logo

ÖZEL BÖLÜM: BİR VARMIŞ, HEP VARMIŞ

Views 153050 Comments 10524

Keyifli Okumalar!

Şarkılar: Pinhani, Dünyadan Uzak
Somewhere Over The Rainbow/What A Wonderful World
Yüksek Sadakat, Haydi Gel İçelim

6 Temmuz 2026

“Bir yol var ama her yerde tuzak!” diye bağırdım kahkaha atarak arabanın radyosunda çalan Pinhani’ye eşlik ederken. “Bir yol daha var dönmek de yasak! Deryaya yakın, dünyadan uzak! Deryaya yakın, dünyadan uzak!”

Benim hem hayatımın umudu, hem de eşim Umut Güneş ve bugün bir kez daha Yankı Sarca olacak olan tek aşkım, bakışlarını bana gülümseyerek çevirdiğinde bir eliyle direksiyonu kavrıyordu. Diğer eli, kucağımda olan elimi kavradığında tersini öptü ve turkuaz gözleri, her zaman olduğu gibi büyük bir sevgiyle bana baktı. Radyoda çalan şarkı dönerken, üstü açık arabadan gökyüzüne doğru baktım ve kahkaham güneşli havanın içine karıştı.

“Yine gözümüz yükseklerde,” dedi Yankı elimi öptükten sonra sakince. Onun sakinliği hiçbir zaman değişmezdi. “Hayat geçiyor perde perde, doydum artık bana müsaade!” Gözlerimin içine baktı. “Bir yer bulalım dünyadan uzak!”

Hemen arka koltukta oturan kızım Yağmur Ekim bize eşlik etti. “Bir yer bulalım, dünyadan uzak!”

İkimiz de dönüp arkaya doğru kahkaha attığımızda Yağmur, elleriyle eşlik ederek bize ayak uyduruyordu. O artık beş yaşında mutlu bir kız çocuğuydu, açık kahverengi saçları beline kadar geliyordu ve o saçları kestirmeye hem babası, hem de ben tamamen karşıydık.

Öylesine akıllı bir yandan da öylesine yaramaz bir kız çocuğu olmuştu ki, hangimize benzediği konusunda tartışıp dursak da en sonunda Yankı’ya benzediği konusunda hemfikir olmuştuk. Bazı durumlarda sakinliği, bir şeye üzüldüğü zaman içine kapanıp sessizliğe gömülmesi, her zaman lider olduğunu savunması, Koza’ya öfkelendiğinde Amca, onu sevdiği zamanlar Dayı demesi bile aslında Yankı’nın kopyası olduğunu gösteriyordu.

Fakat bütün bunların dışında Sokak Nöbetçileri’yle beraber büyüdüğü için diğer herkesten de belli başlı özellikler almıştı. Bir anda kalkıp dans edebiliyordu ve bu Mutlu Sarca demekti. Hiç olmadık zamanlarda öyle laflar söylüyordu ki, şaşkın kalıyorduk ve bu yönü de Işık Sarca’ydı. Her ne olursa olsun, gittiği her yerde fotoğraf çekmek ve çekilmek istiyordu, Lâl Sarca, ona bu özelliğini hediye olarak vermişti. Bazı zamanlar, dünyanın en saf insanına dönüşebiliyordu ya da çok çabuk sinirlenebiliyor, olur olmadık zamanlarda hepimizi kıskanabiliyordu. Bartu Sarca o zamanlar kendisini işaret ederek bana benziyor diyordu. Koza’dan ise dürüstlüğünü almıştı; hiçbir şeyi saklayamıyor, o an hepimizden nefret etse bile bunu bize söylüyor ama saniyeler sonra pişman olup bize sarılabiliyordu.

Benimle olan en benzer özelliği ise ailesine, amcalarına ve teyzelerine olan bağlılığıydı. Onlarla görüşeceğimiz zaman yüzünden mutluluk eksik olmuyor, bizi bile unutabiliyordu.

Radyodaki şarkı değiştiğinde müziğin sesini kıstım ve Yağmur Ekim, dışarıya doğru bakarak “Bugün Sokak Nöbetçileri masalındaki karakterler olacaksınız değil mi?” diye sordu heyecanla. “Poyraz Dayım, Koza olacağını ve sizi değil en çok beni beklediğini söyledi, siz umurunda bile değilmişsiniz.”

Yankı gözlerini devirdiğinde arkama doğru dönüp kaşlarımı çatarak “Dayınla ne zaman konuştun, Ekim?” diye sordum. “Sana telefonumu verdiğimi hatırlamıyorum.”

İlk önce sırıttı sonra da tıpkı Koza gibi yapay bir utançla dudaklarını büktü. “Telefonunu çaldım.”

Derin bir nefes verdiğimde Yankı, “Bu yaptığın…”

“Bu yaptığın yanlış Yağmur Ekim,” dedi babasını taklit ederek ve gözlerini tıpkı babası gibi kısarak. “Biliyorum, baba, başlama yine.”

Yankı, başını iki yana salladığında yeniden önüme döndüm ve Yankı’ya doğru “Dün gece hiç uyumadı,” dedim. “Heyecandan sabahın köründe kapıda bekliyordu, hem de valiziyle.”

Yankı gülmeye başladığında “Sen de uyumadın,” dedi imayla. “Anlamayacağımı mı düşündün, güzelim?”

Dik dik ona baktığımda “Bir şeyi de fark etmesen olmuyor değil mi?” diye sordum.

“Olmuyor,” dedi ve sonra elimi çekip tersini bir kez daha öptü. “Her anını, her nefesini ve baktığın her yönü bile bilmek istiyorum hatta baktığın her yönde olursam çok memnun olurum.”

Başımı çevirdim ama yüzümdeki gülümseme açık bir şekilde ortadaydı. “Sence Koza’nın sürprizi ne?” diye sordum.

Yoldaydık ve Koza’nın Çeşme’deki evine gidiyorduk, Koza’ya göre evi kendi imkanlarıyla ve parasını biriktirerek almıştı, en büyük şahidi de Bartu’ydu ama biz biliyorduk ki, o ev kesinlikle ölmüş bir adamın unuttuğu eviydi ve o eve konmuşlardı. Bu aramızda sessiz bir sır gibi kalsa da herhangi bir polis baskınında Yağmur’u nasıl kaçırabileceğim konusunda emin değildim. Koza’ya bunu söylediğimde gülüp, ben omzuma atarım demişti, nasıl da güven vermiyordu ama…

“Bilmiyorum,” dedi Yankı başını iki yana sallayarak ve başka bir yöne döndü. Çok az bir mesafe kalmıştı ve sabahın erken saatleriydi. Bir sürprizi olduğunu söylemişti ve bizi özlediğini de eklemişti, halbuki bizim evimizden çıktığı yoktu. Üç ay önce iki gün kalacağım diye gelmişti ve üç ay boyunca bizde kalmıştı, ancak bir hafta önce Çeşme’ye dönmüştü, bazı geceler kapımızı Yağmur’la çalıp kaçacak kadar hâlâ çocuktu. Uyandığımızda da inatla bunu onların yapmadığını ikisi de söylüyordu.

“Mutlu’nun birini getireceği doğru mu peki?” diye sordum merakla ve heyecanla. “En son İngiliz bir adamla tanıştığı için İngiliz aksanıyla konuşmaya çalışıyordu.”

Yankı, kahkaha attığında “Ayrıldılar,” dedi. “Sanırım Bartu adamı dövmüş.”

“Dövmüş mü?” dedi Yağmur Ekim arkadan bağırarak.

“Hayır,” dedim Yankı’ya dik dik bakarak. “Dövmemiştir, Yağmur.”

“Dövmüştür,” dedi sırıtarak. “Çünkü Bartu Amcam dünyanın en güçlü insanı!”

“Neden dövmüş?” diye fısıldadım bu kez öne doğru eğilip. Belime kadar uzun olan saçlarım öne doğru düştüğünde Yankı’nın eli saçlarıma uzandı ve parmaklarını gezdirdikten sonra derin bir nefes verdi. Öyle bir derin nefesti ki, sanki geçmişin yankısı gibiydi.

“Mutlu’dan ayrıldı diye.” Gözlerimi devirdiğimde Yankı bir kez daha güldü. “Bartu’dan ne bekliyordun, Mutlu’yu üzgün gördüğünde buna dayanamıyor.”

“Mutlu’nun üzüldüğünü düşünmüyorum çünkü çoktan sıkıldığını söylemeye başlamıştı ayrıca adama durmadan aksanlı bir şekilde love deyip duruyor, adam bundan bıkmış olmalı.” Gülmeye başladığımda saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Ayrıldığına göre o da bize gelip kalmaya başlar herhalde.”

Sadece Koza değil, Mutlu da canı sıkıldıkça bize gelip kalıyordu; öyle ki bir keresinde altı ay boyunca bizde kaldığında ve en sonunda Yankı’nın bütün kıyafetlerini çalmaya başladığında evden kovulmuştu.

“Bartu ve Lâl’i bir aydır görmüyorum,” dedim ağzımın içinde. “Onları da çok özledim.” İkisi İspanya’ya gitmişlerdi ve Bartu en sonunda kendisini ülkeden attıracak bir şeyler yapmıştı.

Zaman geçmişti. Yaşadıklarımızın üzerinden sanki asırlar geçmişti ama içimizde hiçbir şey değişmemişti. Ruhlar aynıydı, kişiler aynıydı. Artık kendi isimlerimizi kullansak da her sene o Sokak Nöbetçileri’nin evine gidiyor, yetiştirme yurdunu sık sık ziyaret ediyor ve olduğumuz kişiyi hiçbir zaman unutamıyorduk.

Koza uzun zaman sonra bugün hepimizin Sokak Nöbetçileri olmasını istemişti, o isimleri kullanmamızı. Koyduğu yasak hoşuma gitmişti çünkü bazı günler, ne kadar acı zamanlar olsa da o Helin’i özlediğimi hissediyordum. Şimdi hayat daha sakin, daha sıradan ve hatta normaldi. İşe gidiyorduk, çocuğumuz vardı, akşam eve geldiğimde yemek yetiştirmeye çalışıyor, Yankı’ya perde bile astırıyordum. En kötü zamanlarımda, bu anları bana gösterselerdi inanmazdım fakat şimdi tam da hayal ettiğim gibi bir hayat yaşıyordum.

Elbette ki bazı günler kabuslarımdan acılar içinde uyanıyor, kırmızı ışıklar gördüğüm zaman içimin titremesini engelleyemiyor, Yağmur Ekim’e baktığımda ona herhangi bir zarar gelecek diye ödüm kopuyordu. Sadece ben değil, yedimiz de Yağmur’a dünyanın en mutlu çocuğunun hayatını yaşatmak için elimizden geleni yapıyorduk ama diğer herkesin de acılarını unutmadığını biliyordum.

Çünkü geçmişin acıları bir insanın kalbinde yara olurdu ve sonrasında bu bir ize dönüşürdü; o izi sevebilmek imkansızdı ama o izi kabullenmek de olgunluk gerektirirdi. Biz artık olgun yedi yetişkin olmuştuk ama yedi çocuk, acılarını hiçbir zaman unutamayacaktı ve dönüp dolaşıp gideceğimiz yer çocukluğumuz, çocuk hislerimiz olacaktı.

Bazı günler Işık hâlâ bir bebeği olamayacağı için ağlayabiliyor, Yağmur Ekim’e bakarken dalıp gidebiliyordu.

Hepimiz kendi isimlerimizi kullanırken Bartu’nun başka bir isminin olmaması onun için ruhunu zedeleyen en büyük acıydı.

Lâl, sık sık kardeşi Hüseyin’in mezarına gidiyor, eskiden konuşamadığı zamanlara ait videoları izlerken yutkunmakta zorlanıyordu.

Mutlu ne kadar hayatını yaşamaya devam ederse etsin, ötekileştirmeyle karşılaşabiliyor ve daima yarı yolda bırakılıyordu.

Koza, Işık’tan dolayı hâlâ hiçbir şekilde kendini affedemiyor ve bazı günler o da bana dalıp gidiyordu. Ne olduğunu sorduğumda ise her zaman iki kelime söylüyordu: Özür dilerim.

Yankı ise… O hâlâ üzüldüğünde sessizliğe gömülüyor ve ne düşündüğü asla anlaşılmıyordu. Diğer herkesi anlayabiliyorken onun hangi noktadan acı çektiğini çözemiyordum çünkü bunu gizlemek konusunda iyiydi.

En son yaşadığı üzgünlük dışında.

Sokak Nöbetçileri hâlâ Yankı’nın doğum gününü unutuyordu; ben ve Koza dışında kimse onun doğum gününü kutlamıyordu. Bu onlar için bir alışkanlığa dönüşmüştü ama son doğum gününü unuttuklarında Yankı’nın gerçekten üzüldüğüne şahit olmuştum. Bana ise diğerlerini uyarmamam konusunda sözler verdirmişti.

Bana gelecek olursak…

“Daldın.” Yankı yine beni o düştüğüm çukurdan çıkardığında ilk gün olduğu gibi direkt anlıyordu hislerimi. O her zaman beni anlıyordu, hiç anlamadığını düşündüğüm zamanlar olduğunda bile.

Gülümsemeye çalıştım. “Sadece geçmişe gittim.”

Yankı’nın turkuaz gözlerine keder oturduğunda benden daha çok üzüldüğünü gördüm. Bana benden daha çok üzülebiliyordu, kabuslar içinde uyandığımda sabaha kadar uyumuyor, başımda bekliyordu. Zamanla aşk biter diyorlardı, bizim aşkımız gün geçtikçe daha fazla çoğalıyor gibiydi.

“Bugün mutlu bir gün,” dedi başını aşağı yukarı sallayarak. “Mutsuzluğa yer yok.” Onu onaylarmış gibi başımı salladığımda aklımdan geçen bütün kötü düşüncelerden kurtulmak için silkelendim. Her şeyden önce arka koltukta kızım oturuyordu, ona bunu yansıtmama gerek yoktu. Elbette büyüdükçe hayatın kötülüğüyle o da tanışacaktı ama elimden geldiğince onu her şeyden korumaya çalışıyordum.

En sonunda Yankı, bir ara sokağa girdiğinde yeşil palmiyeler gözlerimi alacak kadar fazla bir şekilde güneşin altında parlıyorlardı. Ev, sokağın en sonundaki beyaz villaydı. Artık emindim, Koza bu evi birinden çalmıştı, üstelik Bartu’yla beraber.

Arabayı o evin önüne park ettiğinde arabadan ilk inen kişinin ben olduğumu sanmıştım ama Yağmur Ekim benden bile önce indiğini olduğu yerde zıplamasından anlamıştım. Üzerinde bembeyaz elbisesi vardı, yanında ise küçük pembe çantası. Ellerini birbirine çarparak eve bakarken getirdiğimiz valizin yarısı oyuncaklarıyla yarısı da rengarenk bikinileriyle doluydu. Biz tek valize en fazla kendi kıyafetlerimizi sığdırırken Yağmur Ekim kendine ayrı bir valiz istemişti.

Evet, bu süslü yönü de Işık’a benziyordu.

Yankı arabayı kilitledikten sonra üzerindeki beyaz keten gömleğinin yakalarını düzeltti ve dağınık olan saçlarını her zaman olduğu gibi daha fazla dağıttı. Öylesine nefes kesici derecede yakışıklıydı ki ona her baktığımda, her defasında biraz daha hayran kalıyordum.

Yankı, elini öne doğru uzattığında bir elimle Yağmur Ekim’in elini tuttum ve Yankı’nın kolunun altına girdim. Benim de üzerimde beyaz mini bir elbise vardı, içimde ise bikinilerim. Hemen denize girmek ve mümkünse hiçbir şekilde o denizden çıkmak istemiyordum çünkü gerçek bir tatile ihtiyacım vardı.

Ama Sokak Nöbetçileri’yle geçen her tatil ya bir polisin bizi kovalamasıyla ya da Koza ve Yankı’nın kavgasıyla son buluyordu.

Büyük giriş kapısına doğru yürürken bahçedeki bitkilerin kuruduğunu gördüm ve dudaklarım büküldü. Evet, kesinlikle bu ev çalınmıştı. Havuz temizdi ama uzun zamandır girilmediği de her halinden belli oluyordu.

Kapının önüne geldiğimizde Yankı büyük bir nefes verdi ve valizleri diğer tarafa koyup zili çaldı. Kapı hemen açılmadığında Yağmur Ekim dayanamayarak “Dayı!” diye bağırdı ve eliyle kapıyı yumrukladı. “Aç kapıyı! Liderin olarak emrediyorum!”

Gülmeye başladığımızda Koza’nın içeriden “Geliyorum!” diye koşmasını işittik ve sonra kapı hızlı bir şekilde açıldığında onu karşımızda bulduk. Altın sarısı saçları taranmıştı, üzerinde beyaz bir tişört vardı ve altında ise kot şortu. Bizi gördüğü anda şöyle bir baktı ve sonrasında başını öne doğru eğdiğinde Yağmur Ekim’i gördüğü anda gözlerinin içi parladı. “Dayın senin için…” dedi ve sonra Yağmur Ekim cümlesini tamamladı.

“Benim için dünyayı yakar!” Koza dizlerinin üzerine çöktüğünde Yağmur Ekim ona öyle kocaman sarıldı ki, Koza ilk önce yanaklarından sonra saçlarından ve en sonunda da alnından öptü. Hemen sonrasında ise onu kucağına alıp birkaç kez daha yanaklarından öptü ve sonra bizi bozguna uğratarak kapıyı yüzümüze kapattı.

Yankı’yla ben öylece kalıp birbirimize baktığımızda içeriden Yağmur Ekim’in kıkırtı sesleri yükseldi, Koza ise ona katıldı.

Yankı ağzının içinde nefes verdikten sonra kapıyı yumrukladı. “Aç şu kapıyı, kaç yaşında adamsın, yaptığın şakalara bak!”

Koza, yeniden kapıyı açtığında Yağmur’a doğru dönüp “Şu anne babalar bazen çok sıkıcı olmuyor mu, dayıcığım?” diye sordu gözlerini devirerek. “Bit pazarında satmayalım mı onları? Külüstür baban ne kadar para eder ki?”

Koza’nın içeriye davet etmesini bile beklemeden kendimi kapıdan koridora doğru attım ve sonra Yağmur’u onun kucağından alıp yere indirdim. “Çocuğu doldurmaktan vazgeç, senin laflarını bize söyleyip duruyor.”

Koza, sırıttı ve sonra beni kendisine çekip öyle bir sarıldı ki, bir anlık ellerim havada kaldı. Beni her gördüğünde aynı şekilde sarılıyordu; sanki son sarılması gibi ya da bu yaşa kadar sarılmadığı zamanların acısını çıkarıyormuş gibi. Eli saçlarıma gittikten ve sevdikten sonra o şekildeyken bu kez de kapıyı Yankı’nın suratına kapatıp gülmeye başladı.

“Koza!” dedim onu iterek. “Şunu yapma.”

“Boşan,” dedi kulağıma doğru fısıldayarak, Yağmur’un duyamayacağı şekilde. “Senin yüzünden sürekli şunun yüzünü görmek zorunda değilim ben.”

“Of,” dedim gözlerimi devirerek ve sonra kapıyı açıp Yankı’yı elinden tutup çektim. Yankı’nın kaşları çatık bir şekilde Koza’ya baktığında Koza da aynısını yaptı ve elini öne doğru uzatıp sıkmasını bekledi. Yankı da elini uzattığında Koza, Yankı’nın kulağına fiske vurup kahkaha attı. Yankı ise omzundan itekleyip valizi ona doğru uzattı.

“Ne zaman büyüyeceksin?” dedi öfkeli bir sesle ama gerçek bir öfke değildi.

“Yankı Amca hoş geldin,” dedi Koza alayla. “Saat dokuz buçukta uyku saatin geldiğinde sen uyuyacaksın ve bizim için o zaman gece başlayacak, iple çekiyorum.”

İçeriye doğru yürümeye başladığımda Yağmur, elini bir an bile olsun Koza’nın elinden çekmiyor, sımsıkı tutuyordu. Yankı da peşimden geldiğinde “Bugün neden benden nefret ediyorsun?” diye sordu fakat keyif aldığı da her halinden belliydi. “Bugün bunu hak edecek ne yaptım?”

“Bilmiyorum, bugün kendini bir şey sandığını düşünüyor olabilirim,” dediğinde büyük salona girdik. Bembeyaz koltuklar, büyük on iki kişilik masa, duvardaki tablolar… Kesinlikle emindim, yaşlı bir adamın evi çalınmıştı.

“Şimdi itiraf vakti,” dedim kollarımı önümde bağlayarak ve göz ucuyla Yağmur’a bakarak. “Bu ev kimin?”

“Bir aile dostumun,” dedi Koza gözlerini kısıp.

“Senin tek aile dostun biziz,” dedi Yankı yüzünü buruşturarak. “Biraz dürüst olmayı dene.”

“Üzgünüm sizden başka bir hayatım da olduğu için,” dedi gözlerini devirerek. “Ben yoğun bir iş insanıyım.”

“İş insanı mı?” diyerek çıkıştım. “Buna sadece Yağmur Ekim inanır.”

“Ben inanıyorum!” dedi Yağmur beni yanıltmayarak.

“Işık nerede?” diye sordum gözlerimi salonun içinde gezdirirken.

“Markete gitti,” dedi Koza rahat bir sesle. “Birazdan gelir.”

“Peki biz nerede kalacağız?” Geride kalan merdivene doğru baktım. “Bu kadar kişiyi yatırabileceğin bir yer vardır herhalde değil mi?”

Koza, gülümsediğinde Yankı’ya sırtını dönüp “Elbette var, canım kardeşim,” diye mırıldandı. “Sen ve Yağmur Ekim üst katta, üçüncü odada kalacaksınız. Hemen yanınızdaki odada Bartu ve Lâl kalacak. Mutlu da salonda yatar.”

Yankı bıkkın bir nefes verdi. “Beni unutmuş gibi davranmayacaksın değil mi?”

Koza, hızlıca arkasını dönüp gözlerini açtı. “Hayır, senin yerin de hazır.” Salonun içinde koştu ve büyük perdeyi açtı. “Havuzun kenarında şezlong var, orayı da sana ayırdım.”

“Değişmeyeceksin değil mi?” diye sorduğunda kendimi tutamayıp gülmeye başladım.

“Asla,” dedi Koza. “Kardeşimle evlendiğin için hâlâ en büyük nefretimsin.”

O sırada kapı çaldığında Koza’nın parlayan gözleri kapıya doğru döndü fakat ona izin vermeyerek ben kapıya doğru koştum. Işık’ı görmeyi umarak kapıyı açtığımda karşımda Işık’ı değil, Mutlu’yu gördüm. Üzerinde seneler önce Yankı’nın giydiği kuş desenli gömleği vardı, altında pembe şortu, gözlerinde palmiyeli güneş gözlüğü. Kıvırcık saçlarını kısaltmıştı ama lüleleri hâlâ gözüne kadar geliyordu.

Ve maalesef ki hemen arkasında tam dört valiz vardı.

“Selamlar canım ailem!” diye bağırdı gür bir sesle. Bir anda beni kucağına çektiği gibi sarıldı ve döndürdükten sonra ben ne olduğunu bile anlamadan diğer doğru tarafa doğru attı. Yankı’ya koşarak sarıldığında ve bacaklarını onun beline sardığında Yankı dengede durmakta zorlandı ama Mutlu hızlı bir şekilde onun kucağından inip Koza’ya baktı. Sonrasında elini kaldırıp çak yapmasını bekledi, Koza da elini kaldırdığında bu kez kulağına fiski vuran kişi Mutlu olmuştu. “Kapıdaki valizlerimi al, köle,” dedi ve cebinden bir lira çıkarıp Koza’ya doğru attı. “Ve bana derhal kokteylimi getir.”

Koza’nın kaşları çatıldığında Yağmur Ekim kahkaha atmaya başladı ve Mutlu bakışlarını ona çevirdiğinde gözlerindeki palmiyeli gözlüğünü çıkardı, kocaman gözlerle ona bakarken “Aman Tanrım!” dedi yapay bir şaşkınlıkla. “Güzeller güzeli prenses, kraliçe, diyarın en muhteşem kız çocuğu, görmeyeli nasıl büyümüş, nasıl serpilmişsin!” Bir anda Yağmur Ekim’i kucağına alıp döndürmeye başladığında koruma iç güdüsüyle öne doğru atıldım ama Yankı beni durdurdu. “İnanamıyorum!” dedi adeta haykırarak. “Resmen kocaman bir kız olmuşsun!”

“Amca,” dedi Yağmur Ekim kıkırdayarak. “Daha üç gün görüştük.”

Mutlu, Yağmur’u yere indirdi ve sonra gözlüğünü takıp kollarını önünde bağlayarak poz verdi. “Ben nasılım, Yağmur’un son tanesi, en güzel ay Ekim’im?” diye sordu. “Gözlüklerime ne kadar para verdiğimi duysan şaşkınlıktan küçük dilini yutarsın.”

“Küçük dil yutulur mu baba?” diye sordu Yağmur Ekim, Yankı’ya dönüp. Bütün soruları ona soruyordu.

“Al işte,” dedi Koza bıkkın bir sesle. “Sorduğu soruya bak, aynı babası.”

Yankı ciddiyetle cevap verdi. “Mecazi anlamda babacığım.”

“Mecazi anlamda ne demek babacığım?” diye sordu bu kez Yağmur Ekim.

“Yani küçük dilini yutamazsın,” dedim düzeltmeye giderek. “Bu sadece bir deyim.”

“Deyim ne demek babacığım?”

Koza alnına vurduğu anda kapı bir kez daha çalındı. Yeniden kapıya doğru koştum ve hızlıca açtığımda gördüğüm Işık’tan başkası değildi. Beni gördüğü anda ellerindeki market poşetlerini yere bıraktı ve “Gelmişsiniz!” diye bağırdı beni çekip boynuma sıkıca sarılarak. “Daha geç geleceğinizi düşünüyordum!”

Ben de ona sıkıca sarıldığımda boynundan öptüm ve sonra yanağından. “Yağmur Ekim heyecandan uyuyamadı, biz de erken gelelim dedik.”

“Keşke kocanı evde unutsaydın,” dedi Koza arkadan.

Işık benden ayrılıp Yankı’ya sarıldı ve yanağından makas aldı. Tam o anda Mutlu, sanki Işık’ı hiç görmüyormuş gibi arkadan sarıldığında “Ablacığım!” dedi yapay bir ağlamayla. “Seni çok özledim, yıllar oldu!”

“Mutlu,” dedi Işık silkelenerek. “Bana ablacığım demekten vazgeç.” Kızgınlıkla bize baktı. “Yeni huyu bu, tanıştığı her erkeğe de beni ablası olarak tanıştırıyor, yalan hikayeler uydurup benden şikayetleniyor.”

“Ablacığım,” dedi bir kez daha Mutlu ağlıyormuş gibi. “Ne olursun beni birazcık sev, şefkatine muhtacım.”

Işık, bakışlarını Yağmur Ekim’e çevirdiğinde gözleri kocaman açıldı ve sonra birbirlerine has selamlarını verdiler. İlk önce el çarptılar hemen sonrasında kalçalarını dönüp birbirlerine vurdular ve en sonunda da sarıldılar. “Güzelliğim de burada,” dedi yürekten bir sesle sonra geriye çekilip onu kendi etrafında döndürdü. Yağmur, Işık’a hayrandı, hem de her şeyiyle. Onunla beraber oje sürmeyi, saçlarını örmeyi, kıyafet seçmeyi öyle çok seviyordu ki, Yağmur da ona alıcı gözüyle baktı.

Işık’ın üzerinde mini bir kot etek, üzerinde göbeği açık bir atlet vardı. Sapsarı saçları belindeydi, yüzünde parıltılı bir makyaj, altın rengi farı… Hepsi Yağmur Ekim’in hayran olduğu şeylerdi.

“Ben de bundan istiyorum,” dedi Yağmur Ekim Işık’ın gözlerini göstererek. Hemen ardından kırmızı ojelerini gösterdi. “Ve bunu da istiyorum.”

“Yaparız Teyzem,” dedi Işık gülümseyerek. “Ben zaten sana hediye aldım.” Kulağına eğilip bir şeyler söylediğinde Yağmur Ekim heyecanla olduğu yerde zıpladı.

“Teyzem mi?” dedi Yankı diğer taraftan. “Hani halaydın?”

Işık Yankı’ya bakıp gözlerini devirdi. “Bugün kendimi Helin’e daha yakın hissediyorum.”

“Merhaba,” dedi Koza sanki hiç görüşmüyorlarmış gibi. “Beni özledin mi, güzel kız?”

Işık, Koza’ya baktığı anda yüzünün aydınlandığını gördüm ve gözlerinin içi parladı. Olduğu yerden ayrılıp Koza’nın dudaklarına bir öpücük kondurdu ve sonra “Görüyorum,” dedi imayla. “Yankı’yı yeterince zorbalamamanın siniri var üzerinde.”

“Tam üzerine bastın!” dedi Koza başını sallayarak. “Şimdi biraz dinleniyorum, sonrasında bir çaresine bakacağım.”

Kapı yeniden çalındığında gelen kişinin Bartu ve Lâl olduğunu hepimiz biliyorduk. Öyle ki kapının önünden Bartu’nun sesi geliyordu. Ben gitmek için hamle yaptığımda Mutlu olduğu yerden zıplayıp elleriyle beni durdurdu ve sonrasında o kapıya doğru koştu. O koşarken şortunun arka cebindeki Pembe Panter yüzünü gördüm, tam kalçasına denk geliyordu.

Kapıyı açmadan önce telefonunu çıkardı ve mehter marşını çalmaya başladığında gülmeye başladık. Sonrasında kapıyı yavaş yavaş açtı ve gür bir sesle “Yedi iklim dört bucağın sultanı, cihan padişahı Sultan Süleyman Han Hazretleri!” dedi. “Hürrem sultan sizi bekliyor efendim!”

Kapı açıldığında tam karşımızda Lâl ile Bartu’yu gördük. Bartu yine siyahlar içindeydi, siyah bir pantolon, siyah bir tişört giymişti. Lâl ise uzun siyah ip askılı bir elbiseyle karşımızdaydı. Hemen arkalarında sadece tek bir valizleri vardı.

Mutlu, kapı açıldığı anda, tıpkı Hürrem Sultan gibi karşısına geçip utançla selamını verdi ve aksanlı bir sesle “Sülüman,” dedi. “Seni çok özledim.”

Bartu gülmeye başladığında Mutlu’yu ensesinden tutup çekti ve saçlarını karıştırdıktan sonra ona sarıldı. “Yine mi bir diziye sardın Mutlu?”

“Evet sultanım,” dedi Bartu’ya sarılıp kafasını göğüs kafesine gömerken. “Lakin izin vermiyorsa sizin iradeniz hemen şimdi bırakabilirim; tek emriniz benim için her şey demektir.” Geriye çekildi ve Lâl’e şöyle bir baktıktan sonra gözlerini devirdi. “Mahidevran da buradaymış, vah vah çok üzüldüm.”

Kahkaha atmaya başladığımızda Lâl, Mutlu’yu omzundan itekledi, aynı karşılığı Mutlu da verdi ve sonra birbirlerine sarıldılar. Biz de geriden öne çıktığımızda Bartu’nun gözleri benimle kesişti ve büyük bir hevesle gülümsediğinde valizlerini de bırakıp bana doğru atıldı. Kollarını bana doladığında öyle sıkı sarıldı ki, en başından beri duyduğum o abi şefkatini bir kez daha ondan aldım, hemen sonrasında geriye çekilip Yankı’ya sarıldı ve sırtına birkaç kez vurdu.

En sonunda Lâl’i Mutlu bıraktığında bu kez ona da sıkıca sarıldım, Lâl’in o anne şefkati bütün yaşanılan ve yaşatılanlara rağmen hiçbir zaman değişmeyecekti. “Hey,” dedi Lâl, o ince sesiyle ve seneler geçse bile o her konuştuğunda ruhumun sızlaması geçmeyecekti. “Sizi çok özledim.” Beni bırakıp Yankı’ya geçtiğinde onlar da birbirlerine sıkıca sarıldılar; Yankı Lâl’i görebilmek için geriye çekilip onu süzdü ve sonra iyi olduğunu anlayınca bir kez daha sarıldı.

“Burada kim varmış!” dedi Bartu ayaklarını yere sert bir şekilde çarpa çarpa Yağmur Ekim’e doğru yürürken. Yağmur Ekim gülmeye başladığında Bartu dizlerinin üzerine çöktü ve kollarını ona sarılması için açtı. Yağmur onun kolları arasına girdiğinde Bartu öyle yürekten sarıldı ve kokusunu öyle bir içine çekti ki, sevgisi gözlerin gördüğünün ötesindeydi. “Sana ne hediyeler aldığımı görsen…” dedi Bartu geriye doğru çekilip. “Hepsi valizimin içinde.”

“Bartu Amca,” dedi Yağmur Ekim gülerek. “Kaslarına bakabilir miyim?”

Bartu, kolunu kaldırıp kaslarını gösterdi ve sonra doğrulup göğüslerini şişirmeye başladı. O sırada fırsat bilip Lâl de Yağmur Ekim’e sarıldı ve yanaklarından öptü. Sonrasında ise geriye kalan herkesle sarılmaya başladılar, Koza, Bartu’ya sarılırken Bartu onu kucaklayıp ayaklarını yerden kesmişti ve bu yüzden on dakika boyunca atışmalarını dinlemek zorunda kalmıştık.

En sonunda Işık hiçbirimize izin vermeyip mutfağa geçti ve sahile gidebilmek için yiyeceklerle içecekleri hazırladı. Ben ise Yağmur Ekim’le odaya yerleştim, elbette ki Yankı’nın eşyalarını da yerleştirdim ama yatak çift kişilikten küçüktü, sahiden de Koza Yankı’yı şezlongda uyutma planı yapıyor olmalıydı.

Odadan dışarıya çıktığımda herkesin de odalarına yerleşmeye başladığını anladım çünkü kimse ortalarda yoktu sadece Yankı ve Koza’nın havuzun kenarında bir sohbet içerisinde olduğunu görmüştüm, pencereden baktığımda tam karşımdalardı. Eskiden olsa onları dinlerdim ve hatta kendi kendime şüpheye düşebilirdim ama şimdi buna ihtiyaç bile duymuyordum çünkü ikisinin de benden hiçbir şey saklamayacağına emindim.

Ayrıca saklayacaklar mıydı? Elbet bir bildikleri olmalıydı, her şeyi öğrenmek zorunda değildim.

“Helin,” dedi Lâl’in sesi ve omzumun üzerinden arkama doğru döndüğümde elbisesinin altına bikinisini giydiğini gördüm. Gülümseyerek ona baktığımda yanıma, pencerenin kenarına geldi. Koza ve Yankı’ya baktığında çenesiyle işaret ederek “Yankı’nın yüzüne bakılırsa Koza yine ona boşanması için emirler yağdırıyor olmalı,” dedi. Yankı’nın kaşları çatıktı, Koza ise gülerek bir şeyler anlatıyordu.

“Sanırım,” dedim ben de gülerek ve sonra Lâl’e doğru döndüm. “Tatil nasıl geçti?”

“Ülkeden atıldık,” dedi Lâl derin bir nefes vererek. “Ama bu kez şaşırtıcı olsa da Bartu haklıydı.”

“Ne oldu?” dedim şaşkınlıkla.

“Yolda yürürken bir komedyene denk geldik, komedyen olduğunu bile bilmiyorduk ama çok meşhur bir adammış. Adam dizlerinin üzerine çöküp bana evlenme teklifi etti yolun ortasında, bu bir şakaymış ama Bartu’ya denk gelmemiş olmalılar. En son Bartu adamın kafasını çöp kovasına sokmuştu ve bacaklarını ısırmaya çalışıyordu. İşin en kötü tarafı adam bu videoyu yayınlandı, sekiz milyon izlendi ve bütün İspanya halkı sadece bizi konuşuyor. Haberlere bile çıktık.”

Elimle alnıma vurup “Bizden nefret ediyor olmalılar,” dedim başımı iki yana sallayarak.

“Aksine,” dedi Lâl şaşkınlıkla. “Bartu’nun bu korumacı tavrını takdir ediyorlar, İspanya halkı komedyene demediklerini bırakmadılar. Birkaç gündür Bartu böbürlene böbürlene yürüyor, kendisini İspanya halkının en ünlü insanı sanıyor.”

Gülmeye başladığımda “Hey,” diyen Işık’ın sesini işittik ve o da yanımıza geldi. “Ne yapıyorsunuz?”

Onunla beraber içeriye giren Yağmur Ekim’in saçlarında bir sürü rengarenk tokalardan vardı ve Işık ona dünyanın belki de en tatlı bikinilerini giydirmişti. “Bartu ülkeden atılmış,” dedim gülerek.

“Şaşırdınız mı?” diye sordu. “Ben hiç şaşırmadım.”

Başımı salladığımda merdivenlerden inen Mutlu ve Bartu’yu gördük, Bartu elini onun omzuna atmıştı ve gülerek bir şeyler anlatıyordu. Mutlu ise öylesine keyifli görünüyordu ki ona İngiliz sevgilisinin konusunu açmamak konusunda kendime hatırlatmalarda bulundum ama biliyordum ki azıcık alkol içtiğinde başımızın eti yiyecekti.

“Çıkalım!” dedi Işık hevesle. “Ben gereken her şeyi aldım.”

“Dondurma,” dedi Yağmur Ekim dudaklarını bükerek. “Dondurma aldık mı?”

Işık da mutsuz bir şekilde ona baktığında “Onu unuttum, bebek,” dedi. “Beni affedebilecek misin?”

“Dönüşte dondurma yemeye ne dersin?” diye sordu Lâl gülümseyerek. “Söz veriyorum unutmayacağım.”

Yağmur başını salladı ve Işık’ın elini sıkıca tutarak kapıya doğru yürümeye başladı. Biz de onların peşinden ilerlemeye başladığımızda Koza’yla Yankı da kapının önüne gelmişti. Koza, heyecanla “Size bir sürprizim var,” dedi ve eliyle hepimize gel işaret yaptı. Birbirimize baktıktan sonra onu takip ettiğimizde evin arkasına doğru götürdü ve altında ne olduğunu bilmediğimiz üzeri örtülü bir şeyle karşılaştık.

“Bensiz mi?” diye sordu Bartu alınganlıkla.

“Ne sensiz mi?” dedi Koza.

“Bensiz mi arakladın bir arabayı?”

Koza, işaret parmağını kaldırıp onu susturduğunda Yağmur Ekim, babasına dönüp “Araklamak ne demek babacığım?” diye sordu.

Yankı duraksadı ve sonra Bartu’ya öfkeyle bakıp “Önemli bir şey değil, kızım,” dedi. “Bartu Amcanın saçmalıkları işte.”

“Araklamak bir çeşit sihir gibidir, en sıcak günün hemen ardından yağan Yağmur’um,” dedi Mutlu gülerek. “Parmağını şaklatırsın ve araklamak sihrini yaptığında istediğin her şeye ulaşabilirsin.”

“Nasıl yani?” dedi gözlerini açarak ve Yankı’ya yeniden döndü. “Sihir diye bir şey yok diyordun, baba ama varmış.”

Derin bir nefes verdiğinde ben sözü devralıp “Sürprizin ne?” diye sordum Koza’ya.

Koza, boğazını temizledi, çenesini kaldırdı ve elini üzerini kapattığı örtüye doğru götürdü. “Hazır mısınız?” diye bağırdı gür bir sesle. Kimseden ses çıkmadığında Mutlu “Hazırız!” diye haykırdı. Koza gülümsedi ve sonra sert bir şekilde örtüyü çektiğinde gözlerim kocaman açıldı, kalbimin ise hem mutlulukla hem de büyük bir heyecanla kasıldığını hissettim.

Yedi tane bisiklet, bizim bisikletlerimiz buradaydı.

“Koza,” dedim duygusal bir sesle. “Bunu nasıl yaptın?”

Diğer Sokak Nöbetçileri büyük bir heyecanla bisikletlerine doğru koştuğunda mavi bisikletimi karşımda gördüğüm için neredeyse ağlayacaktım. O bisikleti Sokak Nöbetçileri evinde bırakmıştık, elbette ki her gittiğimde sürüyordum ama bana bu bisiklet her zaman oraya ait gibi geliyordu; şimdi tam karşımdaydı, kendimi eski günlerde gibi hissetmiştim.

“Senin abin,” dedi Koza gözlerimin içine bakarak. “Seni mutlu etmek için her şeyi yapar, güzel kardeşim.”

Ellerimi birleştirip büyük bir teşekkürle ona baktıktan sonra kendi bisikletime doğru ilerledim ve Yağmur Ekim büyük bir şaşkınlıkla herkese doğru baktı. “Ben ne yapacağım?” dedi merakla. Henüz Yağmur Ekim’e bisiklet sürmeyi öğretmemiştik çünkü ben kendi adıma düşmesinden çok korkuyordum ama bir yandan da Yankı düşe kalka bunu öğreneceğini söylüyordu.

Yedimiz de bisikletlerimize bindiğimizde Mutlu, “Seç birini,” dedi Yağmur Ekim’e. “Hangimizle gelmek istiyorsun en güzel ay, Ekim?”

Yağmur Ekim, tek tek bütün bisikletlere baktı ve en sonunda beni yanıltmayarak “Babamla gideceğim!” dedi ve ona doğru koştu. Bu yönü de bana benziyordu, en zor zamanlarda ve belki de köşeye sıkıştığında ilk koştuğu kişi her zaman babası oluyordu. En çok ona güveniyor, o ne derse inanıyordu. Her şeyin en doğrusunu babasının yaptığına inanıyordu.

Yankı, gururla göğsünü kabarttığında Koza’nın yüzünü buruşturduğunu gördüm. Yağmur Ekim, babasının yanına geçtikten sonra Yankı onu kucağına aldığı gibi önüne bindirdi ve saçlarının tepesine öpücük kondurdu. “Sıkı tutun,” dedi uyarır gibi. “Düşmene asla izin vermem, ben buradayım.”

Düşmene asla izin vermem, ben buradayım.

Yankı’yla göz göze geldik ve birbirimize gülümsedik. İkimizin de aklına seneler önce beni ilk bisikletine bindirdiği an gelmişti, o zaman da buna benzer cümleleri bana söylemişti ve şimdi kızımıza söylüyordu.

“Beni takip edin,” dedi Koza ve sonra pedalları çevirmeye başladı. “Ve yarış başladı, birinci kim olacak, görelim!”

Öyle hızlı sürmeye başladı ki hemen arkasından Bartu da fişek gibi çıktı ve diğerleri de. Büyük bir şaşkınlıkla arkalarından baktığımda gözlerim yeniden Yankı’ya döndü fakat o “Katıl onlara,” dedi gülerek. “Biz de arkanızdan geliyoruz yavaş yavaş.”

Gülümsedim ve sonra önüme dönüp pedalları sert bir şekilde çevirmeye başladım; kahkaham gökyüzüne karıştığında onlara yetişmek için ekstra çaba sarf ettim ve o anda Mutlu’nun çığlıklar attığını, Bartu’nun Koza’ya yetişmek için fazlasıyla çaba verdiğini gördüm. Öyle hızlı ilerliyorduk ki yanımızdan geçen insanlar dönüp bir kez daha bize bakıyordu fakat yine hiçbirimizin umurunda değildi.

Biz Sokak Nöbetçileri’ydik, kaç yaşına gelirsek gelelim içimizdeki o çocuk hiçbir zaman bizi terk etmeyecekti; en yetişkin halimizle bile bir çocuğun hisleri yolumuza ışık tutacaktı, bundan emindim.

En sonunda sahile geldiğimizde birinci Koza olmuştu, ikinci ise Bartu. Mutlu inatla bilerek birinci olmadığını söylüyordu ama bunun böyle olmadığını da çok iyi biliyorduk. Yankı gelene kadar biz büyük bir masayı açmış, üzerini yiyecek ve içkilerle doldurmuştuk. Meyveleri bir tabağa, abur cuburları başka bir tarafa almıştık.

Lâl, çantasından bir saklama kabı çıkardığında bakışlarını Koza’ya doğru çevirip “Ben kek yaptım,” dedi. “Eğer isterseniz.”

Koza’nın bakışlarındaki ifade değişti ve gülümsediğinde kırgınlığı değil de daha çok özlemi gördüm, belki de çocukluğuna duyduğu özlemdi. “Yeriz, Lâl,” dedi başını sallayarak. “Hem de çok severiz.”

Sandalyeleri masanın her yerine yerleştirdikten sonra Yankı’yla Yağmur Ekim de aramıza katıldı. Koza, Yankı’yla geç kalması üzerine dalga geçti, Yağmur Ekim ise yarışa katılmadığı için mutsuzdu ama yine de birkaç saniye sonra masayı ve Nöbetçileri gördüğü an yüzündeki gülümseme bir an bile eksik olmadı.

“Ben denize giriyorum,” dedi Mutlu üzerindeki gömleğini hızlıca çıkararak. “Bu sıcağa daha fazla dayanamayacağım.” Hiçbirimizin cevap vermesini bile beklemeden koşar adımlarla denize girdi ve soğuğu hisseder hissetmez bir çığlık attı. Neyse ki geldiğimiz yerde sadece biz vardık, bizim bisikletlerimiz, bizim masamız, bizim sandalyelerimiz… Koza bilerek burayı seçmiş olmalıydı çünkü Mutlu’nun çığlıklarından çoktan başkalarının da rahatsız olacağından emindim.

Hemen ardından Bartu da denize koştuğunda bir an bile beklemeden direkt Mutlu’yu boğmaya çalıştı ve Mutlu’nun çığlıkları daha fazla arttı. Üzerimdeki elbiseden kurtulduktan sonra kendimi sandalyeye bıraktım ve benimle beraber kızların da oturduğunu gördüm; soğuk bir birayı Işık önüme doğru iteklediğinde aynısını Lâl için de yaptı.

Koza da denize girdiğinde ve Yankı da Yağmur Ekim’in elini tutup denize götürdüğünde kızlarla baş başa masada kaldık. Bir süre hepimiz sessizce denizde Mutlu’nun boğuluşunu, Bartu’nun zafer kazanmış gibi bağırışlarını, Yankı’nın Yağmur Ekim’i üşümesin diye yavaş yavaş suya sokuşunu ve Koza’nın da Yankı’nın aksine Yağmur Ekim’i suya itekleyişini izledik.

Sessizliği bölen kişi Işık olduğunda “Dün rüyamda Nadir’i gördüm,” dedi ve birasından birkaç yudum içti. “Onu son gördüğüm halinden çok daha iyiydi, benimle hiç konuşmadı ama gülümsüyordu.” Kaşlarını kaldırdı. “Ve işin en garip tarafı uyandığımda Ferda’yla konuştum, o da rüyasında Nadir’i görmüş.”

Yüzümdeki gülümseme silindiğinde “Nadir’i ziyarete gitmeliyiz,” dedim, her ay neredeyse bir gün Nadir’in mezarına ziyarete gidiyorduk hatta bazı aylar gidemediğimde kendimi fazlasıyla suçlu hissediyordum. “Bir ay geçti.”

Işık kafasını aşağı yukarı salladığında Lâl, “Ferda nasıl?” diye sordu Işık’a.

“Çok iyi,” dedi Işık gülümseyerek. “Dersleri de çok iyi, okuduğu lisenin en iyilerinden birisi. Toplantılarına benim gitmemi istiyor, havalı görünüyormuş.” Göz kırptığında kıkırdadım. “En büyük hayalim okulun en havalı velisi olmaktı, Ferda sayesinde bunu gerçekleştiriyorum.”

“Yüksek topuklular, abartılı bir saç ve düğüne gider gibi kıyafetlerle gitmiyorsun değil mi?” dedi Lâl gözlerini kısarak.

“Yüksek topuklular evet, abartılı saç asla yapmam çünkü saçlarım zaten kendisinden güzel ve kıyafetlerim daima düğüne gider gibidir benim, Lâliko,” dedi Işık saçlarını geriye doğru atarak. “Okulun en havalı velisi olma ödülü verilse birinci olurdum.”

“Koza da senle geliyor mu?” diye sordum.

“Tabii ki,” dedi Işık. “O da kendisini en havali erkek veli sanıyor ama gözünün altındaki çarpı dövmesiyle ve insanlara attığı ölümcül bakışlarıyla biraz insanların ürkmesine sebep oluyor olabilir.”

“İnanılmaz,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Yağmur Ekim de kreşe onu Koza’nın bırakmasını istiyor, çok havalıymış.”

“Boğuluyorum!” diye haykırdı Mutlu suya girip çıkarken ama kimsenin ona dokunduğu yoktu, kendi kendine çırpınıyordu. “Beni kurtar ablacığım! Abla!”

“Bu aralar benim peşimden ayrılmıyor,” dedi Işık Mutlu’yu göstererek. “Ne zaman birisi tarafından terk edilse bana sarılıyor.”

“Bir gün Mutlu’nun yanında birini gerçekten görebilecek miyiz acaba?” dediğinde Lâl’in sesinde hüzün vardı. “Ona belli etmek istemiyorum ama sürekli yarı yolda bırakılıyor.”

Işık, derin bir nefes verdi. “Bazı konularda ikimiz de kadersiziz ve hayatımız boyunca böyle devam edecek gibi geliyor.” Başını bize çevirdi, buruk bir şekilde tebessüm etti. “Mucizeler her zaman gerçekleşmez, bizim hayatımızda mucizeye pek yer yok.”

Sessizlik oluştu. Işık’ın en büyük yarası bir çocuğunun olmayacağıydı ve hiçbir zaman sesli dile getirmesek de Koza’nın söylediğine göre Işık da bazı günler sessiz sessiz ağlıyor, bazı zamanlar bir oyun parkına gidip çocukları izliyordu. Hepimiz bir yana, Işık için bir şeyler daha zordu çünkü hayallerini istemeyerek de olsa elinden alan o adama hâlâ delicesine aşıktı ve ona sırtını dönememişti. Bir başkası olsa belki Koza’yı affetmezdi, belki de her şeye rağmen ona sırtını dönerdi ama Işık bunu yapamamıştı. Bunun en büyük sebebi kendi büyük aşkından ziyade, Koza’nın o pişmanlığı ve kendisini hayatı boyunca affetmeyecek olmasındandı.

Çünkü Koza, sadece Işık’ın hayallerini değil, kendisinin de hayallerini yok etmişti; hissettiği öfkeyle yıktığı duvarları şimdi tek tek inşa etmek istese de boşaydı çünkü yara bir kez açılmıştı, izi kalmıştı. Koza ve Işık arasındaki bu iz, hiçbir zaman geçmeyecekti.

“Hadi denize girelim!” dedi Lâl ikimizin de boşluğa daldığını görünce. “Buraya öylece oturmaya gelmedik öyle değil mi?” O kötü günlerin ardından birisi her zaman çukurdan çıkarma görevini üstleniyordu. Gözler daldığında, acı konuşulduğunda, hiç geçmeyecek yaralar gün yüzüne çıktığında birisi silkeleyebiliyordu ve bu görev şu an Lâl’e aitti.

Ayağa kalktığımızda biramdan büyük yudumlar içtim ve sonrasında üzerimdeki elbiseyi çıkarıp denize doğru yürümeye başladım. Lâl ve Işık da beni takip ettiğinde Yağmur Ekim, beni gördüğü an “Anne!” diye bağırdı heyecanla. Bartu’nun omuzlarındaydı ve keyifle kahkaha atıyordu. “Anne gel! Deve güreşi yapacağız.”

Ayaklarım buz gibi suya değdiği anda ürperdiğimi hissettim ve derin bir nefes verdikten sonra kızlara baktım, Işık korkusuz bir şekilde direkt denize girdi; bu bile aslında karakterlerimizin bir özeti gibiydi. Lâl ise ben girene kadar bekledi, ona o güveni benim vermemi istedi.

Saniyeler sonra belime kadar denize girdiğimde Yankı direkt yanıma geldi ve kolunu belime dolayıp dudaklarıma uzun bir öpücük kondurdu. Bir anlık yeryüzüyle gökyüzünün yerini değiştirdiğini hissettiğimde zaman algımı kaybettim ve onun dudaklarının hissiyle gözlerimi sıkıca kapattım. O beni ne zaman öpse aynı hissediyordum, yer mekan fark etmiyordu, benim ayaklarım sanki yerden kesiliyor, onun ruhuyla benim ruhum bir bütün oluyordu.

Geriye çekildiğinde gülümseyerek ona baktım ve ileride Koza’nın Işık’ı omuzlarına aldığını gördüm. Tam o anda, Yankı da beni omuzlarına aldığında Bartu Yağmur’u Mutlu’ya verdi ve Lâl’i omzuna aldı. O şekilde birbirimizle dövüşmeye başladığımızda Yağmur’un kahkahaları sanki bütün evreni dolduracak kadar güçlüydü, elbette ki kimse ona dokunmuyordu ve birinci olacaktı ama geriye kalan yerlerde Mutlu, bizzat Bartu’ya kafa atmaya çalışıyordu.

En sonunda Bartu’yu deviremeyeceğini anladığında aşağıdan onu gıdıklamaya başladı ve ilk devrilen kişi Bartu ve Lâl oldu. Lâl, kendi kendine söylenirken Bartu Mutlu’yu boğmak için hamle yaptı fakat omuzlarındaki Yağmur’u gördüğünde Mutlu “Karım ve çocuğum var, bana dokunamazsın!” diye haykırdı. “Seni şikayet ederim!”

Bartu öfkeyle nefesini verdikten sonra Lâl’i tıpkı bir çanta gibi kolunun altına öfkeyle alıp kıyıya doğru yürümeye başladı, Lâl ise bulunduğu yerde bağırmaya devam etti ama keyif almadığı da söylenemezdi.

Koza’nın bakışları Yankı’ya döndüğünde Işık’la ben de göz göze geldik. “Sana bunu yapmak istemiyorum,” dedim kibirle bir sesle Işık’a. “Şimdi hemen pes et.”

O sırada Koza, Yankı’ya dik dik bakıp “Liderin kim olduğunu ikimiz de biliyoruz,” diyerek bir film repliğinden fırlamış ses tonunu takındı. “Şimdi bana itaat etme zamanı.” Hemen ardından bir an bile beklemeden Yankı’yı omzundan iteklediğinde Yankı da onu itekledi ve benle Işık da birbirimize girdik.

“Dağıt onu parçala!” diye haykırdı Mutlu hevesle uzaktan izlerken.

“Dağıt onu dayıcığım!” diye haykırdı Yağmur Ekim ellerini çarparak.

“Yağmur!” dedi Yankı dövüşmeye devam ederken. “Ben senin babanım kızım!”

“Ama lider olan dayım babacığım!” Koza kahkaha attığında Yankı öfkeyle bir kez daha Koza’yı itekledi ve Işık’ın beni omuzlarımdan tutup geriye doğru atmaya çalıştığını fark ettim.

“Çocuğun aklını bulandırıyorsun!” dedi Yankı aşağıdan saldırmaya çalışarak. “Asıl liderin kim olduğunu hepimiz biliyoruz!”

“Kapa çeneni,” dedi Koza ve o anda ikisi de birbirine baktı. Ne kadar süre geçerse geçsin, hâlâ büyük bir ciddiyetle liderlik kavgası yapmaları inanılmazdı.

Sadece üç saniye sürdü, üç saniyenin sonunda Koza Yankı’yı ve Yankı da Koza’yı öyle bir itekledi ki, hem Işık hem de ben aynı anda denize düştük. Burnuma ve ağzıma su girdiğinde suyun altından çırpınarak çıktım ve öksürmeye başladım. Nefesimi vermeye çalışırken Işık da aynı şekilde yüzüne gelen suları temizlemeye çalışıyordu. “Lanet olsun liderliğinize,” dedi Işık öksürürken. “Büyüyün artık.”

“Biz kazandık!” diye haykırdı Mutlu ve sonra omuzlarındaki Yağmur Ekim’i indirip ona kocaman sarıldı. “Çok zordu, bebeğim, inan çok zordu, seni korumak için verdiğim çaba, o insanların bize saldırışı…” Mutlu ağlamaya başladı. “Seni adeta istiridye içindeki bir inci gibi gizlemeye çalışırken ne darbeler aldığımı görüyor musun yavrum?” diye haykırdı. “Lütfen bana sarıl ve beni öp.”

“Babacığım,” dedi Yağmur Ekim Yankı’ya doğru. “İstiridye ne demek?”

“Lider olan dayına sormaya ne dersin, Yağmur?” dedi Yankı trip atarak. “O daha iyi bilir.”

“Yuh,” dedi Koza onu itekleyerek. “Çocuğa da küs bir de.”

“Baba,” diye haykırdı Yağmur Ekim ve ellerini öne uzatıp kucağına almasını bekledi. Yankı, ikiletmeden onu kucağına çektiğinde Mutlu hâlâ yapay bir şekilde ağlamaya devam ediyordu. Birbirimizi itekleyerek denizden çıktığımızda Lâl ve Bartu’nun sandalyelerine çoktan oturduğunu ve Bartu’nun birasını içmeye başladığını gördüm.

Biz de yerlerimize geçtiğimizde masanın üzerindeki çikolatalardan bir tanesini ağzıma attım ve başımı güneşe doğru çevirerek vücudumun adeta kavrulmasına izin verdim. Kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu hissediyordum, sevdiğim herkes yanımdaydı, yalnız değildim ve bazı zamanlar içime düşen kötü bir şey olacak düşüncesi ufacık bile yoktu. Gerçekten de buradaydım, birlikteydik ve huzurluydum.

“Oyun oynayacağız,” dedi Mutlu üzerindeki suları bize doğru silkeleyerek. “Hem de hemen.”

“Dinlenmek istiyorum,” diyerek söylendi Işık güneş gözlüğünü takıp. “Git ve kumda oyna, Mutlu.”

“Ablam,” diyen Mutlu Işık’a doğru yürüdü. “Canım ablam, Allah rızası için bir oyun be. Lütfen be.”

Işık, eliyle Mutlu’yu iteklemeye çalışsa da Mutlu bir an bile geri gitmedi ve Işık’a sürtünmeye devam etti.

“Ne oynayacağız?” diye sordu Koza yine de merakla. “Bizim oynamadığımız bir oyun mu kaldı?”

Mutlu sırıttı ve sonra “Vampir, köylü,” dedi neşeyle. “Bakalım kim ne kadar iyi yalancıymış, göreceğiz.”

“Vampir köylü mü?” diyerek öne çıktım. “O nasıl oynanıyor?”

Işık, güneş gözlüğünü çıkardı ve sonra bana doğru “Kağıtlara beş köylü, iki vampir yazacağız,” diyerek bana anlatmaya başladı. “Sonra karıştırıp onlardan şansımıza geleni çekeceğiz. Herkes ne olduğuna bakacak ve gözlerimizi kapatacağız, vampir olanlar gözlerini açsın denilecek ve vampirler birbirine tanıyacak, diyelim ki sen vampirsin, sonuna kadar bunu inkar etmek zorundasın. Eğer köylüler vampiri bulamazsa yani vampir çok iyi bir yalancıysa köylüler kaybediyor ama eğer bulabilirsek köylüler kazanıyor. Oynarken daha net bir şekilde anlayacaksın.”

“Kulağa keyifli geliyor,” dedim gülümseyerek. “Hadi oynayalım.”

Mutlu heyecanla ellerini birbirine çarptıktan sonra çantasından kağıt ve kalemi çıkardı. Parçaladığı kağıtlara tek tek iki vampir, beş köylü yazdıktan sonra katladı ve masanın ortasına attı. “Kimse kimsenin kağıdına bakmasın,” dedi ciddiyetle. “Yoksa maaşınızı keserim.”

Koza, oyun oynanacağını kabullendiği an hırslı maskesini takmış, hepimize ölümcül bakışlarını göndermeye başlamıştı. “Şimdiden söylüyorum,” dedi Koza. “Ben vampir değilim.”

“Daha çekmedin ki?” diyen Bartu gözlerini devirdi. “Her oyun sonunda Koza’nın mızıkçılık yapmasından da çok sıkıldım, bu kez kaybederse bunu kabullenene kadar onun kafasına vuracağım.”

Yağmur Ekim, masanın köşesine oturmuş heyecanla bizi izliyordu ve keyif aldığı her halinden belliydi.

“Üç,” dedi Mutlu geriye doğru sayarak. “İki ve bir! Herkes çeksin!” Hızlı bir şekilde bir kağıdı elime aldığımda sırtımı sandalyeye yasladım ve kıkırdayarak kağıdı açtım.

Köylü.

Harika, yalan söylememe gerek bile kalmayacaktı. Bakışlarım diğerlerine döndüğünde herkesin kağıdındaki yazıyı ifadesiz bir şekilde okuduğunu gördüm, mimiklerinden bir şeyler anlamaya çalıştım ama bu imkansızdı, maalesef ki bu yedi kişi de harika rol yapıyordu.

“Herkes baktıysa gözlerinizi kapatın,” dedi Mutlu heyecanla. Gözlerimizi kapattık, Mutlu da dahil. “Şimdi sadece vampirler gözlerini açsın ve birbirine baksın.”

Sessizlik oluştuğunda Işık’la Lâl’in kıkırdadığını duydum. Koza ise hiddetle “Nil’imin şu gözlerini açmasına da bakın,” dedi alayla. “Tamam en çok sen vampirsin.”

“Vampir filan değilim,” dedi Işık ve gözlerim kapalıyken hangisinin vampir olduğunu düşünürken neredeyse kafayı yiyecektim.

“Tamam,” dedi Mutlu gülerek. “Şimdi vampirler gözünü kapatsın.”

“Öğretmenim, Nil gözünü kapatmıyor,” dedi Koza.

“Onu görebilmen için senin de vampir olman gerekiyor ya aptal,” dedi Yankı en sonunda dayanamayarak. “Sus biraz.”

Koza, masanın üzerindeki bir şeyi Yankı’ya doğru fırlattı ama bana geldi. “Hey!” diye bağırdım. “Daha oyun başlamadan atışmayın!”

“Tamam,” dedi Mutlu. “Şimdi herkes gözünü açabilir.”

Karanlığa alışan gözlerimi yavaşça açtığımda ve herkesin yüzüne tek tek baktığımda onlar da birbirine bakıyordu. Koza bir anda ellerini kaldırdı ve direkt Yankı’yı işaret ederek “Sonuncu, vampir,” dedi net bir sesle. “Hiç olmadığım kadar eminim.”

“Nasıl eminsin?” diye sordu Bartu saf saf.

“Bilmiyorum, canım ona iftira atmak istedi hadi onu oylayıp eleyelim.”

Bu kez, Yankı masanın üzerindeki patlamış mısırı Koza’ya fırlattığında “Benden daha has bir köylü hayatında hiç gördün mü acaba?” diye çıkıştı. “Asıl sen vampirsin.”

“Hey hey hey,” dedi Lâl ayağa kalkarak. “Şimdi mantıklı tarafından bakalım, aramızda kim yalan söylemeyi beceremez?” Bir anda hepimizin gözleri Bartu’ya döndüğünde Bartu’nun yüzü kızardı ve ellerini kaldırıp iki yana salladı. “Bartu?” dedi Lâl merakla. “Vampir misin, köylü müsün?”

“Köylüyüm,” dedi Bartu gözlerini kırparak. “Kağıtta köylü yazıyordu, köylüyüm demek değil mi bu?”

“Öf,” dedi Koza gözlerini devirerek. “Bartu köylüdür, baksanıza şu masumiyetine uğraşmaya değmez.”

Mutlu sessizce herkesin yüzünü incelerken bir anda masanın üzerine çıktı ve bir bira şişesi yere düştü. “Sen,” dedi beni işaret ederek adeta bir dedektif edasıyla. “Gözlerimin içine bakıp dürüstçe söyle, vampir misin köylü müsün?”

“Saçmalama,” diyerek ona ters ters baktım. “Elbette ki köylüyüm, benden hain olur mu?” Sokak Nöbetçileri büyük bir imayla bana baktığında ve Bartu gülmemek için ağzını kapattığında “Yani,” dedim düzeltmeye çalışarak. “Artık hain olur mu? Ben köylüyüm ama senden emin değilim.”

Mutlu son zamanlarda en eğlendiği zengin kahkahasını atarak “Benim atalarımın atalarının ataları köylüymüş ve hatta ilk tımarı biz yapmışız, ilk ineği bir sağmışız, Norveç’in köyünden geldiğimiz söyleniyor, bana bakıldığında da Norveçliye benzediğim her halimden belli oluyor. Bir daha beni hainlikle suçlarken iki kere düşün vampir kafalı yoksa seni oylarım ve eletirim.”

“Vampir kafalı mı?” dedim kaşlarımı çatarak. “Sana köylü olduğumu söyledim!”

“Ben hâlâ Sonuncu’nun vampir olduğunu düşünüyorum,” dedi Koza elmasından bir ısırık alırken. “Şu bakışlarındaki sinsiliği görüyor musunuz, vampir olmama ihtimali yok.”

“Sen nesin peki?” diye sordu Işık şüpheyle.

“Ah bebeğim,” dedi Koza yapay bir kırgınlıkla. “İhanet etmek, hainlik, arkadan iş çevirmek, kan emmek… Bunlar asla benim karakterimde olmayan şeylerdir, bilirsin.”

“Ben Koza’nın vampir olduğunu düşünüyorum,” dedi Lâl kaşlarını çatarak. “Bilerek rahat takılıyor ki onu fark etmeyelim.”

Koza, gözlerini kocaman açarak Lâl’e döndüğünde “Sana inanamıyorum,” dedi ve bakışlarını Işık’a çevirdi. “Ben köylüyüm, bana inanacaksın değil mi?”

“Bilmiyorum,” dedi Işık tedirginlikle. “Güven vermiyorsun.”

Koza ellerini yüzüne vurup “Bana inanın,” diyerek ayağa kalktı. “Eğer ben vampir olsaydım rahat takılmak yerine bilerek vampirmiş gibi davranırdım ve ilgiyi üzerimden atmaya çalışırdım, neden rahat adamı oynayayım?”

“Oynamak mı?” dedi Mutlu ve masanın üzerinden kayıp Koza’ya doğru geçti. Yanağından bir makas alırken “Seni hiç Norveç’te görmedim, güzelim,” dedi imayla. “Senin ataların nereden geliyor, anlatsana biraz.”

Koza, Mutlu’nun elini itekledikten sonra Yankı, “Ben de Koza’nın vampir olduğunu düşünüyorum,” diyerek tepki verdi. “Bütün hedefi yine bana çevirmeye çalışıyor ki sizi daha rahat bir şekilde yönetebilsin.”

“Sen,” dedi Koza tiksintiyle nefes vererek. “O iğrenç sivri dişlerine bakmadan beni mi suçluyorsun?”

“Vampirsin,” dedi Yankı.

“Değilim,” dedi Koza. “Sensin vampir.”

“Hayır, sensin vampir.”

“Sen Abdulhamit’i savundun,” dedi Mutlu tartışmaya girerek.

Koza hiddetle “Hayır savunmadım,” dedi. “Savunmadım çıkar göster! Ahlaksız adam!”

“Alçak puşt!” dedi Mutlu Yankı’nın yerine.

“Of!” dedim kahkaha atarak. “Durun lütfen!” Ben de ayağa kalktım ve ellerimi iki yana açtım. “Arkadaşlar aramızdan iki kişi vampir ve bunu çok iyi gizlediği kesin. Benim köylü olduğuna tek emin olduğum kişi Bartu, onun dışında kimseden emin değilim açıkçası.”

“İkinci vampir de sensin,” dedi Koza öfkeyle. “Kocasını savunacak diye ne yapacağını şaşırdı, görmüyor musunuz?”

“Koza,” dedim ona gülerek. “Her oyun oynadığımızda hırstan kafayı yemesen olmaz mı?”

“Çıkar göster!” dedi bir kez daha ve ayağa kalktı. “Savunmadım! Ben vampir değilim!”

“Peki o zaman sence gerçekten kim vampir?”

Koza sırıttı. “Sonuncu.”

“Tamam,” dedim nefesimi vererek. “Onun dışında.”

Herkesin yüzüne tek tek baktı ve sonra çenesiyle Mutlu’yu işaret etti. “Çok şeytani bakıyor.”

“Ben,” dedi Mutlu masanın üzerinden ayağa kalkarak. “Ben mi vampirim?” Dizlerine vurmaya başladığında abartı olan bütün tepkilerini verdi. “Ben nerelere gideyim?” dedi ağlamaklı bir sesle. “Baldızım Koza bana inanmıyor.”

Koza, masanın üzerindeki plastik bardağı Mutlu’ya doğru attı. “Baldızım ne lan?”

“Tekrardan aynı hikayeyi anlatmak istemiyorum ama ben has köylüyüm,” dedi Mutlu. “Atalarım, Norveç’in dağlarından geliyor, aksanıma ve yüzüme baktığınızda…”

“Mutlu’yu konuşturmasak olur mu ya?” dedi Işık yüzünü buruşturarak.

“Ablam sinirlendi ablam,” dedi Mutlu alayla. “Kendisi vampir olduğu için sinirlenmiş olmalı.”

“Ben köylüyüm,” dedi Işık ciddiyetle. “Ve emin olduğum tek kişi de Helin. Onun dışındaki herkesten şüpheleniyorum.”

“Benden de mi?” diye sordu Lâl, gözlerini kırpıştırarak. “Ben de köylüyüm.”

“Bilmiyorum, Lâlito,” dedi Işık kafasını iki yana sallayarak. “Bana güven vermiyorsun, çok sessizsin çünkü.”

“Evet,” dedi Yankı kaşlarını çatarak. “Lâl gereğinden fazla sessizdi, öyle değil mi? Genelde yalan söylememek için sessizleşir.”

Lâl, büyük bir şaşkınlıkla Yankı’ya döndüğünde rol de yapıyor olabilirdi. “Ben gerçekten köylüyüm,” dedi bütün herkesin hedefi haline geldiğini fark edince.

“Yavrum,” dedi Bartu kekeleyerek. “Bana da pek güven vermiyorsun açıkçası.”

“O halde Lâl’i oylamalıyız bence,” diyen Mutlu işaret parmağını Lâl’e doğru salladı. “Onun vampir olduğunu düşünenler elini kaldırsın.”

Lâl, başını iki yana sallarken Koza hariç hepimiz elimizi kaldırdık, Yağmur Ekim de elini kaldırıyordu. “Sen,” dedi Işık Koza’ya dönerek. “Sence o vampir değil mi?”

“O yalan söylememek için sessizleşmez aksine yalan söylerken saçmalar,” dedi Lâl’i inceleyerek. “Sonuncu, hedef şaşırtmaya çalışıyor.”

“Sonuncu kadar başına taş düşsün,” dedim kendimi tutamayarak. “Her oyunda ona sardığın için seni ciddiye almıyoruz, görmüyor musun?”

Koza yüzünü buruşturduğunda Lâl, bizim oylarımızla vampir olduğundan şüphelenilen kişi çıktı. Mutlu “Lâl Zeynep Sarca Elçeri,” dedi ellerini önünde birleştirerek. “Şimdi çekini al ve bize kağıdını göster, sen aslında neydin?”

Lâl hepimize dik dik baktı ve sonra kağıdını bize doğru çevirdiğinde öfkeyle nefesini verdi.

Köylü.

“Al işte!” diye bağırdı Koza, masaya bir kez vurarak. “Al işte! Dedim ben! Masum bir köylüyü katlettiniz şu an! Mutlu musunuz?”

Bartu, büyük bir üzüntüyle Lâl’e doğru baktığında ona sarılmak istedi ama Lâl, trip atarak omzunu silkti ve sandalyesini diğer tarafa, Yağmur Ekim’in yanına doğru götürdü. Sessizliğe gömüldüğünde kollarını önünde bağlayıp ona bakanlara yüzünü buruşturdu.

“Tamam,” dedi Mutlu kollarını iki yana açarak hiddetle. “Şimdi herkes sakin olsun, Lâl’i ilk hedef gösteren kişi kimdi?”

“Bendim,” dedi Işık tedirginlikle. “Ama ben gerçekten de şüphelenmiştim…” Lâl’e bakışlarını çevirdi. “Lâlito’m, özür dilerim.”

“Bence…” dedi Lâl ama Mutlu direkt onun sözünü kesti.

“Oyundan çıkanların konuşma hakkı yoktur, susman gerekiyor,” dedi ve yeniden önüne döndü. “Ben kendi adıma, canım ablamın vampir olduğunu düşünüyorum çünkü kendisi durup dururken masum, sessiz ve kendi halinde bir köylüyü canice ısırıp kanını emdi.”

“Ben köylüyüm,” dedi Işık burnunun kemerini sıkarken. “Bir hata yaptım evet ama…”

“Neden kimse Sonuncu’nun da Lâl’in adını verdiğini söylemiyor?” diyerek öne atıldı Koza. “O da Lâl’i suçladı hem de saçma sapan bir savunmayla.”

Yankı elini alnına vurduğunda “Oyunda tek hedefin ben miyim?” diye sordu.

“Hayır,” dedi Koza gülerek. “Sadece seni nefes alışından bile tanıyorum. Nil köylü mesela, bundan eminim ama sen…” Gözlerini kıstı. “Sen vampirden başka hiçbir şey değilsin.”

“Açık konuşmak gerekirse ben ikinizin de vampir olduğunu ve danışıklı dövüştüğünüzü düşünüyorum,” dedim kendimi tutamayarak. “Bu şekilde sürekli hedef şaşırtacaksınız ve en sonunda siz kazanacaksınız değil mi?”

“Kardeşim,” dedi Koza bana doğru eğilerek. “Canım kardeşim, güzel kardeşim, bazı zamanlar saf olan kardeşim, ben köylüyüm diyorum, anlamıyor musun?”

“O halde seni oylayalım,” dedim. “Eğer vampir çıkmazsan dile benden ne dilersin.”

“Hayır,” dedi Bartu başını iki yana sallayarak. “Ben Koza’nın köylü olduğunu düşünüyorum, bence asıl oylanması gereken kişi ya Işık ya da Mutlu.”

“Ya!” dedi Mutlu yeniden Bartu’ya dönerek. “Norveç’in dağlarından geldiğimi, ilk ineğimi sağarken karşı köydeki ağanın bana aşık olduğunu ve sonrasında oradaki samanlıkta…”

“Sus!” dedim Yağmur Ekim’i işaret ederek.

“Ben de fikir verebilir miyim?” dedi Yağmur Ekim parmağını kaldırarak.

“Söyle, kızım,” dedim ve dişlerimin onu ısırma ihtiyacıyla kamaştığını hissettim.

Yağmur Ekim gülümsedi ve Yankı’yı işaret ederek “Bence babam vampir,” dedi başını sallayarak. “Dayıma katılıyorum.”

“Dayın senin için…”

“Dünyayı yakar!” diyerek tamamladı Yağmur Ekim.

“Tamam,” dedim ellerimle herkesi durdurarak. “Bu şekilde olmayacak, birini oylayalım.”

“Bence basit yoldan gidelim,” dedi Bartu ve Işık’ı işaret etti. “Lâl’i ilk hedef gösteren kişiydi, Işık’ı oylayalım.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde içimden bir ses onun köylü olduğunu söylüyordu ama Bartu görevi üstlendiğinde ve elini kaldırıp “Işık’ın vampir olduğunu düşünenler,” dediğinde onun hemen ardından Mutlu da elini kaldırdı ve Yankı da. Ben ve Koza ellerimizi kaldırmadığımızda yine de oy çoğunluğuyla Işık oyundan elendi.

“Evet, Nil Işık Sarca Göktepe,” dedi aynı şakayı dile getirerek. “Çekini al ve bize kağıdını göster lütfen.”

Işık büyük bir nefes verdi ve sonrasında kağıdını bize doğru çevirdi.

Köylü.

“Tek bir şey söyleyip sessizliğe gömüleceğim,” dedi Işık ters ters hepimize bakarak. “Umarım köylüler kaybeder ve vampirler kazanır, bu aptallığınızın bedeli olsun.”

O da sandalyesini alıp Lâl’in yanına geçtiğinde masayı korkunç bir sessizlik kapladı. Herkes birbirine şüpheyle bakarken masada beş kişi kalmıştık, ikisi vampirdi ve ben köylüydüm.

“Öncelikle,” dedim ters ters hepsine bakarken. “Ben köylüyüm ve eğer Yankı vampir çıkarsa yarın boşanma davasını açıyorum.”

Koza kahkahayla havaya yumruğunu savurduğunda “Hayallerim gerçek oluyor!” diye bağırdı.

“Babacığım,” dedi Yağmur Ekim. “Boşanma davası ne demek?”

“Evli çiftlerin aşklarını tazelemesi demek, babacığım,” dedi Yankı ve bakışlarını bana çevirdi. Gözlerimin tam içine bakarken “Neden bir anda beni hedef gösterdin ki?” diye sordu. “O kadar insan arasında neden ben?”

“Çünkü sen yalan söylemeyi sevmezsin,” dedim kaşlarımı çatarak. “Eğer vampirsen çoktan ortaya çıkmış olman gerekirdi.”

“Eğer vampirse değil,” dedi Koza diğer taraftan. “Zaten vampir.”

Mutlu, bir anda masanın üzerinde dizlerinin üzerine çöktüğünde korkuyla hepimize baktı. “Kendimi köşeye sıkışmış bir bok balığı gibi hissediyorum,” dedi endişeyle. “Hepinizin vampir olduğunu düşünüyorum, hepiniz kanımı emecekmişsiniz gibi geliyor, çok korkuyorum, ablamı istiyorum, ablamı getirin bana.”

“Abartı tepkiler,” dedi Bartu Mutlu’nun ensesine bir tane vururken. “Gereksiz çıkışmalar, düşük çene… Bunların hepsi Mutlu’yu hedef gösteriyor aslında.”

“Kaç kez daha söyleyeceğim?” dedi Mutlu gözlerini açarak. “Atalarımın Norveç dağlarında inek sağarken…”

“Sus!” dedik hepimiz aynı anda ve Mutlu sessizliğe gömüldü.

“Ben Koza’nın oylanması gerektiğini düşünüyorum,” dedim omzumu silkerek. “Köylü bile çıksa pişman olmayacağım çünkü çok konuşuyor.”

“Ben Koza’nın köylü olduğunu düşünüyorum,” dedi Bartu başını iki yana sallayarak. “Bence oylanması gereken kişi…” Bartu’nun bakışları Yankı’ya döndü. “Sensin.”

Yankı’nın dudakları hayal kırıklığıyla aralandı ve sonrasında “Sen de mi?” diye sordu Türk Filmi tadında.

“O da,” dedi Koza ve ayağa kalkıp Yankı’ya doğru eğildi. “Şu mağdur edebiyatını bırakalım artık dostum, ne dersin? Paçalarından vampirlik akıyor.”

Yankı’ya dönüp baktığımda kısık bir sesle “Vampir misin?” diye sordum. Yankı mutsuz bir şekilde başını iki yana salladığında Koza’ya ters ters baktı, her şeyi o başlattığı için.

“O halde Yankı’yı oylayalım,” dedi Mutlu heyecanla.

“Hayır,” diyerek onu korumaya aldım. “Yankı’nın oylanmasını istemiyorum, o köylü.”

“Benim güven eşiğinin düşüklük seviyesi,” dedi Mutlu göz devirerek. “Oyun oynuyoruz, ablamın arkadaşı, kocamcılığı bırak.”

“Hayır,” dedim bir kez daha. “Ben oy vermeyeceğim.”

“O halde biz veririz,” dedi Koza ve elini kaldırdı. “Sonuncu’nun vampir olduğunu düşünenler?”

Koza’nın hemen ardından Bartu da elini kaldırdığında Mutlu da geri durmadı. Üç oy çoğunlukla Yankı’nın vampir olduğu düşünüldüğünde mutsuz gözlerle ona baktım.

Yankı da derin bir nefes verdi ve sonra kağıdını çevirdiğinde gözlerim kocaman açıldı.

Vampir. Koza haklı çıkmıştı.

“Hey!” diye bağırdım onun koluna defalarca vururken. “Nasıl bu kadar rahat yalan söyleyebilirsin?”

Koza, ayağa kalkıp ilk önce yavaş ardından da sert bir şekilde Yankı’yı alkışlamaya başladığında Mutlu da ona ayak uydurdu ve masanın üzerine çıktı. Bartu hayal kırıklığıyla başını iki yana salladığında “Bravo sana boş insan,” dedi Koza alayla. “Bravo sana yalan makinesi, bravo sana beceriksiz, bravo sana yarın boşanacak olan o adam, bravo.”

Yankı’nın koluna vurmaya devam ederken geriye doğru çekildi ve gülerek masadan ayrılıp Işık’la Lâl’in yanına geçti.

“Çok kötüyüm,” dedi Mutlu ellerini yüzüne yerleştirerek. “Hâlâ bir vampir aramızda nefes alıyor ve ben kimseden şüphelenmiyorum, kafayı yiyeceğim.”

O an Mutlu’nun da vampir olma ihtimali aklıma düşmüştü ama sahiden de korkuyor gibiydi. “Mutlu,” dedim eğilerek. “Bak ben köylüyüm, istersen güçlerimizi birleştirebiliriz.”

“Kutsal su!” diye bağırdı Mutlu hiddetle. “Kutsal su getirin bana, vampir üzerime üzerime geliyor.”

“Ne yalan söyleyeyim ben de şüphelenmeye başladım,” dedi Koza gözlerimin içine bakarak. “Sonuncu’yu savunması çok gereksizdi, kocamcılığın sırası da değildi.”

“Ben köylüyüm,” dedim kaşlarımı çatarak. “Ve sen vampirsin, şu an beni bilerek hedef gösteriyorsun.”

Mutlu, başını iki yana salladı ve “Sana güvenmiyorum,” diyerek çıkıştı. “Genelde kimseyi hedef göstermeyerek tartışmalara da girmeyerek aradan sıyrılıyorsun.” Bir anda elini kaldırdı. “Ben seni oylamak istiyorum, bana katılanlar?”

Koza da elini kaldırdığında büyük bir kırgınlıkla onun yüzüne baktım fakat hemen ardından Bartu da ikileme düşerek elini kaldırdı ama çaresiz olduğu her halinden belliydi.

“Helin Saye Güneş Aktan mı demeliyim yoksa sen mi gerçek adını söylemek istersin Edward Cullen?” diye sordu Mutlu kollarını önünde bağlayarak.

Büyük bir nefes verdim, hepsinin yüzüne tek tek baktım ve elimdeki köylü kağıdını kaldırarak “Alın,” diye bağırdım. “Ben köylüydüm ve hâlâ aranızda biriniz vampir, yiyin birbirinizi.”

“Ne?” dedi Mutlu masanın üzerine çöküp dizlerini kendine doğru çekerek. Kollarını bacaklarına doladıktan sonra öne arkaya giderek bir Koza’ya bir Bartu’ya baktı ve tedirginlikle “Çok korkuyorum, abla,” dedi ağlıyormuş gibi. “Beni yiyecek bir tanesi, çok korkuyorum.”

“Hey hey hey,” dedi Koza eğilip. “Ben köylüyüm ve ne kadar şaşırırsam şaşırayım koca adam, bir vampir.”

“Resmen herkesi hedef gösterip bütün köylüleri eledi,” dedi Bartu diğer taraftan Koza’yı işaret ederek. “Yankı’yı da sattı, bu şekilde kendisinden şüphelenilmeyeceğini sandı.”

Mutlu elleriyle yüzünü kapattığında bir yanında Koza, bir yanında Bartu konuşuyordu ama kimse Mutlu’nun vampir olduğunu düşünmüyordu çünkü korkusu öyle gerçekti ki, vampir çıkma ihtimali bile yoktu.

“Bana bak,” dedi Koza ve uzanıp Mutlu’ya dokunmak istedi.

“Dokunma bana seni lanet olasıca pislik,” dedi Mutlu geriye doğru çekilerek. “Uzak dur benden.” Diğer tarafa doğru döndüğünde Bartu’nun bakışlarıyla karşılaştı. “Ne yapacağım ben?” diye sordu bize doğru ama hiçbirimizin konuşmaya hakkı yoktu.

“Kalbin ne diyorsa onu dinle,” dedi Işık, kuralları hiçe sayarak. “Sen temiz kalplisindir.”

Mutlu yutkundu ve ikisine de dönüp dönüp baktı. Hemen sonrasında ise elini kalbine götürdü, derin bir nefes verdi ve sonrasında “Ablamı çalan kişinin vampir olduğunu düşünüyorum,” dedi Koza’yı işaret ederek.

Koza başını art arda iki yana sallamaya başladığında elini yavaşça kaldırdı ve Bartu’nun da aynı şeyi yapmasını bekledi; Bartu da Mutlu’ya ayak uydurduğunda büyük bir merakla Koza’nın olduğu tarafa doğru baktı.

Koza, derin bir nefes verdi, oturduğu yerden ayağa kalktı; cebindeki kağıdı çıkardıktan sonra “Çok pişman olacaksın,” dedi Mutlu’ya doğru ve kağıdı çevirdi.

Köylü.

Çok büyük bir sessizlik oluştu, şaşkınlıkla ağzımı kapattığımda gözlerimiz bir Bartu’nun bir de Mutlu’nun üzerinde gezindi. Mutlu o kağıdı gördüğü an oldukça yavaş bir şekilde Bartu’ya döndü, gözlerinin içine baktı ve idrak etmekte zorlandığını o an anladım. Mutlu bir köylüydü ve Bartu kesinlikle vampirdi, en tuhaf olanı ise hepimizi kandırmayı başarabilmişti çünkü ondan hiçbir şekilde şüphelenmemiştik. Yankı’nın vampir olduğunu bildiği halde onu satarak hedef haline gelmekten de çıkmıştı.

Birkaç saniye sonra Mutlu’nun çığlık sesiyle kulaklarımı kapattığımda avazı çıktığı kadar bağırdı ve üzerine çıktığı masadan aşağıya doğru atlayıp “Yenildim,” diye haykırdı. “Ben yenildim, Bartu vampirmiş!” Bakışları Işık’a döndü acıyla. “Temiz kalpli değilmişim! Ben kötü biriymişim!” Bir anda denize doğru koşmaya başladı ve yüzüstü kendini kıyıdan suya bıraktığında dayanamayıp arkasından güldük.

Sonrasında hepimiz denize girdik ve neredeyse akşama kadar yüzdük; yeniden deve güreşi yaptığımız da oldu, birbirimizi boğduğumuz da. Bazen Yankı’nın kolları arasına sığındığım da oldu, Koza’nın bizi ayırmasına izin verdiğimde. Saatlerimi sadece gülerek, mutlu olarak ve onlarla eğlenerek geçirdim. Öyle ki, artık güneşin batmaya başladığını kıyıdan bize seslenen Lâl sayesinde görebildim.

Kıyıya çıktığımızda sandalyelerimize oturduk ve masada Lâl’in yapıp getirdiği bütün yemekleri afiyetle yedik. Yağmur Ekim, başı omzumda bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan da gözleri uykusuzlukla kapanıyordu. Burnu ve yanakları güneşten kıpkırmızı olmuştu, Lâl defalarca onun fotoğrafını çekmişti ve altına not düşeceğini defalarca dile getirmişti.

En sonunda yemeklerimizi bitirdiğimizde Koza, ayağa kalkıp çatalıyla bira şişesine vurdu ve boğazını temizleyerek hepimizin susmasını bekledi. Konuşmalar yavaş yavaş sessizlikle yer değiştirdiğinde üzerimde tatlı bir yorgunluk vardı, rüzgar hafiften esiyordu ve kendimi hiç olmadığı kadar huzurlu hissediyordum.

Her ne yaşarsak yaşayalım, birbirimize de ne yaşatırsak yaşatalım bir masaya oturup yine sevgiyle ve büyük bir bağ ile gülümseyebiliyorduk; dostluk ve kardeşlik tam olarak bundan ibaretti.

“Öncelikle,” dedi Koza masanın en baş köşesinden ciddiyetle. “Davetimi geri çevirmediğiniz ve buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ederim.”

“Kesin bir şey isteyecek,” dedi Mutlu gülerek.

Koza, masanın üzerindeki peçeteyi ona doğru fırlattığında Işık elini ağzına götürüp sus işareti yaptı.

“Bugün günlerden 6 Temmuz,” dedi ve sonra bakışları sakince Lâl’e döndü. “Bugünü hatırlıyor musun, kardeşim?” Lâl bocaladığında ve sadece bir kez başını aşağı yukarı salladığında Koza gülümsemeden edemedi. Bakışları Yağmur Ekim’e döndüğünde onun bir başı omzumda derin bir uykuya daldığından emin oldu.

“Biz küçükken,” dedi Koza sakin bir sesle. “6 Temmuz günü, Zeynep’i az kalsın kaybediyorduk.” Herkes birbirine baktığında bundan kimsenin haberinin olmadığını anladım. “Ben yine Önder’in benim için ayırdığı o çatı katındaydım ve Zeynep benim yanıma gelmişti. Sadece ağlıyordu kısık bir sesle ama ellerini kaldırıp da hiçbir şey söylemiyordu. Bir süre benim yanımda kaldı, hiçbir şey söylemediği halde kendisini benim yanımda daha güvende hissettiği için durduğunu düşündüm ama uykuya dalıp bir sesle uyandığımda Zeynep’in neden benim yanıma geldiğini çok daha net bir şekilde anladım.” Koza büyük bir nefes verdiğinde Lâl başını önüne doğru eğdi. “Benim yanıma gelmişti çünkü kendisini sizin yanınızda öldüremezdi. Elinde bir bıçak tutuyordu, kör bir bıçaktı ama ucu sivriydi. Sivri ucu kalbine yaslıydı sadece ağlıyordu fakat o bıçağı kalbine saplayamıyordu. Ben onun ağlama seslerine uyandım.”

“Yapamadım,” dedi Lâl, içini çekerken ve gözlerinin dolduğunu gördüm. “Ve düşündüğünün aksine o evde değil, senin yanında bunu yapmak isteme sebebim, senin her ne olursa olsun beni kurtaracağına olan inancımdı çünkü sen aramızda hayata en bağlı olan kişiydin.”

Koza, kaşlarını kaldırdığında bunu duyduğu için şaşırmış görünüyordu. “Ağlama seslerine uyandım,” dedi. “Dizlerinin üzerine çöktüğü yerde sadece bana bakıyordu, elleri titriyordu. O gün nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde yerimden kalkmam ve onun elinden bıçağı almam aynı anda oldu.” Koza, elini kaldırdı ve avcunun içini gösterdi, minik bir kesik izi vardı. “Bu iz o gün oluştu, o bıçağı elinden almaya çalışırken ama artık bu ize baktığımda pişmanlığı değil, kurtuluşu görüyorum çünkü eğer o gün ben o bıçağı almasaydım eminim ki ölüme cesaret edecekti ve o bıçağı kalbine saplayacaktı.”

Yutkunmakta zorlandığımda Lâl’e sarılmak istedim ama bu isteğimi hemen yanında oturan Bartu gerçekleştirdi; onun da gözleri dolduğunda birkaç kez saçlarından öptü ve sonra yanaklarından. Kendisine çekip öyle bir sarıldı ki, Bartu, gelecek olan bütün kötülüklerden Lâl’i korumak istiyor gibiydi.

“Ve bugün 6 Temmuz,” dedi Koza gülümsemeye çalışarak. “Yaşanılan bütün kötü günlerden çıkardığım bir ders varsa o da kötü günlere iyi tarafından bakmaktır. 6 Temmuz Zeynep’in bu hayattan vazgeçişi değil, bu hayata yeniden kavuşmasının günüdür.” Diğer tarafa doğru eğildi ve çantasının içinden büyük bir saklama kabı çıkardığında ne olduğunu hiçbirimiz anlamadık. “Buradaki herkesin bir doğum günü var,” dedi başını sallayarak. “Ama senin yoktu, Zeynep. 6 Temmuz senin doğum günün olsun, yeniden doğduğun o tarih sana güç versin.” Saklama kabının kapağını açtı ve sonra bir tane mum dikip Lâl’in önüne koydu. “Ve sana kendi ellerimle tarçınlı kek yapmaya çalıştım, bu kez de ben yapayım dedim.”

Lâl bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığında benim de gözlerim dolmuştu. “İnanamıyorum,” dedi önündeki muma ve pastaya bakarken. “Bunu asla beklemiyordum.”

“Dilek dile,” dedi Koza başını sallayarak. “Ve bundan sonraki bütün 6 Temmuzlarda dilek dileyeceğini hiçbir zaman unutma.”

Lâl başını salladı ve ellerini birleştirip keke doğru baktı. “Dileğimi sesli bir şekilde dile getireceğim,” dedi gözünden yaşlar akarken. Hepimizin üzerinde bakışları gezindi, Bartu’da daha fazla oyalandığında onun da dolu gözlerle Lâl’i izlediğini gördüm. “Buradaki herkes,” dedi gözlerini kapatarak. “Benim güzel ailem hayatı boyunca mutluluk, huzur ve neşe içinde olsun. Yanımdan ise bir an bile olsun ayrılmasınlar.” Derin bir nefes aldı ve sonra mumu üflediğinde alkışlamaya başladık.

O sırada Yağmur Ekim sese uyandığında “Anne,” diye mırıldandı. “Neler oluyor?”

“Hiçbir şey,” dedim kulağına doğru eğilip saçlarından öptükten sonra. “Uyandığında anlatacağım, uyu bebeğim.”

Yağmur Ekim yeniden gözlerini kapattığında Koza, bira şişesini havaya kaldırıp vurmamızı bekledi; hepimiz aynı karşılığı verdiğimizde Mutlu, “Yeter bu kadar duygusallık,” dedi ve sonra telefonundan o şarkıyı açtı.

Haydi gel içelim.

Bir anda Mutlu ayağa kalkıp zıplamaya başladığında yerinde duramadı ve benim olduğum yere doğru geçti; zorla beni kaldırdığında onunla birlikte şarkıya eşlik ederek söylemeye başladım. O sırada diğerleri de ayağa kalktığında Yağmur Ekim uykusundan uyanmak zorunda kaldı ve o da bizim aramıza katıldı. Yankı, kızının ellerinden tutup döndürürken Işık ve Koza, birbirine sarılarak dans ediyordu ve Bartu Lâl’e sadece sarılıyordu. Sımsıkı.

Mutlu, elini mikrofon gibi uzattığında “Hepsini al da gel!” diye bağırdım. “Haydi gel içelim. Hepsini al da gel, haydi gel içelim! Mazi kalbinde yaraysa, unut artık ne varsa haydi gel içelim!”

Mutlu kendi etrafında dönmeye başladığında ve tek ayağının üzerinde sektiğinde kolunu omzuma doğru attı. “Haydi gel, haydi gel içelim, derdini al da gel haydi gel içelim!” Mikrofonu Bartu’ya uzattı, Bartu eşlik etti. “Bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun, haydi gel içelim!”

Kahkaha atmaya başladığımda artık güneş batmış, gökyüzü karanlığa bürünmüştü ve deniz dalgalarıyla bizim dinlediğimiz şarkılardan başka hiçbir ses yoktu. Neredeyse dördüncü şişe biramdaydım ve kafam güzel olmaya başlamıştı; aynı şekilde Lâl’in de kafasının güzel olduğunu bakışlarından anlayabiliyordum.

Uzanıp onun ellerini tuttum ve karşılıklı dans etmeye başladığımızda Işık ve Koza ortalarda yoktu, nerede olduklarını ise asla bilmiyorduk. Dakikalar sonra ortaya çıktıklarında ikisinin de yüzünde anlayamadığım bir ifade vardı ve onların da kafasının güzel olduğunu anladım.

Mutlu, masaya çıkıp gitar çalıyormuş gibi yaptığında benle Lâl de aşağıdan sanki onun hayranıymışız gibi çığlıklar atmaya başladık. Mutlu rolüne iyice kendini kaptırıp elini bize uzatıyor, sonrasında geri çekiyor ve öpücükler atıyordu. Biraz daha çığlık attı ve sonra Mutlu gaza gelip hayali gitarını parçalamaya başladı.

O an, gerçekten de bir gitar parçaladığına yemin edebilirdim ama ispatlayamazdım; öyle kafam güzeldi ki, buna inanmıştım bile.

Yağmur Ekim, masaya, Mutlu’nun yanına çıktığında o da gitar çalışıyormuş gibi yapmaya başladı; tam o esnada diğerleri de bize katıldı ve Mutlu’yu alkışlamaya başladı. Dışarıdan biri bizi izlese ne düşünürdü tahmin bile edemiyordum ama umurumda da değildi.

Bu eğlence Mutlu’nun Tarkan açıp Yankı’ya nispet yapmasına kadar sürdü. Sonrasında Yankı sahil boyunca Mutlu’yu kovaladı ve en sonunda Mutlu’nun telefonu suya düştüğünde birbirlerine girmeye başladılar. İkisi de kumda yuvarlanırken Bartu Mutlu’yu kurtarmak istiyormuş gibi üzerlerine atıldı ve Koza da peşinden gitti. Dördü kumda birbiriyle dövüşürken benim kolum hala Lâl’in omzundaydı.

O sırada Yağmur Ekim, “Anne, dondurma,” dedi çekiştirerek. “Söz vermiştiniz.”

O an, Lâl ile sadece birkaç saniye birbirimize baktık, Işık da ne düşündüğümüzü anladı ve bisikletlere doğru koşmamız aynı anda oldu. Diğerlerine hiçbir şey söylemeden bisikletlere bindiğimizde, Işık, Yağmur Ekim’i önüne bindirdi çünkü ben ve Lâl’in kafası ondan çok daha iyiydi. Normal şartlarda kızımı kimsenin ellerine bırakmayacakken onlar olduğunda öyle sonsuz bir şekilde güveniyordum ki arkama bakma ihtiyacı bile hissetmemiştim.

Yüzüme rüzgar vururken, üzerimizde incecik elbiselerimizle markete girdiğimizde Lâl ile aynı anda koşmaya başladık ve reyonların arasında dolaştık. İnsanlar bize dönüp bakıyordu ama umurumda değildi, o an Işık’ın arkamızdan geldiğini gördüm fakat dikkatimi çeken bu değildi.

Hemen arkasındaki alışveriş arabasıydı.

Lâl ile birbirimize baktık ve ellerimizi birbirine çarpıp alışveriş arabasını çıkardık. İlk önce sepet kısmına ben bindiğimde ellerimi iki yana açarak şarkı söylemeye devam ettim. “Haydi gel içelim!” Lâl son hız reyonlar arası alışveriş arabasını sürerken arkamızdan Işık’la Yağmur Ekim katıla katıla gülüyordu. Hemen sonrasında ben indim ve Lâl bindi alışveriş arabasına. Sürmeye devam ederken birkaç kez reyonlara çarpma tehlikesi geçirdik ama bu daha da heyecanlıydı.

En sonunda Yağmur Ekim’i bindirdiğimizde ve onu sürmeye başladığımızda o da bağıra bağıra “Haydi gel içelim!” demeye başladı. İnsanların tuhaf bakışlarına alışıktım ama uzun zamandır bu bakışlara şahit olmadığım için kendimi bir an geçmişe dönmüş gibi hissetmiştim.

Market çalışanları bizi kovana kadar o şekilde eğlenmeye devam ettik ve iki poşet dolusu dondurma alıp oradan çıktık. Bisikletlere yeniden binip eve gittiğimizde içeriye girmek yerine kendimizi havuzun kenarındaki şezlonglara bıraktık ve dondurmalarımızı yemeye başladık. Bir şezlongda ben ve Yağmur Ekim uzanıyorduk, diğer şezlongda Işık ve Lâl. Hepimizin ağzında dondurma vardı ve gökyüzüne doğru bakıyorduk.

Diğerleri neredeydi? Diğerlerini unutmuştuk…

“Uzun zamandır bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum,” dedi Işık nefesini kontrol altına almaya çalışırken. “Sizi çok özlemişim.”

“Ben de öyle,” dedim dondurmayı yalarken.

“Ben de,” diye lafa atladı Yağmur Ekim ve gülmeye başladık.

Başım dönüyor, birazcık da midem bulanıyordu ama kalbim hiç olmadığı kadar huzurlu hissediyordu. Külah şeklindeki dondurmadan kocaman ısırıklar alırken kolumun altındaki Yağmur Ekim de beni taklit ediyordu.

Dakikalar sonra dış kapının sesini işittiğimizde ve Yankı’nın “Hey!” diye seslenmesiyle “Buradayız!” diye bağırdım.

Dördü beraber havuzun olduğu tarafa doğru çıktığında Mutlu, ellerini beline yerleştirip “Sizinle konuşmayacağım,” dedi hiddetle. “Beni nasıl geride bırakabilirsiniz?”

“Özür dilerim, hepsi benim suçum,” dedim dudaklarımı bükerek. “Alkolü biraz fazla kaçırmış olmalıyım.”

Bartu ve Koza hemen karşımızdaki şezlonglara oturduğunda Yankı’yla Mutlu da havuzun kenarına oturdu. Hava soğuk değildi, tatlı bir rüzgar esiyor ve güneşten yanan tenlerimizi ferahlatıyordu. Yağmur Ekim, dondurmasını bitiremeden, elinden düşürdü ve uykuya daldı, ağzının kenarı çikolatayla boyanmıştı.

Kıkırdayıp diğerlerine onu gösterdiğimde “Size bir şey soracağım,” dedi Işık dayanamayarak. “Sizce hep beraber büyüdüğümüz bir evren var mıdır?”

Koza bunu cevapsız bıraktığında gözlerini ilk önce Lâl’e çevirdi ardından bana. Kendisinden ve benden alınan bir çocukluk vardı, emindim ki eğer onlarla beraber büyüseydim, her şey çok daha farklı olurdu. “Böyle bir evren var mıdır, bilmiyorum,” dedim sakin bir sesle. “Ama sizinle beraber büyümek için her şeyimi verirdim.”

Yankı, ellerini dizlerinin önünde birleştirerek “Sokak Nöbetçileri’nin başka bir evrende hatta evrenlerde olmadığına beni kimse inandıramaz,” diye mırıldandı. “Şu an bile bir çocuk için masal karakterleriyiz, bunu biz başardık.”

“Bir varmış, bir yokmuş,” dedi Mutlu gülümseyerek.

“Bir varmış, hep varmış,” diyerek onu düzelttim. “Ve hep var olacaklarmış; onlar Sokak Nöbetçileri’ymiş.”

“Hayatları boyunca mutlu yaşamasalar da mutluluğu bulmak için hep çabalamışlar,” dedi Bartu.

“Çektikleri bütün acılara rağmen ayağa kalkmayı başarmışlar.” Lâl.

“Hayallerinden vazgeçmek zorunda kalsalar bile kalplerinin sesini dinlemekten bir an bile vazgeçmemişler.” Işık.

“Bütün hatalarına rağmen hayatı yeniden sevebilmek için çok çaba sarf etmişler.” Koza.

“Her ne yaşarsa yaşasınlar, renklere hiçbir zaman küsmemişler çünkü asıl renk onların içindeymiş.” Mutlu.

“Ve her şeye rağmen, her zaman başka bir yol olduğunu bilerek yollarına devam etmişler.”
Yankı.

“Onlar Sokak Nöbetçileri’ymiş,” dedim bir kez daha. “Hiç büyümeyecek yedi çocuk.”

Tam o anda, dışarıdan polis siren sesleri duyulmaya başlandığında gözlerim irice açıldı ve direkt Koza’ya doğru baktım. O anda Koza endişeyle ayağa kalkıp “Gerçekten bu evi Sadık Orhan’dan aldım,” dedi başını iki yana sallayarak. “Her şey üzerine yemin ederim ki böyle.”

“Sadık Orhan mı evi çaldı?” diye sordum ayağa kalkarak. Yağmur Ekim de sesi duyup ayağa kalktığında endişeyle etrafına baktı.

“Bilmiyorum,” dedi Koza ve polis siren sesleri evin önüne kadar geldiğinde yanıp sönen ışıklar gözlerimizi aldı. “Şu an tartışmaya vakit yok, üç dediğimde hepimiz koşmaya başlayacağız.”

“Yankı!” dedim Yağmur Ekim’i gösterip. “Onu sen al.”

Yankı, hızlı bir şekilde Yağmur Ekim’i kucağına aldığında Koza “Üç!” dedi yüksek bir sesle ve polis siren sesleri sustu, arabalarının açılma sesini işittik. “İki! Bir! Koşun!” Hepimiz aynı anda evin duvarına doğru koştuğumuzda hızlı bir şekilde o duvarı tırmandık ve sonra diğer bahçe tarafından atlayıp koşmaya başladık, eşyalarımız her şey içeride kalmıştı ama Yağmur Ekim öyle bir kahkaha atıyordu ki sanki bu çok eğlenceli bir oyundu.

Durmadık, koşmaya devam ettik; yolun sonuna kadar koştuğumuzda ve sahilin olduğu tarafa çıktığımızda insanlar bize dönüp baktılar ama aldırış etmedik. Nefes nefese sahilin en uç noktasına gittiğimizde ve en sonunda durduğumuzda ellerimi dizlerime yerleştirip nefes almaya çalıştım zorlukla.

O sırada hepimiz göz göze geldik ve bir anda öyle bir kahkaha attı ki, bu kahkaha şimdiye değil geçmişe ait gibiydi.

Hayır, biz aslında hiç büyümemiştik, biz her zaman aynı kişilerdik; biz Sokak Nöbetçileri’ydik.

Düşe kalka büyüyen, bazen kaybolan ama birbirini asla bırakmayan yedi çocuk.

Hayat bizi başka yerlere savursa da, yollarımız ne kadar değişse de bir şey hiç değişmedi: Biz hâlâ aynı masada gülebilen, aynı yolda koşabilen, aynı gökyüzüne bakıp aynı şarkıyı söyleyebilen insanlardık. Ve belki de bütün hikâyenin özü buydu.

Bir varmış, bir yokmuş değil… Bir varmış, hep varmış. Onlar Sokak Nöbetçileri’ymiş.

8 NİSAN 2006
BERABER BÜYÜDÜKLERİ BAŞKA BİR EVRENDEN KISA KESİT

Helin Aktan elinde tuttuğu yonca şeklindeki anahtarlığa bakarak gülümsüyordu çünkü bu anahtarlığı Yankı Sarca’ya doğum günü hediyesi olarak almıştı; harçlıklarından biriktirdiği son parasıyla dokuz yaşında olmasına rağmen ona anahtarlık almayı başarabilmişti.

Hava serindi ama üşütmüyordu, Helin, kapının önünde kaldırımda oturmuş, henüz yanmaya başlayan sokak lambasına bakarken yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Birazdan lunaparka gideceklerdi ve hep beraber Yankı Sarca’nın doğum gününü kutlayacaklardı.

Kapı açıldı ve içeriden abisi, Koza’nın çıktığını gören Helin, hevesle zıplayıp abisinin boynuna atıldı. “Yankı’ya ne hediye aldın abiciğim?”

Koza, kıskançlıkla yüzünü buruşturup “Sen de mi hediye aldın yoksa?” diye sordu.

Helin, hevesle başını aşağı yukarı sallarken “Tabii ki!” diyerek şakıdı. “Bak, ona yoncalı bileklik aldım!”

Bundan iki sene önce Koza, Yankı’yla birlikte Helin’i Harun Aktan’tan kurtarmışlardı. İstismar yoktu, işkence yoktu ama mutlu bir çocukluk da geçirmiyordu çünkü Harun Aktan bir alkolikti. Koza ise evden kaçıp Önder’i bulmuş, Önder’in onu Sokak Nöbetçileri’ne dahil etmesiyle hayatına devam etmişti. Bir süre sonra Önder hayata gözlerini yummuş, Sokak Nöbetçileri altı kişi olarak hayatlarına devam etmişlerdi.

Tam o anda, Helin Aktan’ı kurtarmak fazlasıyla zor olmuştu ama onu kurtardıktan sonra Harun Aktan’ın gücü tükenmiş, en sonunda alkol komasına girerek hayatına gözlerini yummuştu. Elbette ki Helin’de de, Koza’da da yaşatılanların izi vardı ama her ne olursa olsun, onlar birlikte oldukları sürece ve çocuk olmalarına rağmen çocukluk yaralarını sardıkları müddetçe onları yenebilecek hiçbir acı olmayacaktı.

Kapıdan tek tek diğer kardeşler de çıkmaya başladıklarında hepsinin yaşları hemen hemen birbirine yakındı, yedi çocuk aynı evin içinde yaşıyor, aynı okula gidiyorlardı. Hiçbirinin kalbinde birbirlerine karşı bir kötülük yoktu, Helin Aktan Koza’ya yürekten bir şekilde abi diyebiliyordu hatta öyle ki, kurtarıldıktan sonra Yankı ve Koza’ya verdiği önemin hesabını kimse yapamazdı. Öyle çok seviyordu.

“Gidiyor muyuz?” dedi Işık tek tek ördüğü saçlarını omzundan arkaya doğru iterek. “Ben hazırım.”

Koza’nın bakışları Işık’a doğru döndü ve alıcı gözüyle inceledikten sonra “Güzel kız, Nil,” dedi onun gerçek adını dile getirerek. Bazı şeyler hiç değişmezdi. “Saçların çok güzel olmuş.”

Helin, mutsuzlukla kardeşlerine baktı. “Yankı nerede?”

“Lunaparkta bekliyor ve inanmayacaksınız ama doğum gününü unuttuğumuzu sanıyor,” dedi Bartu gülerek.

Hemen yanındaki Lâl, işaret diliyle tek bir cümle kurdu. “Bu mümkün mü?” Lâl, kardeşini kaybettikten ve çok kötü bir çocukluk geçirdikten sonra konuşamamaya başlamıştı ama kardeşleri onu terapiye gönderiyor, yine de yeniden konuşabilmesi için çaba veriyorlardı.

Kıvırcık saçlarını maviye boyayan Mutlu, başını sallayarak “Gidelim, anne,” dedi Işık’a doğru.

Işık öfkeyle nefesini verdikten sonra “Ben senin annen değilim,” diyerek çıkıştı. “Fakat bir gün büyüdüğümde harika bir anne olacağım, emin olabilirsin.” Koza, şefkatle gülümsediğinde sahiden de Işık, büyüdüğünde tam üç çocuk doğuracaktı, ikisi kız, biri erkek ve hepsini çok büyük bir şefkatle büyütecekti.

O çocukların babası ise Koza olacaktı.

“O halde bisikletlere!” dedi Helin, mavi bisikletine doğru koşarken. Sekiz yaşında bisiklet sürmeyi Yankı ona öğretmişti ve çocukluğundan beri bisiklet sürmeyi biliyor olacaktı. Düştüğünde dizleri kanamış, ağlamıştı ama Yankı arkasından tutmuş ve sadece şunu söylemişti: “Ben buradayım.” Helin şimdi bisikletine binerken arkasına baktı. Hepsi oradaydı. Koza, Yankı, Işık, Mutlu, Bartu ve Lâl. Ve hiçbiri yalnız büyümeyecekti.

Hepsi bisikletlerine bindiğinde lunaparka kadar yarış yaptılar ve birinci olan grubun lideri, Koza’ydı; onun lider olduğu kabul ediliyordu çünkü Önder öldükten sonra hepsini bir arada tutan ve Sokak Nöbetçileri’nin başına geçen kişi Koza olmuştu. Bütün kalbiyle hepsini koruyor, çocukluklarına bir yara gelmesin diye onlara siper oluyordu.

Bundan olmalı ki, hepsi de Koza’ya sonsuz bir şekilde güveniyordu.

Lunaparka vardıklarında bisikletlerini müsait bir yere park ettiler ve Helin, zıplaya zıplaya abisine görünmeden Yankı’nın yanına doğru gitti. Bartu Lâl’in yanındaydı, Koza bir an bile hızını kesmeden Işık’ı takip ediyordu, Mutlu ise şimdi yalnızdı ama büyüdüğünde hayatının aşkıyla tanışacak, onunla beraber yeniden nefes alabilecekti.

“Hız treni!” diye bağırdı Helin zıplayarak. “Lütfen binelim!”

Koza, elini midesine götürürken “Ben biraz rahatsızım,” diye söylendi fakat diğerleri elbette ki biliyordu, Koza yine kaçıyordu çünkü korkuyordu. Zorla onu hız trenine kadar götürdüklerinde ve zorla bindirdiklerinde tren çalıştı. Yankı ve Helin birlikte oturuyordu, hemen arkalarında Bartu Ve Lâl vardı. Işık ve Koza yan yanaydı, Mutlu ise yanındaki iri yarı bir adamla oturmak zorunda kalmıştı.

“İstemiyorum,” diye ağlamaya başlasa da yanındaki adam onu zorla oturtmuş ve en tepeye çıktıklarında adam korkarak Mutlu’ya sığınmıştı.

Tam aşağı inmeden önce Yankı, dokuz yaşındaki Helin’e bakışlarını çevirdi ve dudaklarından tek bir cümle döküldü: “Benimle evlenir misin?”

Bir anda tren aşağıya doğru inmeye başladığında Helin “Evet!” diye bağırdı ve kahkaha atmaya başladı, onlar çocukluk aşkıydı, hayatları boyunca bu aşkla yoğurulacaklar ve en büyük şansları beraber büyümeleri olacaktı.

“İmdat!” diye haykırdı arkadan Koza gür bir sesle. “Beni kurtarın!”

Mutlu’nun yanındaki adam çığlıklar atarak Mutlu’ya sığındı, o ise bıkkın bir şekilde bu hız treninin bitmesini bekledi.

En sonunda trenden indiklerinde Koza, kusmaya başladı ve diğerleri kahkahayla onunla dalga geçmeye başladılar. Sonrasında ise diğer oyuncakların hepsini de tek tek denediler, Koza ise elinden geldiğince hepsinden kaçtı ama çoğunda başarılı bile olamadı.

En sonunda çok yorulup bir kaldırıma oturduklarında ne kadar aileleri onlarla birlikte olmasa da, ne kadar küçük bir çocuk olmalarına rağmen hayatın zorluklarını sırtlansalar da yine de gülümseyebiliyorlardı çünkü bu yedi çocuk birlikte büyüdüğü sürece onlara hiçbir kötülük dokunamazdı.

Koza, bir anda ortadan kaybolduğunda Yankı mutsuz gözlerle kardeşlerine şöyle bir dönüp baktı ve sonrasında başını önüne doğru eğdi. Onlar, Yankı’nın doğum gününü hiçbir zaman unutmazlardı çünkü buna ihtiyacı olduğunu bilirlerdi, lider olan Koza onlar unutsa bile bunun önüne geçerdi çünkü doğum günlerinin hepsi kıymetliydi.

Ama bugün unutmuşlardı.

Fakat tam o esnada, Koza, köşeden elinde çamurdan bir pastayla çıktığında ve bir mum diktiğinde heyecanla “İyi ki doğdun Altıncı!” diye bağırdı. “İyi ki doğdun Altıncı!” Diğerleri de ayağa kalkıp alkışlamaya başladığında Yankı’nın yüzünde mutsuzluktan eser kalmadı ve hızlıca ayağa kalkıp turkuaz gözleriyle çamurdan pastaya baktı.

Koza, tam karşısına geçtiğinde ve pastayı tuttuğunda Yankı dilek dilemek için gözlerini kapattı ve o anda hepsi üçten geriye sayıp son sayıya geldiklerinde çamurdan pastayı Yankı’nın yüzüne boca ettiler. Kahkahaları havaya karıştığında “Sana hiç çamurdan pasta yapar mıyız?” dedi Koza elini Yankı’nın omzuna atıp kendine çekerek. “Eve gidince gerçek çikolatalı pastanı üfleyeceksin, Altıncı.”

O sırada Yankı durmadı ve yüzündeki çamuru Koza’nın üzerine sürdüğünde kaçışmaya başladılar ama Yankı hepsini kovalamaya başladı. O an lunaparkın içinde yedi çocuğun kahkahası birbirine karıştı ve mutlulukları her hallerinden belli oluyordu.

Bir gün Lâl yeniden konuşacaktı, Bartu gerçek adını öğrenebilecekti çünkü ailesi onu bulacaktı, Mutlu hayatının aşkıyla tanışacaktı, Işık daima hayalini kurduğu o çocuklu aileye kavuşacaktı, Helin dayısının yaşattığı her şeyi yara izi kalmadan unutacaktı, Yankı içine kapanık bir çocuk olmayacaktı çünkü erken büyümek zorunda değildi ve Koza… O hiçbir zaman kötülükle tanışmayacaktı çünkü kardeşleri yanındayken onun kötü biri olmaya hiçbir zaman ihtiyacı olmazdı ve eğer bir gün kötü birine dönüşecekse de sadece kardeşleri için dönüşürdü.

Ve bu evrende hiçbirinin çocukluğu yarım kalmamıştı. Hiçbiri geceleri korkuyla uyanmıyordu, uyansalar bile hiçbiri yalnız değildi. Çünkü biri düşerse diğer altısı onu kaldırıyordu.

Ve dünya ne kadar büyük olursa olsun, onların dünyası yedi kişilikti.

.

Onları o kadar çok özlemişim ki hangi satırında duygulanayım bilemedim, yazmak ayrı ve yeniden okumak ayrı keyifti. Yüzüm güldü, hepimizin yüzlerini güldürdüler, biliyorum. Onların yeri daima benim için apayrı olacak ve yazarken fark ettim ki, onlar bile artık acılardan söz etmeyi sevmiyor çünkü gerçekten de iyileşmişler, en azından izlerini kabullenmişler.

Normal şartlarda beraber büyüdükleri evren ankette yenilmişti ama onu seçenlerin gönlü olsun diye de kısa bir şekilde ekleme yaptım, az çok aklınızda canlandırabilmeniz için. Kim bilir, belki de gelecek sene beraber büyüdükleri evreni özel bölüm olarak okursunuz.

Her neyse, nefes aldık değil mi? Bize derin bir nefes aldırdılar.

Var olsunlar, var olun.

Sizi ÇOK ama ÇOK seviyorum.