kuru bir sesle. Konuşan bendim ama ses sanki geriden geliyordu. Bakışları bana döndüğünde yeşil gözleri aynı hevesle beni izledi.

“Seni tanıyorum,” dedi gözleri kocaman açılırken. “Sen rüyalarımda gördüğüm o kadınsın.” Bir an bile çekinmeden uzanıp saçlarıma dokundu ve gözlerindeki hayranlığı gördüm. “Saçlarının rengi çok güzel,” diye mırıldandı. “Ateşe benziyor.”

Gülümsemeye çalıştım, belki de gülümsedim bilmiyordum fakat öyle canım acıyordu ki, uzanıp onun şefkatle saçlarını sevmek istiyordum. Ondan bir çocukluk çalınmıştı, ondan renkleri çalınmıştı, ondan her şeyi çalınmıştı. Ve şimdi çalınan her şeyi geri almak yerine kendisini çok daha fazla feda ediyordu.

Rüyamda gördüğüm Veyn’in çocukluğu henüz renklere kör değildi.

Veyn, bakışlarını elindeki kâğıda çevirdi ve havaya kaldırdıktan sonra bana gösterdi. “Kael Sennora Da Merria,” dedi başını sallayarak. “Kalbimin şarkısı, senin için. Bu yasaklı şarkıyı bir gün çalacağım ve benden renklerimi alacak babam, çocukken üstelik.” Başını iki yana salladı. “Bir daha renkleri hiçbir zaman göremeyeceğim ama rüyalarımda gördüğüm seni hiçbir zaman unutmayacağım.”

Yutkunduğumda gözlerim o kağıda doğru döndü ve derin bir nefes vererek “O şarkı yasaklı öyle değil mi?” diye sordum. Veyn, başını aşağı yukarı salladı. “O halde şimdi yeniden çal, Veyn. Çünkü biz bir rüyanın içindeyiz ve ben seni korurum, kimse sana hiçbir şey yapamaz.”

Veyn’in gözlerinin ışıldadığını gördüm, yemyeşil gözleri sanki en parlak ışıklarıyla bana bakıyordu. Hevesle ayağa kalktığında hızlı bir şekilde köşedeki kemanına doğru ilerledi ve sonrasında “Beni korur musun?” diye sordu.

“Korurum,” dedim başımı sallayarak. “Çal o şarkıyı Veyn, benim için çal.”

Veyn gülümsedi ve sonra kağıdı yatağın üzerine bıraktığında kemanı omzuna yasladı, başını eğdi, diğer eliyle yayı eline aldı. Gözlerini kapattığında derin bir nefes aldı ve ilk notaya bastığı anda kulağıma hiçbir müzik sesi gelmedi, bu bir rüya olduğu için belki de ne çaldığını duyamadım ama Veyn öyle bir hevesle ve heyecanla o şarkıyı çalıyordu ki, yüzündeki gülümseme gitgide genişliyordu.

Fakat bir anda odanın kapısı sertçe açıldığında ve içeriye Veymor girdiğinde baskın adımlarla Veyn’e doğru ilerledi. Ayağa kalkmak istedim, kalkamadım, onu koruyacağıma söz vermiştim ama koruyamadım. Bağırmak istedim fakat bağıramadım. Veymor, Veyn’in elindeki kemanı alıp yere fırlattı ve sonrasında onu götürmek için hamle yaptı. Hayır, buna izin vermemeliydim, bu bir rüya bile olsa ona bunu yapmasına izin vermemeliydim.

Fakat başarılı olamadım. Veymor Veyn’i odasından çıkardığında çırpınmak istesem de çırpınamadım, onu Veymor’un ellerinden, bu düzenden kurtaramadım ve o an anladım, rüya olmasına rağmen artık Veyn, şu andan itibaren renkleri göremeyecekti çünkü yasaklı olan o şarkıyı çalmıştı.

Ve rüya bir anda değişti, artık yanımda o tanıdığım yirmi dokuz yaşındaki Veyn oturuyordu. Yeşil gözleri artık parlamıyor, bakışları hevesle beni izlemiyordu. Derin bir nefes verdiğinde gözleri bana döndü ve acıyla “Renklerimi benden o gün aldılar, Liora,” dedi. “Ve sen beni korumadın, eğer beni korusaydın, senin için defalarca kez o şarkıyı çalabilirdim ama sen bile beni koruyamadın.” Başımı iki yana sallamaya çalıştığımda hâlâ hareket bile edemiyordum. Veyn, gözlerime acıyla bakarken elleri yavaşça saçlarıma uzandı ve parmakları saçlarımda gezinirken “Artık her şey siyah ve beyazdan ibaret,” dedi keskin bir sesle. “Rüyalarımda bile artık seni renklerinle göremiyorum.”

Titreyerek gözlerimi açtığımda ter içinde kalmıştım ve gözlerim acıyla dolmuştu. Öyle çok kasılmıştım ki, vücudumun her yerinin acıdan kıvrandığını hissediyordum. Zorlukla yatakta doğrulduğumda elimi alnıma götürdüm ve bakışlarımı pencereye doğru çevirdim. Ne kadar süredir uyuduğumu bilmiyordum ama hâlâ gece olduğunun farkındaydım.

Bakışlarım yeniden yanımdaki resme döndüğünde artık vakti gelmişti. Gördüğüm rüyanın etkisinden bir an bile çıkmazken yatakta doğruldum ve resmi alarak kapıya doğru yürüdüm. Yavaşça kapıyı açtığımda beklemediğim bir şekilde Liten’i kapımın önünde beklerken gördüm. Şaşkınlıkla “Senin burada ne işin var?” diye sordum.

Liten, bir anlık duraksadı ve sonrasında “Yüce Veyn görevlendirdi,” dedi. “Seni korumam için.”

“Ne?” dedim kaşlarımı çatıp. “Kimden? Neyden?” Liten hiçbir cevap vermediğinde omzunu indirip kaldırdı. “Veyn nerede?”

“Yemek odasında,” dedi Liten yukarıyı göstererek.

Başımı aşağı yukarı salladım ve elimde resmi sıkıca tutarak Liten’in yanından geçip merdivenlere doğru ilerledim. Her basamağı çıkarken kendimden öylesine emindim ki, aklımda, fikrimde, kalbimde bir an bile olsun şüphe yoktu.

Şarkı: Steelheart, She’s Gone

Yemek odasının kapısının önüne geldiğimde kapıyı çalmadım bile ve topuzu çevirip hızlıca açtığımda direkt Veyn’i gördüm. Yemek masasında, en baş sandalyede tek başına oturuyordu. Önünde çelik bir sürahi vardı, bir de bardak. Gözleri yavaşça kapıya doğru döndüğünde kaşlarım havalandı çünkü gözleri baygın bakıyordu, onu daha önce hiç sarhoş görmemiştim fakat bu kez sarhoş gibiydi ve öylesine mutsuz görünüyordu ki bu mutsuzluğu her halinden belli oluyordu.

Yüzüme baktı, öyle bir baktı ki bunun gerçekliğini sorguluyormuş gibiydi. Kaşları havalandığında “Gerçek misin?” diye sordu.

Kapıyı ardımdan kapattığımda sakin adımlarla odanın ortasına doğru yürüdüm ve bakışlarımı çelik sürahiye doğru çevirdiğimde “Sarhoş gibi görünüyorsun,” dedim sorgulayan bir sesle.

“Belki de bunun başka bir adı da sarhoşluktur,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Kim bilir? Ben bilemem elbet, ben anlayamam ki duygulardan.”

Dudaklarımı ıslattım ve biraz daha masaya yaklaşırken “Seninle sakin bir şekilde konuşmak istiyorum,” dedim başımı sallayıp. “Son kez.”

Veyn, yutkunduğunda sırtını sandalyeye yasladı ve çelik bardağındaki son yudumlarını içip masanın üzerine bıraktı. “Konuşalım, Liora.”

O an, kendi dairemden çıkarken fazlasıyla cesurdum fakat onu gördüğüm anda cesaretimin bu denli kırılması akıl karı değildi. Üzerine giydiği siyah tişörtü onu çok daha fazla karanlığın içine gömülmüş gibi görünmesini sağlıyordu.

Derin bir nefes verdim ve sonra masaya hızlı adımlarla yaklaşıp sürahinin içindeki içkiden bardağa doldurdum. Gözleri benden ayrılmazken, o içkiyi hiç sevmediğim halde nefesimi tutarak kafama diktim ve sonra geri masaya bıraktıktan sonra ikinci bardağı da doldurup onu da içtim. Yüzümü buruşturduğumda zihnimi rahatlatmaya ihtiyacım vardı ve bu kez gerçekten de içki midemi bulandırmak yerine sanki kanıma karışırken beni rahatlatmaya başlamıştı.

İkinci bardağı da masaya bıraktıktan sonra gözlerimi Veyn’in gözlerine çevirdim ve hemen çaprazındaki sandalyeyi çekip oturdum. Elimde tuttuğum kağıdı ters bir şekilde masaya koyduktan sonra elimi enseme doğru götürdüm, tedirginlikle başka titrek nefesler de verdim. Neredeyse saniyeler dakikaya dönüştüğünde gözlerimi kapattım ve kendi kendime son kez, dedim. Son kez konuşacaksın, Liora. Son kez o cesareti göstereceksin.

Gözlerimi yeniden açtığımda bakışlarımı ona çevirdim ve ellerimi masanın üzerinde birleştirip “Bu şekilde devam edemem,” dedim sakin bir sesle. Öyle bir bakıyordu ki, sanki yüzümün her zerresini ezberliyordu. “Artık senin kalende kalamam, artık senin hizmetkarın olamam ve artık senin yanında duramam.”

Veyn şaşırmadı, bunu beklediği her halinden belliydi fakat gözlerine şaşkınlık yerine gerçek bir acı oturduğunda ve bunu bir an bile olsun benden gizlemediğinde “Neden?” döküldü dudaklarından.

Bakışlarım masanın üzerine döndü ve bir anda üçüncü bardak içkiyi de doldurup içtiğimde yavaş yavaş başım dönmeye başlamıştı ama umurumda da değildi. Bu konuşmayı yapabilmek için gerçek bir cesarete ihtiyacım vardı.

Gözlerim masadan ayrıldı ve bileğimdeki bilekliğe doğru kaydı, elim ona doğru uzandığında Veyn, bir anda uzanıp elini elimin üzerine koydu ve “Neden, Liora?” dedi tek nefeste. “Bana tek bir sebep söyle, neden bu şekilde devam edemezsin?”

Elini elimin üzerine koyduğu anda kalbimin atışlarının hızlanması hiç normal değildi. Ona baktığımda bu denli heyecanlanmam normal değildi. Kalbimin hiçbir söylediği normal değildi ama cesaret ise kalbim kadar cesur olmam gerekiyordu.

“Çünkü kalbim buna izin vermiyor,” dedim tek nefeste bakışlarımı onun gözlerine çevirip elimi onun elinden çekerek. “Sen evleniyorsun, Veyn. Yarın evleniyorsun ve sonrasında hayatın tamamen değişecek. Beni öptün,” diye fısıldadım öne doğru eğilerek. “Bunu kimse bilmiyorsa bile biz biliyoruz, bu gerçekle nasıl hâlâ hizmetkarın olarak yanında kalabilirim? Her gün seni ve Maris’i görerek bu kalede nasıl yaşayabilirim? Kalbim, gururum ve hatta bedenimin hiçbir zerresi buna izin vermiyor.” Yutkunduğumda gözlerim dolmuştu fakat bu da umurumda değildi. “Bu zamana kadar seninle defalarca kez öfkeli konuştuğumu biliyorum ama bu kez öfkeli değilim, kızgın değilim sadece kararlıyım. Sen Thalron’a aitsin, sen bu düzenin adamısın, sen sadece bu aptal yasalar ve kurallar için nefes alıyorsun artık eminim ama ben öyle değilim ve bu şekilde yanında kaldığım sürece senin inançlarına saygısızlık yapmaktan başka hiçbir şey yapamam.”

Veyn, geriye çekilmek yerine masanın üzerinden bana doğru eğildi ve elini yeniden elimin üzerine koyduğunda yüzü yüzüme yaklaştı. “Burada oturmuş neyi düşünüyordum, biliyor musun, Liora?” diye sordu. Gözlerimin içine bakarken acısını bir an bile olsun benden saklamıyordu. “Thalron’a ait miyim yoksa Thalron’a tutsak mıyım?” Yutkunduğunda dudaklarını ıslattı ve gözleri dudaklarıma doğru kaydığında elimin tersini kavrayan eli sıkılaştı, yüzü yüzüme biraz daha yaklaştı. “Belki de yirmi yaşında o kilitli kaleden çıktığımı düşünüyordum ama hâlâ o kalede kilitliyimdir.” Başını iki yana salladı, yemyeşil gözlerinden çok büyük bir keder geçti. “Seni ilk gördüğüm gün ise hayatımda ne daha güzel bir yüz görmüştüm ne de daha cesur bir kadın. Seni hiç tanımıyorken durmaksızın rüyalarımda gördüm ben ve sonra karşıma çıktın. Ne hissettim o an biliyor musun? Kurtulduğumu. Sen benim biraz da kurtuluşumdun, Liora ama ben şu an kurtulamıyorum, sen de beni kurtarmıyorsun ve hatta kurtarmak bile istemiyorsun, öyle değil mi?”

Gözümden bir damla yaş aktığında hızlıca boşta kalan elimle silmek istedim ama Veyn, buna izin vermeyerek uzanıp yanağıma dokundu ve düşen yaşı parmağıyla sildi. “Kurtulabilirsin, Veyn,” diye fısıldadım. “Sadece cesur olman gerekiyor.”

Eli, yüzümdeyken “Zorundayım,” dedi dişlerinin arasından. “Veymor, Maris’e renkleri göremediğimi söyledi. Eğer bu düğün gerçekleşmezse Thalron sınırları içerisinde tamamen yok hükmünde sayılacağım, Arthur olamadığım gibi Veyn’i de elimden alacaklar. Ne tutsak olacağım, ne kurtulmuş. Sadece hiç kimse olacağım.”

Bir anda kendimi tutamayarak belki içkinin verdiği cesaretle, belki de ilk kez kalbimi bu denli dinlediğim için olabilir bilmiyordum, uzanıp yüzünü ellerimin arasına aldım ve onu kendime çektim. “Thalron umurumda bile değil, sen benim için hiçbir zaman hiç kimse olamazsın,” dedim nefesimi verirken ve gözümden bir damla yaş daha aktı. “Kendini bu aptal düzene zorunlu bırakma, hiçbir şey hissetmediğin birisiyle eş olamazsın. Eş demek, aşk demektir.” Başımı iki yana salladım ve öfkeyle, biraz da acıyla “Ona dokunamazsın, Veyn,” dedim. “Bunu bize yapamazsın. Bunu kendine de yapamazsın.”

Bunu bize yapamazsın. Bu kelimeler dudaklarımdan çıkmış mıydı gerçekten? İlk kez bu denli ona açıktım, ilk kez kalbim dile geliyor gibiydi. Bu bir veda olacaksa da bütün dürüstlüğüyle gerçekleşsin istiyordum fakat onun gözlerine bakarken çaresizliği de acıyı da ve hatta içinde verdiği savaşları da görebiliyordum.

“Liora,” diye fısıldadı çaresizlikle. “Beni kurtar.” Sonra bir anda hiç beklemediğim anda beni kolumdan tuttuğu gibi kendisine doğru çekti ve kucağına yan bir şekilde oturttuğunda elleri yüzümü kavradı. “Beni ya kendinden kurtar ya da düştüğüm bu çukurdan kurtulmamı sağla.”

Geriye çekilmedim, aksine biraz daha ona yaklaştığımda ellerimi ensesine yerleştirdim ve alnımı alnına yasladım. Parmaklarıma ensesindeki saçları dokunurken nefesimi vererek “Vazgeç,” diye fısıldadım. “Her şeyi göze al ve vazgeç, Veyn.” Düşünmeden ona kollarımı doladığımda vücudumuz tek bir bütün halini aldı. “Seni kaybetmek istemiyorum, lütfen vazgeç. Her şeyden vazgeç.”

O da kollarını bana doladığında başını boynumun girintisine gömdü ve derin bir nefes aldı. Bir süre öyle kaldığında eli, sırtımda yavaşça gezindi ve saçlarıma doğru tırmandığında parmaklarının sıkılaştığını fark ettim. Kasıldığında başını yavaşça kaldırdı, nefesi yanağıma dokundu hemen ardından saçlarıma ve kulağıma doğru yaklaştığında “Yapamam,” dedi zorlukla konuşarak. “Her şeyden vazgeçmek demek, kendimden bile vazgeçmek demek.”

Kalbim sıkıştı, nefesim kesildi ve ruhumun parçalandığını hissettim. Yutkunduğumda yavaşça başımı geriye doğru çektim ve onun gözlerinin içine baktım. Yeşil gözleri hem büyük bir çaresizlikle hem de büyük bir ihtiyaçla bana bakıyordu.

Fakat buraya kadardı, artık tamamen anlamıştım. Veyn’in seçtiği Thalron’du, Veyn’in seçtiği Veyn olmaktı. Veyn’in seçtiği ben değildim.

Başımı ağır ağır salladıktan sonra sakince ondan uzaklaştım ve kucağından indikten sonra gözlerimi ellerimle silip başımı sallamaya devam ettim. Yüzümde acılı bir tebessüm oluştuğunda bakışlarımı bilekliğime doğru çevirdim ve bir an bile şüpheye düşmeden bilekliği koparır gibi çıkarıp masanın üzerine koydum. Sonrasında ise çizdiğim resmi çevirip onun önüne doğru itekledim.

“Seni çizdim,” dedim resmi ona doğru çevirerek. “Tıpkı senin çizdiğin gibi renksiz çünkü sana bırakabileceğim en doğru vedanın bu olabileceğini düşündüm. Bir gün beni aklından çıkarsan bile bu resme baktığında benim için hiçbir zaman hiç kimse olmadığını bileceksin çünkü ben bu zamana kadar tek bir adamı resmettim, o da sadece sendin.” Bilekliği de üzerine koyduğumda son kez gözlerinin içine baktım. “Hoşça kal, Veyn. Artık birbirimizden adımlarca uzaktayız ve sen evlendikten sonra birbirimize asla yaklaşmayacağız, kanım üzerine söz veriyorum.”

Duruşumu dikleştirdim, çenemi havaya kaldırdım ve arkamı ona döndüğümde kapıya doğru yürüdüm. Yine de bir şeyler söylemesini bekledim fakat hiçbir şey söylemedi, veda etmesini bekledim, söz vermesini bekledim ama ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. Kapıyı açtığımda bir anlık duraksadım ve bakışlarımı son kez ona doğru çevirdim, Veyn bana değil, çizdiğim kendisine bakıyordu. Kaşları çatıldığında eli resmin üzerine dokundu ve sonrasında tek nefeste “Neden renksiz çizdin?” diye sordu.

Buruk bir şekilde gülümsediğimde son kez göz göze geldik. “Çünkü eğer her şeyden vazgeçseydin, bu resmi seninle beraber renklendirecektim; tek başımayken senin renklerin yoksa benim için de yoktu.”

Hiçbir cevap vermesini beklemeden kapıyı kapattım ve yaşlar gözlerimden boşalmaya başladığında koşar adımlarla merdivenlere doğru ilerledim. Son basamaktan inip daireme doğru ilerlerken öyle bir ağlıyordum ki, bir anlık Liten’in önüme geçip beni durdurduğunu bile görmedim. İstemedim, onu da istemedim ve zorlukla itekleyerek dairemin kapısını açtım, ardımdan kapattıktan sonra kapıyı kilitledim ve kendimi olduğum yere bıraktım.

Her şey tamamen bitmişti, biz artık ikimiz de birbirimizden vazgeçmiştik.

DÜĞÜN GÜNÜ…

Şarkı: Gabriel Saban, Dark Academia

Bugün bu dairedeki son günümdü. Yatakta oturmuş pencereden dışarıya izlerken düşünebildiğim tek şey ama tek şey buydu. Dışarıya çıkamıyordum çünkü o düğün birazdan gerçekleşecekti, her yer ama her yer düğünün şenliğiyle doluyken buradan başka saklanabileceğim hiçbir yer yoktu. Her şey son bulduktan sonra kendi Köksüz kaleme dönecek ve sonrasında başımın çaresine bakacaktım.

Biraz bile uyumamıştım, odaya girdiğim andan itibaren kendimi yatağa bırakmış, gözlerimi bir an bile olsun pencereden ayırmadan dışarıyı izliyordum. Sonraki yollarımı düşündüm, hislerimi düşündüm, yaşayacaklarımı düşündüm. Bu acı geçecek miydi? Elbet bir gün geçerdi, başka bir çaresi yoktu ama geçene kadar beni mahvedecek gibi görünüyordu.

Ya geçmezse? Eğer Elly yanımda olsaydı bana en doğru olanı söylerdi biliyordum ama Elly de yoktu. Hiç kimse yoktu. Kendimi kilitlediğim o kafesin içinde öylesine yalnızdım ki, beni kendimden kurtarabilecek tek kişi yine kendimdim.

Kapımın önünde hareketlenme olduğunu hissettiğimde yorgun bakışlarla direkt kapıya doğru döndüm ve Olaf’ın sesini işittiğimde büyük bir nefes verdim. “Valenka’yla konuşmak istiyorum, muhafız,” dedi Liten’e. Liten hâlâ kapıda mı bekliyordu? “Çekil kapının önünden.”

Liten’in hiçbir şekilde sesi çıkmıyordu ama izin vermediği anlaşılıyordu çünkü Olaf’ın sesi fazlasıyla öfkeli geliyordu. Bıkkın bir şekilde yataktan indiğimde ve kapıya doğru yürüdüğümde sadece Olaf’ın sesini değil, ailesinden birkaç kişinin daha sesini işittim.

Kapının kilidini çevirdikten sonra sakince açtım ve karşımda Olaf’la beraber ailesinin her üyesini gördüm. Olaf beni gördüğü anda derin bir nefes verdi ve odanın içine öyle bir daldı ki, bir anlık ne diyeceğimi bilemedim. “Neler oluyor?” diye sordum geriye doğru bir adım atarak kafası karışmış bir vaziyette. “Neden buradasınız?”

Liten, koruma içgüdüsüyle içeriye girdi ve hemen yanıma geçtiğinde öfkeli bakışlarını Olaf’a gönderdi.

“Seninle konuşmak için geldim, Valenka,” dedi Olaf ama sanki acelesi var gibiydi. “Dün konuştuğumuz o konu yarım kalmıştı.”

“Hangi konu?” dedim ve sonra bir anda aklıma geldiğinde ellerimi saçlarıma geçirdim. “O konu yarım kalmadı, Olaf, o konu reddedildi,” dedim elimle geçiştirerek. “Ben başkasının gölgesi altında savaşmak isteyecek birisi değilim ayrıca karşılığında istediğin şey, benim zaten Thalron’da kaçtığım bir düzen. Kraliçen olmam karşılığı bana yardım edebileceğini söylüyorsun ve bunu kabul etmemi mi bekliyorsun? Bu kendimi kullandırmaktan başka hiçbir şey olmazdı.”

Olaf, söylediklerimi ya dinlemedi ya da aldırış etmedi bilmiyordum ama bana doğru küçük bir adım attığında “Thalash’a gitmek için şimdi tam zamanı, Liora,” dedi başını sallayarak. “Herkes düğün alanında, burada muhafız dışında kimse yok ve eminim ki sen muhafıza sözünü geçirebiliyorsundur.”

Kaşlarım çatıldığında “Kabul etmiyorum, Olaf,” dedim ikinci kez. “Thalash’a gelmeyeceğim.”

Olaf, derin bir nefes verdi ve sonrasında ailesindeki diğer üyelere doğru baktı. Ben daha ne olduğunu bile anlamadığımda Olaf, bir baş hareketi yaptı ve kız kardeşinin kemerindeki hançeri çıkardığını gördüm. Gözlerim irileştiğinde o hançerin bana savrulacağını düşünmüştüm fakat hançer bir anda Liten’e doğru atıldığında ve Liten’in zırhın altında kalan karnına isabet ettiğinde dudaklarımın arasından tiz bir çığlık koptu.

Liten’in eli karnına doğru gitti ve avcunun içine kan doldu. Bakışları sadece bir anlık bana doğru döndüğünde “Liten!” diye haykırmamla bir anda Olaf ve ailesinin benim üzerime gelmesi bir oldu. Her yer karanlık olduğunda kafama bir çuval geçirildiğini anladım ardından birisi beni kucağına aldığında avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Liten’in geriden gelen acı dolu sesleri ve çırpınışları kulaklarıma doluyordu, her şeye rağmen beni kurtarmak için çaba veriyordu fakat onlar öylesine kalabalıktı ki hepsiyle baş etmesi imkansızdı.

“Bırakın beni!” diye haykırdım gür bir sesle ve çırpınmaya devam ettim fakat imkansızdı. Birileri bacaklarımdan tutuyordu, birileri kollarımdan. Olaf beni kaçırıyordu ve özellikle düğün gününü seçmişti çünkü kimse burada değildi, völva davullarının sesi o kadar yüksekti ki, kimse çığlıklarımı duyamıyordu. “Beni kurtarın!” diye haykırdım daha gür bir sesle.

“Sakin ol, Valenka,” diyen Olaf’ın sesini işittim. “Buraya gelmemin tek sebebi aslında sendin ve Thalash halkına seni onlara götüreceğime dair söz verdim. Şimdi de görevimi yerine getiriyorum.”

Bir kapının açılma sesini işittim ve hemen ardından sert bir rüzgar bacaklarıma doğru çarptığında völva davullarının sesi artık daha yakından geliyordu. Durmadılar, bütün çırpınışlarıma, bütün çığlıklarıma rağmen yürümeye devam ettiler.

“Muhafızı öldüreceğim!” dedi Olaf’ın ailesinden bir tanesi. “Beni yaraladı.” Geride gelen çırpınış sesleri Liten’den geliyordu, onu zapt etmek zordu fakat o yaralanmıştı, hem de çok kötü bir şekilde yaralanmıştı. Onu kaybedemezdim, Liten’i kaybedemezdim.

“Onu rahat bırakın!” diye bağırdım. “Liten!”

“Şuradan limana çıkabiliyoruz,” dedi bir tanesi aralarından. “Beni takip edin.”

“Ah!” Birisi gür bir sesle haykırdığında her ne olursa olsun Liten’in vazgeçmediğini anladım.

“Muhafızın işini bitirin,” dedi Olaf. “Ayak bağı oluyor.”

“Yapamıyorum,” dedi birisi çırpınırken. “O çok güçlü, birisi beni kurtarsın, öldürecek!”

Bacaklarımdaki birkaç el benden uzaklaştığında çok daha fazla çırpındım ama Olaf’ın beni taşıyan kolları öylesine güçlüydü ki yine de kendimi kurtaramadım. “Bırak beni,” dedim ellerimi hareket ettirmeye çalışarak fakat çuval neredeyse kalçama kadar geliyordu ve etrafını iple doladıkları için hareket etmem zorlaşıyordu. Her şey bir yana çığlıklarımdan dolayı artık zorlukla nefes alıyordum. “Bırak beni, nefes alamıyorum!”

“Çok az kaldı, Valenka,” dedi Olaf, sakin bir sesle. “Gemi bizi bekliyor.”

“Liora!” Liten’in acılı sesini işittiğimde bir anlık buz kestiğimi hissettim ve sonrasında ne yapacağımı bilemeyerek bir kez daha bağırdım.

En sonunda ayaklarım yerle buluştuğunda ve limana geldiğimizi anladığımda birisi çuvalı başımdan çekip çıkardı ve etrafıma baktığımda bir geminin önünde, limanın kenarında olduğumuzu gördüm. Bakışlarım hızlı bir şekilde Olaf’a döndü fakat hemen arkasında Liten’i gördüm, dizlerinin üzerine çökmüştü, ellerini arkada zorlukla bağlamış olmalılardı ve karnından oluk oluk kan okuyordu. Gözleri yarı baygın bir şekilde bana bakarken çırpınmaya çalıştı fakat hemen başındaki iki Thalash ailesinden olanlar omuzlarına bastırdı, bir tanesinin elindeki keskin hançer direkt Liten’in boynuna dayalıydı.

“Gemiye bin, Liora,” dedi Olaf keskin bir sesle. “Eğer binersen muhafızına hiçbir şey olmayacak.”

“Liten,” dedim ona bakarken ve acıyla yutkundum. Hemen arkasındaki iri adam, Liten’in çenesini biraz daha kaldırdı ve sonra hançeri boynuna biraz daha dayadı. Kısa bir kesiği Liten’in boynuna bıraktığında Liten’in zorlukla nefes aldığını gördüm, bu bana verdikleri bir gözdağıydı ama Liten gözlerimin önünde öyle bir acı çekiyordu ki çaresizlikle gemiye doğru baktım.

“Bin.” Olaf, kolumdan tuttuğu gibi beni gemiye iteklemek istedi fakat tam o anda, kendimi ondan kurtarmak isteyerek yüzüne en ağır yumruğumu geçirdim ve o daha ne olduğunu bile anlamadan erkekliğine tekme attım. Olaf, öne doğru eğildiğinde ve acıyla haykırdığında olduğum yerde koşup Liten’e doğru ilerledim fakat diğer aile üyelerinden iki kişi beni kollarımdan tuttuğunda saçlarını tıpkı benim gibi boyatan kız kardeşinin yüzünde keyif alıyormuş gibi bir gülümseme vardı.

Olaf, eli erkekliğinde zorlukla yürüyerek karşıma geçti ve sonra gülmeye başladığında “Elimden kurtulamayacaksın, Valenka,” dedi başını sallayarak. “Şimdi ya hemen bu gemiye binersin ya da muhafızının başını gövdesinden ayırdığım gibi…”

Tam o anda acı dolu başka bir haykırış aramıza girdiğinde bakışlarım hızlı bir şekilde Liten’in olduğu tarafa doğru döndü ama haykırış Liten’den gelmemişti, Liten’i tutan o iri adamdandı. Gözleri kocaman açılmış bize bakıyordu ve yavaşça dizlerinin üzerine çöküp ardından yüzüstü yere düştüğünde ensesinden bir hançer saplandığını gördüm.

Hemen arkasına doğru baktığımda ise Veyn’i ve yanındaki beş muhafızı gördüm.

Olaf’ın dudaklarından “Kardeşim!” haykırışı döküldüğünde adımları direkt olarak hançer saplanan adama doğru ilerledi fakat Veyn, bir an bile durmadı ve hızlı adımlarla bulunduğumuz yere doğru gelip elindeki diğer hançeri Liten’i tutan diğer adama doğru fırlattı. Geri çekilmesine fırsat bile kalmadan o da sırtından hançerlendiğinde yere düştü.

Veyn, muhafızlara bir baş hareketi yaptığında muhafızlar hızlı bir şekilde Liten’in olduğu yere doğru geldi ve o an Liten’in son bir kez bana baktığında güvende olduğumu gördüğü anda gözlerini kapattığını gördüm. O da yüzüstü yere düştüğünde yerdeki karlar kanla kaplanmıştı ve acıyla “Liten!” diye inleyip ona doğru koştum.

Veyn, durmadı, hızlı adımlarla tam Olaf’ın karşısına geçtiğinde “Bunu tahmin etmeyeceğimi mi sandın?” diye sordu öfkeyle ve büyük bir nefretle. Muhafızlar hızlı bir şekilde Olaf ve ailesine doğru ilerlerken Olaf, yerdeki kardeşlerine bakıyor ve titriyordu. O an Thalash hakkında söylediği aklıma gelmişti, biz her ne olursa olsun kardeş bağıyla birbirimize bağlıyız demişti ve şimdi iki kardeşi orada Veyn tarafından öldürülmüştü. “Bu bana açtığı bir savaş ilanıydı, Olaf.”

“Sen bittin!” dedi Olaf ardından çöktüğü yerden öyle bir kalkıp Veyn’e saldırmak istedi ki, muhafızlar direkt Veyn’in önüne geçti ve Olaf’ı kollarından tuttular. Bir adım attı Veyn ardından bir adım daha.

Olaf’ın tam karşısına geçtiğinde “Sen,” dedi tane tane Veyn. “Liora Valenka’yı benden alabileceğini mi sandın?” Öyle bir öfkeyle konuşuyordu ki, gözlerindeki nefreti daha çok hiç görmemiştim. “Sen!” dedi Veyn bağırarak. “Buna nasıl cesaret edebilirsin?”

“Seni öldüreceğim,” dedi Olaf tükürür gibi. “Her şey üzerine yemin ederim ki seni öldüreceğim ve bu lanet Thalron’u senin cehennemin haline getireceğim.”

Sonunda Liten’in yanına gittiğimde onu zorlukla çevirmeye çalıştım ama imkansızdı. “Liten,” diye mırıldandım ona doğru ve sonra muhafızlardan yardım istedim çevirmeleri için. Onlar bile zorlukla çevirdiklerinde Liten’in yarı baygın bir şekilde bana baktığını gördüm. “Liten,” dedim gözlerim dolarken. “İyisin değil mi?”

“Şu kansızı ve ailesini zindana kapatın,” dedi Veyn tiksinir gibi. “Ve sadece benim emrimi bekleyin.”

Olaf olduğu yerde çırpınırken muhafızlar onu ve ailesinden kalan iki kişiyi de sürüklemeye başladılar.

Bu Thalash ve Thalron arasındaki resmi savaş ilanıydı, anlamıştım.

“Liten,” dedim bir kez daha ve zorlukla başındaki zırhı çıkarıp onu tamamen gördüm. “İyi olduğunu söyle, lütfen.” Liten, yutkundu ve sonra başını sallamaya çalıştı ama o kadar zorlandı ki, kendi kalbimi çıkarıp ona vermek istedim. Benim yüzümden yaralanmıştı, beni korumak isterken. “İyisin,” dedim başımı sallayarak. “Hiçbir şey olmayacak.”

Veyn de yere çöktüğünde ve Liten’in başını kaldırdığında onun gözlerinin içine baktı; o an korkusunu da, ihtiyacını da ve hatta özrünü de bakışlarından gördüm. “Onu şifahaneye götürün,” dedi Veyn dişlerinin arasından. “Hemen!”

Muhafızlar hızlı bir şekilde Liten’i yerden kaldırmaya çalıştılar, ellerimle yüzümü kapattığımda ve korkuyla titremeyle başladığımda geriye sadece Veyn ve bir tane muhafızı kalmıştı.

Tam o esnada kan boynuzu yüksek bir sesle üflendiğinde ellerimi yüzümden çekip bakışlarımı o kalabalığın olduğu düğün alanına çevirdim. Hayır, bu kadar değildi, bu bir kabus olmalıydı, şimdi değildi. Bakışlarım sadece bir kez yavaşça Veyn’e döndü ve onun çöktüğü yerden kalktığını gördüm. Bakışları netti, duruşu dikti ve dün gece gördüğüm o halinden eser kalmamış gibiydi.

Kan boynuzu bir kez daha üflendi ardından bir kez daha.

Bu düğün vaktinin geldiğini gösteriyordu.

Bakışlarım Liten’i zorlukla götürdükleri yöne döndüğünde o tarafa gitmek için hamle yaptım fakat Veyn, “Liora Valenka da bizimle geliyor,” dedi başıyla işaret ederek.

Sert bir şekilde bakışlarımı ona çevirdim ve ne kadar acımasız olduğuyla bir kez daha yüzleştim. “Liten’le gitmek istiyorum,” dedim onu göstererek.

“Yalnız kaldığın her an tehlikedesin, Liora,” dedi Veyn ve bir kez daha kan boynuzu üflendi. O an bir karar vermem gerekiyordu farkındaydım fakat Veyn, başıyla bir kez daha o düğün yerini gösterdiğinde ve muhafızına baş hareketi yaptığında muhafız beni korumak isteyerek hemen arkama geçti.

Veyn durmadı, arkasını döndü ve yürümeye başladı; ben ise ilk önce zorlukla nefes aldım ve sonrasında ağır adımlarla onun gittiği yönü takip ettim. Başım dönüyor, midem bulanıyordu; az önce Olaf tarafından neredeyse kaçırılıyordum ve Liten yaralanmıştı. Bütün bunların ortasında ise düğün gerçekleşecekti.

Bu nasıl bir kabustu? Kalbim sıkışıyordu, bu kadarını kaldıramıyordum.

Büyük düğün alanının oraya geldiğimizde adımlarım kesildi ve en arkada kaldığımda muhafız da benimle beraber durdu. Veyn ise bir kez daha arkasına dönüp bakmadı ve oraya doğru yürüdü.

İnsanlar yine sınıflarına göre ayrılmıştı, Din İnsanları en öndeydi ve Veymor, tahtında oturuyordu, yanında ise diğer Din İnsanları vardı. Hemen arkasında Asiller yer alıyordu, onların arkasında Tüccarlar ve hemen en arkada ise Köksüzler vardı. Büyük alanın çevresi ışıklarla donatılmıştı, völva davulları dört bir yana dağılmıştı. Tam ortada büyük, halka şeklinde ağır bir taş duruyordu, taşın çevresi ışıklarla donatılmıştı ve tam orada düğünün gerçekleşeceğini sonrasında ise asıl eğlencenin başlayacağını anlamıştım.

Maris, Veymor’un hemen yanındaki sandalyede oturuyordu, üzerinde bembeyaz gelinliği vardı, saçlarında onlarca örgüyle topuz yapmıştı ve öylesine güzel görünüyordu ki, bu canımı daha çok acıtmıştı.

Bakışlarımı yavaşça gökyüzüne doğru çevirdiğimde kuzey ışıklarının yavaş yavaş solgun renkleriyle ortaya çıkmaya başladığını gördüm, gün aydınlanacaktı. Yeşilin bir tonuyla kırmızının bir tonu gökyüzünde silik bir şekilde belirginleşmeye başlamıştı.

Gökyüzündeki o solgun ışıklar giderek belirginleşirken, völva davullarının ritmi bir anda yavaşladı ve sonra tamamen durdu. Bir anda bütün alan sessizliğe gömüldü. O sessizlik, insanın kulaklarını çınlatan türdendi. Ağırdı. Bekleyen bir şey vardı.

Din İnsanlarının arasından yaşlı bir adam öne doğru çıktı. Yüzü derin çizgilerle doluydu, saçları neredeyse tamamen beyazlamıştı. Üzerinde diğerlerinden daha ağır, daha işlemeli bir giysi vardı. Elinde taşıdığı uzun, kemik görünümlü asa taş zemine her değdiğinde yankılanıyordu. Bir adım. Bir yankı. Bir adım daha. Ve tüm Thalron onu izliyordu.

“Asırlar önce,” diye başladı, sesi yaşına rağmen şaşırtıcı derecede güçlüydü, “bu topraklar sadece hayatta kalmaya çalışanların yurduydu.” Gözlerini yavaşça kalabalığın üzerinde gezdirdi. “Sonra kan konuştu.” Asasını taşın ortasındaki halkaya doğru kaldırdı. “Ve kan, kaderi doğurdu.” Herkes nefesini tutmuştu. Ben de. “Bugün, Velruna vakti yeniden doğuyor.” Gökyüzüne doğru baktı. Kuzey ışıkları artık daha belirgindi. Yeşil. Kırmızı. Birbirine karışmadan ama birbirinden kopmadan. “Velruna, sadece bir birleşme değildir, Velruna, kanın kanla konuştuğu, ruhun ruhu tanıdığı andır.” Sonra gözlerini doğrudan Veyn’e çevirdi. “Ve bugün, Thalron’un varisi, kanını ve kaderini mühürleyecek. Bugün Veyn Thalron, hayatının kadınıyla evlenecek.”

Kalbim göğsüme sertçe çarptı.

“Yüce Veyn Thalron.” İsmi meydanda yankılandığında herkes başını hafifçe eğdi. Ben eğmedim. “İleri gel.” Veyn, tek bir tereddüt bile etmeden yürümeye başladı.
Adımları sakindi. Kararlıydı. Ve her adımında, sanki bu an için doğmuş gibi görünüyordu. Yaşlı Din İnsanı gözlerini ondan ayırmadan konuşmaya devam etti: “Birleşmeden önce Thalron’un şarkısı çalınmalıdır.” Bu cümleyle birlikte kalabalığın içinde hafif bir hareketlenme oldu. Herkes bunu bekliyordu ama ben bunu kaldıramayacağımı hissettim. “Çünkü Thalron’da, ruhlar sözle değil, sesle tanır birbirini.”

Veyn bir anlığına yerinde sabit kaldı. Sonra başını hafifçe eğdi ve kemanı getirmeleri için tek bir işaret yaptı. Nefesim kesildi. Çünkü bu sadece bir ritüel değildi, bu onunla aramda olan şeyin de sonuydu.

Yaşlı Din İnsanı son sözlerini söylediğinde sesi artık neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü:
“Bu ezgi çalındığında, iki ruh artık ayrı sayılmaz.”

Ve ben ilk kez gerçekten bir şeyin bittiğini hissettim.

Veyn’e kemanını getirdiklerinde kendisi o taştan halkanın üzerine çıktı ve Din İnsanı indiğinde tek başına orada kaldı. Bir muhafız ona kemanına uzattığında Veyn, derin bir nefes verdi ve sonrasında kalabalığa uzun uzun baktı. Kemanını eline aldıktan sonra bir süre öylece bekledi; herkesle sanki tek tek göz göze geldi, benim dışımda. Bana asla bakmadı, beni görmedi ve belki de görmek istemedi.

Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştuğunda hem acılıydı, hem de bir o kadar huzurlu görünüyordu ve bu oldukça garipti. Gözlerini kapattı, kemanı boynunun girintisine sıkıştırdı ve sonra yayı eline aldığında sakince yayı yavaşça kemana doğru yaklaştırdı. Daima dinlettikleri o şarkıyı biliyordum, her Pazartesi çalınan o şarkıyı şimdi ritüel için çalacaktı ve bu anı kutsayacaktı. Hemen sonrasında ise olanlar olacak, Veyn’i tamamen kaybedecektim.

Veyn, kemanın yayını kemanına yasladı ve parmakları ucunu sıkıca kavradı. Tam o anda, gözleri direkt gözlerimi bulduğunda yüzündeki gülümsemede olan o acı uzaklaştı, yerini huzura bıraktığında gözlerini benden bir an bile olsun ayırmadan kemanın yayınını tellerine dokundurdu.

İlk önce hafif acılı bir ses işittim kemandan ve hemen ardından o ses gitgide yükselmeye başladı. Gözlerini benden bir an bile olsun ayırmadan müziğini çalmaya başladığında bütün baskısını tellere yaptı ve o anda ortaya çıkan ezgi herkesin birbirine dönmesine sebep oldu.

Şarkı: Max Richter, Mercy (Lütfen bu kısımla beraber dinleyin)

Veyn, Thalron’un o bilindik şarkısını çalmıyordu, Veyn bambaşka bir şarkı çalıyordu.

Elim kalbime doğru gittiğinde çaldığı müzik öylesine güzel, öylesine acılı ve bir yandan da öylesine tutkuluydu ki, daha ne olduğunu bile bilmeden bu müziğin ne olduğunu hissetmiştim.

Kael Sennora Da Merria. Kalbimin şarkısı, senin için. Bu bir kalbin şarkısıydı ve Veyn şimdi Thalron’da yasaklı olan ve hatta renklerin elinden alınmasına sebep olan o melodiyi hepimize dinletiyordu.

İnsanlar yerinden bir an bile olsun hareket etmedi, kimse dönüp onu susturamadı bile çünkü öylesine güzel çalıyordu ki, bu büyüye kapılmamak imkansızdı. Gözlerim bu kez mutlulukla dolduğunda kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı; Veyn’in gözleri bir an bile olsun benden ayrılmazken adeta o kemanla sanki dans etti.

“Neler oluyor?” dedi Din İnsanları’ndan bir tanesi, Veymor’a dönerek. Sesi gür çıkmıştı ama Veymor, boş bakan gözlerle sesin geldiği tarafa doğru dönmüştü. Sanki her şeyin son bulması için o müziğin de bitmesini bekliyor gibiydi veya bambaşka bir planı vardı bilmiyordum ama umurumda da değildi.

Hayatımda daha güzel bir melodi duymamıştım ve hayatımda Veyn’den daha harika birini tanımamıştım. Yapmıştı, en büyük yasaklardan birisini çiğnemişti ve bütün Thalron’a Morna’yla Arthur’un o melodisini dinletiyordu; farkındaydım bu melodi artık bizim de melodimiz olacaktı.

Gözlerini bile kırpmadan beni izliyordu, kimseden de bunu gizlemiyordu. Her notaya bastığında sanki bu melodiyi bir tek benim için çalıyormuş gibiydi, öyle ki, yüzümdeki gülümsemeyi ondan gizleyemedim. Gecenin karanlığını bölen kuzey ışıkları gökyüzünde Veyn’in yüzünü parlatırken o gökyüzüne baksa bile göremeyeceği renklere değil, bana bakıyordu.

Her nota bir adım gibiydi. Ve ben, yerimden kıpırdamadan onunla birlikte yürüyordum. Yay tellere her değdiğinde içimde bir şey çözülüyor, bir şey kırılıyor, bir şey yeniden doğuyordu. Bu bir melodi değildi artık. Bu bir itiraftı. Söylenemeyen, susturulan, bastırılan her şeyin sesi.

Veyn çalmıyordu. Veyn konuşuyordu. Ve ben onu duyuyordum.

Parmakları tellere bastıkça nefesi değişiyordu. Göğsü hafifçe yükselip alçalıyor, çenesinin kasıldığı o anlarda müzik sertleşiyor, sonra bir anda yumuşuyordu. Sanki her duygu, her kararsızlık, her korku ve her cesaret o yayla birlikte dışarı çıkıyordu.

Bir adım attım. Nasıl attığımı hatırlamıyordum. Sadece ona biraz daha yaklaştığımı biliyordum. Gözlerimiz hâlâ birbirine kilitliydi. Ve o an anladım. Bu şarkı Thalron’a karşıydı. Bu şarkı kaderine karşıydı. “Gel,” der gibiydi. “Kaçma. Gör beni.”

Yay bir anlığına titrediğinde kalbim de onunla birlikte titredi. Sonraki nota daha derin, daha kararlı çıktı. Sanki kararını vermişti. Sanki artık geri dönüş yoktu. Nefesim kesildiğinde dudaklarım aralandı ama tek bir kelime bile çıkmadı. Çünkü konuşmaya gerek yoktu. O an, o müziğin içinde zaten her şey söylenmişti.

“Ben buradayım,” diyordu sanki. “Ve seni seçiyorum.”

Kalbim göğsüme sığmazken elim farkında olmadan havaya kalktı, sanki o sesi tutabilirmişim gibi. Sanki onu kaybetmemek için bir şeye tutunmam gerekiyormuş gibi.

Veyn’in bakışları yumuşadı. O an ilk kez korkmadığını gördüm. Ve ilk kez benim de korkmadığımı fark ettim.

Melodi yükseldi. Sonra kırıldı. Sonra yeniden doğdu. Ve son notaya yaklaştığında sanki dünya durdu. Zaman durdu. Thalron sustu. Sadece biz kaldık.

Veyn, son notalara basarken Maris’in bulunduğu yerde titrediğini gördüm ve gözlerini bir an bile olsun Veymor’dan ayırmıyordu, emir vermesini bekliyor gibiydi ama Veymor, o müzik son bulana kadar beklemek istedi, belki de oğluna son bir iyilik yapmak istedi.

Veyn, son bir kez parmaklarını yayların üzerinde gezdirdi ve melodinin en acılı yerinde gözümden bir damla yaş süzüldüğünde Veyn, kemanını aşağıya doğru indirdi ve direkt benim gözlerimin içine bakarken “Kalbimin şarkısı,” dedi ve sonrasında beni işaret etti, herkesin bakışları bana döndü, “Kalbimin şarkısı senin için. Sadece senin için Liora Valenka, yanıma gel.”

Az önce çok büyük bir kabusun içindeyken şimdi de bir rüyanın içinde miydim? Bütün bunlar gerçek olamazdı, Veyn her şeyi göze mi alıyordu?

Bütün bakışlar bana doğru döndüğünde ne yapacağımı bilemeyerek etrafıma baktım ve Veyn bir kez daha başıyla işaret vererek beni yanına çağırdı, yüzündeki gülümseme öylesine derin, öylesine anlamlıydı ki, ben bir Köksüz’düm, o bir Asil’di, her şeyden önce o bir varisti fakat şimdi beni yanına çağırıyor, kalbinin şarkısının benim için olduğunu söylüyordu.

Yavaş adımlarla o tarafa doğru yürümeye başladığımda insanlar gözünü bile kırpmıyordu. Birileri bunu engelleyemiyordu bile çünkü herkes öylesine şaşkındı ki, titremelerimi durduramıyordum. Başımı yavaşça iki yana salladım onu anlamaya çalışarak fakat Veyn, çok daha fazlasını yaparak elindeki kemanı yan tarafında duran muhafıza verdi ve elini benim olduğum tarafa doğru uzattı.

Herkesin ortasında elimi mi tutacaktı? Bunu yapacak mıydı? Hayır, bu Thalron kurallarının dışındaydı, bu sadece evlilikten vazgeçiş değildi, bu kendinden de vazgeçişti.

En sonunda onun karşısına geldiğimde eline baktım ve yutkunarak uzanıp elini tuttum; Veyn beni o halkanın ortasına doğru çıkardığında bütün Thalron halkının gözleri üzerimizdeydi.

Veyn, sadece elimi tutmadı, bir eli belime doğru uzandığında ve beni kendisine doğru çektiğinde vücutlarımız bütünleşti. Kalbim göğüs kafesimi kıracak kadar hızlı atarken “Eğer bu dünyada birisi eşim olacaksa bu sadece ve sadece Liora Valenka olacaktır,” dedi hem gür bir sesle, hem de benim gözlerimin içine bakarak. “Ve eğer Thalron yasaları yeniden yazılacaksa bu cesareti ben gösteriyorum, kalbim için ve sadece Liora’mın kalbi için.” Boşta kalan elimi tuttu, kalbinin üzerine koydu ve hayatımda gördüğüm en güzel yeşil gözlerin içinin güldüğünü fark ettim. “Kalbimin şarkısı,” dedi, avcumun içinde kalbi atarken. “Senin için.”

Ben de elini tuttum ve zorlukla yutkunarak kalbime doğru götürdüm. “Kalbimin şarkısı,” dedim titreyerek. “Senin için.”

Kısık bir sesle sadece benim duyabileceğim şekilde fısıldadı. “Bir insan kendi gün batımını elleriyle söndürürse geceden başka neyi kalır, demiştim.” Dudaklarını ıslattı ve derin bir nefes verdi. “Benim gün batımım senin gözlerinmiş Liora Valenka ve ne kadar renksiz görürsem göreyim, sana baktığımda gün batımını hissediyorum, ben bundan vazgeçmeyeceğim.”

“Sen,” dedim titrerken. “Sen ne yaptın?”

“Henüz hiçbir şey yapmadım.” Veyn gülümsedi, gözleri dudaklarıma doğru kaydı ve bakışlarındaki ifade tamamen değişti. Hayır, şimdi burada, bütün yasaklara rağmen beni öpecek miydi? Bir Asil’in bir Köksüz’le göz göze gelmesinin bile yasak olduğu yerde o bir varis olarak öyle bir adım atmıştı ki, Thalron’un buz gibi karları bile erimeye başlamış gibi hissediyordum.

Bakışlarım yavaşça gökyüzüne doğru döndüğünde Kuzey Işıklarının tamamen ortaya çıktığını gördüm, en belirgin renk Veyn’in gözlerinin yeşiline benzer bir yeşildi, hemen yanında kırmızı tonları vardı ve gökyüzü öyle parlak bir hal almıştı ki sanki bir masalın içinde gibiydim.

Veyn de gözlerini gökyüzüne doğru çevirdiğinde o renkleri göremediğini biliyordum ama yine de gülümsüyordu, görüyormuş gibi.

Aynı anda birbirimize yeniden döndüğümüzde Veyn, ellerini yüzüme yerleştirdi ve sonra derin bir nefes verdi; hemen sonrasında ise gözlerini kapatıp dudaklarını dudaklarıma doğru yaklaştırdı. Fakat durmadım, bekleyemedim ve gözlerimi kapatıp dudaklarımı dudaklarının üzerine örttüğümde yerin altımdan kaydığını, gökyüzündeki ışıkların sanki zihnimin içinde patladığını ve kalbimin sanki son kez atıyormuş gibi olduğunu hissettim.

Onu öptüm, Veyn’i öptüm; bütün kalbimle üstelik.

Bir eli yüzümü daha sıkı bir şekilde kavradığında ve dudaklarını aralayıp dudaklarımın arasına yerleştirdiğinde alt dudağımı yavaşça emdi ve bir elini belime yerleştirip beni kendisine tamamen yasladı. Dili dudaklarımın çizgisinde gezindi yavaşça ve sonra alt dudağımı daha sert bir şekilde emdiğinde hırıltılı bir nefes verdiğini işittim. Durmadı, insanları düşünmedi ve ben de düşünmedim; bu kez işkence çektirecek kadar sakin bir şekilde üst dudağımı dudaklarının arasına aldığında sanki bu anın tadını çıkarıyormuş gibiydi. Sanki bu anı bekliyormuş gibiydi.

Elim ensesine ve oradan saçlarına uzandığında parmaklarımın arasında saçlarını kavrayıp yavaşça çekiştirdim, bu hareketimin ardından Veyn’in gülümsediğini hissettim ve sanki çok daha fazlasını yapabilecekmiş gibi beni kendisine biraz daha yasladı; dişleriyle ise yavaşça dudaklarımı çekiştirip bıraktı ve daha derin bir şekilde dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bu kez öpüşü daha sert bir hal aldığında benim yere düşmemi engelleyen tek şey, onun beni sıkıca kavrayan kollarıydı. Dili dudaklarımın her zerresinde gezinirken nefes alışı hızlandı, belimden sarıldığı parmakları tenime batmaya başladı. Bir eli saçlarıma doğru uzandığında ve ensemden yavaşça çektiğinde başım geriye doğru gitti ama o bırakmadı, beni öpmeye devam etti.

İnsanları unuttum, nerede olduğumu unuttum hatta adımı bile unuttum.

Ta ki o sese kadar.

“Buna bir son verilsin!” diye haykırdı Maris’in sesi. “Bu iş burada son buldu! Sen bittin Veyn Thalron!”

Veyn, yavaşça geriye doğru çekildiğinde yüzündeki gülümseme bir an bile olsun silinmedi, benim de öyle. Bakışlarımı yavaşça Maris’e doğru çevirdiğimde derin bir nefes verdim ve sonrasında Veyn insanlara doğru döndüğünde beni yavaşça arkasına doğru aldı. Tam o esnada Veymor’un yüzündeki o zafer kazanmış gülümsemeyi gördüm, aslında beklemesinin sebebi tam olarak Veyn’in kaybettiğini görmekti, onun herkesin gözünde itibarını düşürmekti.

Veymor oldukça sakin bir şekilde “Muhafızlar,” dedi. “İkisini de alın.”

Veyn’in gülümsemesi bir anda değişti artık huzurlu değil, ürkütücüydü. Çenesini hafifçe havaya kaldırdı, ardından ellerini yavaşça yukarı kaldırdı. Parmaklarını şaklattığı anda, arkamızdaki kayalıklardan bir anda hareketlenme yükseldi. Başımı hızla o tarafa çevirdiğimde nefesim kesildi. Muhafızlar. Bir anda, ardı arkası kesilmeden ortaya çıkıyorlardı. Kayaların arasından, gölgelerin içinden, sanki hep oradalarmış gibi birer birer çıkıp Veyn’in arkasında dizilmeye başladılar. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken neye odaklanmam gerektiğini bilemedim.

Bu bir hazırlıktı. Bu bir plandı. Ve biz bunun tam ortasındaydık. İnsanlar fısıldaşmaya başladı. Başlar sağa sola döndü. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Ama asıl korkutucu olan, muhafızların bölünmesiydi. Bir kısmı Veymor’un arkasına geçti. Diğerleri ise tek bir tereddüt bile etmeden Veyn’in yanında yerini aldı.
Ve o an anladım. Bu sadece bir düğün değildi artık. Bu bir taraf seçme anıydı. Öyle ki, Veyn bakışlarını kan boynuzu üfleyen Tüccara doğru çevirip başını salladığında bu kez kan boynuzu daha yüksek ve daha uzun bir şekilde üflendi.

Bu bir savaş ilanıydı, Veyn artık kan boynuzunu düğün için değil, savaşı için üfletiyordu.

Veyn oldukça baskın bir sesle “Ben Veyn Arthur Thalron,” dedi üzerine basa basa. “Yıllarca bana hangi isimle yaşayacağımı siz söylediniz, hangi kuralla nefes alacağımı, hangi korkuyla diz çökeceğimi de siz söylediniz fakat şimdi iyi dinleyin. Thalron’un asıl sahibi artık benim, yasaları ise sadece ben belirlerim.” Diğer tarafa doğru bakışlarını çevirdi ve herkesle tek tek göz göze geldi; en sonunda Veymor’a döndüğünde gözlerinde çok büyük bir nefret vardı. “Savaşımız başladı, baba ve bugün burada senden doğan oğlun olarak değil, seni yıkacak adam olarak duruyorum,” dedi, kemerindeki hançeri çıkarıp öne doğru eğilerek. Bu hareketinin ardından bütün onu destekleyen muhafızlar da aynısını yaptı. Veymor’un muhafızları da öyle. “Şimdi artık ne renklerin önemi var ne de emirlerinin. Sadece ben varım ve asla yenilmeyeceğim.”

Bölümün normalde devamı vardı ama burada kesmek istedim, biraz nefes alın. Lütfenn nefes alın. Çünkü ben alamıyorum… Kitabı kurguladığım ilk an, aklıma gelen ilk sahnelerden birisi de son sahneydi. Benim için altın değerindedir böyle sahneler bilirsiniz ve her zaman geri dönüşü olur (: