Keyifli Okumalar!
Veyn Arthur Thalron.
Şarkı: Murky, Saint Mesa
Arthur Thalron. Ona bakarken iç sesim durmadan aynı ismi tekrar edip duruyordu: Arthur Arthur Arthur.
Ürperdiğimi hissettim ve sanki kalbimin üzerinden sıcak bir sıvı aktı; o sıcak sıvı cayır cayır yanmama sebep oldu çünkü anılarımın içinde Arthur ismi vardı. Elly ben küçükken anlattığı masalların hepsinde prenslerin adının Arthur olduğunu söylerdi. Öylesine bu isme aşinaydım ki, hiç yabancılık çekmemiştim.
Bir keresinde Elly yine bana masalını anlatırken ve prensin adının Arthur olduğunu söylediğinde kendimi tutamayıp “Arthur’un anlamı ne?” diye sormuştum. “Hep bu ismi kullanıyorsun.”
Elly gülümseyip “Ayı Kral,” demişti ve sonrasında hızlıca eklemişti. “Ama buradaki ayı, hayvan olan ayıyı simgelemiyor sadece Lily. Ayı, güç anlamını taşıyor ve bu ismi taşıma şerefine erişen herkesin bir ayı kadar güçlü olduğu söylenir. Bir yandan da asil savaşçı anlamını taşır, soylulara genelde bu isim verilir. Eğer birisi Arthur ismini taşıyorsa, özellikle Kuzey’de yaşıyorsa o kişi unutulmaz olmak için doğmuştur, der atalarımız.”
“Peki sen bu ismi nereden biliyorsun?” diye sormuştum çünkü Kuzey’de daha önce hiçbir zaman Arthur isminde birine denk gelmemiştim, Elly ise her masalında bu isme yer vermeden duramıyordu.
Normalde Elly kolay kolay annemin adını geçirmezdi ama bu kez geçirirken gözleri uzaklara dalmıştı. “Sana anlattığım birçok masalı annenden öğrendim, Liora. Onun masallarında bütün kralların ve prenslerin adı Arthur’du, prenseslerin adı ise yoktu; onlara daima benim isim vermemi isterdi.” Elly saçlarımı okşamıştı şefkatle. “Belki de sen doğduktan sonra prenseslere de Liora adını vermek istemiştir, kim bilir?”
Üzerinden seneler geçmişti ve şimdi ben Thalron’daydım; ne Elly vardı ne de annem ama ben Arthur ismiyle karşılaşıyordum. Tanıdıklık hissi sadece masallardan gelmiş olması gerekirdi çünkü diğer türlüsünü düşünmek bile aklımı kaçırmama sebep olabilirdi; başından beri onu tanıyormuş gibi hissetmemin sebebi adı mıydı?
Salonun içini korkutucu bir sessizlik kaplamıştı, Veyn sessizliğe gömülmüştü ama sanki cümleleri hâlâ duvarların üzerinde çınlıyordu. İnsanlar ikinci kez o adı tekrar edemiyordu ama herkesin tıpkı benim gibi içinden tekrar ettiğine emindim; aslında bu isim ona öylesine yakışıyordu ki başka bir ismi onunla beraber hayal edemiyordum. Sert, baskın ve sanki yüzyıllar öncesinden gelme bir isim gibiydi.
Bakışlarım sadece bir anlık Veymor’un bulunduğu yere doğru döndü ve aramızda adımlarca mesafe olmasına rağmen Veymor’un gözlerindeki o şaşkınlığı görebiliyordum. Diğerlerine baktığım zaman onlar da şaşkındı fakat Veymor dışında kimse gerçek adını bilmiyordu, o yüzden şaşkın olmalılardı ama Veymor, buna cesaret edebildiği için şaşkındı; bunu anlayabilmek zor değildi.
Fakat Veymor bilmiyordu ki Veyn Arthur Thalron daha nelere cesaret etmek istiyordu.
Veyn durduğu yerde öyle sarsılmazdı ki, omuzları dikti, çenesi havadaydı ve keskin yeşil gözleri hâlâ benden bir an bile olsun ayrılmıyordu. Bu yaptığı hamlenin hangi anlama geldiğini çok iyi biliyordum; bana neden baktığını da öyle. Aslında adını en çok bana söylüyordu, belki de bana karşı oluşturduğu bir başkaldırısı da buydu. Veymor’a ise ilk sessiz başkaldırısıydı ama benim gözümde Thalron için attığı ilk adımdı. Ona adının bile yasak olduğunu söylemiştim ve şimdi o da yasaklı adını herkesin ortasında dile getiriyordu: Bunun anlamı Veymor’un kurallarını hiçe saymak demekti.
“Arthur Thalron,” dedi yan tarafımdan bir Köksüz adeta fısıldayarak. İnsanların tekrar tekrar dile getirmeme sebebi hâlâ Veymor’un gözünde yasaklı olmasındandı ama bir kere o zehir bütün herkesin damarlarına işleyecekti, insanlar bu ismi söylemekten artık vazgeçmeyecekti. Ne zaman sesli bir şekilde dile getirirlerdi, bilmiyordum. Ben de ne zaman sesli bir şekilde dile getirebileceğimden emin değildim çünkü içimdeki bir kuvvet ona Arthur dememi istemiyor gibiydi. “Thalron’da Arthur isminin de yasaklı olmasının sebebi bu muydu?”
Başımı hızlı bir şekilde Köksüz’e çevirdiğimde kadın da tepki vereceğimi düşünerek olduğu yere sindi ama benim amacım ona tepki vermek değildi. “Neden yasak?” diye sordum. Arthur’un adını söylemesi yasak olduğu gibi Arthur ismini koymak da yasaktı. Yasağın içinde yasak. Thalron’un kendi özgü dili yasaktan ibaret olabilir miydi? Hem korkunç hem de kulağa fazlasıyla komik geliyordu, eğer Svalbard’da yaşamaya devam ediyor olsaydım Tanya’ya bunu anlatıp saatlerce gülebilirdim ama şimdi gülebilecek durumda değildim.
Kadın yutkundu ve kır saçlarını geriye doğru attı. Senelerini burada geçirdiği fazlasıyla belliydi, gözlerindeki yorgunluk ve saçlarındaki kırlar burada geçirdiği senelerin bir nişanesi gibiydi. “Çünkü Arthur, Kral demektir,” dedi kadın fısıldamaya devam ederek. “Veymor dışında kimse kral olarak kabul edilemez, bu ve buna benzer bir ismi taşımak Thalron sınırları içerisinde Veymor’a saygısızlık olarak kabul edilir, belki de bu yüzden hepimiz isimsizdir.”
Bakışlarım yeniden Veyn’e doğru döndüğünde bu yaptığının sadece ismini söylemek olmadığını o an anladım, ismini söylüyordu çünkü hem bir yasağın üzerini çiziyordu hem de adının anlamıyla Veymor’a meydan okuyordu. Bu ismi ona veren kişi Veymor değildi, bundan emindim ama bu ismi ona veren kişinin sanki bugünleri görmüşçesine bu kaderi belirlemesi aklımın daha fazla tutulmasına neden oluyordu.
Veyn’in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştuğunda ne yapmaya çalıştığını anladığımı fark etti. Sanki bu anı bekliyormuş gibi başını aşağı yukarı salladığında ve yüzünü yavaşça döndürdüğünde bakışlarını Veymor’un olduğu tarafa doğru çevirdi. Yüzündeki tebessüm silindi, kaşları düz bir çizgi halini aldı ve arkasında birleştirdiği ellerini bir an bile olsun açmadı. Tam şu anda Veymor’a okuduğu meydanın haddi hesabı yoktu, herkesin nefesini tuttuğu gibi ben de tutuyordum.
Yargılanmayı gerçekleştirecek olan ve az önce söz hakkı veren Asil duraksadığında bakışlarını Veymor’a doğru çevirdi, ne yapacağını bilmiyordu çünkü bir yasak için çıkarıldığı yerde başka bir yasak daha çiğnenmişti, ne söylenir, ne yapılabilirdi? Thalron topraklarının daha önce böyle bir ana şahit olmadığı herkesin yüzündeki o donuk şaşkınlıktan belli oluyordu.
Veyn Arthur Thalron artık kendi kurallarını belirliyordu.
Veymor, oturduğu yerden Veyn’in yüzüne bakarken parmağıyla Asil’i yanına çağırdı ve Asil, sarsak adımlarla Veymor’un yanına gittiğinde artık salonun içindeki sessizlik son bulmuş, insanlar fısıldaşmaya başlamıştı. Veymor, sözcü olan Asil’in kulağına bir şeyler söylediğinde Asil’in yüzündeki ifade anlık olarak değişti ve bakışları Veyn’e doğru döndü; sanki bu kararı kendisi de destekliyormuş gibi başını ağır ağır aşağı yukarı salladı.
Birkaç dakika sonra Asil, Veymor’un önüne doğru geçtiğinde ve elini kaldırıp insanları susturduğunda herkesin bakışları o yöne doğru döndü. Elim kalbimdeydi çünkü göğüs kafesimi kıracak kadar hızlı atıyordu hatta öyle hızlı atıyordu ki, durabileceğini bile düşündüm.
“Veyn Thalron,” dedi Asil, ardından boğazını temizledi. “Yüce Veymor emrediyor: Bu Yargı Meclisi sizin niyetiniz için toplanmıştı fakat artık Meclis, niyetiniz için değil, tehdit oluşturan varlığınız için toplanmıştır.” Salonun içinden alçak bir uğultu yükseldi. Kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyordu ama kelimeler, insanların nefeslerinden sızıyordu. “Çünkü,” diye devam etti Asil, sesi bu kez daha sertti, “niyet geçicidir ama varlığınız düzeni ya korur ya da parçalar.” Gözlerim istemsizce Veymor’a kaydı. O, hâlâ konuşmuyordu. Taş bir heykel gibi oturuyor, sadece izliyordu. Bu sessizlik, söylenecek her cümleden daha ağırdı. Asil, elindeki mühürlü tableti kaldırdı. “Veyn Thalron, Kızıl Kitap’a uzanmanız bir ihlaldi fakat adınızı ilan etmeniz; bu bir ihlal değil, bir iddiadır.” Birkaç kişi irkilerek nefes aldı. “Ve Thalron’da, iddia edenler, bedel öder çünkü Thalron’a zarar vermek istiyorsunuz, bu çok açık bir şekilde ortadadır.”
Gözlerim yeniden Veyn’e döndü. O hâlâ dimdik duruyordu. Sanki bu sözleri bekliyormuş gibiydi. O an başka bir düşünce zihnimin içindeydi; Veyn belki de en başından beri bu anı planlamıştı. Kızıl Kitap’ı almak benim fikrimdi ama Kızıl Kitap’ı aldığını söyleyerek yargılanmak istemek onun isteğiyle oluşmuştu. Herkesin birlikte toplandığı zamanlar çok sık olmazdı ve Veyn, Thalron’da yaşayan herkesin bir arada bulunmasını istemişti: Adını herkes öğrensin, Arthur adını herkes bilsin diye.
Dudaklarım aralandığında ve şaşkınlık beni bambaşka noktalara götürdüğünde onun kıvrak zekasının altında daha nelerin yattığını merak ettim. Aslında bunu benim düşünmemiş olmam saçmalıktı çünkü en başından beri Thalron’u istediğini söylemişti, bunun için daha farklı kaç planı vardı?
Veyn, hiç beklemediğim bir anda, yavaşça tek dizinin üzerine doğru çöktüğünde ve herkes bir anda ayaklandığında bir sonraki hamlesini asla tahmin edemiyordum. Elini ayağındaki postalının içine doğru attı ve geri çıkardığında bir hançer tuttuğunu gördüm. Yüzük taktığı sağ elini havaya doğru kaldırdı ardından hançerle gözünü bile kırpmadan avcunun içini sertçe kestiğinde topluluktan gür bir ses yükseldi. İrkildiğimde ve geriye doğru adımladığımda yanımdaki o Köksüz kadın “Thalron bugün yıkılacak,” dedi. “Varisin kanı Thalron’da akıyor.”
Veyn ise bir dizi yerde adeta itaat ediyormuş gibi Thalron’daki herkesin sanki tek tek gözlerinin içine baktı. Koyu kırmızı sıcak sıvı avcunun içinden koluna, kolundan dirseğine ve oradan da yere doğru aktığında gözlerinde herhangi bir acı ifadesi yoktu fakat akıttığı kanı, bütün herkesin donakalmasına sebep olmuştu.
“Kanımın üzerine söz veriyorum,” dedi Veyn gür bir sesle. “Thalron’a zarar vermeyeceğim. Kanımın üzerine söz veriyorum, Thalron’u ayakta dimdik tutacağım. Kanımın üzerine söz veriyorum,” yere damlayan kanına doğru baktı, “Thalron için gerekirse canımı bile veririm.” Bakışlarını kaldırdı, gözleri direkt Veymor’a odaklıydı. “Kanımın üzerine söz veriyorum ki, sadece Thalron’a son nefesime kadar itaat edeceğim.” Veymor’a değil, Thalron’a itaatini dile getiriyordu; bu ben de dahil herkesin ürpermesine sebep olmuştu, bundan emindim.
Salonun içindeki buz gibi sessizliğin ortasında yanımdaki Köksüz “Bu bir yemin,” dedi bana doğru eğilip. “Thalron’da söz verirken eğer ki kanını akıtırsan bu sözünün arkasında durmak zorundasın çünkü kan kutsaldır. Yüce Veyn şu anda herkesin önünde söz veriyor.”
Sözcü olan Asil yutkunduğunda ve bakışlarını yeniden Veymor’a çevirdiğinde Veymor, hiçbir tepki vermedi. Asil ise sözü devralıp “Sana savunma hakkı verilmiyor,” dedi oldukça sert bir ses tonuyla. “Yaptığının bedellerini sen de biliyorsun.”
“Biliyorum,” dedi Veyn çöktüğü yerde. “Ve savunma yapmayı ben de tercih etmiyorum.” Sesi oldukça rahat geliyordu, korkusuz ve ketum ama belki de rol yapıyordu, bunu tam olarak hiçbir zaman bilemeyecektim. “Kızıl Kitap hiçbir zaman bana yasaklı değildi, Kızıl Kitap Köksüzlere ve Tüccarlara yasaklıydı.” Veyn artık Veymor’a ve diğerlerine değil, bizlere konuşuyordu. “Bu yüzden bir yasağı çiğnemedim sadece izinsiz bir şekilde Kızıl Kitap’a ulaştım.” Din İnsanları’nın arasında oturan Alva’yı zorlukla gördüm, o kitabın peşinde olan kişinin ben olduğumu çok da iyi biliyordu ama yüzündeki ifadesizlik sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş izlenimi veriyordu. “Adımın yasak olduğunu biliyorum,” dedi Veyn ve sonrasında duraksadığını fark ettim; bakışları boşluğa takıldı, avcunun içinden hâlâ kan akıyordu. “Fakat bu topraklarda yaşayan herkesin bir isim hakkının olması gerektiğine inanıyorum. En başta ben adımı söyleyeceğim,” yüzünde gülümseme oluştu, “sonrasında bu yasağı Thalron topraklarındaki herkes için çiğneyerek sizlere de bir isim hakkı verilmesini sağlayacağım.”
Veymor, elini sadece bir kez oturduğu tahtın koluna vurduğunda ve muhafızlarına bir baş hareketi yaptığında muhafızlar direkt Veyn’in olduğu tarafa doğru yöneldi. “Sana savunma hakkı verilmediğini söyledim,” dedi sözü devralan Asil.
“Kendimi savunmuyorum,” diyen Veyn’in gözlerinden adeta ateşler çıkacak gibiydi. “Thalron topraklarında yaşayan herkesin hakkını savunuyorum ve onların gözleri önünde ilk önce kendimi ateşlere atıyorum.” Muhafızlar Veyn’e doğru ilerlerken Veyn çöktüğü yerden doğruldu ve kan akan elini havaya kaldırmaya devam etti. “Bu topraklarda!” diye bağırdı gür bir sesle. “Hepinizin bir adı var ve adınızın yasaklanmasını doğru bulmuyorum!”
Kimse Veyn’e destek çıkacak tek bir kelime bile söylemiyordu ama herkesin büyülenmiş bir şekilde Veyn’i izlediğini görebiliyordum. En küçüğünden en büyüğüne herkesin isim hakkı elinden alınmıştı, sebepsiz, amaçsız ve kötü bir şekilde. Veyn kendi adını söyleyerek hem Veymor’a başkaldırıyordu, hem sisteme, hem de insanları bu şekilde yanına çekmek istiyordu; başarılı olduğu yanımda senelerini Thalron’da geçirmiş gözleri parlayan kadından görebiliyordum. Hamleleri Veymor’dan daha merhametliydi, sözleri ise daha keskindi.
Muhafızlar Veyn’in olduğu yere geldiğinde Veyn hareket bile etmedi. Arkasına geçtiklerinde ve Veymor’un emri için beklemeye başladıklarında vücudum titriyordu; hem heyecandan hem de tarifi olmayan bir korkudan ötürüydü. Tam olarak neyden korkuyordum? Veyn’in başına geleceklerden korkuyor olamazdım, öyle değil mi? Çünkü onun başına gelebilecek her felaket, benim bir adım daha Thalron’a yaklaşmam demekti ama şu an Thalron’a değil, Veyn’e bir adım daha yaklaşmak istiyordum. Yapalyanız görünüyordu, tek başına bir başkaldırı gerçekleştiriyordu ve benim dışımda kimse asıl planlarını bilmiyordu.
Sözcü Asil, geriye doğru gittiğinde ve Veymor, hemen iki yanında oturan Asiller’le Din İnsanları’na bir şeyler söylemeye başladığında yaşanacakları tartıştıklarını anlamıştım. Normalde Thalron’da yargılanmalar nasıl oluyordu bilmiyordum çünkü Veyn, adını söyledikten sonra olayın seyri değişmiş artık bir emire dönüşmeye başlamıştı.
“Sen Yüce Veyn’in hizmetkarısın,” dedi yanımdaki Köksüz. Bakışları bilekliğimdeydi, bu zamana kadar saçlarımdan değil, bilekliğimden beni tanıması şaşırmama sebep olmuştu.
“Evet,” dedim sadece ama gözlerimi Veyn’den ayıramıyordum.
Köksüz kadın yavaşça yanıma doğru yaklaştı ve sonrasında çekingen bir sesle “On dört senedir buradayım,” diye fısıldadı. “Ve Yüce Veyn’i tanıdığım süreç boyunca onun hakkında tek bir düşüncem oldu: Hissizlik.” Köksüz kadın derin bir nefes verdi. “Gözlerinin önünde kaç kişi yok edildi, gözünü bile kırpmadı, Otso kaç kişiyi yedi, bir adım bile gerilemedi, Veymor’un karşısında bile daima ellerini arkada birleştirdi, babasına bile hisleri olmadığını düşündüm. Sanki onun kalbini söküp almışlar ve yerine de bir taş koymuşlar.” Kaşlarım çatıldığında Köksüz boğazını temizledi. “Hizmetkarısın, ona daha fazla yakınsın, gerçekten de göründüğü ve anlatıldığı gibi hissiz mi?”
Öfkelendiğimi hissettiğimde kendimi tutamayarak “Nasıl olur da Yüce Veyn hakkında bu şekilde konuşabilirsin?” diyerek çıkıştım. Kadın afalladığında ve korkuyla gözlerini açtığında ben de kendi yaptığımı sorguladım, bakışlarımı onun üzerinden çekerken öfkem aslında kendime doğru yönelmeye başlamıştı. Şimdi de Thalron kurallarına göre Veyn’i koruyordum, öyle mi? Daha neler yapacaktım?
“Hissiz değil sadece hissiz büyütüldü.” Köksüz kadının hemen arkasındaki adam benim yerime savunmaya geçmişti. “Gerçekten hissiz olsaydı bir adımızın olmasını istemezdi ama o ismimizi bize geri vermek istiyor.” Veyn amacına ulaşmıştı, adamın sözleri de bunun en büyük kanıtlarından birisiydi.
“Ben adımı hatırlamıyorum,” dedi Köksüz kadın solgun bir sesle. “Ben kim olduğumu bile bilmiyorum, ilk önce bize senelerimizi vermeleri gerekmez mi?”
Adam duraksadı ve sonrasında sessizliğe gömüldüğünde “Hatırlamıyor musun?” diye sordum tek kaşımı kaldırarak. “Neden?”
Kadın dudaklarını bilmiyorum anlamında büktü. “Bir süreden sonra buraya o kadar alışıyorsun ki önceki hayatın hakkında hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi hatırlamıyorsun, bazı günler rüyalar görüyorum, tanımadığım birçok insanı. Belki geçmişimden birileridir ama bilmiyorum. Yeni insanlar geldiğinde beni tanıyanlar oluyor ama ben onları tanımıyorum, adım Köksüz, Thalron’a aitim ve bu topraklar ve Yüce Veymor için her şeyi yaparım.” Veymor’u işaret etmişti. “Bildiklerim sadece bunlardan ibaret.”
Bu ikinciydi; başka birinin de hatırlamadığına şahit olmuştum. Verilen yemekler, içilen sular… İçlerinde ne olduğunu bilmiyorduk ama Thalron yine de bizi dilediği gibi şekillendirebiliyordu. Tam da bu noktada yaşamaktan bile vazgeçilebilirdi. Çünkü her şeyi unutmaktansa, kendimi yok etmeyi bile tercih edebilirdim. Liora’nın kendini unutması demek, bütün duygularını da kaybetmesi demekti; ben bütün duygularımı kaybedersem artık ben olamazdım, bu beden, bu ruhla yaşayamazsa artık yaşamasının da bir anlamı kalmazdı.
Sözcü Asil nihayet öne çıktığında ve elini kaldırarak fısıltıları yeniden susturduğunda, Veyn’in duruşunda ufacık bir değişim bile yoktu. Buradan bakıldığında bir yanı öylesine hissiz görünüyordu ki, neredeyse o Köksüz kadına hak verecektim. Ama içimde bir yer, onu tanıdığını sanan o inatçı yanım, bunun hissizlik olmadığını fısıldıyordu. Onun duyguları yok değildi; sadece ölçüsüzdü, yabancıydı… özellikle de en güzel hislere.
“Yüce Veymor emrediyor!” dedi Asil gür bir sesle. Artık sözleri sadece Veyn’e yönelik değil, herkese yönelikti. Sözcü olan Asil, elindeki mührü biraz daha sıkı kavradı. Yutkunduğu fark ediliyordu ama sesi yine de titreksiz çıktı. “Veyn Thalron,” dedi. Salonun içindeki uğultu tamamen kesildi. “Normal şartlar altında, bugün yaptıklarınız; isim yasağını çiğnemeniz, halkın önünde düzeni sarsmanız ve Yüce Veymor’a saygısızlık yapmanız daha farklı bir şekilde sonuçlanırdı.” Bu kelime salona düştüğünde, sanki biri yere bir şey fırlatmış gibi yankılandı. Ben nefes almayı unuttum. Asil bakışlarını kısa bir anlığına Veymor’a çevirdi. Onun yüzünde en ufak bir ifade değişimi yoktu. “Ancak,” dedi Asil, sesi bu kez daha keskinleşerek, “Yüce Veymor, bugün merhamet göstermeyi seçti.”
Herkesten şaşkınlık nidaları yükselmeye başladığında tek tepki vermeyen kişi bendim çünkü sanki içten içe bunun geleceğini biliyordum. Bu kelime, merhamet, Thalron’da neredeyse hiç kullanılmaz gibi geliyordu ama Veymor merhameti tercih etmek istemişti ve asıl amacı büyük ihtimal, Thalron halkına karşı iyi tarafını göstermek istemesiydi.
“Bu bir bağışlama değildir,” diye ekledi hızla. “Bu bir uyarıdır.” Kalabalık kımıldandı. “Yüce Veymor, varisliğinizin elinden alınmasını değil, izole edilmesini emrediyor.” Kalbim göğüs kafesimi kıracak gibiydi. “Bu yüzden, 30 gün boyunca Sessizlik Adası’na gönderileceksiniz.” Birkaç kişi istemsizce geri çekildi. “Orası, düşüncelerinizle baş başa kalacağınız yerdir,” diye devam etti. “Ne halk vardır, ne kalabalık, ne yankı, ne destek.” Asil gözlerini Veyn’e dikti. “Ve şunu bilin: Bu ceza, bir lütuf olarak verilmiştir. Bir daha da böyle bir ‘lütuf’ gösterilmeyecektir.”
Herkes birbirine bakıp bir şeyler söylemeye başladığında “Sessizlik Adası da ne?” diye fısıldadım.
“Cezalandırma,” dedi yanımdaki kadın. “Gözlerden uzak, Thalron sınırları içerisinde bir adadır. Daha önce gitmedim ama giden insanların bir daha aynı şekilde dönmediği söylenir çünkü bir tür arınma yeridir. Veymor büyük ihtimal Veyn’in ruhunun kirletildiğini düşünüyor. Açlıkla, soğukla ve hatta sanrılarla sınanırsın; kutup ayılarının en uğrak noktalarından birisidir.”
Bu kadarla sınırlı olmadığını bilecek kadar Thalron’u tanımıştım ama bakışlarımı hızlı bir şekilde Veyn’e doğru çevirdiğimde onun bu karar karşısında ufacık bile tepki vermediğini gördüm. Omzu düşmedi, duruşu değişmedi, yüzünde bile bir hareketlenme olmadı, ağzını ise bıçak açmadı. Sadece baktı ve baktığı yönde Veymor vardı.
İçimden bir ses, Veyn ve Veymor arasındaki bu soğuk savaşın galibinin bugün Veyn’in olduğunu söylüyordu ama 30 gün sonunda ne olacaktı, bilemiyordum.
Muhafızlar Veyn’in kollarına doğru uzandığında Veyn öyle bir dönüp baktı ki, muhafızlar bile oldukları yerde mıhlanıp kalmak zorunda kaldı. Son bir kez herkese dönüp tek tek baktığında ve beni sona bıraktığında gözleriyle gözlerim son kez kesişti; bu bakışında ne anlam aramalıydım bilmiyordum ama Veyn, hiç ummadığım bir şey yaptığında canımın yandığını hissettim.
Bana göz kırpmıştı, bizim dilimizde.
Hayır, göz kırpmanın anlamı bu değildi, belki de hiçbir zaman anlamını öğrenmeyecekti veya öğrenmek istemiyordu bilmiyordum çünkü yüzünde oluşan o gülümseme bana bunu hissettiriyordu.
Ben de daha fazla dayanamayarak aynı şekilde göz kırptığımda onun gibi gülümsemiyor, aksine hissettiğim kederle ona bakıyordum; neye acı duyduğumu bile tam anlamıyla bilemiyordum. Tek hissettiğim acıydı, belki de ona yapılan haksızlık benim kendi içimde verdiğim savaşıma galip gelmişti. Defalarca hayatımı kurtarmıştı ve şimdi onu öylece uzaktan izlemek ve emirleri dinlemek bana bile ağır gelmeye başlamıştı.
Bir yandan da Veyn’i otuz gün boyunca göremeyecek olmak çok fazla gelmişti, her ne olursa olsun Thalron demek benim için Veyn demekti; onsuz bir Thalron düşünmek bile istemiyordum.
Muhafızlar Veyn’i salonun kapısına doğru yürütmeye başladıklarında hemen arkasındalardı, Veyn ise kapıdan dışarı çıkana kadar gözlerini benden ayırmadı ve sonrasında kapıdan çıkmadan önce gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
Hemen sonrasında ise gölgesi bile ortadan yok oldu, otuz gün boyunca Veyn’i bir daha göremeyeceğim o günler başlayacaktı.
SESSİZLİK ADASI
Otuzuncu Gün
Şarkı: Phoria, Mass
Sessizlik Adası, Thalron kıyılarından bakıldığında ilk anda fark edilmezdi. Ne sivri kayalıkları vardı ne de uzaktan seçilen bir yapısı. Bazen sisin içinde kaybolur, bazen ufkun bir parçası gibi görünürdü. İnsanların gözünden saklanmak için özel bir çaba harcıyormuş gibi dururdu; varlığı belli ama sınırları belirsizdi. Thalron sınırları içerisinde okyanusun ayırdığı küçük bir ada parçasıydı.
Buraya gönderilenler, genellikle gece vakti yola çıkarılırdı. Kimse onları uğurlamaz, kimse arkalarından bağırmazdı. Sessizlik Adası’na gidiş, bir yok oluş gibi yaşanırdı.
Ada, adını sadece konuşmanın yasak olmasından almazdı. Orada ses, gerçekten de farklı davranırdı. Rüzgâr uğuldar gibi eserdi ama kulak tırmalamazdı. Dalgalar kıyıya vururdu ama çarpmazdı. Ayak bastığında taşların çıkarması gereken ses, garip bir şekilde yutulurdu. İnsan kendi nefesini bile bazen duyamazdı; nefes aldığını, ancak göğsünün inip kalkmasından anlardı.
Bu yüzden oraya gidenler ilk günler çıldıracak gibi olurdu.
İnsan sesi, varlığını kanıtlamak için konuşurdu fakat burada konuşamazdın. Bağırsan da duyulmazdı. Ağlasan da yankılanmazdı. Kendi varlığın, kendi kafanın içine hapsolurdu.
Ada düzdü ama boş değildi. Kayalar vardı, eğri büğrü, sanki bilinçli olarak rahatsız edici şekillerde. Aralarında dolaştıkça insanın yön duygusu bozulurdu. Aynı taşın yanından defalarca geçtiğini sanır, ama emin olamazdı, zaman ise farklı akardı. Bir gün, bazen on gün gibi gelirdi. Bazen de on gün, tek bir an gibi.
En korkunç şey açlık ya da soğuk değil, yalnızlıktı. Sınırlı yemek vardı, sınırlı su ve barınma yeri ufacık bir kulübeydi. Kulübenin içi ısınmaz, camları rüzgarı geçirirdi.
Sessizlik Adası’nda insan, kendi zihniyle baş başa kalırdı. Kaçamadığı tek şey, düşünceleriydi. Buraya gönderilenlerin çoğu geri döndüğünde değişmiş olurdu. Bazıları daha sessiz olurdu. Bazıları göz teması kuramazdı. Bazıları, sanki kelimeleri ağızlarında tartıyormuş gibi konuşurdu. Bazılarıysa hiçbir şey anlatmazdı. Sorulduğunda sadece başını çevirirdi.
Çünkü Sessizlik Adası’nda insan, ilk kez gerçekten yalnız kalırdı ve insan, yalnız kalınca kim olduğunu unuturdu.
Veyn, Sessizlik Adası’nda otuzuncu gününü tamamlıyordu. Sınırlı ölçüde verilen yiyeceği üç gün önce bitmişti fakat açlığı artık hissedemeyecek kadar hissizleşmişti veya hissizleştiğini düşünüyordu, bundan emin değildi. Her gün bir diğer günün hem aynısıydı hem de farklıydı fakat zihnini diri tutmasında ve aklını tamamen kaybetmemesinde tek bir şeyin payı vardı: Otso’nun.
Veyn, Sessizlik Adası’na geldiği ilk günden son güne kadar Otso, Sessizlik Adası’na gelmiş, geceleri kulübenin kapısının önünde uyumuş ve gece bittiğinde oradan uzaklaşmıştı çünkü Veyn biliyordu ki diğer kutup ayıları da sadece gece vakitlerinde ortaya çıkıyordu. Otso evcil değildi, evcilleştirilemezdi de ama Veyn ile arasındaki bağ senelerdir devam ediyordu. Henüz bir yavruyken onunla tanışmıştı ve herkes ondan kaçarken Veyn tek kaçmayan kişi olmuştu; senelerdir birbirleriyle aralarındaki bağ gitgide kuvvetlenmiş sadece gerçek ruhsal anlarda Otso ortaya çıkmıştı.
Bir gün belki de Otso Veyn’e zarar verecekti fakat Veyn yine de ondan vazgeçemiyordu. Sessizlik Adası’nda tam otuz gün kapının önüne yatıp onu koruduktan sonra da artık vazgeçebileceğine inancı yoktu.
Veyn’in emin olduğu tek bir şey vardı: Yaşamak istediği.
Sessizlik Adası deniliyordu çünkü bir zamandan sonra kendi kendine konuşmaya başlasan bile sessizlikten başka sana cevap verebilecek hiçbir şey kalmazdı. Veyn Arthur Thalron, kulübenin duvarına yaslanmış, parmaklarını tek tek sayıyordu, belki bininci kez. Aklını kaybetmemek için verdiği çaba gözlü görülürdü ama onu görebilen kimse yoktu. Düşünceleri ilk günler berrakken şimdilerde berrak değildi; açlık onun kafasının içini yiyen bir kurda dönüşmüştü, yalnızlık ve soğuk onu bir zindandan daha büyük bir çukurun içine atmıştı.
Yeniden parmaklarını saymaya yöneldiğinde sayıları da unuttu, halbuki o sayıları annesi Nessa öğretmişti ama sayıları da unutmaya başlamıştı. Bugünün otuzuncu gün olduğunun bilincinde bile değildi, hangi aydalardı ya da hangi gündeydi tam olarak bilmiyordu, öksürüyordu ama neden öksürdüğünü anlayamıyordu. Vücudunu ilk kez bu denli güçsüz, ruhunu ilk kez bu denli kapana kısılmış görüyordu. Geçirdiği otuz günün her günü zihnindeydi, her anını biliyordu ama bir yandan da hangi gün daha fazla acı çektiğinden emin değildi.
Kulübenin kapısının önünde bir gölge belirdiğinde Veyn’in bakışları o yöne doğru döndü ama yerinden kalkmadı bile çünkü günlerdir başka başka gölgeler de görmüştü ve hepsi aslında bir sanrıdan ibaretti; Otso olabilir, diye düşünmüştü fakat bu gölge, insan silüetlerinden başka hiçbir silüete benzemiyordu.
Kulübenin kapısı sertçe açıldığında ve tam karşısında Veymor’un iki muhafızını gördüğünde sadece onlara bakmakla yetindi; otuz günün dolduğunu hala kavrayamıyordu. Birkaç saniye sonra muhafızların ardında Veymor belirdiğinde Veyn, tanıdık o yüzle beraber saymaya devam ettiği parmakları duraksadı.
Veymor’un keskin bakışları Veyn’in üzerinde gezindiğinde ayağa kalkmasını bekledi ama Veyn, öylece babasına bakmaya devam etti; bu anlamsız bakışma sonsuza dek sürecekmiş gibi olduğunda Veymor, yanındaki muhafızlara baş hareketi yaptı ve muhafızlar Veyn’in yanına gidip onu ayağa kaldırdılar. Veyn ise karşı gelmeden ayağa kalktı; öyle hissiz hatta öyle tepkisiz görünüyordu ki Veymor bile bir anlık ne yaptığını sorguladı.
“Beni takip et,” dedi Veymor ardından kulübenin dışına doğru yürümeye başladı. Veyn ise bu emrine karşı gelmeyerek Veymor’u takip etti. Muhafızlar arkalarından yürürken Veyn, gözlerini babasının sırtından bir an bile olsun uzaklaştırmıyordu.
Dakikalar sonra Ada’nın arka tarafına geçtiklerinde ve kıyıya ulaştıklarında eski, kırık bir kayık orada duruyordu. Veyn ilk geldiğinde bu kayığı görmüştü ama Veymor’un şimdi onu neden buraya getirdiğini anlayamıyordu.
Veymor, yeniden muhafızlara döndüğünde bir kez daha emir verdi ve muhafızlardan bir tanesi, Veyn’in yüzük takılı olan sağ elini bileğinden tutup havaya kaldırdığında Veyn, adeta hareketsiz bir manken gibi onlar ne yapıyorsa ayak uydurdu. Birkaç saniye sonra muhafız hançerini ortaya çıkardı ardından bakışlarını bir kez daha Veymor’a çevirdi.
“Biliyorsun,” dedi Veymor, Veyn’e doğru. “Burada geçirdiğin süreyi vücuduna işlemek gerekiyor çünkü Thalron topraklarında yaşayan herkesin senin Sessizlik Adası’na gönderilecek kadar büyük bir suç işlediğini bilmesi gerek; hayatın boyunca bununla yaşamalı, vücudunda taşımalısın.” Veyn, hiçbir cevap vermedi ama Veymor da zaten bir cevap vermesini beklemedi. Muhafızın elinden hançeri aldığında ve oğlunun boşta kalan sol eline hançeri koyduğunda “Bunu kendine sen yapacaksın,” dedi oldukça emin bir sesle. “Eğer bunu yaparsan annenin nerede olduğunu sana söyleyeceğim ve bunu bildiğinde…”
Veyn, Veymor’un daha fazla konuşmasına müsaade etmedi ve sol eliyle hançeri sıkıca kavrayıp sağ elinin tersine hançerin sivri ucunu yavaşça batırdı. Yere, karların üzerine kanlar akmaya başladığında Veyn, ilk önce zorlukla 3 sayısını çizdi ve bunu yaparken dişlerini öyle bir sıktı ki, neredeyse dişleri kırılacaktı. Uzun zaman sonra hissettiği bu acı, ona nefes almak gibi gelmişti fakat öyle keskin bir yanması vardı ki elini hareket bile ettiremedi. Durmadı, devam etti, tam babasının gözlerinin içine bakarak 3 sayısının yanına yamuk bir yuvarlak çizdi. Elinin tersi kanlarla dolarken, yer kıpkırmızı bir renk almıştı ama Veyn, durmadı, hançerin ucunu biraz daha sapladı.
En sonunda yüzük taktığı elinin tersine 30 sayısını çizdiğinde bunu neden yaptığını çok iyi biliyordu; yüzüğüyle meydan okumuştu ve şimdi her o yüzüğe baktığında burada geçirdiği otuz günü, Veymor ona hatırlatmak istemişti.
Sol elinde sıkıca tuttuğu hançeri havaya kaldırdı ve sonrasında parmaklarını açtığında hançer yere, karların üzerine düştü; kanlar ise akmaya devam etti. “Annem nerede?” Veyn, sesini yükseltmedi. Rüzgâr zaten yeterince konuşuyordu. Dalgalar, kayalara çarpıp geri çekiliyor; ama hiçbir zaman tam bir ses çıkaramıyordu. Sanki ada, kelimeleri yutuyordu.
“Dersini aldığını umuyorum,” diye fısıldadı Veymor. Bu fısıltı, rüzgârdan daha soğuktu. Gözleri Veyn’in yüzünü taradı. “Umarım almışsındır.” Veyn tek kelime etmedi. Gözünü bile kırpmadan babasına bakmaya devam etti. Ayağının altında ıslak taşlar vardı, her adımda kayabilecek gibiydi ama kıpırdamadı. Veymor, ağır bir hareketle başını çevirdi. Önlerinde uzanan okyanusu işaret etti. Sular, koyu ve dipsiz görünüyordu. “Ne yapmaya kalktığının farkındayım, oğlum,” dedi. “Ama bilmediğin bir şey var.” Parmakları hâlâ okyanusu gösteriyordu. “Senin yaptığını yapmaya yeltenenlerin sonu, her zaman aynıdır. Bir dalga yükseldi, kayaya vurdu ve geri çekildi. “Külleri bu suların altında kaybolur.”
“Annem nerede?” dedi bir kez daha Veyn. Annesine bağlılığı, bu hayata bağlılığından geliyordu çünkü bütün güzellikler bir tek annesindeydi, her şeyin en doğrusunu o biliyormuş gibi geliyordu.
“Nessa Thalron,” dedi Veymor, sanki çok eski bir efsaneyi anıyormuş gibi. Halbuki bahsettiği bir zamanlar aşık olduğu kadındı. “Tıpkı senin gibi konuştu. Tıpkı senin gibi baktı. Tıpkı senin gibi, düzeni kırabileceğine inandı.” Bir adım attı. Islak taşın üzerinde ayak sesi bile çıkmadı. “Onu bu adaya gönderdim. Buraya. Senin şimdi bastığın yere.” Veyn’in bakışları kımıldamadı. “Döndüğümde hâlâ aynıydı. Günler geçti. Aylar geçti. Yıllar geçti. Ve o, sunulan lütfu kabul etmeyi reddetti.” Rüzgâr bir an için sertleşti. “En sonunda,” dedi Veymor, “ölmeyi seçti, külleri ise bu okyanusta kaybolup gitti; ondan tek bir parça bile kalmadı.”
Veyn’in avcundan hâlâ kan damlıyordu. Kırmızı, taşların arasına sızıyor, sonra denize doğru akıyordu. Veymor yere baktı. Kana. Sonra tekrar Veyn’e. İki nefes. Sadece iki nefes alabildi Veyn ve sonrasında “Annem artık yok mu?” diye sordu anlamakta zorluk çekerken. Tam o esnada, Veymor’un hemen arkasından, uzaklardan Otso’nun geldiğini gördü, fazlasıyla uzaktaydı ama varlığı sanki şu an Veyn’e güven vermek istiyor gibiydi.
“Nessa Thalron’un küllerini, şu an ayak bastığın yerden okyanusa savurdum.” Veymor oldukça netti. Bakışları, bu sefer gerçekten deliciydi. “O artık bu dünyaya ait değil.” Dalgalar bir kez daha vurdu. “Ve sen de onun yolundan yürürsen, sana ait bir kül bile kalmayacak.” Bir adım daha yaklaştı. “Okyanus bile seni hatırlamayacak, bunu hiçbir zaman unutma.”
***
Şarkı: Soap&Skin, Me and the Devil
Uykusuzdum, yorgundum, nefes alamıyordum ve tamamen çürüyor gibi hissediyordum. Thalron beni içten içe çürütüyordu ve burada artık nefes almak bile mümkün olmayan bir hale gelmeye başlamıştı çünkü aldığım her nefes de sanki soluğumu tıkıyordu. Gece sonsuz bir şekilde günlerce ilerliyor, karlar durmaksızın yağmaya devam ediyordu.
Tam otuz gün geçmişti ve otuz gün boyunca Veyn’in kalesinden bir adım dışarı bile çıkmamıştım, hiçbir ritüele katılmamıştım, ruhsal rehberden ders almamıştım, kapının önüne bile çıkmamıştım. Tek yaptığım hayatıma devam edebilmek için olabildiğince işlenmemiş yiyecekleri yemek, su içmek ve uykuya yenik düşmekti. Rüya göremiyordum, karanlıktan başka hiçbir şey göremiyordum, vücudum bana tepkiler veriyordu ama aldırış etmiyordum.
Geçirdiğim otuz gün boyunca Liten’den başka kimseyle konuşmamıştım ve onunla konuştuklarımız da hep sınırda kalıyordu; öylesine mutsuzdu ki gözlerinden mutsuzluk net bir şekilde okunuyordu. Veyn ilk gittiği günün hemen ardından ona “Veyn’i seviyor musun?” diye sormuştum. Elbette ki sevgiye öylesine yabancıydı ki evet cevabı bile vermemişti. “Veyn’e bağlı mısın?” diye sorduğumda ise tek bir cevap vermişti: “Yüce Veyn için canımı veririm.” Bir kardeş gibi büyümüşlerdi sanki ve Liten dışında kimsenin de o kadar üzgün olduğunu göremiyordum.
Mutfağın köşesindeki masada oturmuş elimdeki kırmızı elmanın sapıyla oynuyordum; kapının önünden içeriye birisi girdiğinde o kişinin Liten olduğunu adım seslerinden anlayacak kadar onu tanıyordum ama bakışlarımı kaldırıp ona bakmadım. Neden bu denli içime gömüldüğümü, arkadaşlarımı bile görmeye gitmediğimi adlandıramıyordum. Tek hissettiğim sadece mutsuzluktu ve beklentiydi. Bir yanım Veyn’in geri dönmesini bekliyordu çünkü Thalron’a ait olmayabilirdim, Thalron’u sevmeyebilirdim ama Veyn Thalron’u bazı zamanlar daha çekilebilir kılan tek kişiydi ve onu delicesine merak ediyordum. Bazı geceler onu düşünmeden uyuyamıyor, pencereden dışarı baktığımda sanki onu görebilecekmişim gibi hissediyordum.
“Yüce Veyn geri döndü.” Elimde tuttuğum elma masanın üzerine düştüğünde bakışlarım hızlı bir şekilde Liten’e doğru kaydı, mutlu olmasını bekledim ama o oldukça mutsuz bakmaya devam ediyordu. Bir anda ayağa kalktığımda ve bu hareketimin abartılı olduğunu fark ettiğimde tek ayağımın üzerinde durmaya devam ettim. Kalbim hızlı atmaya başladığında günlerdir beklediğim o an gerçekleşmişti fakat ben şu an gurur yapıyordum, neye gurur yaptığımı bile bilmiyordum.
Ben aslında şu an hiçbir şey bilmiyordum, hiçbir şeyden de emin değildim; tek bildiğim Veyn’i görmek istediğimdi, onu bir kere gördükten sonra normal bir şekilde hayatıma devam edebilirdim ama şimdi, o yokken burada geçirdiğim zamanlar gerçek bir azaba dönüşmüştü. Sanki benim Thalron’a geliş sebebim, Veyn’di; onun için getirilmiştim ve o gidince bir tarafımın eksildiğini hissetmiştim. Eğer Svalbard’da olsaydım böyle hissetmezdim biliyordum, Thalron beni bu hale getirmiş olmalıydı.
Bakışlarım mutfak kapısına doğru döndüğünde Kayze’nin elinde tuttuğu tepsiyle içeriye girdiğini gördüm. “Yüce Veyn yemeğini yememiş,” dedi Kayze. Sesinde mutsuzluk yoktu ama nefreti de hissetmedim. “Odasından da dışarıya çıkacak gibi görünmüyor.”
Yutkunduğumda “Yorgun olmalı,” diye mırıldandım. İkisi de sanki ben küfür etmişim gibi baktığında söylediğimin yanlış olduğunu fark etmiştim.
“Sessizlik Adası’nda yorulmazsın, Köksüz,” dedi Kayze baskın bir sesle. “Fakat yarattığı tahribatın haddi hesabı yoktur, oraya gidip intihar etmeden durabilen kişi sayısı o kadar azdır ki…”
Elim enseme doğru gittiğinde Liten’in başını önüne doğru eğdiğini gördüm, sanki bu düşünceler bile ona zarar veriyor gibiydi. Kayze tepsiyi bırakıp yeniden mutfaktan dışarı çıktığında bulunduğum yerden Liten’e doğru ilerledim ve hemen karşısına geçtiğimde bir elimi koluna yerleştirip sıvazladım. Liten irkildi fakat geriye çekilmedi. “Uyumuyorsun, Liten,” diye fısıldadım içten bir sesle. “Biraz uyuman gerekiyor, Veyn de geldi.”
“Yüce Veyn iyi değil. Uyumak istemiyorum.” Öyle keskin bir cümleydi ki sanki onun için emir gibiydi.
“Ama onu koruyacak olan sensin ve bu halde nasıl koruyabilirsin?” diyerek onu gösterdim. “Az da olsa uyuman, gücünü toparlaman ve onu korumak için arkasında yer alman gerekiyor.” Kolunu sıktığımda öyle sertti ki, parmak boğumlarımın acıdığını hissettim. “En azından biraz olsun dinlen.”
Liten derin bir nefes verdiğinde yüzüme baktı ama sanki baktığı ben değil gibiydim. “Yüce Veyn’i daha önce hiç böyle görmedim,” dedi Liten mutsuz bir sesle. “Sessizlik Adası’na ben gitmeliydim.”
Gülümsediğimde bu acı dolu bir gülümsemeydi. “Ona çok bağlısın, Liten ve sen muhteşem bir muhafızsın.” Aramızdaki boy farkına, o kuvvetine rağmen sanki bir çocuk kadar mutsuzdu. “Dinlenmelisin ki,” yavaşça Liten’i yürüttüm, “ona çok daha iyi bir muhafız olmalısın.”
Birlikte mutfaktan dışarı çıktığımızda Liten’i dairesinin önüne kadar götürdüm ama Liten’in gözü hâlâ Veyn’in odasındaydı. Kendi içimde bile ona Arthur diyemiyordum ve bu yüzden kendimi suçlu hissediyordum; sanki Veyn ve Arthur iki farklı kişiydi, ben ise Arthur ile henüz tanışmamış gibiydim veya Arthur’u öyle iyi tanıyordum ki, ona adını söylediğimde sanki dudaklarımdan başka başka kelimeler de dökülecekti.
Liten dairesinin kapısını açtığında bakışlarını yeniden bana çevirdi ve başıyla selam verdi. Hemen ardından ise “Bana zarar vermezsin,” dedi hem korkuyla hem de korkusuz bir ses tonuyla. “Bir Valenka olarak bana zarar vermezsin, değil mi?” Korkuyla yetiştirilmişti, Valenkalardan nefret ediyorlardı ve Liten, benden bir onay bekliyordu. Tek bir hamlesiyle benim nefesimi kesebilirdi ama Liten sanki bana güvenmek istiyor gibi bakıyordu.
“Asla,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Sen benim için Liten’sin ve burada tanıdığım en iyi insansın, sana asla zarar veremem.”
Liten de hiç ummadığım anda gözünü kırptığında ve bunu yaparken gülümsemeye çalıştığında kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Ben de ona göz kırptığımda elimi kaldırıp elime çakmasını bekledim, Liten elbette ki hiçbir şey anlamadığında bileğinden tutup elini kaldırdım ve elime çarptım. Kocaman elinin arasında elim kaybolduğunda ne yapmaya çalıştığımı anlamamıştı ama bana zarar verecek dürtüsüyle geri adım atmıştı. “Selamlaşıyoruz, Liten,” dedim ve bir kez daha elimi kaldırdım. “Yavaşça elime vur.” Liten ilk önce tereddüt etti ardından etrafına baktı ve sonrasında eliyle elime vurduğunda ne kadar yavaş olursa olsun canımın yandığını hissettim ama belli etmedim. “İşte böyle,” dedim sırıtarak. “Bu kardeş selamıdır.”
Liten gülmeye başladığında birkaç kez daha elini elime vurdu ve bu ona öyle büyük bir keyif verdi ki, az önceki mutsuzluğunun dağıldığını fark ettim. “Kardeş selamı.” Baştan aşağı beni süzdü. “Ufak kardeş. Minik kardeş.”
“Minik olan sensin,” dedim kıkırdayarak ve bir kez daha eline vurdum. “Şimdi dinlenme zamanı, yarın seni biraz daha büyümüş göreceğime eminim.”
Liten şakamı anlamadı ve gözlerini açarak “Daha büyüyebilir miyim?” diye sordu.
“Umalım ki hayır,” dedim gözlerimi devirerek. Birkaç saniye sonra dairesinden içeriye girdiğinde ve kapısını arkasından kapattığımda bakışlarım merdivenin yukarısına doğru tırmandı; Veyn o odalarından bir tanesindeydi, günler sonunda geri gelmişti ve ben elbette ki öylece durmayacaktım. Hayır, onu merak ettiğim için değildi, o defalarca hayatımı kurtarmışken benim de onun hayatından endişe etmem kadar olağan bir şey olamazdı.
Adımlarım merdiven basamaklarına yöneldi ve hızlıca yukarı çıktım. Karşımdaki iki kapıdan yemek odasına ait olanın çanını yavaşça çaldım. İçeriden bir ses yükselmesini bekledim ama hiçbir şey olmadı. Hayır, aslında beklemedim bile. Kapının topuzunu çevirdiğim anda kendimi neredeyse içeri atmıştım. Burada değildi. Hatta buraya uğramamış bile gibiydi. Masanın üzerinde her zaman içtiği içki yoktu, masa derli topluydu, üstelik tozlanmıştı. Sanki burada kimse yaşamıyormuş gibi… Sanki burası uzun zamandır terk edilmişti.
Yemek odasından çıkıp yatak odasının kapısına yöneldim. Bu kez çanı daha yüksek bir sesle çaldım. Birkaç saniye bekledim; yine hiçbir yanıt gelmedi. Kapının topuzunu bu defa daha temkinli çevirdiğimde kilitli olduğunu fark ettim.
Veyn içerideydi.
Ve kapısını kilitlemişti.
Vazgeçmeliydim. Geri dönmeliydim. Onu kendi hâline bırakmalıydım. Hatta aramızdaki sınırın farkına varmalıydım. Ama ben öylesine inatçı, öylesine ayak direyen biriydim ki, geri adım atmak yerine yeniden yemek odasına döndüm. Oradan yatak odasına açılan diğer kapıyla da şansımı denemek istedim.
Elim o kapının topuzuna gittiğinde, derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. İçimde bir savaş vardı sanki. Bir yanım bunu neden yaptığımı anlayamıyordu; diğer yanım ise bunu yapmak için yanıp tutuşuyordu. Ve o tarafım öylesine baskındı ki, inatçı tarafım her seferinde galip geliyordu.
Neden merak ediyordum? Neden onu görmek istiyordum? Neden her şeyi bir kenara bırakıp kendi planlarımı devreye sokmuyor ve Veyn’den vazgeçmiyordum? Bilmiyordum.
Kapının topuzunu çevirdiğimde çıkan o hafif klik sesiyle kapının açık olduğunu fark ettim. Veyn ana kapıyı kilitlemişti ama bu kapıyı kilitleme zahmetine bile girmemişti; ya zihni fazlasıyla dağınıktı ya da artık kimin odasına girdiğini umursamayacak kadar yorgundu.
Yatak odasına adım attığımda, içerideki mumların sayısının arttığını fark ettim. Işıklar öylesine yoğundu ki gözlerimi aldı. Sanki Veyn buraya geldikten sonra karanlığın değebileceği her noktaya ışıklar yerleştirmişti; odanın içinde küçük bir güneş doğmuş gibiydi. Karanlıktan kaçıyordu; belki de kendi içinden.
Oda aynı hâliyle duruyordu.
Ve Veyn yatağında uyuyordu. Gerçekten uyuyordu.
Yüzü pencereye dönük, yan yatmıştı. Bir eli yatağın kenarından aşağı sarkıyordu, üzerindeki battaniye belinden düşmek üzereydi ve göğsü çıplaktı. Aldığı derin, ağır nefeslerden uykusunun ne kadar koyu olduğu belliydi. Normalde bir savaşçı olarak en ufak seste bile uyanması gerekirdi ama şimdi gözlerini bile aralamıyordu. Yorgundu. Bunu görmek için dokunmam gerekmiyordu.
Şimdi çıkmalısın, dedi iç sesim. Görmüştün. Uyuyordu. Onu yalnız bırakmalıydın. Ama yine dinlemedim.
Girdiğim kapıyı ardımdan sessizce kapattım ve yatağa doğru yürümeye başladım. Parmak uçlarımdaydım; sanki en ufak bir ses, onu benden koparacakmış gibi. Yatağın yanına, yüzünün pencereye dönük olduğu tarafa geçtiğimde onu daha yakından gördüm. Ve o an… nefesim boğazımda düğümlendi.
Teninin rengi neredeyse kar kadar beyazdı. Dudakları kurumuştu. Gözlerinin altı mosmordu. Boynunda ve omuzlarında soğuk yanıkları vardı, göğüs kafesi kıpkırmızıydı. Saçları darmadağındı, sakalı uzamıştı, yeni banyo yaptığı nemli saçlarından ve odanın içindeki o güzel sabun kokusundan belliydi fakat banyo yaptıktan sonra kendisini yatağa nasıl attıysa direkt uykuya dalmış olmalıydı.
Bakışlarım kollarına kaydı. Yatağın kenarından aşağı sarkmış olan sağ elinin tersinde, hançerle kazınmış bir sayı gördüm: 30. Elimi ağzıma götürdüm ve bir adım geri çekildim. Kesik kabuk bağlamak bir yana, hâlâ ince ince kanıyordu. Yere küçük damlalar düşüyordu. Yeniydi. Hançerle yapıldığı her hâlinden belliydi ve derin çizilmişti. Bu acıyla nasıl uyuyabildiğini bilmiyordum ama ben o yaraya ikinci kez bakabilecek güçte değildim.
Birkaç saate iltihap kapacağı açıktı.
Ama beni asıl yaralayan bu değildi. Onu bu hâlde görmekti. Bu kadar yalnız. Bu kadar kırık. Bu kadar her şeyden uzak. Aslında o hep yalnızdı ama bugün sanki diğer günlerden çok daha fazla yalnızdı.
İçimde bir şey çöktü. Göğsümün tam ortasında, eski bir boşluk yeniden açıldı. Fark etmeden nefesimi tuttum; sanki solursam, içimde sakladığım her şey dışarı dökülecekti.
İtiraf etmek gerekirse onu özlemiştim. Bunu kendime bile itiraf etmemiştim ama şimdi, burada, bu odada, bu ışıkların arasında, bu yaraların karşısında yalan söyleyemiyordum. Özlemiştim. Sesini, varlığını, hatta beni sinirlendiren suskunluğunu bile ve bu özlem, içimde bir yara gibi yeniden açılmıştı.
Elly yaşıyor olsa ona neden Veyn’i özlediğimi sorardım hemen çünkü onu özlemek akıl karı değildi. Belki de Thalron’da arkadaşlarım dışında oturup konuşabildiğim tek kişi o olduğu için özlüyordum ama zihnimin içindeki Elly’nin sesi bile sanki benimle dalga geçiyordu.
Bir an bile şüpheye düşmeden, kendime düşünmek için pay bile bırakmadan giysi dolabına doğru yürüdüm. Elime geçen ilk bez parçasını kaptığım gibi odanın içindeki küvete yöneldim. Musluğu açtığımda çıkan su sesi bana bile fazla gelmişti; bezi ıslatırken nefesimi tutuyor, en ufak bir çıtırtıdan bile korkuyordum.
Ayağa kalkıp yeniden yatağa döndüğümde, Veyn’in gözleri açıktı ve beni izliyordu.
Bir anlığına zaman durdu sanki. Kalbim, göğsümün içinde sertçe çarptı. Elimdeki bez ağırlaştı, parmaklarım uyuştu. O an, ne yaptığımı, neden burada olduğumu, nasıl buraya geldiğimi unuttum. Sadece bakışlarını gördüm. Geriye doğru bir adım attım. Sonra bir tane daha. Nefesim boğazımda düğümlendi. Elimdeki bezle öylece kalakaldım. Kaçmalıydım. Özür dilemeliydim. Hiçbir şey söylemeden çıkmalıydım.
Ama o hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı. Bakışlarında şaşkınlık yoktu. Öfke yoktu. Hatta merak bile yoktu. Sanki beni bekliyormuş gibi, sanki zaten geleceğimi biliyormuş gibi. Ve bu, içimde bir şeyleri parçaladı.
Hayır, geri adım atmayacaktım. Her şey bir yana, o benim hayatımı defalarca kurtarmışken şimdi ben onu bu hâlde bırakmayacaktım. Bu kez sıra bendeydi. Yatağa yeniden yaklaştım sonra yüzünün dönük olduğu tarafa geçip yere diz çöktüm. Eline baktım. Hâlâ aşağı sarkıyor ve hâlâ kanıyordu.
Veyn hareket bile etmedi. Gözleri dışında yaşadığını gösteren tek bir işaret bile yok gibiydi. Güçsüz görünmüyordu. Vazgeçmiş de değildi belki. Ama ruhunda bırakılan sakatlığı görmemek aptallık olurdu.
Siyah bezi yavaşça elinin tersine bastırdığımda dudaklarının arasından ince, tiz bir inleme döküldü. Dişlerini sıktığını, çenesindeki sertleşmeden anladım. Durmadım. Daha yavaş, daha dikkatli bir şekilde yarayı silmeye devam ettim. Defalarca bezi musluğa götürdüm, yıkadım. Defalarca geri dönüp kanı temizledim. Kan akışı durana kadar… ya da ben titremeyi bırakana kadar. Elimden başka hiçbir şey gelmiyordu.
En sonunda temiz bir bez çıkarıp yaranın üzerini sarmaya başladığımda Veyn, oldukça sakin ve düz bir sesle “Annem ölmüş,” dedi. İki kelime fakat bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerinin içinde binlerce duygu vardı. Sanki benim onu anlamamı istiyormuş gibi bana bakıyordu ama ben o an, ne diyeceğimi bile bilmiyordum. Kaşları havalandı, bakışlarını üzerimden çekti ve hemen arkamda duran pencereden dışarıya doğru boş bakışlarını gönderdi. “Annem ölmüş,” dedi bir kez daha. O an kendisinin de ilk kez sesli bir şekilde dile getirdiğini o an anladım. “Annem,” dedi bir kez daha. “Yapayalnız ölmüş üstelik.”
Göğüs kafesime bir ağırlık oturduğunda bakışlarımı yeniden eline çevirdim ve bezi sarmaya devam ettim; artık kan akmıyordu ama Veyn’in kalbinin kanadığını anlayabiliyordum. Bir yerlerde hala yaşadığını umut eden bir tarafı olmalıydı ki hem şaşkındı, hem üzgündü, hem de kendisine bile itiraf edemediği duygular içerisindeydi. Boğazıma sanki bir kılçık takılmış gibi “Veymor mu söyledi?” diye sordum.
Veyn ise bakışları hâlâ pencerede, daha çok kendisiyle konuşarak “Hiçbir zaman onun öldüğünü hissetmedim,” dedi donuk bir sesle. “Ama annem ölmüş. Ölmek, bir daha o insanı hayatın boyunca görememek demektir, Liora. Ben bir gün annemi yeniden görebileceğime inanarak yola devam ettim ama şimdi, yolun sonunda onun olmayacağını artık biliyorum.” Sesi gitgide düştü. “Günlerdir ağzımdan çıkan ilk cümlenin ‘annem ölmüş’ olmasının benim için nasıl bir anlamı var biliyor musun?” Derin bir nefes verdi, bakışları pencereden yavaşça bana doğru kaydığında yemyeşil gözlerindeki kederi gördüm. “Şehrim yıkılmış, çocukluğum kurtulamamış, hiçbir şey öğrenmemişim, gerçek adımı bile bilmiyorum sanki.” Kalbimin sıkıştığını hissettim. “Annem ölmüş Liora ve annem benim yüzümden…” Sustu, yutkundu ve sonrasında gözlerini kapattı.
Bir şeyler söylemeliydim ama ne diyeceğimi bile bilmiyordum. Onu iyi edebilecek bütün cümlelerimin üzerini sanki kazımıştım, belki de onu iyi edebilecek cümlelerim bile yoktu. Dikkatli olmana gerek yok dedim kendi kendime, kalbini dinle, o ne söylüyorsa onu yap, Liora.
“Neden ondan vazgeçmiş gibi konuşuyorsun?” diye sordum bezi sıkılaştırırken. “Onun artık bu dünya üzerinde olmaması, onun için savaşmaktan vazgeçeceğin anlamına gelmiyor. Onun sana verdiklerinden vazgeçeceğin anlamına da gelmiyor.”
Veyn gözlerini açıp gülümsedi fakat oldukça kederli bir gülümsemeydi. “Hiçbir şey bilmiyorsun, Liora.”
“Birini kaybetmenin ne demek olduğunu biliyorum,” diyerek karşılık verdim ona. “Her ne olursa olsun birine hiç ulaşamamak ne demek onu da biliyorum.”
Yemyeşil gözleri, gözlerimin içini arşınlarken eline bezi çoktan sarmıştım. “Yirmi yaşıma kadar bu kalenin içinde tutsaktım,” dedi oldukça net ama bir yandan da düşünceli bir sesle. “Ve annemi gizli saklı on altı sene boyunca gördüm çünkü Veymor annemle görüşmemi yasaklamıştı.” Öfkenin boğazıma kadar tırmandığını hissettim. “Konuşmayı, yemek yemeyi, şu an bile senin gözlerinin içine bakmayı, dünya hakkında bazı şeyleri ve hatta doğru davranmayı bile annem öğretti. Eğer o daha öncesinde yok olup gitseydi ben bu canavar halimden çok daha kötü bir canavara dönüşecektim, bunu bilmiyorsun.” Yeniden gülümsediğinde annesini hatırladığını anladım. “O benim,” dedi ve sonrasında nefesinin boğazına takıldığını fark ettim, öyle uzun süre sessiz kaldı ki, cümlesini tamamlamayacak sandım ama beni yanılttı. “O benim en insan tarafımdı ve benim insan tarafım öldü.”
Donakaldığımda ve gözlerim dolduğunda bunu ondan gizlemek istiyordum ama başarısız olacağım beni aldığı göz hapsinden belliydi. Uzandığı yerde bakışları bir an bile olsun benden ayrılmıyordu ve onu tanıdım tanıyalı böylesine yalın, böylesine gerçek görüyordum. Bütün duyguları artık açık bir şekilde ortadaydı ve ben onun yüzüne bakarken kendimi artık dizginlemek istemiyordum.
Bir an yine hiç düşünmeden elimi kaldırdım ve parmaklarım nemli saçlarına dokundu yavaşça. Alnına düşen birkaç tutamı geriye doğru attığımda saçları yumuşacıktı ve sabun kokuyordu. Bu hareketimin ardından kasıldığını fark ettiğimde elimi geri çekmek için hamle yaptım fakat Veyn, yaralı olmayan eliyle bileğimi tutup devam et, der gibi yüzüme baktı. Parmaklarım yeniden saçlarına dokunduğunda “Sana canavar olmadığını söyleyecek kadar seni tanımıyorum,” dedim oldukça tedbirli bir sesle. “Fakat bildiğim bir şey varsa insan tarafının hiçbir zaman ölmeyeceğidir çünkü sen babana benzemiyorsun.”
Veyn, ben onun saçlarına dokunurken gözlerini bir an bile gözlerimden çekmemişti. “Işık Veren,” dedi solgun bir sesle. “Bana bilmediğim bir şeyler söyle, dünya hakkında olsun.”
Duraksadım ve ilk aklıma geleni söyleyerek “Hiç kardan adam yaptın mı?” diye sordum.
“Hayır,” dedi Veyn kaşlarını çatarak. “O ne?”
Gözlerim irileşti ve başımı iki yana salladım; elimi saçlarından uzaklaştırdığımda gökyüzünü işaret ettim. “Bu sadece dünya hakkında bir bilgi değil, bunu Svalbard’da biz bile yapıyorduk.” Hemen ardından bu söylediğime pişman oldum çünkü o Thalron’da bizim gibi yaşayamıyordu. “Karlardan kocaman bir adam yapıyorsun, gözleri ve ağzı oluyor.”
Veyn’in kaşları çatıldı ve hemen sonrasında “Ama erimez mi?” diye sordu.
“Eriyebilir,” dedim. “Fakat Thalron öyle soğuk ki, buzlaşabilir de.” Gülümsediğimde burnumu çektim ve başımı aşağı yukarı salladım. “Biz Svalbard’da hep kardan adam yapar, kar topu savaşı oynardık.” Yine anlamadığında “Karları birbirimize fırlatıyoruz işte,” dedim ellerimi açarak. “Senelerdir Thalron’dasın, karlarla hiç mi oynamayı düşünmedin?”
“Hayır.” Düşünceli bir şekilde gökyüzüne doğru baktı. “Peki yağmur sularından bir şeyler yapılıyor mu?”
Uzun bir süre düşündüm ve sonrasında “Sanıyorum ki hayır,” dedim rahatsız bir sesle. “Böyle bir şey hiç duymadım, neden sordun?” Bir cevap vermedi ve düşünceli bir şekilde gökyüzüne bakmaya devam etti. “Ama,” dedim hevesle, “bazı ülkelerde insanlar yağmur yağınca dans ediyorlarmış, Elly öyle söylemişti.” Veyn yeniden bana döndüğünde kaşlarını kaldırdı. “Evet, yağmurun altında dans etmekten söz ediyorum, bunu genelde aşıklar yaparmış.”
Veyn alayla gülümsedi. “Neden?”
“Bilmiyorum,” dedim omzumu indirip kaldırarak. “Fakat masallarda da hep dans ediyorlar. Hiç dans ettin mi daha önce?”
“Hayır.” Veyn öyle keskin bir cevap vermişti ki yüzünü buruşturmuştu. “Bir savaşçıya dans etmek yakışmaz.”
“Kastettiğim iki aşığın dansı,” dedim gözlerimi devirerek. “Birbirlerine temas ediyorlar ve o şekilde dans…” Veyn anlamıyormuş gibi yüzüme bakmaya devam etti. “Her neyse, seni dans ederken hayal edemedim zaten.”
Veyn, düşünceli bir şekilde yüzümü incelediğinde “Bana kardan adam yapmayı öğret,” dedi içten bir sesle. “Hatta birlikte yapalım.”
Gülmemek için kendimi zor tuttuğumda “Bir şartla,” diye mırıldandım. “Sen de dans edeceğinin sözünü vereceksin.”
Veyn, yüzünü buruşturduğunda “Bu ikimizin arasında mı kalacak?” diye sordu.
“Elbette,” dedim başımı sallayarak. “Söz veriyorum.”
Veyn, çok kısa bir an gözlerini kaçırdı ve sonrasında başını kaldırıp bana doğru yaklaştığında yüzüyle yüzüm arasında neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. "Tamam," diye fısıldadı yeşil gözleriyle gözlerimi arşınlarken. “Sen bana kardan adam yapmayı öğreteceksin, ben de dans edeceğim ve bunlar aramızda kalacak, anlaştık mı?”
Bir anlık öylesine yakındı ki, duraksamak ve kekeleyerek “Anlaştık,” demek zorunda kalmıştım. Kendisi de bu kadar yakınlığı beklememiş olacak ki yeniden yastığına döndü ve başını yaslayıp derin bir nefes verdi. En sonunda durmadan zihnimde dönen ve sormaya çekindiğim o soruyu sorup “Sana adını annen mi verdi?” diye mırıldandım. “Çünkü bu adın Thalron sınırları içerisinde yasaklı olduğunu duydum, Veymor koymuş olamaz.”
Düşündüğümden daha uzun süre sessiz kaldığında sorudan daha çok başka bir şeye odaklanmış gibiydi. Her parçasıyla beni anlamaya çalışıyor gibiydi veya benim onu anlamamı istiyordu bilmiyordum ama bakışlarını yavaşça kaçırdığında “Sen bile Arthur diyemiyorsun,” dedi solgun bir sesle. “Sen bile beni Veyn olarak kabul ediyorsun öyle değil mi?” Bir şeyler söyleyecek gibi oldum fakat devam etti. “Adımı annem koydu ama o bile Arthur diyemiyordu, bana bu zamana kadar kimse Arthur diyemedi, o gün ben bile söylerken sanki bir yabancıdan bahsediyordum. Veymor’un Kurucu Oğlu ve Varis Veyn Thalron, Arthur ismini söylerken sanki bir yabancıdan bahsediyor gibiydi. Bunun ağırlığını da bilemezsin, kendi adına yabancı olmak ne demek, aklın bile alamaz.”
Haklıydı. Ne yazık ki, haklıydı. Başka konularda ona söyleyebileceğim onlarca cümle vardı ama bu konuda yoktu. Dudaklarım aralandı, Arthur diyebilmek için; ama kelime boğazıma takılı kaldı. Söyleyemedim. Çünkü benim için o, çoktan Veyn olmuştu. Ve onun için, gerçek adını söyledikten sonra hâlâ Veyn olarak anılmak açık bir hakaretti. Bunu anlamak zor değildi. Sanki ona Arthur diyememe sebebim bir başkaydı, bunu ona anlatamazdım çünkü kendime bile anlatamıyordum.
Sessizlik aramıza bir gölge gibi düştü. O, pencereden dışarı bakıyordu; ben ise gözlerimi ondan alamıyordum. Yeşil gözlerindeki bütün hisler silinmiş gibiydi. Sadece iyi olanlar değil, kötü olanlar da. Öfke yoktu, kin yoktu, nefret yoktu. Köksüz kadının söylediği gibi, hissiz bir adama dönüşmüştü.
Ama bunun doğru olmadığını biliyordum.
Bunun böyle olmaması gerektiğini de.
Onu tanıdığım günden beri hiç böyle görmemiştim. Bu mutsuzluk değildi. Bu nefret değildi. Bu kırgınlık bile değildi. Bunun adı düpedüz yokluktu. Ve ben, bu yokluğun içine nasıl ulaşabileceğimi bilmiyordum. Bir insanın kendi adına bile yabancılaşmasını anlayamazdım.
Ona bu hâlden nasıl çıkabileceğine dair verebileceğim tek bir fikir bile yoktu ve fikirsizlik neden şu an bana kötü hissettiriyordu, anlayamıyordum.
“Bırak insanlar adını söylemesin,” dedim en sonunda. “Bırak sen bile bu adı sahiplenme, bırak herkes sana Veyn demeye devam etsin; bir kez insanların zihinlerine adın kazındı ve bunu unutabilmeleri imkansız. Üstelik senin yaptığın sadece adını söylemek değildi, adınla meydan okumaktı, bunun önüne hangi kuvvet geçebilir?”
Veyn, beni dinliyordu ama aklından bambaşka düşünceler de geçtiğine emindim. En sonunda “Neden buradasın?” diye sordu. Tek bir soru, verebilecek birçok cevap fakat ben ne diyeceğimi yine bilmiyordum.
En sonunda en dürüst ve en yalın olanı tercih edip “Seni merak ettim,” dedim dürüstçe. “Çünkü otuz gündür seni görmedim.”
“Neden merak ettin?” dedi bu kez.
“Bilmiyorum.” Gerçekten de bilmiyordum. “Belki de hayatımı defalarca kurtardığın için sana bir borcum olabileceğini düşündüm.”
Veyn, gülümsediğinde bu kez gülüşü içten görünüyordu. “Borcunu ödemek için bir bez parçasıyla yaramın üzerini mi kapattın, Işık Veren?” diye sordu. “Oldu olacak bir bardak su da getir, borçları kapatalım.” Dilini damağına vurdu üç kez. “Senin borcunu kapatabilmen için kalbini direkt avcumun içine bırakman gerekir çünkü hayatın hakkında fazlasıyla söz sahibiyim gibi görünüyor.”
Yüzümü buruşturduğumda “Açık sözlülüğünden hiçbir şey kaybetmemişsin,” diyerek çıkıştım.
Veyn’in gülümsemesi silinmediğinde onu gülümsetebilmek ilk kez bu kadar hoşuma gitmişti. Sessizlik Adası ona ne yapmıştı, nasıl hasarlar bırakmıştı tam olarak bilmiyordum; tek bildiğim annesini öğrendiğiydi. “Neden buradasın, Valenka?” diye sordu bir kez daha ve bu kez gerçekten bir cevap beklediği açıktı.
“Bilmiyorum,” dedim yeniden. “Sadece buraya gelmem gerektiğini hissettim ve geldim. Neden bunu sorguluyorsun?”
“Çünkü beni önemsiyorsun,” dedi Veyn yine bütün açık sözlülüğüyle. Yaralı olan elini kaldırdığında yüzüme doğru tuttu. “Neden yaramı iyileştirmek istiyorsun? Neden nasıl olduğumu merak ediyorsun? Bana bir cevap vermek zorundasın çünkü ben bu duygulara fazlasıyla yabancıyım ve senin için de bir tehdidim, bunu çok iyi biliyorum.”
“Neden bunu sorguluyorsun?” diye sordum omzumu indirip kaldırarak.
Veyn duraksadığında ve sonrasında yaralı olan elini yavaşça aşağıya indirdiğinde parmak uçları saçlarıma hafifçe dokundu. “Çünkü kendime de vermem gereken cevaplarım var,” diye mırıldandı dürüst bir ses tonuyla. “Uzun zamandır rüya görmüyordum ve Sessizlik Adası’nda yine sadece tek bir kişiyi rüyamda gördüm.” Yavaşça dirseklerinin üzerinde yükseldi ve tek kaşını havaya kaldırdı. “O kişi sendin ve tıpkı çocukluğumdaki gibiydin; tek fark renkler yoktu, Liora ama sen yine rüyalarımdaydın. Uykuya direndiğimde bile sanrılar gördüm ve o sanrılarda da sen vardın, bana bir cevap ver, neden seni durmaksızın rüyamda gördüm?”
“Nasıl gördün?” diye sordum. Veyn, bir cevap vermedi ve yüzüme dikkatli bir şekilde bakmaya devam etti. “Peki o rüyaları gördüğünde ne hissediyorsun?” dedim bu kez de.
“Tanıyorum seni,” dedi Veyn oldukça sakin bir sesle. “Sanki herkesten daha yakından, daha iyi tanıyorum seni. Rüyamdaki sen…” Derin bir nefes verdi ve gözlerini kapattığında yeniden rüyasını düşündüğünü anladım. “Bana Arthur diyen tek kişi rüyamdaki sendin,” dedi gülümseyerek ve yeniden gözlerini açtı. “Bunun anlamı ne bilmiyorum.”
Şarkı: Esme Rose, Blood & Fire
Bir anda kapının önündeki çan çalmaya başladığında bakışlarım hızlı bir şekilde o yöne döndü ardından Veyn’in yattığı yerden sakince doğrulduğunu gördüm. İkimiz de birbirimize baktığımızda çan bir kez daha çaldı ardından Veyn büyük bir nefes verip çenesiyle yemek masasına açılan kapıyı işaret etti. “O odaya geç.”
İkiletmeden ayağa kalktığımda ve hızlı adımlarla yemek odasının kapısını açtığımda Veyn de ayağa kalkmış, köşeye fırlattığı gömleğini üzerine giyiniyordu. Kapıyı ardımdan kapattığımda kimin geldiğini delicesine merak ederek kulağımı kapıya doğru dayadım; Veyn de elbette ki dinleyeceğimi biliyordu.
Saniyeler sonra içeriden adım sesleri işittiğimde ve Veyn, kendi odasının kapısını açtığında ilk önce belli belirsiz bir sessizlik oluştu ve sonrasında Veyn, “Maris,” dedi sakin bir sesle. Maris. Alt dudağımı dişlerimin arasına aldığımda ve kulağımı biraz daha kapıya yasladığımda avuç içlerimin terlediğini hissediyordum.
Kapı kapandığında ve içerideki odada adım sesleri yükseldiğinde Maris’in de içeriye girdiğini anladım, olduğum yerde dizlerimin üzerine çöküp delikten baktığımda anahtar olduğu için hiçbir şey göremedim ve buna lanetler ettim. Yeniden doğrulup kulağımı yasladığımda Veyn’in benimle paylaştıklarını Maris’le paylaşıp paylaşmayacağını merak ediyordum.
“Berbat görünüyorsun.” Maris’in ağzından çıkan ilk kelimeler bunlar olduğunda kaşlarım çatıldı.
Veyn gülümsüyor olmalıydı, ben böyle söylesem gülümserdi fakat “Burada ne işin var?” diye sorduğunda sesinde ne bir gülümseme hissettim, ne de eğlenceli bir tını. “Bu saatte buraya gelmen yasak değil mi?”
Adım sesleri biraz daha arttı ardından Maris “Geri döndüğünü öğrendim,” dedi sakin bir sesle. “Ve seni görmek istedim.” Sessizlik oluştu, Veyn’in bir şeyler söylemesini bekledim ama o sessizce beklemeye devam etti. “Yaptığının sonuçlarını gördün mü, Veyn?” Maris soruyu sorarken bir mutsuzluk ya da hüzün kırıntısı aradım ama daha çok sesinde öfke var gibiydi. “Bunu neden yaptın, bilmiyorum, kendini neden böyle bir ateşe attın bilmiyorum fakat bedellerini tek başına ödeyeceğini düşünsen de beni unutuyorsun.” Sesindeki öfke gitgide katlanıyordu. “Neredeyse bir ay sonra evleneceğiz, senden bir çocuk dünyaya getireceğim ve sen, günler önce yasakları çiğneyerek hem benim itibarımı zedeledin, hem de kendi itibarını. Bunu neden yaptın?”
Veyn’in güldüğünü işittim. “İyi olup olmadığımı sorman çok düşünceli bir hareket Maris,” dedi kinayeli bir ses tonuyla. “Ama yasakları konuşmadan önce gecenin bir körü söz bağının yatak odasında olmaman gerektiğini de sen biliyorsun.”
“Buraya keyfimden gelmedim,” dedi Maris baskın bir sesle. “Thalron’u ne kadar karıştırdığının farkında bile değilsin, babam senden artık eskisi gibi emin değil, Yüce Veymor’un ağzını bıçak açmıyor. Ailemi ikna edeceğim diye tam otuz gündür uğraşıyorum ve senin söyleyeceğin tek şey bunlar mı?”
“Benden ne bekliyorsun?”
“Özür dilemeni ve benden ayaklarıma kapanıp af dilemeni.” Maris’in sesindeki kibir beni bozguna uğratmıştı. “Çünkü düğün tarihimiz kararlaştığından beri sanki kendin gibi davranmıyorsun, o itibarı gözlerinden okunan Yüce Veyn gitti ve yerine sanki gerçekten de…” Maris sustu fakat cümlenin devamını tahmin etmek zor değildi.
“Arthur diyemiyor musun?” diye sordu Veyn.
“Hey,” dedi Maris ardından adım seslerini işittim. “Bu ismi bir daha dile bile getirme.”
Sessizlik oluştu, onları göremiyordum ama sanki Veyn’in yüzünü gözlerimi kapattığımda görebiliyordum. Kulağımı kapıdan çekip sırtımı kapıya yasladığımda ve büyük bir nefes verdiğimde bakışlarım yemek masasındaki o sandalyelerde gezindi, bu oda nelere şahit olmuştu kim bilir ve ben şimdi, bu odada konuşmalara kulak misafiri oluyordum.
“Maris,” dedi Veyn oldukça sabit bir ses tonuyla. “Benimle neden evlenmek istiyorsun?”
Suskunluğun ardından “Neden mi?” diye sordu Maris. “Bu da ne demek?”
“Benimle neden evlenmek istiyorsun?” diye sordu Veyn bir kez daha.
“Çünkü evlenmemiz ve dünyaya bir Veyn getirmemiz gerekiyor.” Veyn’in güldüğünü işittim. “Neye gülüyorsun, Veyn? Sen iyi misin?”
Neye güldüğünü biliyordum, Maris’in aslında nasıl da Thalron’a ait olduğunu görüyordu ve verebilecek mantıklı bir cevabı olmadığına şahit oluyordu.
“Bana aşık mısın?” Veyn bu soruyu sorarken öyle duygusuz bir şekilde sormuştu ki, sanki bahsettiği bir aşk değildi.
Zamana bile meydan okuyacak bir sessizlik oluştuğunda Maris, “Senin kafan çok karışık,” diye mırıldandı ve sonrasında başka adım sesleri işittim. “Dinlenmen gerekiyor.”
Başımı iki yana sallayıp gözlerimi devirdiğimde, bakışlarım istemsizce çalışma masasının üzerine kaydı. Tam o anda, masanın üzerinde duran kırmızı kitabı gördüm. Ve kalbim, sanki göğsümden fırlamak istermiş gibi çarpmaya başladı. Zihnimdeki bütün ışıklar birer birer yandı; öyle parlak, öyle ani yandılar ki, parçaları birleştirmem uzun sürmedi.
Tapınaktaki olayın hemen ardından Veyn, Sessizlik Adası’na gönderilmişti. Kızıl Kitap’ı saklayacak zamanı bile olmamıştı. Hatta öyle ki, aklından tamamen çıktığına emindim. Benim onsuz bu odaya girmem… Bu kitapla karşılaşmam… Hepsi büyük bir tesadüftü ama aynı zamanda akıl almaz bir şanstı.
Kapının eşiğinden ayrıldım. Hızlı ama sessiz adımlarla kitaba doğru ilerlerken ellerim titriyordu; kalbim, sanki kaburgalarımı kıracakmış gibi atıyordu. Gözlerimi bir anlığına yatak odasının kapısına çevirdim. Oradan hâlâ mırıldanmalar geliyordu.
Parmaklarım yavaşça kitaba uzandı. Elime aldığımda ne kadar ağır ve kalın olduğunu hissettim. Koyu kırmızı bir kaplaması vardı. Üzerinde, altın işlemelerle kazınmış iki kelime parlıyordu: Valenka Soyu.
Bu kitap Valenkalar için yazılmıştı.
Benim için.
Öylesine titriyordum ki, o kitabı olduğu yere bırakıp arkamı dönerek kaçmayı bile düşündüm. Ama bunun ne kadar büyük bir aptallık olacağını da biliyordum. İlk sayfayı çevirdiğim anda dudaklarımdan ince, tiz bir inleme döküldü. Karşımda kızıl saçlı bir kadının çizimi vardı. Buraya geldiğimden beri rüyalarımda durmaksızın benimle konuşan o kadınla neredeyse birebir aynıydı. Bir anlığına aklımı kaybettiğimi sandım. Kalp gibi dudakları, parlak gözleri, ateş kızılı uzun saçları, dolgun hatları, uzun boyu… Tek bir fark vardı. Rüyamdaki kadın nefretle bakıyordu. Bu çizimdeki kadınsa, aşkla. Sevgiyle.
Daha önce hiç görmediğim birini rüyamda bu kadar net görebilir miydim?
Ellerim hâlâ titrerken, sayfaları rastgele çevirmeye başladım ama kitap elimden kayıp bir anda yere düştü. İçinden sayfalar döküldü. Ve onlardan biri gözlerimin önünde sanki kocaman bir dağa dönüştü. Eğildim. O kâğıt parçasını yerden aldım ve başlığı okuduğumda, ensemden aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Morna Valenka’ya Adanmış:
Arthur Thalron – Doğum: 1 Şubat 1897
O an yatak odasının kapısı açıldı, bakışlarım şimşek gibi o yöne döndü. Veyn’i gördüm.
Hayır… Arthur’u.
Artık bir şeyleri daha net görebiliyordum. Seneler önce Morna’ya adanmış olan adamın adı da Arthur’du; belki de Thalron sınırları içinde bu ismin yasaklı olmasının nedeni, tam olarak buydu.
Ve o an, hiçbir şeyin tesadüf olmadığını anladım: benim bile.
…
hehehehohohohohhihihihihihihiii
En sevdiğiniz kısım efeniiiimmmm????
Teoriler??
Paragraf Yorumları